9. bölüm · SIRRI SAKLI

SIRRI SAKLI 8

A. A.

8. Bölüm: Yakınlık Kadar Sessizlik

Cigarettes After Sex ~ Apocalypse

🥀

(Arjin Derya Karahan)

Derin bir uykunun huzurlu, sıcak kollarında yavaş yavaş süzülüyordum. Bilinçsizce bir rüyadan diğerine geçerken, bir ses… sanki başka bir dünyadan gelen, rahatsız edici bir zil sesi usulca sızdı o karanlık boşluğa. Önce anlamadım. Gerçek mi, yoksa rüyanın bir parçası mıydı? Ardından bir uğultuya dönüştü, boğuk ve ısrarcı. Gözlerimi araladığımda, odama vuran sabah ışığıyla birlikte gerçeklik sert bir şekilde yüzüme çarptı. Zil sesi… telefonum çalıyordu. Ama zil sesim mi böyleydi gerçekten? O kadar yorgundum ki ne sesi tanıyabildim ne saati. Uykusuzluk zihnimi örümcek ağı gibi sarmıştı.

“Efendim?” dedim, sesim zar zor çıkmıştı. Yarı uykulu, zihnim hâlâ yastığımdaydı.

Karşıdan bir süre sessizlik geldi, sonra o tanıdık tonda bir sitem: “Nerdesin kızım sen? Bugün sınav vardı, unuttun galiba.”

Deniz’in sesiyle birlikte içimde bir şeyler yerinden fırlamıştı. Kalbim o anda hızla atmaya başladı. Vücudum benden önce harekete geçmişti. Gözlerim bir anda fal taşı gibi açıldı. Birkaç saniye içinde beynim neler olduğunu çözmeye çalışırken ben çoktan ayağa kalkmıştım bile.

“Tamamen unuttum ben onu ya!” dedim, sesimde pişmanlık ve panik iç içe geçmişti. “Kapat sen, ben çıkıyorum hemen!” dedim ve telefonu elimden düşürürcesine kapattım.

Ne zaman üzerimi giydim, çantamı hazırladım, dişlerimi fırçaladım bilmiyorum. Her şey hızla, sanki dışarıdan izlediğim bir sahne gibi olmuştu. Duş almaya zamanım yoktu. Aynadaki yansımama bile bakmadan, kalbim boğazıma düğümlenmiş şekilde evden fırladım.

Metroya ulaştığımda nefes nefeseydim. İçimdeki panik biraz yatışmıştı ama uykusuzluk hâlâ göz kapaklarıma çöreklenmişti. Bir koltuğa ilişip telefonumu çıkardım. Elim sosyal medyaya kaydı; boş boş ekran kaydırırken zihnimde bir isim çaktı: Civan.

Bir anda… o geceyi hatırladım. Sahilde, yan yana, saatlerin nasıl geçtiğini unuttuğumuz o sessizliği. Konuşmadığımız hâlde birbirimizi duyduğumuz o anları. Onun yanındayken, içimde sürekli çığlık atan tüm o düşünceler susuyordu. Belki de bu yüzden onu unutmak bu kadar zor oluyordu. Gülümsedim. İçten, küçük bir tebessümle. Acaba o şu an ne yapıyordu? Düşüncelerimin bu kadar kolayca ona kayması beni ürküttü biraz. Elimi mesajlara götürdüm, sonra geri çektim. O anda zihnimde başka hiçbir şey olmamalıydı. Sınavım vardı. Ve ben İstanbul’da okumak için yıllardır hayalini kurduğum hayatın tam ortasındaydım. Ailemi ikna etmek için verdiğim mücadeleleri düşündüm… Onca yalvarış, onca gözyaşı. Başarısızlık gibi bir lüksüm yoktu.

Okula vardığımda Deniz’i gördüm. Beni kapıda bekliyordu, yüzünde kaygıyla karışık bir rahatlama vardı.

“Selam,” dedim hafif mahcup.

“Ay Derya, sonunda geldin! Bir an geç kalacaksın diye ödüm koptu,” dedi Deniz. Sesi içimi rahatlattı.

“Ben de korktum. Ama evden nasıl çıktım, inanın bilmiyorum. Umarım sınavda da her şey bir anda olur biter,” dedim gülerek. İçimdeki telaşı örtbas etmek istiyordum belki de.

