6. bölüm · SIRRI SAKLI
SIRRI SAKLI 6
6. Bölüm: Kalabalıkta Tanıdık Bir Yüz
Birkan Nasuhoğlu ~ Diken
🥀
(Arjin Derya Karahan)
Yeniden bir İstanbul sabahına gözlerimi açtım. Penceremden süzülen griye çalan ışık, perdelerin arasından sızarken odamın içinde hafif bir serinlik dolaşıyordu. Normalde uyanmak benim için bir savaş olurdu. Yorganla hayaller arasında sıkışıp kalırdım çoğu sabah. Ama bugün, bugün farklıydı. Hafif bir dinginlik vardı içimde. Huzur desem tam değil, ama ona yakın bir his. Sanki içimde uzun zamandır susmayan fırtına, bu sabah için biraz dinlenmeye çekilmişti.
Bu hissin nereden geldiğini bilmiyordum. Belki de rüyamda görmüşümdür annemi, belki çocukluğumun o avlulu taş evindeydim. Ama hayır, içimdeki huzur geçmişe değil, daha çok bilinmeyen bir şeye aitti. Belki de iki hafta önce tanıştığım o adama...
Civan.
İsmini düşündüğümde bile zihnimde belli belirsiz bir sıcaklık yayılıyordu. Ne garip değil mi? Sadece bir saat belki biraz daha fazlası. O sahafın tozlu rafları arasında geçirilen, sıradan gibi görünen ama bana bir kitap karakteri kadar etkileyici gelen dakikalar. Konuşmuştuk. Kelimeler hızla birbirine bağlanmıştı, konular birbiri ardına sıralanmıştı. Ama asıl büyü kelimelerin arasında yaşanmıştı. Gözleriyle konuşması, anlattığım bir kitaptaki karakterle ilgili söylediklerimi sessizce onaylaması, bir cümlemi dinlerken başını hafifçe yana eğmesi. Bunlar aklımda öylece kalmıştı.
Aynanın karşısına geçtiğimde fark ettim gülümsediğimi. Yüzümdeki ifade bana yabancı değildi ama özlemiş gibiydim. Kendime gülümseyen hâlimi. Göz altlarımda hâlâ yorgunluğun gölgeleri vardı, ama bakışlarım daha canlıydı sanki. Sanki içimde bir şey kıpır kıpırdı. Onu bir daha görmememin ihtimali de vardı tabii. İstanbul bu, milyonlarca insanın birbirine çarpmadan geçip gittiği bir şehir. Ama yine de görmesem bile, o bir saatlik tanışıklığın bende bir iz bıraktığını biliyordum. Belki de sadece bana ait bir detaya dönüştü artık.
Bilirsiniz, bazen bazı insanlar geçer hayatınızdan. Kısa sürer, ama izleri uzun kalır.
“Civan.”
İçimden tekrar ettim adını, sanki gizlice dua eder gibi. Hazırlandıktan sonra evden çıktım. Bugün okula gitmek istemiyordum. Zaten içim içime sığmıyordu. Dersler bir yere kaçmıyordu ama ben sanki kendimden kaçıyor gibiydim. Deniz'le dün konuşmuştuk. Birkaç arkadaşla buluşacaktık, bir kafede oturup zaman öldürecektik sözde. Ama ben zaman öldürmeye değil, biraz nefes almaya gidiyordum. Belki bir sokak lambasının altından geçerken yine karşıma çıkardı o. Belki sahafın oralarda bir yerdeydi bugün. Belki de...
Belki de bu kadar “belki” yetmeliydi bana.
Ben hâlâ bir ihtimalin peşindeydim. Ve en çok bu beni hayatta tutuyordu. Kendi kararlarımı verebildiğim, kendi hayallerimin peşinden gidebildiğim bir hayatın ihtimali. Mardin’in taş sokaklarından değil belki ama, İstanbul’un kalabalık ve soğuk caddelerinden geçerek bulduğum bir hayal. Civan bu hayalin neresindeydi, bilmiyordum. Ama içimdeki bir ses, onun sadece bir rastlantı olmadığını fısıldıyordu.
Bugün bir kez daha şehirle yüzleşecektim. Ama bu sefer içimde bir gülümseme taşıyarak.
