16. bölüm · SIRRI SAKLI
SIRRI SAKLI 12-3
12. Bölüm: Kendime En Yakın Olduğum Gece (Devamı)
Kıraç ~ Taş Duvarlar
🥀
Yemek masası her zamanki gibi özenle hazırlanmıştı. Annem sofranın ortasına kocaman, sıcak bir tencere yerleştirdiğinde bu evin kalbi bir kez daha atmaya başlamıştı sanki. Kaburga dolmasının o tanıdık kokusu, taş duvarlara çarparak yayılıyor, Elif’in küçük çığlıklarıyla birleşip bir neşe dalgası yaratıyordu.
Ama ne olursa olsun bugün biraz başkaydı.
Bu bir veda sofrasıydı. Bunu herkes biliyordu ama kimse yüksek sesle söylemek istemiyordu.
Babam, yemeğe başlamadan önce gözlerini bana çevirdi. “Seni İstanbul’a dönmeden önce güzel bir tabak kaburga dolması yemeden gönderirsek, gönlüm razı olmazdı.”
Annem, “Daha önce de dönmüştü, ama bu kez yüzü bir başka parlak,” dedi göz ucuyla bana bakarak. Ben başımı öne eğdim hafifçe. Gülümsedim ama içim buruktu.
Elif yanımda oturuyordu. Küçük elleriyle kaşığını tutuyor, “bana da en en en etli yerden koyun,” diye mızıldanıyordu. Sare bile daha ılımlıydı bu akşam. Birkaç kere göz göze geldik, ama sessizlik içinde bir kabulleniş vardı. Ne o bugünün şüphesini dillendirdi, ne ben bugünün sırrını paylaştım.
Yemek boyunca birkaç defa içimden kalkmak, sessizce odama çekilmek geçti. Ama sonra Elif’in elleri dizime kondu. “Abla, gitmeden balkonda çay içeceğiz değil mi?”
İşte, sadece bu kadardı. Küçücük bir cümle, ama kalbime kazınan bir istek. Ve bu yüzden, sofrada oturmaya devam ettim.
Yemekten sonra balkona çıktığımızda hava serinlemişti. Sokak lambalarının sarı ışığı taş avlunun kenarını aydınlatıyor, uzaktan gelen çocuk sesleri yavaş yavaş susuyordu. Gökyüzü yıldızlarla doluydu. İstanbul'da görmediğim kadar net, parlak yıldızlar. Sanki gökyüzü bile bu gece daha yakındı.
Herkes çayını almıştı. Babam ayaklarını uzatmış, eski bir hikâye anlatmaya başlamıştı. Annem dikkatle dinliyor ama bir yandan da dizlerine uzanmış olan Sare'nin başını okşuyordu. Sare'de bir şey demiyor, sadece dinliyordu. Ben ise sessizdim.
Ama bu sessizlik, huzurluydu. Çünkü o an herkes aynı anda oradaydı. Kendi yerinde, kendi sessizliğinde ama bir aradaydı.
Elif yanıma sokulmuştu. Başı belime dayanıyordu. Minik nefesleri tenime değdikçe içim titriyordu. Sonra birden ağırlaştı. Kollarını sardı belime, gözleri kapandı.
Uyuyakalmıştı.
O an her şey durdu benim için.
Küçücük bir bedendi ama içime koca bir sevgi bırakmıştı. Saçlarına usulca dokundum. Öyle masum, öyle sahiciydi ki.
Babam, “bu gece uzamasın, sabah yolculuk var,” dediğinde saat neredeyse on bire yaklaşıyordu. Herkes yavaş yavaş yerinden kalktı. Annem, Sare’ye “Elif’i dikkatli taşı,” dedi, Sare'ye oturmasını işaret edip Elif'i hemen kucaklayıp odasına götürdüm. Yorganını çekip saçlarını öptüm. O ise gözlerini bile aralamadan, uykusuna gömüldü.
Odamdaydım. Herkes odalarına çekilmişti. Ev sessizdi artık. Taş duvarlar bile uyuyordu sanki.
