10. bölüm · SIRRI SAKLI

SIRRI SAKLI 9

A. A.

9. Bölüm ~ Bir Terasta Kalanlar

Müslüm Gürses ~ Aşk Tesadüfleri Sever

🥀

(Arjin Derya Karahan)

"Bir çay daha ister misin?"

Kaçıncı bardağı içtiğimizi, saatlerin nasıl aktığını, sohbetimizin ne kadar sürdüğünü bilmiyordum. Zaman, Civan’la birlikteyken anlamını yitiriyordu. Onunla hem konuşmak hem de susmak o kadar doğal, o kadar kendiliğinden ve huzurluydu ki... Sanki kelimelerle değil, o sessizlikle anlaşabiliyorduk. Ve bu, bana uzun zamandır hissetmediğim bir tür güven duygusu veriyordu. Zihnim susuyordu onun yanındayken, yargılarım, korkularım, hatta geçmişim bile bir süreliğine sessizleşiyordu.

"İyi olurdu aslında ama..." Derin bir nefes aldı. "Geç oldu, Arjin. Ben artık gitsem iyi olur."

Gitmesini istemiyordum. Bu kadar basitti. Gitmesini istemiyordum. Gözlerim bir anlığına ona takıldı; sesime dökülmeyen kelimeleri belki gözlerim anlatır diye. Hüzünle, sessizce baktım.
Evet, henüz yeni tanışmıştık. Hâlâ birbirimizi tanımaya çalışıyor, nerede durmamız gerektiğini tartıyorduk. Ve belki de evime bu kadar erken gelmesi, benim onu içeri davet edişim… bazıları için aceleci ya da düşüncesizce sayılabilirdi. Ama içim rahat ediyordu onun yanında. Kalbim, ona güvenmem gerektiğini fısıldıyordu. Mantığım ise biraz şaşkın, biraz tedirgindi. Ama kim ne derse desin, bu gece onun yanımda kalmasını istiyordum. Sahilde olduğu gibi… sabaha kadar konuşmasak bile yanında olayım istiyordum.

"Biraz daha kalamaz mısın?"
Sesim öyle kısık, öyle utangaç çıktı ki, ben bile söylediğime inanamadım.
"Benim hakkımda yanlış bir düşünceye kapılmanı istemiyorum Civan… ama dilersen burada kalabilirsin. Dediğin gibi, çok geç oldu."

Gözlerine bakamıyordum. Sözlerim bir cesaretin ürünüydü ama gözlerim hâlâ çekingenliğimden sıyrılamamıştı. Bu davranışım, benim bile tanımakta zorlandığım bir yanımdan geliyordu. Sanki kendi sınırlarımı ilk defa aşıyor, kendi kurallarımı çiğniyordum. Ama onun yanında bu versiyonuma bile kızamıyordum.

"Arjin..."

Civan’ın eli, kucağımda kenetlediğim parmaklarımın üzerine hafifçe düştü. Sanki zaman, bir anlığına dondu. İçimdeki sesler sustu, sadece kalbimin deli gibi atan ritmini duydum. Acaba o da duyabiliyor muydu bu sesi?

"Gözlerime bak."

Yutkundum. Sakinmişim gibi başımı kaldırdım ama içim kıpır kıpırdı. Gözlerine baktım. Kaşlarına, kirpiklerine, gözlerinin kenarındaki belli belirsiz çizgilere, dudaklarına, yüzüne yayılan o dingin, dürüst ifadeye…
"Senin hakkında yanlış tek bir şey düşünmem imkânsız." Dedi bunu öyle bir tonda söyledi ki, yüreğimdeki taşlar tek tek eridi. "Bu yüzden böyle şeyler söyleme de, düşünme de."

Ellerimin üzerinde bıraktığı eliyle bileğimi okşamaya başladı. Dokunuşu ne tenseldi ne de tamamen dostça; sanki sadece orada olduğumu, tam olduğum haliyle beni gördüğünü, kabul ettiğini söylüyordu.

"Burası küçük bir mahalle," dedi ardından. "Bir laf söz eden olur… ucu sana dokunsun istemem. Huzursuz olmanı istemem."

Ne kadar düşünceliydi. Bu mahallenin dedikoducu yapısını daha şimdiden çözmüştü. Ama ben... dedikodulardan korkacak biri değildim.

"Sorun olmaz." Omuzlarımı hafifçe kaldırdım. "Buraya geldiğimden beri zaten birçok şeyle uğraştım. Herkesle baş edebilirim, antrenmanlıyım."

Bu şehre adım attığım ilk günden beri taşıdığım kimlikten, ismimden, dilimden, hatta gülüşümden bile şüphe eden insanlar oldu. En çok da Kürt olmamla ilgiliydi mesele. Herkes bir şey varsaydı. Bazısı acıdı, bazısı küçümsedi. Ama ben hepsine karşı koymayı öğrendim. İçim yara bere içinde olsa da, hâlâ buradaydım. Ve Civan’a, onun gözlerinin içine bakarken, o an anladım ki… bütün o mücadeleler yalnız kalmamak içindi.

Ve belki de… ilk defa yalnız kalmayacaktım.

Civan bir süre hiçbir şey söylemeden yüzüme baktı. Gözlerinde beliren o derinlik... sanki benim içime iniyordu. Sözcüklere gerek kalmadan beni duyuyordu.