Telefonumu tamamen kapattım. Dikkatimi dağıtacak hiçbir şey olmamalıydı. Yürürken Deniz sordu:

“Ee Dero sen söyle bakalım nasılsın? Birkaç gündür derslere kapattın kendini ama artık daha iyi hissediyor musun?”

Bir an düşündüm. Kafam ne kadar doluysa, o kadar uzak oluyordum içimdeki boşluklara. Ama şu an iyi hissetmemin tek sebebi dersler değildi. Civan… Varlığı bile kafamın içinde bir tür sükûnet yaratıyordu.

“Daha iyiyim. Dersler iyi geldi. Meşgul olmak iyi geliyor,” dedim, fazla açılmadan. Civan’dan bahsetmedim. Henüz dile dökecek kadar emin değildim belki de. Paylaştığım anda anlamı değişir diye korkuyordum.

“Sınavdan sonra bir haftalık tatil var biliyorsun. Ne yapmayı düşünüyorsun?” dedi Deniz.

Derin bir nefes aldım. Mardin… Ailemin yanında olmak güzel olurdu, ama aynı zamanda kendimi dar bir kafesin içinde hissetme ihtimalim de vardı. Babaannemin “geri dön” baskıları, amcamın “okuyup ne olacaksın” sözleri, Sare’nin sitemleri… Hepsi zihnime üşüştü.

“Bilmem, annemleri göresim var ama Mardin'e gitmek istemiyorum,” dedim sessizce.

Deniz anladı, soru sormadı. “Eğer gidesin yoksa bizimle Sapanca’ya gelsene. Annem dedi hatta geçen gün, Derya’yı da çağır diye.” Dedi gözlerimin içine bakarak. Bir an düşündüm. Fena fikir değildi. Sessizlik, doğa, uzaklık. Belki de ihtiyacım olan şey buydu.

“Olabilir. Net değilim ama kulağa güzel geliyor,” dedim ve hafifçe gülümsedim.

***

Sınavdan çıktığımda içimde garip bir boşluk vardı. Sanki zihnimi bırakmıştım sınav kağıdında. Güzel geçmişti. Uykusuz gecelerin, çalışmaktan ağrıyan boynumun karşılığını alacaktım gibi hissediyordum. Kantine gidip kendime bir kahve aldım. En köşede, yalnız kalabileceğim bir masaya oturdum. Şimdi… artık düşünebilirdim.

Telefonumu açtım. Ekran ışığı gözlerimi alırken, zihnimde onun yüzü belirdi. Parmaklarım hiç düşünmeden hareket etti. Ne yazacağımı bilmeden sadece içimden geleni yazdım.

“Nasılsın?”

Ve gönderdim.

Mesajı gönderdikten sonra elimde telefonla öylece kalakaldım. Ne bekliyordum ki? Hemen cevap mı? Belki de sadece yazmak istemiştim. Civan’ın bana yazdığı gibi değil bu; onda her kelime özenliydi, ölçülmüş gibiydi. Benimki daha çok içimde birikenin taşmasıydı. Sessiz bir özlem.

Ekrana baktım. “Okundu” bile olmadı. Belki de çevrimiçi bile değildi. Belki silerdi mesajı, görmezden gelirdi. O an içimde, adını koyamadığım bir sızı yükseldi. Hem çok şey bekliyordum ondan, hem de hiçbir şey. Kendi kendime çelişkilerden duvarlar örmüştüm.

Telefonu çantama attım. Kendimi bu sessizlikten kurtarmalıydım. Okul bahçesine çıktım, nefes almak istedim ama İstanbul'un kalabalığı nefesimi daha da daralttı. Sınavın verdiği yorgunluk, gecenin artıkları, sabahın paniği… Hepsi üst üste bindi. Ve en çok da onun sessizliği.

Saatler geçti.

Kütüphaneye gittim, eve döndüm, duş aldım. Saçlarımı kuruturken aynaya baktım. Gözlerimdeki yorgunluk. Sadece uykusuzluktan değildi. Beklemek de insanı yorar. “Boşuna mı yazdım?” diye sormaya başladım kendime. Beni susturamayacak kadar yüksekti iç sesim. Ama sonra kendime kızdım. Neden bu kadar beklenti yüklüyordum ki her şeye? O belki meşguldü. Belki uyuyordu. Belki de, sadece… yazmak istemiyordu.

