4. bölüm · SIRRI SAKLI
SIRRI SAKLI 4
4. Bölüm: Suskunluklar Ve Sır Duvarları
Cem Adrian ~ Yalnızlık
🥀
(Arjin Derya Karahan)
Sabah servisi, yorgun bir şehrin kırık melodisi gibi ağır ağır ilerlerken cam kenarına yaslanmıştım. Kendimi dünyaya kapatmış, sadece dışarıya bakıyordum. Baharın gelişiyle kırlangıçlar gökyüzüne zarif çizgiler bırakıyordu ama içimde hâlâ kar, hâlâ ayaz. İçim donmuş gibiydi.
Yanımda oturan kız, telefonda kahkahalar savuruyor; öndeki çocuk, yanındaki arkadaşına komik videolar izletip onunla birlikte gülmeye çabalıyordu. Herkes sesin, hareketin, varlığın içindeydi. Ben mi? Her zamanki gibiydim. Sessizliğe yaslanıyordum. Gürültünün ortasında bile sesini çıkarmayan bir hayatın içinde daha çok var olabiliyordum sanki.
Kampüs kalabalıktı. Herkesin bir yere yetişme telaşı vardı. Koşuşturan ayaklar, hızlı konuşmalar, düşmemek için acele eden adımlar. Benimse yetişmek istediğim hiçbir yer yoktu. Kaçtığım yer bile beni beklemiyordu. Derse girmeden önce kantinden bir çay aldım. Sıcaklığı ellerime değince biraz olsun yaşadığımı hatırladım. Köşedeki en tenha masaya oturup sessizliğime döndüm.
Telefonumu çıkardım. Ekran boştu. Ne bir arama, ne bir mesaj. Deniz’le de günlerdir konuşmamıştım. Anlatmak istemediğimde hep böyleydim zaten. Kendi içime kapanıyor, herkesi usulca itiyordum.
Bir an aklım, iki gün öncesine gitti. Üniversitenin kapısında arkamdan geçen birini hatırladım; ya da sadece onun bıraktığı o kokuyu. Tanıdık ama adı konulmamış bir şeydi. Baharat gibi yakıcı, toprak gibi ağır, bir yangının dumanı kadar tarifsiz... Gözlerimi kapattım. O anı tekrar yaşar gibiydim. Ellerim titremiş, kalbim değil de göğsüm sanki çırpınmıştı.
Gözlerimi açtığımda, tam karşımda bir çift gözle göz göze geldim. Sarışın, uzun boylu bir çocuktu. Bana bakıyordu. İçimde bir şey düğümlendi. Gözlerimi hızla kaçırdım. Belki de sadece kuruyordum tüm bu sahneyi. Belki de o kokunun sahibi yaşlı bir adamdı. Kim bilir? İnsan zihni, boşlukları bazen fazlasıyla yaratıcı detaylarla dolduruyordu.
Derslik soğuktu. Kalabalıktı ama herkes başka bir yerdeydi. Hoca konuşuyordu ama kimse dinlemiyordu. Not defterimi açtım; kelimelerle oyalanmaya başladım. Ama yazdıklarım hep yarım kalıyordu:
Ben burada değilim...
Bir yolda kayboldum...
Bir koku duydum...
Unutmam gerek...
Zaman sanki fark edilmeden geçip gitmişti. Dersin sonunda Deniz yanıma geldi. Gözleri üzerimde gezinirken, yüzündeki ifade dikkatli ve endişeliydi.
“Yine sessizsin,” dedi yumuşak bir sesle. Sözleri sakindi ama bakışlarında şüphe dolu bir dalga vardı. “Birine mi kırıldın? Yoksa kendine mi?”
Ona bakmadım. Cevap da vermedim. Böyle anlarda dünyayla bağım kopuyordu sanki. İçimde ördüğüm sessizlik duvarı, kimseyi içeri almıyordu. Deniz bu hallerimi tanıyordu, ama bu tanıma, içinde taşıdığı üzüntüyü azaltmıyordu.