Sonra yavaşça elini çekti ellerimden. Kalbim hafifçe burkuldu. Ama bu bir reddediş değildi, aksine bir dikkat, bir özen vardı o hareketin içinde. Sanki “kalmak istiyorum ama sana saygımdan dolayı gitmeliyim” diyordu.

Ayağa kalktı. O hareketiyle birlikte odanın içindeki sıcaklık bir parça eksildi sanki. Ceketini alırken bir an durdu, başını bana çevirdi. "Yarın müsait olursan seni bir yere götürmek istiyorum," dedi.
Sesi yumuşak, ama kararlıydı. "Sana biraz nefes aldıracak bir yere..."

Başımı sallamakla yetindim. Sözler boğazımda düğümlenmişti. Ne hissettiğimi nasıl anlatacağımı bilemiyordum. Sadece gülümseyebildim yarım, çekingen ama gerçek bir gülümseme.

Kapıya yöneldi. Ardından ben de yürüdüm. Ona eşlik ederken, içimde bir karmaşa vardı. Gitmesini istemiyordum, ama aynı zamanda bu geceyi burada bitirmesi gerektiğini de biliyordum. Bazı sınırların korunması gerekiyordu. Belki de biz o sınırların farkında olmamızla güçleniyorduk.

Kapıyı açtım. Gecenin serinliği içeri doldu. Civan kapının eşiğinde durdu, gözlerini yine gözlerime dikti. "İyi geceler Arjin," dedi. "İyi ki bu geceyi birlikte geçirdik."

"İyi ki," dedim. O an başka bir şey söylemeye cesaret edemedim. Ama içimden geçen tek cümle şuydu: “Kalbimde bir yer açtın Civan. Hem de hiç zorlamadan.”

Kapıyı kapattım. Sırtımı ona verdim, derin bir nefes aldım. Göğsümde bir doluluk vardı. Acı değildi bu. Ama alışık olmadığım bir sıcaklıktı. Güvende hissetmek… belki de ilk defa bu kadar sahici bir anlam kazanmıştı.

Salona döndüm. Elimde tuttuğum çay bardağındaki son yudumu içtim. Soğumuştu. Ama içimde bir şey hâlâ sıcacıktı.

Bir adam… ve bir kadın… bir kelime bile etmeden birbirine böyle iyi gelebilir miydi gerçekten?

Telefonumu elime aldım. Gelen hiçbir bildirim yoktu. Ama mesaj atmak istedim:“Umarım eve vardığında bana yazarsın.”

Göndermedim. Sildim. Sadece içimden söyledim. Belki de bu hikâyede sözcüklerden çok sessizliklerin gücü vardı. Ve biz… tam da o sessizlikte büyüyorduk.

O gece uyuyamadım. Yastığa gömülen yüzümden sessizce kayıp giden düşüncelerle boğuşuyordum. Civan’la geçen saatlerin üzerimde yarattığı etki, bedenimi ve ruhumu titretmişti. Eskiden yalnızlık, beni koruyan, hatta bazen güç veren bir zırh gibiydi. Ama artık… o zırhın çatladığını hissediyordum.

İçimde ilk kez bir şeyler kırılıyordu: Korkularım, ön yargılarım, kendime koyduğum sınırlar. Civan’ın gözlerindeki sıcaklık, dokunuşundaki naziklik, bana sadece ben olmamın yeterli olduğunu gösteriyordu. Kendimi açıklamaya, savunmaya gerek bile duymadan… olduğu gibi kabul edildiğimi hissetmek… Bu, hiç yaşamadığım kadar yeniydi ve ürkütücü bir şekilde güzeldi.

Gece boyunca zihnimde dönüp duran sorular vardı. “Acaba ben de ona yetebiliyor muyum?” “Benim karanlıklarımı da görebilecek mi?” “Ya yargılarsa, ya kaçarsa?” Ama en çok da şunu düşündüm: “Ben neden hiç böyle hissetmedim? Neden kimse yanında böyle kalmamı istemedi?”

Civan, bana sadece bir adam değildi. O, içimde sakladığım sessizliği dinleyen, kırılgan yanlarımı nazikçe kucaklayan biriydi. Kendi savaşlarımda yalnız olmadığımı hissettiren bir sığınaktı.

Sabah güneşi hafifçe odaya süzüldüğünde, aynaya baktım. Gözlerimin içine baktım. Kendi yüzümde yeni bir şey vardı; daha açık, daha cesur, daha umutlu bir ifade. Geçmişin yükleri hâlâ oradaydı, ama artık onları taşıma şeklim değişmişti.

Bir yandan hâlâ mahallede duyulan dedikodular, önyargılar ve sınırlar vardı. Ama içimde, onları aşacak bir güç filizleniyordu. Civan’la geçen o gece, bana “ben de sevilmeye değerim” diye fısıldamıştı.

Ve bu fısıltı, yavaş yavaş içimde yankılanıyordu.

🥀

(Civan Alkan)

Sabahın ilk ışıkları İstanbul’un üstüne gri bir perde gibi inmişti. Şehrin rutubetli sessizliği camlardan sızıyor, içimde geceye dair bıraktığı yankıları daha da büyütüyordu. Aynanın karşısında durdum. Gömleğimin yakasını düzeltirken gözlerim kendi bakışıma takıldı. Tanıdık ama yabancı bir çehre vardı karşımda. Omuzlarımda Mardin’den gelen suskun yük, arkamdan konuşan insanlar, ailemin keskin bakışları, Azat’ın öfkesi... Ama hepsinden öte Arjin’in varlığıydı aklımdaki. Yanında olduğumda unuttuğum her şey, bu aynanın içinde beni birer birer kendine hatırlatıyordu.