Bir şey yapmalıydım. Düşünmeyi durdurmak için. Günün geri kalanını kitap okuyarak geçirdim ama hiçbir cümle zihnimde yer etmedi. Gözüm sürekli saate kaydı. “Civan çevrimiçi” yazısını görememek bile içimi üşüttü.

Gece oldu. Saat on bire geliyordu. Pencereden dışarı baktım; şehir ışıkları titriyordu uzakta. Sanki her pencerede başka bir hikâye vardı ama benim hikâyem sessizliğe gömülmüştü. Tam telefonu kapatacakken… ekran yandı.

“Mesajını yeni gördüm. Yoğundum.
İyiyim. Sen nasılsın?”

Gözlerimi birkaç kez kırptım. Evet, yazmıştı. Ama… bu kadar mıydı? Bu kadar soğuk, mesafeli, ölçülü mü olmalıydı bu cevap? Bunu bana değil de birine yazıyor gibiydi. Sanki resmi bir cevap, sanki benim içimi açtığım satırlara karşılık bir duvar.
Yutkundum. İçimde küçük bir şey kırıldı. Ama aynı anda başka bir yanım, onun yazmış olmasına bile sevinmeye çalıştı.

“Ben de iyiyim. Sınav vardı bugün. Uykusuzum biraz. Ama geçti.”

Yazdım, gönderdim. Ardından boşluğa baktım. Ondan bir şey beklemeden yazmaya çalışmak… ne kadar da zor bir şeymiş. Telefonu usulca kapattım. Bu gece de böyle geçecekti. Ve belki sabah, o mesajlara başka bir gözle bakacaktım. Ama şu an... sadece sessizlik vardı. Ve onun ardından gelen o tanıdık eksiklik hissi.

Mesajımı göndereli on dakika olmuştu. Civan yine sessizdi. Telefonu elimde tutmaktan sıkıldım, yastığıma yaslandım. Gözlerim tavana takıldı. Neden bu kadar çok düşünüyordum ki? Neden bir kelimesine, hatta suskunluğuna bu kadar anlam yüklüyordum? Tam uykuya geçmek üzereydim ki ekran bir kez daha parladı.

“Umarım iyi geçmiştir. Uyuyamamışsındır ondan, değil?”

Yüzümde hafif bir tebessüm oluştu. Geçmişti evet, ama hâlâ üzerimden atamadığım bir ağırlık vardı. Ona da bir parça yansıttım:

“Yani… Geçti gibi. Ama sanırım artık uykularımı sadece dersler değil düşünceler de bölüyor.” Gönderdim. Ardından hemen pişman oldum. Fazla mı duygusal yazmıştım? Onu rahatsız eder miydi? Ama artık yazılmıştı, gönderilmişti.

Bir süre sonra cevabı geldi:

“Beni de. Bazı geceler çok sessiz ama zihnim bağırıyor sanki. Senin de öyle mi?”

Cümlesi kalbimde bir yerlere dokundu. Sadece yalnız olmadığımı bilmek bile iyi hissettirdi. Ama yine de temkinliydim. Hep temkinliydim.

“Evet, aynen öyle. Dışarısı ne kadar sessiz olursa olsun içimdeki sesler o kadar çoğalıyor gibi. Bazen keşke biri o sesleri durdursa diyorum.”

Üç nokta. Ekranda “yazıyor…” belirdi. Sonra kayboldu. Sonra yine belirdi. Kalbim garip bir ritimde atıyordu.

“Belki o sesi durdurmak için değil de… sadece yanında duracak biri gerekiyordur.”

Bir süre ekrana baktım. Öylece. Sessiz kaldım. Ne yazacağımı bilemedim. Kalbimin atışları kelimelerimin önüne geçmişti. Ama bir şey yazmalıydım.

“Yanımda duracak birini istiyorum belki de… Ama aynı zamanda kimseyi yaklaştırmamaya da çalışıyorum sanki.
Bu da tuhaf değil mi?”

Civan bu sefer daha çabuk yazdı:

“Tuhaf değil. Bazen yara almayı o kadar çok yaşarsın ki, biri elini uzattığında bile geri çekilirsin. Ama bazen o kişi sadece tutmak ister o eli, incitmek değil.”

Derin bir nefes aldım. Kelimeleri sanki yüreğime doğru söyledi. Bir tarafım savunmasızken diğer tarafım hâlâ zırhlıydı. Ama Civan’la konuşmak… bir parça o zırhı gevşetiyordu sanki.

