8. bölüm · SIRRI SAKLI

SIRRI SAKLI 7

A. A.

7. Bölüm: Kanın Unuttuğu Yerde

Death ~ Voice Of The Soul

🥀

(Azat Barçın)

Bana yıllar önce, “Unut gitsin” dediler. Kan davası dediler, geçmişte kaldı dediler, biz artık medeni insanlarız. Ama hiçbir şey geçmedi. Geçmiş ne küllenir, ne sönüp gider. O sadece şekil değiştirir. Benim içimdeki ateş hâlâ taze, hâlâ yanıyor.

Alkanlar…

Onlar hâlâ kendilerini bu toprakların sahibi sanıyor. Hâlâ tepeden bakıyorlar herkese, her şeye. Civan Alkan şehre inmiş, İstanbul’da okumuş, büyük adam olmuş da ne olmuş? O soyadı hâlâ aynı: Alkan. Bize kan kusturan, ailemi yerle bir eden o soyadının gölgesinde yaşıyor hâlâ.

Ama bu sefer savaş benim kurallarımla oynanacak. Saklanarak, adım adım, sinsice. Benim öfkem patlayan bir kurşun değil, zehirli bir sızı gibi yayılacak damarlarına. Kimse ne olduğunu anlamayacak.

İlk adımı çoktan attım. Karahanlarla olan iş birliğini sabote ettim. Kardeş kardeşe düşman olacaklar. Sözüm ona dost gibi görünüp, Alkanların kulağına şüphe tohumları ektim. Ama bu sadece bir başlangıç.

Ben, Alkanlar'ın en güçlü olduğu yerden vuracağım: Güvenlerinden. Birbirlerine olan sadakatlerinden. O görkemli birlik görüntüsünün altını oymaya başladım bile. Ve fark etmeden kendileri yıkacaklar o çatıyı.

Civan Alkan daha dönmedi.
O dönmeden önce temelleri sarsılmış olacak. Babasına güveni kalmayacak. Abisine olan sadakati sorgulanacak. Halkın gözünde bir kahraman gibi değil, bir gölge gibi dönecek bu şehre.

Ama ben sabırlıyım.
Çünkü büyük yıkımlar hemen gelmez. Bir binayı yerle bir etmek istiyorsan önce temellerini çatlatırsın. Ben şimdi o çatlakları açıyorum. İnce, sessiz ve ölümcül.

Alkanlar henüz farkında değil. Ama ben çoktan içeri girdim. Aralarındayım.
Ve yavaşça…

Her şeylerini alacağım.

🥀

(Civan Alkan)

Sokaklar hâlâ uykudaydı. Adımlarım ağırdı ama içim tuhaf bir hafiflikle doluydu. Sanki yıllardır taşıdığım bir yükü, farkında bile olmadan, o sahilde bırakmıştım. Arjin'le geçirdiğim o gece... Birkaç gün geçmişti üzerinden. Ne bir itiraf vardı içinde, ne de büyük laflar. Ama öyle gerçekti ki. Sade, dürüst ve... sanki hayatın ortasında bir durak gibiydi. Kısa ama sığınılası. Akşamları evde kalmak istemiyordum. Kendimi İstanbul'un gürültüsüne bırakmak daha rahat hissettiriyor, en azından düşünmemi de engelliyordu. Saat gecenin kaçıydı emin değildim. Bakma gereği de duymamıştım. Sahilde yürümeye gelmiş tekrar eve de dönememiştim. Arjin'le tekrar karşılaştığımız kitapevine uğramış, sonra da birlikte oturduğumuz parkta oturmuş denizi seyretmiştim bir süre. Şimdi de yürüyordum işte. Sabah olmak üzereydi neredeyse. Artık yavaştan eve dönüp iş için hazırlanma zamanım da yaklaşıyordu büyük ihtimalle.