Sessizce koluna girdim. Kampüs yolunda birlikte yürümeye başladık. Ağaçların arasından süzülen güneş ışığı yüzümüze vurduğunda, Deniz yeniden döndü bana:
“Bazen seni hiç tanımıyormuşum gibi hissediyorum, Derya.”
Derya... Burada Arjin değil, Derya idim. Kimseden bir şey gizlemiyordum aslında. Büyük bir sır, bir dram yoktu ortada. Sadece İstanbul’a gelirken, Arjin’i Mardin’de bırakmak istemiştim. Biraz olsun Derya’yı yaşatmak. Belki de sadece nefes alabileceğim yeni bir ad bulmaktı bu.
Adımlarım yavaşladı. Kolundan çıktım. İki adım sonra o da durdu, döndü ve bana baktı. Gözlerimi yere indirdim.
“Ben de kendimi tanımıyormuş gibi hissediyorum,” dedim sessizce. “İçimde hep susan biri var. Ve o biri bazen çok gürültülü oluyor.”
Eğer o susana bir isim vermem gerekseydi, ‘Arjin’ derdim. Ben hep Arjin’dim. Öyle büyüdüm, öyle çağrıldım. Ama Derya'da bendim. Yine de sanki bambaşka biriydi. Bir gölge, bir sığınak ya da sadece geçici bir heves.
Deniz, her zamanki sıcaklığıyla gülümsedi.
“Biliyorsun balım, ben hep buradayım. Beni kendinden itme. Gerçi itsen de gitmem, yüzsüzüm ben biraz, biliyorsun zaten.” Göz kırptı.
Ve o an bir kez daha fark ettim: Harika bir arkadaşa sahiptim. Kalabalığın içinde iki yalnızlık, yan yana yürüyorduk. Apayrıydık belki, ama birbirimizi taşıyorduk.
🥀
(Civan Alkan)
Güneş her gün olduğu gibi Alkan konağını bir koruma kalkanı gibi sarıp sarmalamıştı. Ama içerdeki hava kasvetliydi. Mutfakta kaynayan çaydanlığın dumanına dalmış, kendi düşüncelerimin dumanında kaybolmuştum. Sofrada annem, Nare ve Vefa vardı sadece. Herkes konuşuyor günlük planlardan ya da önemsiz detaylardan bahsediyordu. Soframızda bir kişi eksikti.
Halit Alkan.
Aslında ordaydı, sofranın başında oturuyordu. Ama benim gözümde yok gibiydi. Son tuhaf konuşmamızın üzerinden haftalar geçmişti ve o günden beri tekrar gerekmedikçe konuşmamış, yüz yüze dahi zor gelmiştik. Zaten çoğu zaman burada olmamak için İstanbul'a gidiyor, bir ya da iki hafta aralıklarda orada ki evimde kalıyordum. Aynı sofrada aynı odada oturmak bile işkence haline geliyordu artık benim için. Göz göze gelmemek için çay bardağının dibine bakıyor, kelimeler yerine sessizliği seçiyordum. Babamı kızdıranda buydu aslında.
Ben düşüncelerimle boğuşurken, babamın sesini duydum:
"Vefa." Dedi aniden. Sesini banada duyurmak ister gibiydi. Adımı söylemedi ama sesi doğrudan bana çarpmış gibiydi sanki. "Arazideki sınırlar tekrar çizilecek. Sen ilgilenirsin." Vefa cevap verdi, Nare lafa karıştı, ama ben sustum. Benim suskunluğum artık bir duruştu. Babamın gözlerinin içinde, kendi hayatıma dair hiçbir yer olmadığını hissediyordum. Hep planlar vardı, hep kararlar vardı fakat hiçbirinde benim sözüm yoktu. Ailenin başına benim geçmem için ısrar edilmesi ve it yerine bile konmamam da işin ironik tarafıydı.
Sofra dağıldığında üzerimi değiştirmek için odama çekildim. Yeni bir takım elbise çıkardığım sırada cebimde ki telefon titredi. Yusuf mesaj atmıştı.