Telefonumu elime aldım.
Saat tam 00:17.
Bir anda ekran parladı. Civan.
Kalbim tekledi.
Bildirim kısa ve netti:
“Bu konumu takip et. Sessizce çık. Seni bir yere götüreceğim.” Altına bir konum bırakmıştı. Tanıdıktı. Mardin’in biraz dışında, taşlık bir alan. Bir zamanlar çocukken pikniğe gittiğimiz yerlerden biriydi.
Bir elim telefonun ekranında kaldı. Diğer elim kalbimde gibiydi. Bilmiyordu kimse. Kimseye söylememiştim. Ama ben gitmek istiyordum.
Ayağa kalktım. Pencereden dışarı baktım. Sokak sessizdi. Ay tepedeydi. Kendi kendime bir iç çekişle fısıldadım:
“Ne olur bu bir hata olmasın.”
Sonra usulca üzerime ince bir hırka aldım. Kapıyı sessizce açtım. Evde çıt yoktu. Ayaklarımın altında taşlar bile sanki yol verir gibiydi.
Bahçemizin bir kenarında hâlâ yerini korumaya devam eden eski bisikletime bindim ve yavaş yavaş Civan’ın bıraktığı noktaya doğru çevirdim yolumu.
***
Sokak taşlarının üzerindeydim. Ay ışığı, yoluma düşen tek rehberdi. Sokak lambalarının azaldığı yerlerde sadece gölgem vardı yanımda. Ama garip bir şekilde korkmuyordum.
Gecenin tenhalığına karışmış adımlarım, içimdeki yankılarla yürüyordu. İnsan bazen nereye gittiğini bilmeden yürür ama doğru hissettiği tek yöne gider ya, İşte öyle bir gidişti bu da.
Civan'ın gönderdiği konuma yaklaştıkça kalbim biraz daha hızlandı. Sanki vücudumun içinden bir başka ben çıkacakmış gibiydi. Bir yanım hâlâ geri dönmemi fısıldıyordu ama o ses artık çok uzak geliyordu.
Küçük bir patika yolun sonunda, taşların bittiği noktada, genişçe bir açıklığa ulaştım. Ay, burada daha netti. Gökyüzü daha açık. Ve o da oradaydı.
Civan.
Küçük bir kayanın üzerinde oturuyordu. Dizlerini kendine çekmiş, ellerini dizlerine dayamış, başı hafif eğikti. Sanki yalnızlığa gömülmüş gibiydi ama benim geldiğimi hisseder hissetmez başını kaldırdı.
Göz göze geldik.
O an dünya sustu.
Rüzgar, gece, ay. Her şey durmuştu.
Bisikleti olduğu yerde bırakıp usulca yürüdüm yanına. Ne çok hızlı, ne çok yavaş. Tam kalbimin atışıyla aynı ritimde.
“Geldin,” dedi. Ne bir soru, ne bir şaşkınlık. Sadece bir tespit. Sanki gelmeyeceğimden hiç şüphesi yokmuş gibi.
“Geldim,” dedim. Sesim o kadar hafifti ki, belki sadece o duyabilmişti.
Yanına oturdum. Bir iki saniye sadece sessizce baktık önümüze.
Aşağıda şehrin ışıkları. Ama burada, sadece gecenin çıplaklığı vardı.
“Beni neden çağırdın buraya?” diye sordum sonunda.
“Çünkü sen gidiyorsun. Ve ben her şeyin böylece bitmesine razı değilim.” derin bir nefes aldı. "Seninle bu sokaklarda yürümek, sanki hiç Mardin'i tanımıyormuşsun gibi her yeri her şeyi sana göstermek isterdim."
Bir şey demedim.
Sadece dinledim.
Civan başını çevirip bana baktı. Bakışı sert değildi. Ama derindi. O gözlerinin içine ne zaman baksam kendimi saklayacak bir yer arıyordum.