Fakat adımlarım beni eve değil, geçmişime götürüyordu sanki. Kafamda onun gözleri. Kırılgan gibi duran ama içine bakınca bir fırtına saklayan o gözler. Bana benziyordu. Güçlü görünmeye çalışan ama içten içe yorgun bir ruh hâli. Kimseden bir şey beklememeye yemin etmiş gibi ama bir ses duyduğunda hâlâ içi titreyen biri...

Kendimi bildim bileli insanlar benden bir şeyler bekledi. Güçlü olmamı, dik durmamı, söz söylememi. Ama o gece... ilk defa hiçbir şey yapmam gerekmiyordu. Yanında sadece 'olmak' yetiyordu. Sustuk. Ama o suskunlukta anlatılanlar, yıllardır konuşulanlardan fazlaydı.

Sanki ben onu tanıyordum. Anlatmadan... kendini göstermek zorunda kalmadan. Çünkü ne zaman bir şey söylese, ben zaten içimden “evet, işte böyle hissediyorum” diyordum. Ve o, bunu bilmiyordu bile. Belki de hissetti. Belki de suskunluklarımız bu yüzden birbirine bu kadar yakındı.

Telefonumu açtım. Numarası oradaydı. Arjin. Tek bir mesaj atsam... belki “uyandın mı?” desem, bir şeyler başlardı. Ama acele etmek istemedim. Onun sabrına saygı duymak istedim. Zorlamadan, bozmadan...

Çünkü bazı insanlar hayatına sanki çok önceden yazılmış gibi girer. Ve o gece, ben o yazıyı ilk defa sesli okur gibi hissettim. Sessizce, içimden.

Arjin...

Adını düşündüm sadece. Sesli bile söylemeye kıyamadım. Sanki seslendirince bozulacaktı o büyü.

Ve sonra... gökyüzüne baktım. Sabaha eren bir gecenin ardından, bir şeye inandım:
Bazen bir gecede, bir ömür özlenen duyguların izini bulabilirmiş insan.

***

Sabah, uykusuz ama tuhaf bir huzurla uyandım. Sadece bir saat uyuyabilmiştim. Ya da uyandığımı sandım, çünkü aslında hiç tam olarak uyuyamamıştım. Bir saatlik kısa bir uykuda bile rahat rahat uyuyamıyordum. Arjin, uykumun kıyısındaydı. Dalgaların sesiyle, onun gözleri arasında gidip geldim. Sanki gece bitmemişti de, sabah sadece renk değiştirmişti.

Telefonuma gelen birkaç mesaj, bildirim... iş. Hayat. Beklemiyorlardı beni, devam ediyorlardı zaten. Ben de onlara katıldım. Yüzümü yıkadım, kahvemi içtim. Yusuf aradı, sabah erkenden.

“Toplantıya geç kalma,” dedi.

“Kafam toplantıdan başka her yere geç kaldı Yusuf,” dedim. Bana küfür etmekle yetindi sadece.

Araba camından dışarı bakarken onun saçları geldi aklıma. Rüzgârda dans eden o dağınık, umursamaz bukleler. Aynı onun gibi; kendine özgü, savruk ama dikkat çeken. Sahilde sessizce oturduğu o an. O kısacık gülümsemesi. Yanında olmanın ne kadar kolay olduğu... Tanıdığım çoğu insanın yanında kendimi savunmada hissederdim. Ama o? O bana savunmayı bıraktırmıştı.

Toplantı başladı. Rakamlar, planlar, alınması gereken kararlar... Konuştum. Dinledim. İmzalar attım. Ama içimde başka bir gündem vardı. Gözüm masaya düşen güneş ışığında, onunla yürüdüğümüz sahil şeridini gördüm. Bir anda Yusuf dirseğiyle dürttü:

“Beni dinlemiyorsun.” Haklıydı.

“Düşünüyordum,” dedim.

“Onu mu?"Donup kaldım.

“Ne demek onu’?”