Onunlayken sadece Civan’dım. Soyadım, sorumluluklarım, hatta geçmişim bile geri çekiliyordu. Birkaç saatliğine de olsa, sanki bu şehirde kendime ait bir yer bulmuştum. Ama şimdi, o güvenli alan tehdit altındaydı. İçimdeki huzursuzluk, sadece geceyi değil, Arjin’i de koruyamama ihtimaliyle büyüyordu.

Yusuf’la yaptığım telefon görüşmesinin ardından aklımdaki belirsizlik netleşmişti: Dönmem gerekiyordu. Mardin çağırıyordu. Ama kalbim... kalbim henüz gitmeye hazır değildi. Arjin’i bu şehirde yalnız bırakmak, kendimi yarım bırakmak gibi geliyordu.

Mahallesine yaklaştığımda arabayı kenara çektim. Bilerek biraz uzak bir yere park ettim. Arjin’in mahallesinde istenmeyen göz olmak istemiyordum. Kaldırım taşlarına basa basa yürürken havadaki gerginliği hissettim. Adımlarım yavaşladı. Bir grup insan, apartman girişine yönelmiş, sessizce olup biteni izliyordu. Aralarından sıyrılıp yaklaştım.

O anda gördüğüm manzara, damarlarımdaki kanı birden buz gibi yaptı.

Arjin, apartman kapısının önünde, sarışın ve yapılı bir adamla karşı karşıyaydı. Adamın yüzü öfkeyle gerilmiş, kaşlarının altında gölgelenen gözlerinde tahakküm arzusu okunuyordu. Ama daha dikkat çekici olan, karşısında dimdik duran Arjin’di. Ne geri adım atıyor, ne de gözünü kaçırıyordu. Dizginlenmemiş bir yangın vardı gözlerinde ama bu, korkudan değil, haklılıktan doğan bir öfkeydi.

“Sen kim oluyorsun da gece eve adam alıyorsun, ha?” diye bağırdı adam. Sesi mahalle duvarlarında yankılandı. “Burası mahalle, burada herkes birbirini bilir. Ahlak var, edep var. Herkesin ailesi var, düzeni var!”

Arjin’in dudakları sıkıca kapalıydı önce. Birkaç saniyelik sessizlikte bile gururu duyuluyordu.

Sonra, sesi buz gibi bir netlikle yankılandı. “Benim evim, benim hayatım. Sen kimsin de bana hesap soruyorsun? Sanane Mehmet?”

Adam öne atıldı, parmağını tehditkâr şekilde salladı. “Ben bu apartmanın sahibinin oğluyum! Babamın kiracısısın sen. İstersem anında çıkarırım seni!”

Arjin’in gözleri daraldı, çenesi gerildi. “Çık derse baban der. Sen değil,” dedi. Sesi öyle bir tondaydı ki, adamın geri adım atmaya yeltendiğini bile gördüm.

Ama sonra, adam son hamlesini yaptı. Sertçe elini kaldırıp parmağını Arjin’in yüzüne doğru uzattı. “Bana bak kızım!”

İşte o anda olan oldu.

Arjin, elini şimşek gibi kaldırıp adamın bileğini yakaladı, çevirdi. Adamın ağzından acı dolu bir haykırış çıktı. Gözleri irileşti, parmakları havada boşluğa açıldı.

Arjin’in sesi patladı: “Asıl sen bana bak! Vasıfsız, seni baban olmasa kim tanırdı? Kimsin sen ha? Benim karşıma geçip efeleniyorsun kuyruğuna basılmış it gibi! O lafına sözüne dikkat edeceksin ben Arjin Karahan'ım!"
Bu son cümle sokakta asılı kaldı. Hava bir anlığına yerini başka bir şeye bıraktı: Saygıya, korkuya ya da hayranlığa...

Ben ise olduğum yerde kalakalmıştım. Onun bu öfkesinde bile bir zarafet, bir asalet vardı. Arjin’in karanlık bir nehir gibi akan sesinde, geçmişin bütün mücadeleleri yankılanıyordu.

Ama orada duramazdım. İçimdeki ip koptu. O adamın ne kadar ileri gideceğini bilemezdim. Arjin’in yanında durmam gerekiyordu. Adımlarımı hızlandırıp yaklaştım.

“Bir sorun mu var?” Sesim ağır ama kararlıydı. Havanın içindeki gerilimle uyumlu.

Adam başını çevirdi. Gözlerini kısıp beni süzdü. "Demek sendin gece buraya gelen?” dedi küçümser bir ifadeyle.

“Evet, bendim. Sıkıntı ne?” Sesimdeki soğukluk ona dokundu. Tedirginliği yüzüne yansıdı.

“Buranın kuralları vardır. Ahlak vardır, edep vardır!” Sesi yükselse de, altındaki güven eksikliği netti.

Bir adım attım. Yüzüne eğildim. “Ahlak dediğin şey, bir kadının kapısına gelip bağırmak mı? Edep bu mu oluyor sizin mahallede?”

Göz göze geldik. O an, onun bütün maskeleri düştü. Etraf sessizleşti. Birkaç kadın balkonlardan uzanmış, kulak kesilmişti. Sanki herkes ne olacağını bekliyordu.