“Peki sen… Birinin elini tutmak istiyor musun hâlâ? Yani… korkmadan, geçmişine rağmen?”

Civan’ın yanıtı gelmedi hemen. Uzun bir bekleyiş oldu. Sonra:

“İstiyorum. Ama elim titriyor hala. Senin gibi birine tutunursam… belki cesaret bulurum.”

Bir süre hiçbir şey yazamadım. Gözlerim doldu. Ama ağlamadım. Sadece hissettim. Ve ilk kez uzun zamandır içimdeki seslerden biri sustu.

Telefonu avucumda sımsıkı tutuyordum. Kalbim hâlâ sakinleşmemişti. Civan’ın sözleri içimde bir yerlere dokunmuştu ama... daha fazlasını düşünmek istemiyordum bu gece. Daha fazlasını hissetmek de yorucuydu. Yine de içimde bir şey onu biraz daha yaklaştırmak istiyordu. Parmaklarım istemsizce tuşlara gitti.

“Napıyorsun?” Bu sefer hemen cevap geldi. Sanki o da bekliyormuş gibi.

"Penceremin önünde oturuyorum. Balkona da çıkamıyorum, sessizliği bile bölmek istemedim bu gece. Ya sen?”

Telefonu elimden bırakmadan ayağa kalktım, mutfağa geçtim. Işığı açmadım. Karanlıkta bir fincan çay aldım elime.
Bir süre yazmadım. Sonra içimden geçen kelimeleri tutamadım:

“Gelmek ister misin? Yani… İstersen uğra. Sessizliği birlikte bozarız belki.”

Yazdıktan sonra içim titredi. Bu bir davetti. Hem de sadece eve değil. Sessizliğime, yalnızlığıma, biraz da kalbime belki…

Beklemeye başladım.

Ekranda “yazıyor…” belirdi.

Ekranda “yazıyor…” kelimesi kayboldu geldi, kayboldu geldi. Sanki Civan kelimelerle boğuşuyordu. Sonunda bir mesaj geldi:

“Şimdi mi? Geç oldu Arjin. Seni rahatsız etmek istemem.”

Gözlerim o satırlara takılı kaldı.
Ah Civan...
Ses tonunu duyar gibi oldum. Mesafeli ama içinde bir çekilme yok. Sadece tereddüt, sadece incelik...

“Rahatsız etmiyorsun. Bazen geç olan şeyler en çok içimizi rahatlatır. Gelmene ihtiyacım var demeyeceğim ama... Sen gelirsen bu gece, sabahı başka bir yerden izleyebilirim belki.”

Bir an sustum. Kalbimin attığını hissediyordum. Göğsümde yankı yapan bir şey vardı, adını koyamadığım. Ve sonra telefon titredi.

“Birkaç dakika içinde çıkarım.
Konum atar mısın?”

Gülümsedim. O an pencereden dışarı baktım. İstanbul’un geceyi örten o kalın örtüsü bile daha yumuşak görünüyordu artık.

Civan geliyordu.

“Attım. Zili çalma, mesaj at. Açık olur kapı.”

Üzerime sade bir hırka geçirdim. Ortalığı toplamadım bile. Çünkü bu bir gösteriş gecesi değildi. Bu, gerçekliğimizin sessiz buluşmasıydı. İlk defa biri eve geldiğinde heyecanlanmadım. Sadece… huzur istedim. Ve o geliyordu.

Zaman uzuyordu sanki. Dakikalar geçmek bilmiyordu ama kalbim, her geçen saniyeyi biraz daha hissedilir kılıyordu. Camın kenarında beklemeye başladım. Sessiz, sade ve savunmasız. O an, hayatımda ilk defa hiçbir şeyi planlamadan birini bekliyordum.

Telefonum titredi.

“Geldim. Sokağın başındayım.”

İçim ürperdi. Kapıya yöneldim. Işığı açmadım. Koridorun loşluğunda yürüdüm. Kapının zincirini sessizce çözdüm, yavaşça araladım.

O oradaydı.

Civan, siyah montunun yakasını kaldırmış, elleri ceplerinde duruyordu. Her zamanki gibi sakin ama içinde fırtınalar saklayan o bakışıyla gözlerime baktı.

"Merhaba," dedi kısık sesle.

"Merhaba," dedim aynı tonda.