Ayaklarım beni Kadıköy’e götürdü. Her zaman kalabalık, ama bir şekilde bana nefes aldıran bir yerdi orası. Deniz'le buluşacağımız kafeye gitmeden önce biraz yürümek istedim. Hatta sahafa uğramak bile aklımdan geçti ama bu düşünceyi zihnimin derinlerine doğru iteledim. Sahile doğru inip denizi izlemeyi tercih ettim o an. Rüzgâr hafifti, ama serindi. Üşümedim. Aksine, o serinlik iyi geldi. Dalgaların kıyıya vuran sesi, martıların bağırışı, arada yankılanan vapur düdükleri. Bütün bunlar İstanbul’un kaosunun içindeki sessiz melodilerdi. Kulak verince duyulan, ama çoğu insanın fark etmediği bir uyum.
Civan’ı düşündüm yine. Onunla ilgili hiçbir şey bilmiyordum neredeyse. Ne okuduğunu, ne iş yaptığını, hatta nerede yaşadığını bile bilmiyordum. Ama konuşmalarımızın içeriği bana onun dünyasını az çok anlatmıştı. Düşünen biriydi. Hızlı yargılayanlardan değil. Bir kitabın içinde kaybolabilen, sessizlikte rahatsız olmayan adamlardandı. Bu bile başlı başına farklı kılıyordu onu. Çünkü ben çoğu zaman yalnızlığımla baş başa kalmak istemeyen insanlarla dolu bir dünyada, kendi içime sığınmaya çalışıyordum. Onun sessizliği bana huzur vermişti.
Telefonuma gelen mesajla irkildim. Deniz’di. "Geldik, seni bekliyoruz," yazmıştı. Cümle kısa ama sıcaktı. Yavaşça yönümü değiştirdim, kafenin bulunduğu sokağa girdim. Uzaktan onları gördüm. Deniz her zamanki gibi enerjikti, kahkaha atıyordu. Yanında birkaç kişi daha vardı. Tanıdığım yüzlerdi ama adlarını hatırlamak için biraz zorlandım. Gülümsedim, onlara doğru yürüdüm.
Oturdum. Sohbet başladığında ben biraz geride kaldım. Dinledim sadece. Ara ara gülümsedim, birkaç kelime söyledim, ama düşüncelerim bambaşka bir yerdeydi. Dışarıdan bakınca masadaki herkesle aynı dünyaya ait gibiydim ama içimde başka bir şehir dolaşıyordu. Başka bir adam.
Civan.
Adını bir türlü zihnimden çıkaramıyordum. İçime dokunmuştu. Nedenini tam olarak bilmiyordum ama bazı insanlar vardır ya hani, tanıdığın ilk anda kalbine bir iz bırakır. Sanki yıllardır tanıyormuşsun gibi bir his. Civan öyleydi. Onun yanında garip bir şekilde kendim gibi olabilmiştim. Ne fazla konuşmaya ihtiyaç duymuştum, ne de suskunluğumdan utanmıştım. Sadece orada oturup onunla kitaplardan bahsetmek bile bana yetmişti.
"Derya, iyi misin?" diye sordu Deniz bir anda. "Çok sessizsin bugün."
Kendime geldim. Başımı hafifçe salladım, "İyiyim," dedim, "sadece biraz yorgunum." Bu, hem doğruydu hem değildi. Yorgundum, evet. Ama bu yorgunluk fiziksel değildi. İçsel bir yorgunluktu bu. Yıllardır taşıdığım beklentilerin, dayatmaların, kendimi başkalarının kurallarına göre var etmeye çalışmanın bıraktığı tortulardan gelen bir yorgunluk. Ve işte Civan, tüm bu yorgunluğun içinde anlık bir huzur gibi belirmişti.
Sohbet devam ederken gözüm karşı kaldırıma takıldı. Kafeye yakın küçük bir kitabevi vardı. O an içimden bir ses beni oraya çekti. Kalkmak için uygun bir an kolladım. Sonra sessizce çantamı aldım ve Deniz'e döndüm, "Ben biraz yürüyeceğim, sonra dönerim," dedim. O da alışkındı böyle çıkışlarıma, sadece başını salladı.
Kitabevine girdim. Rafların arasında gezinmeye başladım. Elimi kitap kapaklarında gezdirdim, sayfalara dokundum. O günkü sahaf havası yoktu belki ama kitaplar her zaman aynıydı. Sessiz ve dürüst. İçlerinden biri dikkatimi çekti: "Yavaşla." Minimalist bir kapak, sakin bir başlık. Raflardan birine yaslandım, ilk sayfasını açtım.
Ve sonra...