Adam geri çekildi, ama geçerken omzuma çarpıp “Haddini bil,” diye homurdandı.

“Ne dedin sen? Ne?!”

Elim yakasına gitti, çekip kendime doğru çevirdim. Bir anda yüzüyle burun burunaydık. Gözleri büyüdü, korkuyla karışık bir şaşkınlıkla bana baktı.

“Ben haddimi bilirim,” dedim.
“Sen de nerede duracağını öğren. Arjin’le bir daha böyle konuştuğunu duymayayım. Yoksa bu mahalleyi sana dar ederim.”

Adam dişlerini sıkarak geri çekildi. Ne cevap verebildi ne de dik durabildi. Toparlanıp uzaklaştı.

Göz ucuyla Arjin’e baktım. Kaşları çatık, çenesi dimdikti ama gözleri hafif nemlenmişti. Yanıma döndü.

“Ben hallediyordum,” dedi, sesi gururlu ama biraz yorgundu.

“Biliyorum,” dedim. Ama içimden geçen bambaşka bir şeydi. "Keşke halletmek zorunda kalmasaydın. Keşke seni kimse böyle sınamak zorunda bırakmasaydı.

Yan yana yürümeye başladık. Sessizlik vardı aramızda ama bu sessizlik, dün geceki gibi huzurlu değil, öfkeyle sarmalanmıştı.

Kendime yemin ettim o an:
Bu şehir onu boğmaya çalışırsa, ben o boğazı açacak ilk bıçak olurdum.

"Gidelim mi artık?" Sessiz bir onaylamadan sonra yürümeye devam ettik. Arabaya gelene kadar devam etti bu sessizlik. Hatta yola çıktığımızda da sürdü. Arjin'in hâlâ öfkeli olduğunu hissediyordum.

"Biraz daha iyi misin? Eğer gitmek istemiyorsan anlarım Arjin." Camdan dışarıyı seyreden gözleri bana döndü.

"İyiyim gidebiliriz. Sadece bu tarz baskıların, lafın sözün içinde büyüdüm hayatım boyunca ve artık ipler benim elimdeyken bunları duymak beni fazlasıyla öfkelendiriyor." Derin bir nefes aldı. "Ahmet Mehmet o ya da bu fark etmez kimi istersem onu alırım evime. Hiç kimse üzerimde böyle bir baskı kuramaz!"

Dişlerimi sıktım. Ahmet, Mehmet... Her hangi bir erkek detayının canımı bu kadar çok sıkması normal miydi? Bilmiyordum aslında ama içimde hissettiğim bu his tam olarak kıskançlıktı. Arjin rahatsız olduğumu hissetmedi o an ben de çok fark ettirmek istemedim bugün Mardin'e dönecektim ve dönmeden önce onunla daha fazla vakit geçirmek istiyordum. Bugün gerçek anlamda sadece Arjin'e odaklanmak istiyordum.

"Sen de kusura bakma lütfen beni öyle görmeni istemezdim." Sesi biraz mahçup ama yaptığından da pişman olmadığını belli eder bir tonda çıkmıştı. Bir yerde onu anlıyordum da aslında. Tek başına koskoca bir şehirde mücadele ediyordu. Böyle sert ve mesafeli görünmesi oldukça normaldi.

"Hiç önemli değil ama asıl sen benim kusuruma bakma benden dolayı böyle bir olay yaşandı. Gerçekten üzgünüm."

"Senden dolayı değil Civan. Yani o mahallede neler döndüğünü bir duysan Mehmet'in bu namus timsali hallerine güler geçersin sadece. Orası benim evim kirasını da verdiğim sürece benim olmaya devam edecek. Zaten babasının kiracısıyım ben ki Vedat amca da sağolsun bugüne kadar bana tek bir engel koymaya çalışmadı. Benim arkadaşlarım her zaman gelirler evime kalırlarda hatta." Kısa bir an duraksadı. Biraz tereddütle tekrar konuştu. "Senin içinde geçerli bu artık. Yani biliyorum çoğu şey için çok erken belki de ama korkarak yaşanmayacağını iyi biliyorum. O vasıfsız yüzünden yanıma gelmeye çekinme lütfen." Gözleri... Çok daha fazlasını anlatıyordu. Ve çok güzellerdi. Arjin çok güzeldi. Kendini çok güzel ifade ediyordu ve karşısında daha atılgan olmam gerektiğini hissediyordum fakat dilim tutuluyordu resmen. Söylemek istediklerim hep içimde saklı kalıyor gibi hissediyordum.

"Çekinmem ne zaman ihtiyacın olursa yanında olurum, ne zaman ihtiyacım olursa yanında olurum Arjin." Arabayı park ederken kısa bir es verdim. "Hiçbir sebebi olmasa bile yanında olurum..."

Arjin sessiz kaldı. Ama yüzü dönüktü. Gözlerinde bir kıvılcım yanmıştı. Belki o kıvılcım, bir yolun başlangıcıydı bizim için.

Arabadan indik. Konuşmadı. Konuşmadım. Ama sustuğu her saniye bana bir şey anlatıyordu. Yanımda yürümesi bile bir tür kabul gibiydi. Mahallenin kalabalığı, Mehmet’in çirkin sesi, Arjin’in haykırışı, benim öfkem... hepsi kapının dışında kaldı. Sanki onunla birlikte çıkacağımız o teras, tüm o gürültülerin üzerini örten bir sığınaktı.