Girmesi için çekildim, ayakkabılarını çıkarırken bile etrafı incelediğini gördüm. Evin sessizliği bile onun varlığıyla dolmaya başlamıştı.

"İyi misin?" diye sordu, içeri adım attıktan sonra.

"Sen geldin. Sanırım şimdi daha iyiyim," dedim. Gerçekti.

Salona geçtik. Küçük bir abajur dışında hiçbir ışık yanmıyordu. Ona yer gösterdim, sonra mutfağa geçip iki fincan çay koydum. Yanına limon eklemeyi de unutmadım. Bu detayı gördüğünde hafifçe tebessüm etmişti. Sessizlik vardı ama bu defa o sessizlik rahatsız etmiyordu beni. Aksine, aramızdaki kelimesiz bağın bir başka şekli gibiydi.

Yanına oturdum. Bir süre ikimiz de konuşmadık. Fincanlar elimizdeydi. Gözlerimiz birbirini arıyor, dudaklarımız susuyordu.

Sonra o konuştu:

“Buraya geleceğimi düşünmemiştim. Ama geldim. Çünkü… kendimden kaçmak istemedim bu gece.”

Başımı yana eğip baktım ona. Gözleri nemli değildi ama derinlikleri çok şey anlatıyordu.

“Kaçmana gerek yok Civan. Sessiz kalabilirsin, dinlenebilirsin, uyuyabilirsin bile. Ama bu evde, bu gece, olduğun gibi kalabilirsin.”

Bunu söylerken içimden geçen şeyler daha büyüktü ama ona yük olmak istemiyordum.

Civan gözlerini benden ayırmadan yavaşça başını salladı.

“Yanındayken daha az savunmasız hissediyorum. Ama aynı zamanda daha çıplak. Bu tuhaf mı?”

Gülümsedim.

“Hayır. Bence bu doğru yerdesin demek.”

Çaylarımızdan birer yudum daha aldık. Bu gece uzun olacaktı. Ama hiç korkmuyordum. Çünkü bu gece, hiçbir şeyin tanımı yoktu. Sadece… biz vardık.

Çaylar bitmişti ama sohbetin tadı kalıyordu dudaklarımızda. Civan koltuğa biraz daha rahat yerleşti. Yüzünde ilk baştaki çekingenlikten eser kalmamıştı, ama içinde hâlâ dalgalanan bir şeyler vardı. Sessizliği ilk ben bozdum:

“Ne zaman bu kadar içine kapanmayı öğrendin?”

Gözlerini bana çevirdi, gülümsedi.

“Sanırım çocukken. Susmak, bazen hayatta kalmanın en güvenli yolu gibi geliyor. Ama... sende konuşasım geliyor. Garip değil mi?”

“Değil,” dedim. “Ben de sustuğum her şeyi sana anlatasım geldiğinde fark ettim bunu.”

Bir anlık duraksadı, sonra hafifçe başını salladı. Gözleri gözlerime takıldığında, içinde bir karar beliriyordu sanki.

“Arjin,” dedi, sesinde bir samimiyet vardı. “Ben seni daha yakından tanımak istiyorum. Yüzeyde kalmak istemiyorum artık. Beni gerçekten etkileyen birisin sen. Ve ben buna ilk defa bu kadar dürüst yaklaşıyorum.”

Sözleriyle birlikte içim titredi. Kalbim usul usul hızlandı ama gözlerim onunkilerde sabit kaldı.

“Peki,” dedim. “O zaman başla. Ne bilmek istiyorsun?”

Gülümsedi. “Hiç sormak aklıma gelmemişti aslında. Nerelisin tam olarak?”

Bir an durdum, sonra iç çektim. “Mardin. Aslında doğduğum, büyüdüğüm yer orası.”

Bir an Civan’ın gözleri belirgin şekilde büyüdü. “Ciddi misin?”

"Evet neden?"

"Ben de Mardinliyim. Orada yaşıyorum hatta." Şaşkınlıkla baktım ona. Kalbim sanki bir geçmişin gölgesine düşmüş gibi oldu. Gülümsedim.

“İstanbul bu kadar büyük olmasa, buna kader derdim.”

Civan başını eğip iç geçirdi. Sonra ciddileşti. “Arjin… Benim ailem... Alkanlar. Babam Halit Alkan… yıllardır orada iş yapar, özellikle de toprak işleri ve ticaretle uğraşır. Duymuşsundur belki.”