Bir gölge önümde durdu.
Kafamı kaldırdım.
Oydu.
Civan.
Bir an zaman durdu sanki. Ne bir kelime, ne bir hareket. Sadece göz göze geldik. Gözlerinde şaşkınlıkla karışık bir sıcaklık vardı. Benimkilerdeyse belki de saklamaya çalıştığım bir sevinç. İki hafta önce onu gördüğümde olduğu gibi değildi, takım elbise giymişti ve ne yalan söyleyeyim bu hali ilk halinden kat kat daha iyi duruyordu.
“Sen...” dedi. Sesi tam da hatırladığım gibiydi. Düşük tonda ama net. “Gerçekten sen misin?”
Gülümsedim. "Sanırım," dedim, “bir kitap daha bizi aynı yerde yakaladı.”
O da gülümsedi. O an, içimde bir şeyin yerli yerine oturduğunu hissettim. Uzun zamandır eksik olan bir şeyin yavaşça tamamlandığını. Belki de bazı karşılaşmalar tesadüf değildir. Belki de bazı insanlar, kalabalığın içinden seçilip çıkarılır ve bir anın içine yerleştirilir. Tıpkı bizim, şu an bu küçük kitabevinde, bir kitap rafının önünde durduğumuz gibi.
Ve o an fark ettim: Hikâyemiz yeniden başlıyordu.
Ama bu sefer bir ihtimal değil, bir gerçeklik olarak.
"Seninle karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim," dedi Civan, başını hafifçe yana eğerek. Gülümsemesi içtendi, ama gözlerinin derinliğinde bir tedirginlik vardı. Belki de bu kadar kısa sürede, bu kadar çok şeyin içinde yer almış olmaktan gelen bir tedirginlikti.
"Ben de," dedim. "İstanbul çok büyük bir şehir, rastlaşmak kolay değil."
"Belki de bazı insanlar rastlamak için değil, rastlamak zorunda oldukları için karşılaşır," diye mırıldandı. Gözlerini benden kaçırmadan söyledi bunu. Kalbim bir anlığına hızlandı. Bu söz, kitabın içinde değil de sanki doğrudan ruhuma yazılmış gibiydi.
Sessizlik oldu. Ama bu sessizlik rahatsız edici değildi. Kitabevindeki loş ışık, kitap kokusu ve aramızdaki bu garip tanıdıklık... Her şey olması gerektiği gibiydi. Rafın yanındaki küçük sandalyelerden birine oturdu. Karşısındakini bana işaret etti.
“İznin olursa, bir yarım saat daha kitaplardan konuşmak isterim,” dedi.
Oturdum. "Sadece kitaplardan mı konuşacağız?" dedim, hafif bir gülümsemeyle.
Kaşları hafif kalktı. "Sadece kitaplardan konuşursak, seni tanımayı kaçırırım. O yüzden... hayır."
İçim ürperdi. Beni tanımayı istemesi bile bir şeydi. Çünkü ben, çok uzun zamandır gerçekten tanınmak istenmemiştim. Herkesin kendi görmek istediği Arjin olmuştum. Sessiz, uslu, söz dinleyen, kültürüne sahip çıkan, ailesine layık... Ama Civan öyle bir şey istemiyordu. Gözlerinde bana değil, bana ait olanlara bakan bir merak vardı.
“Sahi,” dedim. “Ne okuyorsun şu ara?”
Cevap verirken gözlerini kitaba çevirdi, sonra tekrar bana döndü. “Aslında şu aralar okumaktan çok yazıyorum.”
Şaşırmıştım. “Yazıyor musun?”
Başını salladı. “Bazen kelimeler insanın içinde öyle çoğalıyor ki susmak imkânsız oluyor.”
Bir an içimde bir tel daha titredi. Bu adam sadece konuşmuyordu. Duyuyordu da. Belki benim içimdeki kalabalığı da fark etmişti. Belki yalnızlığımı seziyordu. Ya da sadece aynı duygulardan geçmenin getirdiği o görünmez bağla, benimle aynı dili konuşuyordu.
"Ne yazıyorsun peki?" diye sordum, merakla.
"Anlatması zor," dedi. "Biraz yaşadıklarımı, biraz yaşamak istediklerimi... Biraz da sustuklarımı yazıyorum. Ama en çok da insanları. İçlerine bakmaya çalışıyorum, dışlarından değil."