Merdivenleri birlikte çıktık. Her adımda sessizlik biraz daha derinleşti. Her adımda içimde bir şey daha netleşti: Ben bu kadını korumak istiyordum. Ama onu korumanın onu sahiplenmek olmadığını da biliyordum. Onu özgür bırakıp yanında durabilmekti mesele. Kol kanat germek değil, yoldaşlık etmekti.

Anahtarı çevirip kapıyı açtım. Paslı menteşe hafifçe gıcırdadı. Teras...
İstanbul’un üstüne kurulmuş, unutulmuş bir zaman parçası gibiydi. Soluk kiremitler, çatlamış beton, eski bir bank ve alabildiğine bir şehir manzarası.

Arjin hiçbir şey sormadı. Geldi, yanıma oturdu. Aramızda birkaç karış vardı ama bana öyle geldi ki; kalbim onun nefesini duymaya başlamıştı. Şehir gözlerimizin önünde uzanıyordu. Gri bir gökyüzü altında, sisin içinde kaybolmuş kuleler, caddeler, arabalar...

Konuşmadık. Ama onun varlığı öyle güçlüydü ki, sessizliği duymamak imkânsızdı.

Bir süre sonra ben konuştum, sanki kendi içime fısıldar gibi: “Biliyor musun... bazen en çok sessizliğe ihtiyacım oluyor. Ama bu şehirde sessizlik bile lüks.”

Sözlerim rüzgâra karışırken gözüm onun yüzüne kaydı. Başını bana çevirdi. Gözleriyle konuştu.

“Benimle olduğunda konuşmak zorunda değilsin,” dedi. “Ama sustuğunda da duyarım seni.”

O an içimde bir şey çözüldü. Bir düğüm yavaşça gevşedi. Hâlâ konuşamadığım, anlatamadığım binlerce şey vardı ama bu kadın... anlatmamı beklemiyordu.
Sadece yanında olmamı istiyordu.

Sonra birden, sesinde eski bir yaraya dokunan bir kırılganlık belirdi.

“Küçükken bir defterim vardı,” dedi. “Sadece bana ait. İçine kendimi sakladığım. Amcam bulduğunda sobada yaktı. Çünkü bana ait hiçbir şeyin özel olamayacağını düşündü.”

Durdum. Nefesim boğazımda kaldı. Bir çocuğun elinden alınan kelimeler gibiydi bu hikâye. Sustu, sonra devam etti:

“O gün karar verdim. Ne zaman ne giyerim, kimi severim, ne düşünürüm... hepsini ben seçerim. Bugün o yüzden öfkeliydim. Çünkü biri daha o sınırları aşmaya kalktı.”

Onun bu hali... sadece güçlü değildi. Aynı zamanda çıplaktı. Savunmasız değildi ama açıktı. Ve ben, ilk kez biri bana bu kadar kendini açtığında kaçmak istemedim.

O bana baktı. “Ve sen,” dedi. “O sınırların içine zorla girmeye çalışmadın. O yüzden kalabildin.”

İçimde ne varsa sustu. Sadece gözlerini izledim. Gözlerinde geceyle gündüz arasında bir yer vardı. Ve ben, orada yaşamak istedim.

Elimi usulca dizine yaklaştırdım. Dokunmadım. Sadece yakınlaştım. İzin istedim gözlerimle. O da getirdi elini, parmaklarımız hafifçe birbirine değdi.
Tenindeki sıcaklık kalbime yayıldı.

“Ben de küçükken hiç defter tutmadım,” dedim. “Çünkü düşündüklerimi yazmam bile yasaktı. Düşünmem tehlikeliydi.”

Bunu söyledikten sonra gözlerimi onunkilere çevirdim. O an anladım: Biz aynı acının farklı yerlerinden yürüyerek gelen iki yabancıydık. Ama bu terasa çıktığımızda artık yabancı değildik.

Başını usulca omzuma yasladı. Alnı boynuma değdi. Dokunması bile incelikliydi. Ve o an hiçbir kelime, o suskunluğun yerini tutamazdı.

İstanbul ayaklarımızın altında değil, sanki içimizdeydi. Karmaşık, gürültülü, renkli, kırık dökük ama canlı. Ve biz, o şehrin ortasında, ilk kez gerçekten sessizliğin içinde kalabilmiştik.

İçimden geçen tek cümle, dudaklarıma ulaşmadı: “Gitmeden önce, seni biraz daha yaşayabilir miyim?”

Ama söylemedim. Çünkü bazı şeyler sadece hissedilmek içindir.
Ve o an, Arjin tam da bunu yapıyordu.

Başını omzuma yaslamıştı. Saçlarının kokusu rüzgârla birlikte burnuma doluyordu. Sadece o anı yaşıyordum. Düşünmeden. Geleceği tartmadan. Zaman durmuş gibiydi.

Ama zaman hiçbir zaman uzun süre durmaz. Gerçekler usul usul zihnin kapısını çalar. Ve ben... Ona sırtımı dönemezdim.

Arjin’in başı hâlâ omzumdayken, içimde büyüyen o cümleyi bastırmaya çalıştım. Birkaç saniye daha bekledim. Belki susarsam, gitmem de gerekmezdi. Ama susmak bazen daha çok şey kırar. Ve ben onun güvenini kırmak istemiyordum.