“Arjin,” dedi, “Ben susarak büyüdüm. İçimde biriktirerek. Ne hissettiysem sakladım. Ama senin yanındayken hiçbir şeyi içimde tutamıyorum. Bu korkutuyor beni. Ama bir yandan da iyi geliyor.”
Yutkundum. Boğazımda düğümlenen sözleri çözüp çıkaramadım hemen.
“Ben de korkuyorum,” dedim sonra. “Seni sevmekten değil. Ama bu sevginin beni nereye götüreceğini bilmemekten.
Çünkü burada hiçbir duygu özgür değil. Ne göz göze geliş, ne dokunuş, ne kelime…”
Civan birden başını eğdi. Ellerini yumruk yapmıştı dizlerinin üzerinde.
“Bunu biliyorum. Ama seni orada bırakmak da özgürlük değil Arjin.
Sensiz hiçbir yol bana ait değilmiş gibi hissettiriyor artık.”
İçimden bir şey koptu o an.
Bir gözyaşı, habersizce düştü yanağımdan. Ona bakmadan sildim. Ama gözlerimdeki nemi saklayamadım.
Civan sessizce elini uzattı. Avuç içi yukarı dönüktü. Bir davet değil bir bekleyişti. “Dokun istersen, ama mecbur değilsin,” der gibi.
Ve ben elimi onun avucuna koydum. Hiç düşünmeden. Çünkü o an elini tutmamak daha büyük bir yalan olurdu.
Parmaklarımız birbirine karıştı. Ne çok sıkı, ne çok gevşek. Sadece varlığını hissedecek kadar.
Uzun süre öylece oturduk. Konuşmadan. Sadece ay, gökyüzü ve ellerimiz arasında bir bağ vardı.
Civan başını bana çevirdi.
“İstanbul’a döneceksin. Ve belki yine uzun süre görüşemeyeceğiz. Ama bil ki, burada bıraktığın şey sadece bir sessizlik olmayacak. Sen bu toprağa içimi gömdün.”
O an içimden gelen bir dürtüyle başımı onun omzuna yasladım. Ne bir aşırılık, ne bir geri çekilme. Sadece bir var oluştu.
O da başını hafifçe yana yatırdı.
Saçlarımın arasına yüzünü gömdü. Ve o sessizlikte, kalplerimiz aynı ritimde atmaya başladı.
Ve ben ilk defa hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan anlaşıldığımı hissettim.
"Biliyor musun buraya gelmek beni her zaman korkutuyordu. Oysa ki buradan hiç tanımadığım bir şehire giderken gram korku hissetmemiştim." Biraz daha sokuldum ona. "Şimdi kaçtığım topraklara çekiliyorum. Ve bunu engellemek istemiyorum..."
Omzuna yaslandığım anda bedenimden bir yük kalkmış gibiydi. Sanki günlerdir taşıdığım, belki de yıllardır içimde biriktirdiğim ne varsa o temasla birlikte yavaş yavaş çözülmeye başlamıştı.
Civan’ın omzu sert değildi.
Ama güvenliydi. Duruşu korunaklıydı. Bana ait olmayan bir şehirde, bana kendim gibi hissettiren tek şeydi belki de o an.
Elimi hâlâ onun avucundaydı. Parmaklarımız arada usulca kıpırdıyor, ama hiç bırakmıyordu birbirini. Sözler kadar sessizlik de vardı aramızda. Ve o sessizlik, her şeyden daha çok şey söylüyordu.
Derken Civan, omzunu oynatıp başını bana eğdi hafifçe.
Sesi yumuşaktı.
Neredeyse fısıltı kadar:
“Bir şey soracağım ama gülme.”
Başımı kaldırdım biraz. Göz göze geldik. İçinde belli belirsiz bir mahcubiyet vardı.
“Gülmem,” dedim. “Muhtemelen sadece utanırım.”
Gülümsedi. Sonra cümlesini bıraktı dudağının kenarına: “Bugün o şey hani... yanağımda bıraktığın şey...” Duruşu hafif değişti. Gözlerini kaçırmadı ama yüzüne belli etmeye çalıştığı o cümle tamamlanmamıştı hâlâ. “Şaşırttı beni.”