Tam olarak böyle bir cümle beklemiyordum. Yutkundum. Gözlerim kitapların sırtlarına kaydı, kelimelere. Oysa şimdi kelimelerden çok onun sesiyle ilgileniyordum.
“Peki,” dedim, “birini anlatmak için ne kadar zaman gerekir sence?”
Bir an düşündü. Sonra hiç tereddüt etmeden cevapladı: “Bir bakışta bile anlayabilirsin bazen. Ama anlatabilmen yıllar alır.”
İçimden geçen, "Sen beni görmeye başladın mı?" sorusunu sormadım. Ama onun gözleri sanki çoktan cevap vermiş gibiydi.
O sırada kitabevinin içine hafif bir müzik doldu. Eski bir piyano tınısıydı. Bu anı daha da gerçek dışı hâle getiriyordu. Zaman durmuştu belki, ama içimde bir şeyler hızla hareket etmeye başlamıştı.
Ve Civan... Sandalyeden doğrulup kitaplardan birini eline aldı. Sayfalarını çevirdi, durdu. Bir satırı işaret etti. Kitabı bana uzattı. Parmaklarıyla gösterdiği cümle, tam olarak şöyleydi:
"Bazen bir yabancının sessizliği, bütün kalabalıkların gürültüsünden daha samimi gelir."
Göz göze geldik tekrar. Ben, onunla bir yabancı gibi değil; yıllardır yolları kesişememiş ama aynı yaraya sahip iki insan gibi konuşuyordum.
“Benim için bu biraz böyle oldu sanırım,” dedi.
Ben de başımı eğip o cümleyi bir kez daha okudum. Sonra gözlerimi kaldırıp sadece “Benim için de,” dedim.
Dışarıda hava yavaş yavaş kararıyordu. Gün batımının yumuşak kızıllığı pencereye vuruyordu. Civan elindeki kitabı satın aldı. Sonra bana döndü. “Beraber çıksak olur mu?”
Olurdu. Hatta çok güzel olurdu.
İkimiz birlikte o kitabevinden çıktık. İstanbul’un kalabalığına karıştık. Ama bu sefer içimde bir boşluk değil, tanımı konulamayan bir sıcaklık vardı.
Bir şeyler başlamıştı.
Ve bu kez, sadece kitaplarda kalacak bir hikâye gibi durmuyordu.
Kitabevinden çıktığımızda, akşamın serinliği yüzüme hafifçe dokundu. İstanbul kalabalıktı ama biz bir şekilde o kalabalığın içinde kendi sessizliğimizi taşıyorduk. Civan yürürken ellerini cebine sokmuştu. Ben ise çantamı omzuma biraz daha sağlamca asıp yanına ayak uydurdum.
"Denize doğru yürüyelim mi?" dedi bir süre sonra. Planladığı yarım saat çoktan yanıp kül olmuştu ama o hâlâ buradaydı.
Başımı salladım. "Olur, seviyorum deniz kenarını. Bazen çok fazla düşündüğümde soluğu orada alıyorum zaten."
"Ben de," dedi. "Kalabalığın içinde yalnız hissettiğim zamanlarda, denize bakınca biraz rahatlıyorum."
Yol boyunca konuşmadık. Ama bu sessizlik can sıkıcı değildi. Her şey sanki yerli yerindeydi. Kısa bir yürüyüşten sonra sahile vardık. Banklardan birine oturduk. Deniz usul usul kıyıya çarpıyor, martılar ara sıra çığlık çığlığa geçiyordu üstümüzden.
“Seni anlamaya çalışıyorum,” dedim birden. İçimden geçenler, kelimelere dönüşmeden duramıyordu artık.
Gözlerini bana çevirdi. “Neyi anlamaya çalışıyorsun tam olarak?” diye sordu.
Bir an sustum. Aslında tam olarak açıklaması kolay değildi ama söylemem gerekiyordu. Gözlerini düşündüm, bakışlarındaki o sessizliği. Sonra kelimeler döküldü dudaklarımdan.
“Gözlerindeki boşluğu,” dedim, bakışlarımı denize çevirerek. “Sanki dolu dolu biri gibisin ama bir yanın da hep eksik gibi.”
Bunu söylediğimde bana kızar mı, içine kapanır mı bilmiyordum. Ama yanılmamıştım. Savunmadı kendini. Sadece biraz başını eğdi ve sessizce konuştu.
“Bazen ben de tam olarak neyin eksik olduğunu bilmiyorum. Sadece bir şeyler yerine oturmuyor işte.”