O an içimde bir şey titreşti. “Alkanlar mı? Amcamın fabrikasıyla yıllardır iş yaptıkları Alkanlar mı?”

Başını yavaşça salladı. “Demek öyle... Yıllardır yollarımız bir şekilde kesişmiş ama bir kez bile karşılaşmamışız. Çok tuhaf. Nasıl seni hiç görmedim? O kadar yıl oradaydık. Düğünler, toplantılar, hatta bayram sofraları bile ortak oldu çoğu zaman. Ama sen… sanki yoktun o hayatta.”

Biraz buruk gülümsedim. “Ben kendimi hep bir kenara çekmiştim. Sessizdim. Uyum sağlamaya çalışıyordum ama hiçbir zaman tam orada gibi hissetmedim. Belki de o yüzden görmedin beni.”

Civan’ın bakışları daha da derinleşti. “O zamanlar görememişim… ama şimdi seni tanımak, seni görmek... içimde tuhaf bir yere dokunuyor, Arjin.”

Bu söz, gecenin tam ortasına ağır ama yumuşak bir düş gibi indi. Kalbim yerinden kalkmıştı sanki. O an, Civan’la aramızda sadece sohbet değil, yılların kaçırılmışlığı da konuşuyordu.

Civan’ın sözleri havada bir an süzüldü. İçimde bir şeyler kalkıp başka bir şeylere dönüşüyordu. O kadar derindi ki, kalbimin ne hissettiğini bile anlamakta zorlanıyordum. Civan’ın bana böyle bir şey söylemesi, içimdeki eski duvarları yıkıp geçiyor gibiydi. Zihnim karma karışıktı. Onunla daha önce hiç böyle bir yakınlık hissetmemiştim.

Bir an sessizlik oldu. Civan beni dikkatle izliyordu. Gözlerinde o tanıdık sıcaklık vardı, ama bir şeyler daha fazlasını arıyordu, bir şeyler daha derini. Ve ben… ben henüz hazır değildim belki de, ama içimde bir şey vardı ki, Civan’ın bu içtenliğine karşı koymamı engelliyordu. Gözlerimden kaçırdım bakışlarını, derin bir nefes aldım.

İçimden bir ses “Buna hazır mısın, Arjin?” diye soruyordu. Ama ben yine de bu soru karşısında, tüm korkularımı bir kenara bırakıp, yalnızca onun yanında olmak istiyordum. Yavaşça cevap verdim.

“İçimde garip bir şeyler var. Söylediklerini anlamaya çalışıyorum... ama bu kadar hızlı olması zor.”

Civan başını hafifçe eğdi, bu kez biraz daha yumuşak bir tonla, “Evet, belki de… Ama biz iki yabancı değiliz. Bir şekilde hep birbirimizin hayatında olmuşuz, değil mi?” dedi.

Evet, belki de haklıydı. Bizim aramızda yıllardır var olan bir bağlantı vardı, ama hiç o kadar yakın olmamıştık. Hiç bu kadar derin konuşmamıştık. İçimde bir şeylerin kaybolmaya başladığını hissediyordum. Her şey yavaşça çözülüyordu. Ama yine de… Civan’ın içindeki belirsizliği görmek beni rahatsız etti. Onun bir adım daha atmasını istemek, belki de onu korkutuyordu. Ve ben, bu korkuyu hissetmek, onu hüzünlü görmek istemiyordum.

Bir an daha sustuk. Sonra ben konuya devam ettim.

“Bizim aileler yıllardır bir arada, birlikte işler yapıyorlar. Ama ben, senin de bu kadar yakından bağlı olduğunu bilmiyordum. Ailelerin arasında hiç böyle bir şey hissetmedim. Hiç tanışmadık bile… ama bir şekilde tanıyor gibiyiz.”

Civan, başını biraz sağa eğerek derin bir iç çekti. “Bazen insanlar o kadar yakın olurlar ki, aralarındaki bağ fark edilmez. Ama şimdi seni tanıdıkça, çok fazla şeyin farklı olduğunu hissediyorum. İnsanlar bazen hayatlarında gerçek anlamda ne istediklerini görmekte zorlanıyorlar, Arjin. Bizimki de biraz öyle değil mi?”

Ben, Civan’a bakarken gözlerimde bir belirsizlik vardı ama onun söyledikleri bana bir anda o kadar anlamlı geldi ki, onu daha iyi anlamak istedim.