Gözüm şehrin ışıklarına takılıydı ama sözlerim onun kalbine dönüktü.

“Bir şey söylemem lazım.” Sözlerim beklenmedik kadar sessizdi ama içinde yorgunluk vardı, karar vardı.

Başını yavaşça kaldırdı. Gözlerini yüzüme dikti. Kaşlarını hafifçe çatmıştı, ama bir şey demedi. Bekliyordu. Hazırdı.
Ve ben hiç hazır değildim.

“Bu gece... Mardin’e dönüyorum.”

O an gözlerinde bir şey söndü. Belki minicik. Ama ben fark ettim. Sadece gözlerini biraz kaçırdı. Çenesi hafifçe gerildi. Ama bir kelime etmedi.

“Yusuf aradı bu sabah, arkadaşım.” dedim. “Artık dönmem gerekiyor. Orada çözmem gereken şeyler var. Kaçtığım her şey beni orada bekliyor.”

O hâlâ sessizdi. Ama ben onu suskunluğundan tanıyordum artık. O susarsa, içinde fırtına vardır. Ve o susarsa, ben kırılırdım.

“Gitmek istemiyorum,” diye ekledim, bu kez sesim çatladı. “Burada kalmak istiyorum. Seninle... bu şehirde, bu terasta, bu anın içinde. Ama yapamam. En azından şimdi değil.”

Gözlerini yeniden bana çevirdi. Bu kez gözlerinde ne öfke vardı, ne sitem. Sadece bir anlayış. Ve onun altında duran kocaman bir kırılma.

“Ne zaman dönersin?” dedi. Sesi beklediğimden daha güçlüydü. Ama her kelimesi sanki içinden zorla sökülmüştü.

Başımı eğdim. “Bilmiyorum. Ama dönerim.” dedim “Eğer sen hâlâ burada olursan... dönmek için bir sebebim olur.”

Gözleri doldu ama gülümsemeye çalıştı. “Ben buradayım, Civan.” dedi. “Ama beklemek... zor.”

“Biliyorum,” dedim. “Ben de kendimi beklemekten yorgunum zaten. Ama bazı yaralar dönmeden iyileşmiyor, Arjin.”

Sonra elini tuttum. Bu kez tam tuttum. Sıkıca. Kaçmadan. Kelimelerden daha güçlü bir tutuştu bu.

“Gitmek zorundayım. Ama bu, senden uzaklaşmak değil. Sana yaklaşabilmek için yapmam gereken bir yolculuk.”

Hiçbir şey söylemedi. Elimi bırakmadı. Sadece başını salladı.

Teras sessizleşti yine. Ama bu sefer sessizlik bir son değildi. Sadece bir bekleyişin başlangıcıydı.

Biraz önceki sessizliğin yerini daha derin, daha buruk bir dinginlik almıştı. Sanki ikimiz de konuşmanın fazlasını yapmış, geri kalan her şeyi susarak yaşamanın daha doğru olduğuna karar vermiştik.

Yan yana oturuyorduk hâlâ. Ellerimiz hâlâ birbirine temas hâlindeydi. Parmaklarımız gevşekçe kenetliydi; ne sıkı sıkıya ne de kopacak kadar hafif. Sanki elimizi bırakmamamızın tek sebebi... bırakmaya hazır olmayışımızdı.

Gökyüzü koyulaştı. Gri bulutların arasından akşam yavaş yavaş sızıyordu.
Şehir yavaşladı. Ve biz, o yavaşlığın içinde birbirimize tutunuyorduk.

Ne saat sordu, ne "ne zaman gidiyorsun" dedi. Ben de söylemedim. Çünkü zamanın ağırlığını hatırlatmak, onun gözlerinde biraz daha gölge bırakmaktan korktum.

Ama o anlayışlıydı. Her zamanki gibi. Hatta belki benden bile daha güçlüydü.

Bir ara başını bana yasladı. Alnı boynuma dokundu yeniden. Teninde bir ürperme hissettim. Ama bu üşümekten değildi. Bu, yakında bitecek bir anı içgüdüsel olarak saklama çabasıydı. Ve ben, onu o hâliyle ezberledim.

Bir süre sonra başını kaldırdı. “Hazır mısın?” diye sordu. Sesi çok sakin, çok sade... ama gözleri... Gözleri orada kalmamı diliyordu.

Başımı eğdim. “Değilim. Ama gitmem gerek.”

Ayağa kalktı önce o. Ardından ben. Terastan inerken merdiven basamakları sessizliğin çanı gibi çınlıyordu.

Arabaya bindiğimizde, motorun sesi gecenin içine küçük bir huzursuzluk gibi karıştı. Camdan dışarıya bakarken onunla göz göze gelmemeye çalışıyordum. Gözlerine bakarsam... Gidemezdim. Ve ben, gitmem gerektiğini biliyordum.

Yol boyunca konuşmadık. Ama bu sessizlik rahatsız edici değildi. Aksine... Sanki her şey söylenmişti de, o söylenenlerin içimize oturması için biraz zamana ihtiyacımız vardı.

Havaalanının ışıkları uzaktan göründüğünde boğazımda bir şey düğümlendi. Sanki ışıklar yaklaştıkça içimde bir karanlık büyüyordu. Aracın içi ısınmıştı ama ellerim soğuktu. Direksiyonun üzerinde parmaklarımı oynattım.