“Gözlerin başka birini anlatıyor, Civan. Dalmışsın. Belli ki biri var aklını meşgul eden, kim o?”

“Kimse,” dedim. Ama öyle sessiz, öyle mahcup söyledim ki Yusuf sadece gülümsedi cevap vermedi.

Toplantıdan sonra Alkan’ların işlerini takip eden birkaç kişiyle görüştüm. Babamdan sonra işlerin bir kısmını ben devraldım, evet. Ama hâlâ tam olarak onun gölgesinden çıkmış sayılmam. Vefa uzak durdukça, herkes bana daha çok yük bindiriyor. Bense bu yükle baş ederken birini düşünüyorum: Arjin.

İçimde bir ses hep onu soruyor. Ne yapıyordur? O sabah benim kadar dalgın mı uyanmıştır? Gözleri hâlâ tuzlu rüzgârda mı, yoksa yeni bir güne çoktan başlamış mıdır?

O gece bir şey oldu. Ama adını koymak için acele etmiyorum. Hâlâ onun sabrına saygı duyuyorum.

Ama bilmeni isterdim Arjin...
Sen gittin ama ben hâlâ o bankta oturuyorum içimde.
Sen sustun ama ben hâlâ o suskunluğu dinliyorum.

Ve ben iş yaparken, insanlarla konuşurken, hatta nefes alırken bile...
Sen içimde bir sızı değil, bir sıcaklık gibi kalıyorsun...

Yemekten sonra odamda tek başıma oturuyordum. Dışarısı kararmıştı ama camı aralık bıraktım, serinlik iyi geliyordu. Masamda birkaç evrak, bilgisayar açık... ama hiçbirine elim gitmiyor. Elim, cebimdeki telefonun üstünde. Ekranı ışıldıyor bir an. Vefa arıyor.

Bir iç çektim. Açtım.

“Vefa?”

"Çi xeberek, bira?" (Ne haber kardeşim?)

"Baş im. Hinekî mesrûl im, lê ne xirab e." (İyiyim. Yoğunum biraz ama fena değil.)

"Ji Yusufê bihîstim. Dibê tu di civînan de diçî, berpirsiyan giran in, lê li te baş tê."
(Yusuf’tan duydum. Toplantılara giriyormuşsun, sorumluluklar ağır ama yakışıyor sana.)

Sustu bir an. Sesindeki sıcaklık yabancı değil, ama gerisinde saklanan başka bir şey var gibiydi. Bütün sorumlulukları da üzerime yıkan kendisi değilmiş gibi konuşuyordu gözlerimi delicesine bir öfke bürüyordu o anlarda. Şu anda da olduğu gibi

“Civan,” dedi sonunda. Kürtçe konuşmayı bir kenara bırakarak.

“He söyle?”

“Baba seni soruyor. Mardin’deki işler karıştı. O otel meselesi, imar izinleri... Avukatla konuşmamız lazım. Orada olman gerek.”

“Şimdi mi?”

“Evet. Bir iki güne gelsene. Yusuf'da gelecek. Yine de sana ihtiyacımız var. Sadece iş değil... aile meseleleri de var.” Gözlerimi kapattım. Aile… Mardin… Yük... Geçmiş… Ve sonra… Arjin.

“Tam zamanı mı sence Vefa?” Ses tonum oldukça sert çıkmıştı ama Vefa'nın bunu önemsediğini sanmıyordum.

“Tam zamanı, evet. Bazen insan ne yaşarsa yaşasın, döner. Özellikle de kökleri oradaysa.” Sustuğumu fark etti.

“İstanbul’da ne var ki seni bu kadar tutan?”

“Alıştım buraya herhalde,” dedim. Geçiştirir gibi.

“Civan…” dedi daha ciddi bir tonla, “bir şey mi oldu?”

Bir an içimden geçirdim söylemeyi. “Birini tanıdım Vefa. Daracık bir sokakta küçük bir sahafta çıktı karşıma. Hayat gibi. Sessiz ama etkileyici.” Ama demedim.