Başımı salladım. Sadece onu dinlemek bile içimde bir yerlere dokunuyordu. “Belki hepimiz biraz öyleyizdir,” dedim. “Eksik ama bir şeyleri tamamlamaya çalışıyoruz.” Gülümsedim. “Sen neleri tamamlamaya çalışıyorsun?” dedim.
Bir an sustu. Sonra omuz silkti. “Kendimi. Geçmişte verdiklerim, kaybettiklerim, söyleyemediklerim. Belki de biraz daha sakin bir Civan olmaya çalışıyorum. Hayat bazen fazlasıyla gürültülü oluyor.”
Başımı salladım. "Sakinlik güzel şey."
“Seninle konuşmak da öyle,” dedi, gülerek. “İnsan kendini zorlamadan birine bir şeyler anlatabilince, içinden bir yük kalkıyor sanki.”
O an fark ettim. Gerçekten çok uzun zamandır biriyle sadece böyle yürümemiş, sohbet etmemiştim. Gösterme, anlatma ya da kendini ispatlama zorunluluğu olmadan… Sadece olduğum gibi.
“Ben de seni rahat buluyorum,” dedim. O an aklımdan geçen buydu fakat yanlış anlaşılmakta istemiyordum. “Yani… çok şey yaşamış gibisin ama hâlâ kendini bırakmamışsın gibi. Garip bir denge.”
“Belki de o dengeyi kurmaya çalışırken kaybediyorumdur kendimi,” dedi ama gülümsemesini bozmadan.
🥀
(Civan Alkan)
Bir martı havalandı önümüzden. İkimiz de bakışlarımızı denize çevirdik. Bu hâl bana iyi geliyordu. Hiçbir yere yetişmeye çalışmadan, kelimeleri tartmadan, sadece akmak…
Bir anda konuyu değiştirdi.
“Gerçekten sadece kitaplar mı ilgini çekiyor?” dedi, göz ucuyla bana bakarak.
Başımı ona çevirdim. Hafifçe gülümsedim. “Kitaplar benim sığınağım. Ama hayatın kendisi de öyle ilginç ki... bazen bir insanın tek bir cümlesi, yüzlerce sayfalık romandan daha etkileyici olabiliyor.”
O cevabı verirken onun bakışlarında bir parıltı gördüm. Belki de gerçekten bağ kurduğumuz andı bu.
“O zaman,” dedi, “ben sana sorayım, sen dürüstçe cevapla.”
“Tamam,” dedim, gözlerimi hafifçe kısarak. “Sor bakalım.”
“Çay mı, kahve mi?”
“Çay,” dedim hiç düşünmeden. "Hele bir de limonluysa...”
Gülümsedi. “Ben de çay severim. Ama güzel bir kahveye de hayır demem.”
“Sıradaki soru sende,” dedi sonra.
“Peki... Film mi, müzik mi?”
“Müzik,” dedi. “Bazen bir şarkı tüm duyguları taşıyor.”
Başımı salladım. “Aynı fikirdeyim. Bazen bir şarkı, bir insanın içini baştan sona dökebiliyor.”
Gülümsedik. Böyle basit sorularla birbirimizi tanımanın, o derin konulardan çok daha samimi bir yol olduğunu fark ettik ikimiz de.
Gece yavaş yavaş şehri sararken, biz sahil bankında, hayatlarımızın bir yerine küçük bir iz bırakıyorduk.
Henüz adı olmayan bir başlangıçtı bu.
Ama belliydi ki; birbirimizi tanımaya değer görmüştük.
“Peki,” dedi gülümseyerek, “şimdi sıra bende… Kalabalık mı, yalnızlık mı?”
“Zor soru,” dedim, denize kısa bir bakış atarak. “Eskiden kalabalıkları severdim, şimdi huzuru yalnızlıkta buluyorum. Ama bazen doğru bir insanla yalnız kalmak, yüz kişiden daha kalabalık hissettiriyor.”
“Sen?” diye sordum sonra.
“Yalnızlık,” dedi. “Ama seçilmiş bir yalnızlık. Mecbur kalınan değil.”
Başımı onaylar şekilde salladım. Gecenin sessizliği konuşmalarımız arasında dolaşıyor, rüzgar saçlarını savuruyordu. Az önceki soruların havasını değiştirmek ister gibi elimi dizime vurdum hafifçe.