“İstersen burada in,” dedim. Sesim çıkmadı gibi. Ama duydu.
Kafasını çevirdi.

“Hayır. Gidene kadar buradayım.”Bir şey söylemedim. Sadece başımı salladım.

Dış hatlar girişinin önünde durduğumda motoru kapattım. Ama elim kontakta kaldı bir süre. Yapışmış gibi. Gidemedim.

Sonra gözlerimi ona çevirdim.

“Arjin...” İlk kez bu kadar çaresizce söyledim adını. Sanki bir daha söyleyemezmişim gibi. Sanki bu tek kelimeye bütün duygularımı sığdırmak istermişim gibi.

Göz göze geldik.

Yutkundu. Sesi çıkmadan gözleriyle “söyle” dedi.

“Buradan sonra yol biraz karışık olabilir,” dedim. “Ama dönünce... seni hâlâ aynı yerde bulur muyum?”

Cevap vermedi. Sadece elini uzattı. Avucumu avucunun içine aldı. Sıkıca... Kararlı.

“Ben seni hiçbir yere koymadım ki Civan,” dedi. “Zaten hep buradaydın.”

Dudakları titredi. Gözlerinde minik bir parıltı vardı. Ama ağlamadı. Çünkü o, güçlüydü. Ve ben... Onun gözünde zayıf görünmekten hiç korkmadım.

Eğildim. Alnına küçük bir öpücük bıraktım. Uzun değildi.
Dokunaklıydı. Ama içinde teşekkür, özür, veda ve belki biraz da “bekle” vardı.

Sonra çantamı aldım. Kapıyı açarken duraksadım. O hâlâ bana bakıyordu.

“Sürersin değil mi?” dedim. Gülümsemeye çalıştım. “Arabayı. Tek bırakmak istemiyorum.”

“Sürerim,” dedi. “Ama radyoyu açarım. Sessizlik bu kadar yeter.”

Gülümsedim. “Olur. Sessizlik artık benim işim değil.”

Kapıyı kapattım. Bir adım attım. Sonra bir adım daha. Arkamı dönmedim. Dönerde gözlerine bakarsam bir daha Mardin'e ayak basamazdım biliyordum. Onun bakışları üzerimdeydi ama emindim.

Arabada kalmış bir kadının gözleri... İçeride, bana doğru bakan... Ama aynı zamanda yola devam eden gözlerdi.

Civan Alkan o gece uçağa bindi. Ama bir yanını... Arjin Karahan’ın olduğu arabanın ön koltuğuna bıraktı.

🥀

(Arjin Derya Karahan)

Kapı kapandı. Civan yürümeye başladı. Adım adım, ağır ağır… ama bir an bile duraksamadan. Arkasına dönmedi. Dönseydi, biliyordu. Bende kalırdı.

Ben de biliyordum.

O yüzden ben de dönmedim.
Sadece öylece oturdum direksiyonun başında. Camın ardından gökyüzü kadar boş bir şey baktı bana. Ama içimde... içimde dopdolu bir sessizlik vardı.

Elimi direksiyona koydum. Parmaklarım titriyordu. Yola çıkmak için hiçbir sebebim yoktu. Ama burada kalmak için de kalbim yerinde değildi.

Motoru çalıştırdım.

Civan’ın koltuğu hâlâ sıcaktı. Teninden kalan ısı, içimdeki boşluğu örtmek ister gibi yayılıyordu. İçimde onun kokusu vardı. Sesi kulağımda, parmakları hâlâ elimdeydi sanki. Ama o yoktu.

Dudaklarımı ısırdım. Sanki o sıcaklığı kaybetmemek için bir şeyleri daha sıkı tutmam gerekiyormuş gibi. Ama insan, sevdiğini sımsıkı tutsa bile… Bazen gitmesine engel olamaz. Gitmek bazen sadece gitmektir. Ve kalmak da... beklemeyi öğrenmek.

Geri vitese taktım.

Hareket ederken aynaya baktım.
Civan’ın adımları çoktan kapının içinde kaybolmuştu. Ama ben hâlâ o birkaç adıma takılıydım.

Yol boyunca radyoyu açmadım.
Sessizliğe dayanamayacağımı söylemiştim ama... Asıl bu sessizlikte kendi sesimi duyuyordum.

“Ben seni hiçbir yere koymadım ki, Civan.” Bunu söylerken ne kadar güçlü görünmeye çalıştım bilmiyorum. Ama içim... İçim çatır çatır kırılıyordu.

Onu ilk tanıdığım günü düşündüm. Gözlerinin bana ilk kez bu kadar uzun süre baktığı anı… Sahafın tozlu rafları arasında dokunmadan kurduğumuz bağları. Sonra terasta hissettiklerimizi.
Elleriyle anlattığı suskunluğu. Alnıma bıraktığı vedayı.

Civan Alkan gitmişti. Ama arkasında bir sessizlik bırakmadı. Bir yankı bıraktı. İçimde dönüp duran, her kıvrımımı titreten bir yankı.

Şehir ışıkları geri dönüyordu artık. Yollar tanıdık, ama Civan’ın arabasında olmak...
Sanki onun yokluğunu daha da büyütüyordu. Sanki bu koltukta onun gölgesi hâlâ oturuyordu.

Kırmızı ışıkta durduğumda, ellerimi direksiyondan çekip kucağımda birleştirdim. Gözlerimi kapattım.