“Sadece işler burda da yoğun. Biraz kafamı da dinliyorum.” Dedim bunun yerine.

“İyi, ama çok uzatma. Aile olarak biraz daha kenetlenmemiz gereken bir zamandayız. Bu iş sadece proje değil, bizle ilgili. Biliyorsun.”

“Biliyorum.”

Konuşma bittiğinde telefon elimde kaldı. Parmaklarım ekranın kilidini açtı… mesajlar kısmını açtım. Arjin’e yazsam mı diye düşündüm. Ama ne yazsam, eksik kalacak gibiydi.

“Ben Mardin’e gideceğim,” demek istemedim. Çünkü sanki bu, o banktan kalkmak gibiydi.

Ama hayat, bazen insanın içindekini değil, önündekini zorunlu kılardı.

Yusuf’un ofiste toparlandığını fark ettim ama gözüm önümdeki ajandaya takılı kaldı. Sayfalar bomboştu. Oysa kafamın içi darmadağındı. Birileri sürekli konuşuyor gibiydi içimde, ama hiçbirini susturamıyordum.

“Sen bugünlerde çok sessizsin ha,” dedi Yusuf. Ben sadece,

“Yorgunum,” diyebildim. Klişe ama kaçışlı bir cevap.

“Civan, seni doğduğum andan beri tanıyorum. Yorgunluk değil bu. Aklın başka yerde.”

Doğru. Belki de aklım, olması gereken yerdeydi. Belki de hiç olmaması gereken bir kalpte.

“Vefa bugün yine aradı,” dedi Yusuf bu kez, sesi biraz daha ciddi. “Mardin’deki yeni inşaatla ilgili dosyaları gönderdi. Gelmeni bekliyorlar.”

Mardin… O topraklar bana hem ev hem yük gibi. Ailem orada. Geçmişim orada. Beklentiler, sorumluluklar, adımımı atmadan bana çizilen yollar… Ama şu an oraya dönmek istemiyorum. Sanki bir daha çıkamam gibi geliyor.

“Gitmeye niyetim yok,” dedim. “Henüz değil.”

Yusuf bana baktı. Sessizliğin içinden geçip geldi o bakış. “Bu şehirde bir şey buldun,” dedi sonunda. “Bu şehirde kimi buldun heval?”

Hiç bahsetmediğim halde nasıl anladı bilmiyorum. Belki bakışlarımdan, belki suskunluğumdan. Belki de beni benden daha iyi tanıdığı için.

Başımı sallamadım yüzümde okuyabileceği herhangi bir duygu dahi yoktu o an cevapta vermedim ama sessizlik, bazen en gürültülü itiraf olurdu.

“Vay be…” dedi gülümseyerek. “Bu kadar ciddi olduğunu fark etmemiştim.”

“Ben de fark etmemiştim,” dedim usulca. “Ama onun yanında… hayat daha az kirli geliyor. Daha az gürültülü. Daha az sahte. Gitmek istemiyorum çünkü… ya geri döndüğümde onu bulamazsam?”

“İyi,” dedi Yusuf, anlıyormuş gibi. “Bu seferlik Mardin’e ben giderim. Zaten gitmem gerekiyordu. Sen kal. Ne yapman gerekiyorsa onu yap.”

O an içimde bir şey çözüldü. Omuzlarım biraz hafifledi sanki. Ona baktım, gözlerinde dostluk, anlayış ve yılların yoldaşlığı vardı.

"Bi rastî? Ya senin de üstüne gelirlerse?” (Gerçekten mi?)

“Belê bi rastî lawo! Bir kerelik sen kal. Ama sonra birlikte döneriz. Anlaştık mı?” (Tabi gerçekten oğlum!)

“Anlaştık,” dedim. “Yusuf…”

“He?”

“İyi ki varsın lan.”