Gülümsedim. Çok hafif bir alayla cevap verdim: “Şaşırman normal. Sen hep kendin başlatmaya alışıksındır.”
“Belki,” dedi. Sonra sesi hafifçe alaycı bir tona döndü: “Ama... fena da değildi. Belki alışırım böyle şeylere. Bir gün... belki sıra bende olur.”
İçimden hafifçe güldüm ama dışa vurmadım. Sadece başımı yeniden omzuna yasladım. “Bugünlük benden olsun,” dedim. “Yarın kim bilir?”
Aramızdaki hava daha da yumuşadı. Gökyüzü yukarıda dönerken, biz kendi eksenimizde dönmeye devam ettik. Sanki dünya bize çarpmıyor gibiydi. Burada, bu kayalıkta, sadece biz vardık.
Bir süre daha konuştuk. Hayal kurmadık, gelecek konuşmadık. Ama geçmişten korkmadan konuştuk.
O babasından, susarak öğrendiklerinden Ben annemden, susmadan ayakta durmayı öğrendiğimden bahsettim. Birbirimize sır vermedik belki ama birbirimizi daha fazla hissettik. Bazen sadece anlatmak değil, duymak da yeterlidir ya öyleydi.
Derken gece serinleşti. Rüzgâr tenime usulca dokundu. Saatime baktım.
04:12.
İçim burkuldu. Sabaha birkaç saat kalmıştı. Dönmeliydim. Yüzüm ona dönükken, kelimeler ağzımdan dökülmeden önce bakışlarımda yavaşça belirdi.
Civan hemen anladı.
Gözlerini kaçırmadan fısıldadı:
“Gitme diyemem. Ama kalmanı ne kadar istediğimi bir bilsen...”
Yutkundum. “Biliyorum,” dedim. “Ben de kalmayı istemiyor değilim. Ama bazen istemek yetmiyor.”
Yavaşça ellerimizi çözdük. Ama o çözülüş kopuş değildi. Sadece, zorunlu bir veda gibi.
Ayağa kalktım. Tozlanan eteğimi silkelerken gözüm ona takıldı. Civan da kalktı. Sanki son anı uzatmak ister gibi ağır hareket ediyordu.
Göz göze geldik bir kez daha.
Ve o an kendimi tutamadım.
Adımlarımı attım ona doğru. Hiç düşünmeden. Hiç cümle kurmadan. Sadece kalbimin atışıyla yaklaştım.
Ve sımsıkı sarıldım.
Başımı göğsüne yasladım. Kollarımı beline doladım. Gövdesinin ısısını içime çekmek ister gibi bastım kendimi ona.
Civan bir an donakaldı. Ama sonra o da sarıldı.
Öyle bir sarıldı ki, sanki birini saklamak ister gibi. Sanki bir duvar olmak ister gibi. Sanki bu geceyi hiç unutmamak ister gibi.
Nefesini saç diplerimde hissettim. Derin bir soluk aldı. Ben de öyle.
İkimiz de o sarılmada sadece bir beden değil, birkaç parça kalp taşıyorduk.
O an, her şey sustu.
Sadece kalbimizin sesi vardı.
Ve ben fısıldadım:
“Hoşça kal değil çünkü bu bir son değil. Ama bir süreliğine elveda.”
O başını eğdi. Ve sadece şunu dedi:
“Geleceğim Arjin. Yalnız gittiğin yere dön. Ama kendini orada bırakma.”
Sonra ben arkamı döndüm. Adımlarım ağırdı. Ama kalbim, hâlâ onun omzundaydı.
Ve biliyordum…
O sarılma... kolay unutulacak bir şey değildi.
🥀
Ben yazarken heyecanlanıyorum güzel çiftimi yüzümde hep bir gülümseme oluşturuyorlar umarım sizde de öyledir.
Yeni bölümde görüşmek üzere 💕
Lütfen yorum yapıp beğenmeyi unutmayın seviliyorsunuz 💕
(Bu 12. Bölümün son partıydı)
A.A