“Lütfen dön,” dedim içimden. Sesim çıkmadı ama kalbim fısıldadı: “Ne zaman olursa olsun, dön.”

Ve biliyor musun Civan... Ben seni oraya koymadım. Sen zaten bende kaldın.

***

Eve döndüğümde ilk yaptığım şey... ışıkları açmadan içeride birkaç saniye durmak oldu.

Civan’ın arabasının anahtarını hâlâ elimde tutuyordum. Sanki elimden bıraksam, onunla bağım da düşüp yere dağılacakmış gibiydi.

Kapıyı kapattım, sırtımı dayadım. Gözlerim karanlığa alışırken içimdeki boşluğun ne kadar ağır olduğunu fark ettim. Onun sessizliğini, kokusunu, yanında getirdiği o tuhaf huzuru... Hepsi kapının dışında kalmıştı. Bense içeri yalnız girmiştim.

Bir adım attım. Ayakkabılarımı çıkardım. Ceketimi askıya astım. Her şey, her hareket, her adım... Otomatikti. Sanki biri içimden fişi çekmişti de ben yalnızca “yaşamış gibi” davranıyordum.

Mutfağa girdim. Su ısıttım. Kendime bir fincan papatya çayı koydum. Çünkü bu saatte yapılacak başka bir şey yoktu.
Çünkü uyumam gerekiyordu ama zihnim hâlâ onun gözlerinde, onun dudaklarında, onun sözlerinde takılı kalmıştı.

Oturma odasına geçtim. Işığı loş yaktım. Civan’ın oturduğu koltuğa baktım istemsizce. Sırtını yasladığı yere, ellerini koyduğu kolçaklara. İçim burkuldu. Ama ağlamadım.

Ben, ağlamamayı çok erken yaşta öğrenmiştim zaten.

Çayımı yudumlarken telefon ekranım ışıklandı.

CİVAN:
“İndim. Mardin sıcak, ama ben daha sıcağım 🤓✈️🔥”

İstem dışı güldüm. Sadece dudaklarım değil, içimde bir şey de kıpırdadı. Üzüldüğümü fark etmişti ve sadece biraz olsun tebessüm edeyim diyeydi bu mesaj biliyordum. O an fark ettim ki, bütün gün boyunca ilk kez gerçekten bir şey hissettim. Hafiflik. Gülümsemek bile bir tür nefes almakmış, unuttuğum bir şey gibi.

Mesaja baktım. Yazdım, sildim. Yazdım, yine sildim. Sonunda basit bir şeyle başladım:

ARJİN:
“Hoş geldin. Yoruldun mu?”

Birkaç saniye geçmeden yanıt geldi.

CİVAN:
“Yok ya, uçakta hostes bana âşık oldu, bana su getirmek için üç tur attı. İtibardan tasarruf olmaz.”

Kıkırdadım.
Resmen kıkırdadım.

ARJİN:
“Uçakta bile milletin başını döndürüyorsan, demek ki İstanbul’da kendini tutuyordun,” diye yazdım.

CİVAN:
“Senin yanında kimseye bakmam, bakamam. Zaten gözüm başka yöne kayarsa hemen kulağımı çekersin gibi hissediyorum.”

Artık gülmemi tutamıyordum. Sesi kulağımda gibiydi. O rahat, umursamaz ama alttan alta dikkat kesilmiş Civan tonu.

ARJİN:
“Kulağını çekmek için benim orada olmam lazım ama,” dedim. “Sen çok uzak kaldın şimdi.”

Üç nokta çıktı. Yazıyordu.
Sonra cevap geldi:

CİVAN:
“Kulağım sana emanet. Gözüm de. Kalbim de. Hepsi sende, ben burada boşa dönüyorum şu an.”

O an göğsümde bir şey sıkıştı. Gülüşüm durdu ama yerini tatlı bir huzur aldı. Gözlerim doldu, evet. Ama bu sefer ağlamaktan değil... Mutluluktan.

Yutkundum. Yazacak bir şey bulamadım. Ama o yine hissetmişti.

CİVAN:
“Sakın duygusallaşma. Akşam akşam ağladın mı uyuyamazsın. Bak bir Civan gider bir Civan gelir ona göre 😎”

Kahkaha attım bu defa. Gerçekten.

ARJİN:
“Senin gibisi gelmez,” yazdım sonunda.
“Bir tane Civan Alkan yeter bana.”

CİVAN:
“O zaman gözünü kapa. Yanında olmasam da kalbindeyim.. Gülümse biraz. Sonra uyu. Yakında çok yakında yine yan yana olacağız."

Mesaj bittiğinde, telefonumu yavaşça komodine koydum. Üstümü değiştirdim. Dişlerimi fırçaladım. Yatak çarşafı buz gibiydi ama içim sıcaktı.

Yorganı üzerime çekerken gözlerimi kapadım. O gülümseme... hâlâ dudağımdaydı.

Belki yanımda değildi. Ama kalbimin en net sesiydi bu gece.

Ve ben, ilk kez bir ayrılığın ortasında bu kadar bütün hissettim.

🥀

Yine bir bölümün daha sonuna geldik umarım beğenmişsinizdir.

Arjin ve Civan hakkında ki düşünceleriniz neler?

Onlarda değiştirmek istediğiniz herhangi bir şey var mı?

Keyifli okumalar 💕

(Yeni bölümler Cumartesi ve Pazar günleri gelecek)

A.A