Yusuf ayağa kalktı, ceketini omzuna attı.

“Aynı şehirdeyiz oğlum, o kadar da dramatik olma. Ama kahveyi sen ısmarlıyorsun.” Gülümsedim. İlk kez günler sonra içten bir gülümsemeydi. Arjin hâlâ aklımdaydı, ama artık biraz daha güçlüydüm. Çünkü yanımda Yusuf gibi bir dostum vardı. Ve çünkü… belki de kalmam gereken yerdeydim.

Akşam serinliği İstanbul sokaklarına çökerken, Yusuf’u havaalanına kadar götürmüş yolcu etmiştim. Sarılıp vedalaşırken içimi garip bir boşluk kaplamıştı ama yüzüme yansıtmamıştım. Yusuf’un gidişi, bana bu şehirde kalmak için sessizce bir izin gibiydi.

Arabaya bindim, radyoyu açmadım. Sadece geceyi dinleyerek eve döndüm. Evin kapısından içeri girdiğimde tüm sessizlik üstüme yürüdü sanki. Yusuf’un kahkahası, masa başındaki sohbetlerimiz, aniden çıkan tartışmalar… şimdi hepsi ardımda kalmıştı. Karanlık salona adım atarken bir iç çektim. Ceketimi sırtımdan atar atmaz, cebimden telefonumu çıkardım.

Ekranı açtığımda, Arjin’in ismini görmek bile kalbimi hafifçe sıkıştırdı. Birkaç saniye parmaklarım klavye üstünde bekledi. Yazıp sildiğim cümleler vardı ama bu defa içimden geldiği gibi yazdım:

“Bugün garip bir gün oldu. İnsan bazen neyin doğru olduğunu bilse de, kalbini susturamıyor. Sadece bil istedim… aklımdasın.”

Mesajı yolladım ve telefonu masaya koydum. Yanıt beklemedim aslında, ama bir şekilde cevap gelmesini istiyordum. O an sessizliğin bile bir anlamı vardı. Arjin’in her türlü sessizliği, sanki beni dinliyormuş gibiydi. Bir süre sonra, telefonumda bir bildirim belirdi. Mesajını okudum:

“İlginç, ben de sana benzer bir şey hissettim. Bazen neyin doğru olduğunu bilmek, hissettiğinle uyuşmuyor. Ama… aklımdasın sen de.”

Gülümsedim. Kısa, ama anlamlı. Yanıt vermek için bir an düşündüm. İçimden geleni yazdım:

“Demek öyle hissediyorsun? Belki de bazen doğruyu hissetmek, doğruyu bulmaktan daha zor.”

Ekranda parlayan mesajı tekrar okudum. Hızlıca yazmaya başladım:

“Birlikte daha çok konuşmak belki de iyi olurdu. Özellikle deniz kenarında, o sükûnetin içinde.”

Bir süre cevap gelmedi. Beklerken bir yandan pencereyi açıp, geceyi dinlemeye başladım. Uzaklardan gelen birkaç martı sesi, sakin sokaklar… Bir an yalnızlık, insanın içini rahatsız etmek yerine, huzur vermeye başlamıştı. Telefonuma mesaj geldi:

“Deniz kenarını seviyorum. Gerçekten. Belki bir gün orada…”

Okudum ve biraz düşündüm. Gözlerim ekrandan uzaklaştı, başımı geri yasladım. Bu kadar basit bir sohbet, insanın içinde bir şeyleri yerli yerine oturtabiliyor gibi hissettiriyordu.

“Bir gün, belki. Ama o zaman biraz daha rahat hissederiz, değil mi?”

Bir süre düşündü, sonra cevap geldi:

“Evet, o zaman her şey biraz daha anlamlı olur gibi. Ama… seninle konuşmak şu an bile rahatlatıcı.”