"Gerçekten de. Bazen hayat bizi sürüklüyor ve biz, o sürüklenişi sadece izliyoruz," dedim. “Ama ben de... hayatımda neler olacağını tam bilmiyorum.”

Civan’ın gözlerinde biraz hüzün vardı, ama aynı zamanda derin bir güven de. “Belki de birlikte daha fazla şey keşfedebiliriz. Kim bilir, belki birbirimizi bekliyorduk, sadece doğru zaman değildi.”

Bir an içimde bir şey yankılandı, ama cevabım o kadar kolay değildi. Biraz daha düşündüm, sonra gülümsedim. “Kim bilir, belki de. Ama her şeyin bir zamanı vardır, değil mi?”

Civan da gülümsedi. “Evet, belki de... Ama bazen zamanın ne olduğunu anlamak da zor olabiliyor.”

Gözlerinden gözlerimi kaçırarak derin bir nefes aldım. İçimden bir şeyler iyice netleşmeye başlıyordu. Civan’ın yakınlığı bana huzur veriyordu, ama içimdeki duvarlar yavaş yavaş kalkıyordu. Onunla daha fazla zaman geçirmeye başladıkça, belki de içimdeki bu karışıklıklar çözülecekti.

Civan, biraz daha yakınlaşıp bana bakarak konuştu. “Peki, Arjin. Gerçekten merak ediyorum… Kendini nasıl hissediyorsun son zamanlarda? Hep böyle bir derin sessizlik var sanki içinde. Ama daha önceki gibi değilsin. Yanılıyor muyum?”

Bu soruya cevap vermek kolay değildi. İçimdeki karmaşık duygulara kelimelerle ulaşmaya çalıştım ama kelimeler yetersiz kaldı. Bir süre sessiz kaldım, düşüncelere daldım. Sonra yavaşça, tam gözlerinin içine bakarak, “Kendimi... bazen kaybolmuş hissediyorum. Ama bir yandan da bir şeyler var, sanki her şey yerine oturuyor gibi. Yavaş yavaş ama…” dedim.

Civan başını hafifçe eğdi, düşünceli bir şekilde “Hangi şeyler mesela?” diye sordu.

Gözlerimdeki derinliği fark etmişti, ama yine de daha fazla keşfetmek istiyordu. Cevap vermek zor olsa da, Civan’ın bu kadar samimi olmasi bir şekilde bana da cesaret veriyordu.

“Bilmiyorum, Civan. Hayatımda bazı şeyler eksikti. Ama seninle konuşmak, sana daha yakın olmak... belki bu eksiklikleri hissettirmiyor. Ama bazen... insanlar seni ne kadar tanırsa, sen de o kadar korkarsın, değil mi?”

Civan’ın bakışları, bu cümlem karşısında bir an durakladı. Bunu fark ettiğimi bilerek, hızla devam ettim. “Sanırım, gerçekten birini tanımak korkutuyor. Herkesin iç dünyasına girmeye cesaretim yoktu belki. Ama sana karşı farklı hissediyorum.”

Civan, biraz kafasını kaşıyarak, “Bu kadar çok gizlilik... insanın kendine bile göstermekten korktuğu şeyler var. Ama bazen, birini tanımanın daha derin olduğu noktalar oluyor. Arjin, sence insanlar birbirini ne kadar tanıyabilir?”

Bir an durakladım. Civan’ın bana yönelttiği sorular giderek daha kişisel hale geliyordu. Ve ben de her geçen gün ona daha fazla açılmaya başlıyordum. Ama bu, bir sınav gibiydi. Kendimi göstermek… ya da gizlemek?

“Bence... insanın en derin yerlerini tanımak çok zor. Birini gerçekten tanımak… ama bazen, o tanıma süreci bir anda başlıyor, değil mi?” dedim. “Belki de insanların birbirlerini gerçekten anlaması, onlara dokunarak, o hisleri paylaşarak oluyor. Bazen kelimeler yeterli olmuyor.”

Civan gülümsedi, bu kez biraz daha ciddi bir şekilde “Benim için kelimeler her zaman yeterli olmuştur. Ama belki de bir adım daha yaklaşmam lazım, değil mi?” dedi.