“Hadi biraz daha eğlenceli bir şey sorayım,” dedim. “İlkokulda ne olmak isterdin?”
“Veteriner,” dedi anında. Gözlerinde tatlı bir heyecan vardı. "Her hayvana ayrı bir isim verip arkadaşlık kurardım.”
Güldüm. “Ciddi misin?”
“Evet! Ama sonra fark ettim ki kan görünce fenalaşıyorum.”
“Güzel bu fikirden iyi ki vazgeçmişsin o zaman,” dedim.
“Peki sen?” diye sordu, gözlerimi onun gözlerine dikip.
“Ben korsan olmak isterdim,” dedim ve ikimiz de güldük. “Ama sonra hayat, bana bir gemi bile vermedi.”
“Belki hâlâ zamanı vardır,” dedi. “Sadece deniz biraz daha karışıktır.” Yüzüme baktı, sonra hafifçe gülümsedi. “Olamaz mı?."
Saat ilerledikçe şehrin gürültüsü azaldı, sesler sustu, sadece denizin kendi ritmi kaldı geriye. Yanımda Arjin sessizce yan yana oturuyorduk. Konuşmamız gerekmiyordu. Varlığı bile yeterince gürültülüydü içimde; ama güzel bir gürültü bu. İçini titreten, kendine getiren cinsten.
Gökyüzü kararıp da sonra usulca ağarmaya başladığında, zamanın nasıl geçtiğini anlamadım bile. Martılar bile sustu bir ara. Sonra bir tanesi denize doğru kanatlandı. Arjin saçlarını rüzgâra bıraktı, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. O an öylece durdum, baktım. Bu kente ait değildi sanki. Kendi sessizliğinde bütün şehrin kalabalığını geride bırakmıştı.
Benim için de aynıydı. Uzun zamandır bir kadının yanında sadece susmayı bu kadar sevmemiştim. Ne bir plan, ne bir beklenti. Sadece zamanın akışına bırakılmış bir varlık hâliydi bu.
“Kalkalım mı birazdan?” diye sordum bir ara. Saat sabaha yaklaşmıştı.
Başını yavaşça çevirdi, gülümsedi. “Biraz daha oturalım.”
Gülümsedim. “Olur.”
O an fark ettim, üşüyordu. Omzunu hafifçe kendine çekişinden, kollarını göğsünde kavuşturmasından belliydi. Ceketimi çıkardım, usulca omzuna bıraktım.
“Üşümüşsün,” dedim sessizce.
“Sen de üşüyeceksin,” dedi ama sesi bir teşekkür gibi titredi.
Üşüyebilirdim. Ama onun yanında hissettiğim sıcaklık, ceketten vazgeçilecek kadar derindi. Belki de içimde bir şey, onu korumak istiyordu. Ya da sadece yanında olduğumu hissettirmek.
Zaman biraz daha aktı. Gökyüzü yavaş yavaş maviye dönerken biz hâlâ sahildeydik. Şehir uyanıyordu ama biz, gecenin içinde kalmıştık hâlâ. Sessizliğe tutunarak, sabahın doğuşunu karşıladık birlikte. O an, bunun bir başlangıç olduğunu hissettim. Adı konmamış, aceleye gelmemiş, içten bir başlangıç.
Kalktık sonunda. Vedalaşma anı, gecenin en zor anıydı. Konuşmak istiyordum ama kelimeler gereksizdi. Belki de gözleri yeterince şey anlatıyordu zaten.
“Civan,” dedi birden. “Numaranı versene.”
İlk kez biri bu kadar dürüst ve doğrudan bir şey söyledi bana. Hafifçe güldüm. “İlk defa bir kadından böyle direkt bir şey duyuyorum.”
Omuz silkti. “İstanbul büyük, bir daha karşılaşamayız belki. Ama tekrar konuşmak isterim.”
Telefonumu uzattım. Numarasını yazdı, sonra benim numaramı da aldı. Göz göze geldik. Gülümsemek yetti. Hayatımda en fazla gülümsediğim günlerden biriydi.
“İyi ki bana eşlik ettin bu gece,” dedim.
“Sen de... iyi ki oradaydın,” diye fısıldadı.
Ve yürümeye başladık. Farklı yönlere. Ama biliyordum, bu geceyi sırtıma değil, kalbime koyuyordum. Çünkü bazen bir gece, bir hayata iz bırakacak kadar sessiz yaşanırdı.
🥀
Keyifli okumalar 💕
Yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen.