İçimden bir şeyler sıcacık bir şekilde kıpırdadı. Bazen, kelimeler bir anlam taşımaz gibi gelir, ama bu ikimizin arasında o an bir anlam taşımıştı. Yanıt yazarken gülümsedim:

“İyi geceler o zaman. Arjin. Bir gün daha çok konuşuruz, deniz kenarında belki.”

Telefonu cebime koyup, geceyi dinlemeye devam ettim. Bu gece, hiçbir yere yetişme derdi olmadan, sadece şimdi ve burada olmak gibiydi.

Gece ilerledikçe, düşüncelerim giderek daha netleşiyordu. Evin içinde yürürken, her şeyin bana yabancı geldiğini fark ettim. Bu kadar uzun süre yalnız kalmak, insanın düşüncelerini derinleştirebiliyor. Ama bu yalnızlık, artık bana rahatsızlık vermiyordu. Gerçekten de bir şeyler değişmeye başlamıştı. Ne kadar zorlasam da, Arjin’le ilgili hislerimi sabırla bir kenara koyamıyordum.

Bazen farkına varıyorum, hayatımda sürekli bir mücadele var. Ailem, iş, sorumluluklar... Ama şimdi bir de Arjin’in varlığı girmişti. Her şey daha karmaşık hale gelmişti. Ne yapmam gerektiğini bilemedim. Kendi içimdeki boşlukla, bana sunduğu şey arasındaki farkı hissediyordum. O kadar uzun bir zaman sonra, birinin yanında rahat olmayı hissedebiliyordum. Ama bu rahatlık, aynı zamanda bir kaygı da yaratıyordu. Çünkü ne kadar uğraşsam da, hayatı kontrol altına alamıyordum.

Arjin… O, benim hayatımda bir denge kurmaya çalışan bir yabancı gibiydi. Bazen ne kadar uzak durmaya çalışsam da, o bana yaklaşmak için fırsatlar yaratıyordu. Ne zaman gözlerini görsem, bir an için dünya duruyor gibi hissediyordum. Bu kadar kısa sürede bunları nasıl hissettiğime ben de anlam veremiyordum. Sonra kendi kafama takılıyordum: Bu sadece bir anlık his miydi, yoksa derin bir şey mi? Onu tanımaya devam etmek, belki de kendimi de tanımamı sağlıyor. Ama bunu istemek bile bir tuhaflık. Çünkü arka planda, ailem, geçmişim ve kendi sorumluluklarım var.

Ve sonra düşünmeye başlıyordum. O geceyi, Arjin’le geçirdiğim birkaç saati, basit ama derin bir anlamda kalbime kazınmıştı. Huzursuzdu, ama huzursuzluğun içinde bir şey vardı. Belki de bu sadece başlangıçtı, kim bilir? Bu kadar uzun süre yalnız kaldıktan sonra, başkalarının içindeki dünyayı görmek, keşfetmek istemek doğal olabilir miydi? Ama şu an bildiğim tek şey, bir şekilde Arjin’in bana sunduğu duyguların beni değiştirdiğiydi. Bu, başkalarına benzemeyen bir şeydi. Belki de bu yüzden onunla daha fazla zaman geçirmek istiyordum.

Yavaşça yatak odasına geçtim ve ışığı kapatmadan önce bir kez daha telefonumu kontrol ettim. Arjin’in cevabını beklerken, derin bir nefes aldım. Bu anı her şeyin sorunsuzca ilerlemesini beklemeden, sadece anı yaşamak olarak değerlendirebilirdim. Çünkü bazen, en büyük soruları yaşamadan önce, sessizliğe bırakmak gerekiyordu.

🥀

7. Bölümden merhaba 👋🏻

Umarım beğenmişsinizdir.

Diğer bölümde görüşmek üzere 💕

Ufak bir not: Kürtçe bilmiyorum yanlışlarım olabilir o kısımlarda kusura bakmayın lütfen eğer yanlışım varsa da düzeltirseniz çok sevinirim şimdiden teşekkürler