Bunu duyunca gülümsedim, ama içimde bir sıcaklık yayıldı. Bu kadar içten olmamızı ben de beklemiyordum aslında. Ama zamanla, aramızdaki bağın başka bir yönünü daha keşfetmeye başladım. Civan da, aynı ben gibi, korkularını ve duygularını paylaşıyor gibiydi. Bazen kelimelerle anlatmak istediklerimiz, bazen de sadece o sessizlikle birbirimizi anlamak… İçimden bir şeyler daha belirginleşiyordu.

“Gerçekten, Civan,” dedim. “Bazen… sessiz kalmak daha çok şey anlatıyor. Ama ya sen? Sen ne hissediyorsun? Gerçekten bana karşı nasıl hissediyorsun? Bu kadar kolay mı? Kendi duygularını bu kadar açmak… Benim için biraz zor.”

Civan bir süre düşündü, sonra sakin bir şekilde, “İnsanlar bazen duygularını kolayca gösteremezler, Arjin. Ama ben, bu kadar yakından hissettiğimi… bazen zorlanarak söylüyorum.” Başını eğdi, ama bir an gözleriyle bana baktı. “Zor olmasına rağmen, seni anlamaya çalışmak bana iyi geliyor. Sadece kelimeler değil, bazen o anın içindeki sessizlik bile her şeyi anlatabiliyor.”

Civan’ın bu cevabıyla biraz daha rahatladım, ama hala içimde bazı belirsizlikler vardı. Yine de, bu duygularımı açma süreci bir şekilde onu daha çok tanımama ve daha yakın hissetmeme yol açıyordu. Civan da aynı şekilde, benim iç dünyama adım atmak istiyordu bunu görebiliyordum, ama belki de biraz daha zaman ve sabır gerekiyordu.

“Çocukken," dedi ansızın, “bir gün seni görmüş olmalıydım. Bir köşeden, uzaktan… Ama hatırlamıyorum. Ailelerimiz yıllardır birbirini tanıyor, birlikte iş yapıyor. Ama seni hiç görmemiş olmam garip değil mi?”

İçim bir an ürperdi.

“Ben de seni hatırlamıyorum,” dedim hafifçe. “Belki denk gelmişizdir, belki de o zamanlar gözümüz başka şeyler arıyordu.” Gözlerimi kaçırdım. Kalbimde bir şeylerin yer değiştirdiğini hissettim.

İç sesim konuşmaya başladı:
"Ne oluyor Arjin? Bu bakışlara alışma, bu cümleleri ezberleme. Ama… ne garip. Onun yanında kendin olabilmek... belki de bu kadarını hiç yaşamamıştın."

Derin bir nefes aldım ve koltuğumda biraz daha ona doğru döndüm.

“Peki,” dedim, “sıra bende. Sana kişisel bir soru sormak istiyorum.”

Gülümsedi. “Hazırım.”

“En mutlu çocukluk anın neydi?”

Bir süre düşündü. Sonra hafifçe başını salladı, gülümsemesi bu sefer buruk bir şeye dönüştü. “Babama yardım ettiğim bir gündü. Küçüktüm. Bir bağda çalışıyorduk. O gün ilk defa ‘adam olmuşsun’ diyerek omzuma dokunmuştu. O anı hiç unutamadım.”

Ben sustum. Onunla birlikte o bağda yürür gibi oldum. O dokunuşun gölgesi hâlâ omzundaydı sanki.

“Sıra sende,” dedi. Gözleri ışıldıyordu. “İlk ne zaman aşık oldun?”

Bir gülüş yerleşti yüzüme. “Gerçekten mi?”

“Çok mu hızlı geldim?”

“Hayır, sadece… dürüst olmam gerekecek şimdi,” dedim gülerek. “Lisede biri vardı. Kalbimi bir bakışıyla karıştırmıştı. Ama ne konuşabildik ne de tanışabildik. Tek taraflıydı yani.”

“Tanısa ne olurdu sence?”

“Bilmiyorum. Ama artık tanımak istediğim biri var,” dedim ve fark etmeden ona baktım.

Bu bakışla sessizlik yeniden çöktü, ama bu kez... doluydu. Kelimelere sığamayacak kadar çok şey vardı aramızda. Ve ben, o an biliyordum:
Civan burada yalnızca misafir değildi.
O, içimde açılan yeni bir yoldu

🥀

Keyifli okumalar 💕

Lütfen destek olmayı unutmayın seviliyorsunuz...

A.A