"Kardeşim bugün dışarı çıkalım mı? Düşüncelerin seni boğmasın." Gülümsedim burukça. Kimseyle konuşmasam da bazıları hâlâ benim sessizliğimi anlıyordu. Aklıma ister istemez Azat geldiğinde derin bir nefes aldım. Üçümüz candan öte bir dostluk kurmuş çocuk aklıyla da sonsuza kadar böyle gideceğini sanmıştık. Aptal çocuklardık. Ailelerimizin kurbanı olmuştuk.
Hızlıca hazırlanıp evden çıktım. Saat daha yeni 09:30'a geliyordu. Annemin ve Meryem ablamın bol bol dikkat et Allah seni beladan kötülükten korusun dualarından sonra arabayı almadan evden ayrıldım. Bugün yürümek birazda olsa temiz hava almak istiyordum. Gideceğim yerde yakındı zaten. Mardin'in taş sokaklarında sabahın serinliği vardı. Kubbelerin arasından süzülern güneş ışığı, dar sokaklara vurdukça gölgeler uzuyor, geçmişin izleriyle bütünleşiyordu. Bu sokaklar Yusuf'un, Azat'ın ve benim büyüdüğümüz sokaklardı. Kaç kez düşüp dizlerimizi parçalamış, kafalarımızı yarmıştık hatırlamıyordum bile. Hepsi güzel anılardı, ne yazık ki sadece anı olarak kalmışlardı.
Ulu cami'nin arka tarafına doğru yöneldim. Orası eskiden beri kaçtığım ama nedense her dönüşümde ayaklarımın beni sürüklediği yerdi. Kafamı boşaltmak istiyordum ama içimde kıpırdayan bir şeyler vardı. Halit Alkan'ın gölgesi ne yaparsam yapayım yakamı bırakmıyordu. Bir köşe başından dönerken, karşıdan hızla gelen bir adamla omuzlarımız çarpıştı. Okkalı bir küfür savuracakken geri çekilip başımı kaldırdım.
İlk başta tanıyamadım.
Ama sonra göz göze geldik.
Azat.
Yıllar birbirine karıştı o an. Çocukluğumuzun geçtiği avlular, beraber koşturduğumuz bayram sabahları, sonra kan, sonra sessizlik.
Azat'ın gözleri hâlâ aynıydı. Ama içindeki öfke, yıllarca şekil değiştirmiş, şimdi buz gibi bir dinginliğe dönüşmüştü. İlk karşılaşmamızı açıkçası böyle beklemiyordum. Hâlâ İstanbul'da olduğunu sanıyordum.
"Yine bir taş sokakta karşılaştık." Dedi Azat, gülümsemeye çalışmadan. "Ama bu defa oyun yok, değil mi dostê canê min*?" Yutkunamadım, tepki dahi veremedim. Bunca yıldır görmediğim bir adamdı karşımdaki ve neye ya da nasıl birine dönüştüğünü bilmiyordum. Tek bildiğim benden ölesiye nefret ettiğiydi.
"Burada olacağını bilmiyordum."
"Ben de senin burada olacağını ummazdım. Ama kaderin yoluna taş döşeyen biz değiliz." Dedi Azat, başını hafif yana eğerek.
Sadece çocukluk arkadaşım can dostum değildi karşımdaki adam. Ailemin kanını döktüğü bir adamın yakını, onun suskunluğunun yükünü taşıyan bir hayaletti.
"Sana söyleyecek çok şeyim vardı ama hiçbir kelime yakışmadı yaşanana." Dedim, gözlerimi kaçırmadan. Azat bir adım yaklaştı.
"Artık kelimeler değil, duruşlar konuşur. O gün sustun. Şimdi karşımda duruyorsun. Hangisi senin gerçeğin Civan Alkan?" Sessizlik sokaklara yayıldı, uzaktan sela sesi yükselmeye başladı. Azat başını çevirdi. "Söyleyecek daha çok sözüm var Civan Alkan. Belki bir gün, ama bugün değil." Ve yürüdü. Dar sokakta ayak sesleri yankılandı. Ardıma bakmadan, olduğum yerde kaldım. Mardin'in taş duvarları aramızda bir sır gibi durdu.
🥀
Bir bölümü daha geride bıraktık. Umarım okurken keyif alıyorsunuzdur.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere...
A.A
