14. bölüm · SIRRI SAKLI

SIRRI SAKLI 12

A. A.

12. Bölüm: Kendime En Yakın Olduğum Gece

Kıraç ~ Taş Duvarlar

🥀

Valizimin başında durmuş, son tişörtü de dikkatlice yerleştiriyordum. Kıyafetleri katlarken elim yavaşladı. Sanki her katla birlikte içimde bir düşünceyi de katlayıp saklamaya çalışıyordum. Hafifçe iç çektim. Evet, Mardin’e gidiyordum. Sadece iki günlüğüne. Sadece Elif için.

“Ya Dero, nereden çıktı bu Allah aşkına?” Deniz tam önümde dikiliyordu, kolları havada, yüzünde anlam veremeyen bir ifade. “Kızım şurada okula dönmemize bir hafta kalmış! Mardin'e gitmek ne demek?”

Gülümsedim. Onun yerinde olsam ben de aynı tepkiyi verirdim. Belki daha fazlasını.

“Elif’i özledim,” dedim, valizin kapağını kapatırken. Sesim sakindi ama içimde dolup taşan bir boşluk vardı. O son konuşmamızdan beri gözlerindeki kırgınlık gözümün önünden gitmiyordu. Küçücük bir çocuktu hâlâ. Ama sözleri, susuşları, incinmiş kelimeleri. Her biri ağır gelmişti bana. Ben onun ablasıydım. Kırılmasına izin veremezdim.

Kendi kendime “iki gün sadece” deyip duruyordum ama bu yolculuk sadece Elif’le ilgili değildi. Bunu kalbim çok iyi biliyordu. Kıyafetlerimi yerleştirirken Civan'ı düşünmemeye çalıştım ama olmadı. Adını bile anmıyordum yüksek sesle ama aklımın en tenha köşelerinde o vardı.

Fark ettirmeden içimi yokluyordum. “Ya denk gelirsem? Ya görürsem onu?” Ama hayır, Mardin onun için de dikenliydi. İstanbul’daki o birkaç karşılaşmamız, buluşmamız gibi kolay olmayacaktı hiçbir şey.

“Ya yine canını sıkacak bir şey söylerlerse? Ben de geleyim mi seninle?” dedi Deniz. O anda gözlerinde gerçek bir kaygı vardı.

Başımı hafifçe iki yana salladım.
“Söyleyecekler zaten, biliyorum. Ama bu riski Elif için alıyorum. Ve hayır, senin gelmene gerek yok. Hayalini kurduğun aşiret paketi buradan da bulursun sen,” dedim yarı ciddi yarı alaycı bir tonda.

“Derya!” Deniz’in kaşları kalktı ama ben çoktan gülmeye başlamıştım.

“Ne var? Ben seni bilmiyor muyum kızım? Sen de az değilsin hee…”

Aramızdaki bu hafif şakalaşma içimi biraz olsun rahatlattı. Yine de valizimin yanına çöküp fermuarı son kez kontrol ederken kalbim hâlâ İstanbul’la Mardin arasında sıkışmış gibiydi. Bir yanım “kal burada” diyordu. Bir yanım “git, en azından Elif için." Diyordu.

Civan’a bu seyahatten bahsetmemiştim. Belki yanlış bir şeydi ama Mardin’de onunla bir araya gelmek neredeyse imkânsızdı. Gözler, kulaklar, diller. Her şey gölgemizdeydi orada. Üstelik hâlâ kırılgan bir dengedeydik. Mert konusunu netleştirmiştim. Anlamıştı da. Eskisi gibi kıskanıp sesini yükseltmiyor, en azından çaba gösteriyordu. Ama ben biliyordum, bu coğrafyada kadınlar hâlâ “hesap ver” sesiyle sınanıyordu.

Ben kimseye hesap vermezdim.
Civan’a bile.

O benden hoşlanıyorsa, sınırlarımı da kabul etmeliydi. Ben onun gibi tepkiler vermeyecektim. Ben kıskançlığı aşka karıştıranlardan değildim. Ve evet, ona hâlâ kırgındım. Ama bu kırgınlık sevginin içinden süzülüp gelen bir sesti.

Başımı kaldırdım. Pencereden dışarıya baktım. Gri bir gökyüzü İstanbul'u sarmıştı. Valizim hazırdı. Ama ben hâlâ hazır hissedemiyordum.

Yine de gidiyordum. Bir kez daha köklerimin olduğu yere. Bir kez daha başkalarının doğrularına dokunmadan, kendi cevabımı bulmak için. Ve en çok da Elif’in gözleri için...

Valizi kapının yanına bıraktım. İçimde tuhaf bir karışım vardı: özlem, endişe, merak ve biraz da kaçış hissi. Ayakkabılarımı giyerken Deniz hala suratını asmış bana bakıyordu. O meşhur kocaman çantasını sırtına alıp anahtarlarını savurur gibi salladı.

“Ben bırakacağım seni. Taksiye falan binmek yok.” Ses tonunda tartışmaya kapalı bir netlik vardı. Zaten öyle biri değildi, duygularını saklamaz, sözünü dolandırmazdı. Bazen onun bu netliği bana iyi geliyordu.

Tam kapıdan çıkarken dönüp şöyle bir eve baktım. İstanbul’un bu sessiz sabahında içimde hafif bir ürperti hissettim. Gitmesem mi? Ama çok geçti. Elif’in sesi hâlâ kulaklarımdaydı.

Deniz arabaya atladığında radyoyu hemen açtı. Yüksek sesle çalan eski bir Türkçe pop şarkısı havayı hafifletti biraz. Ama içimdeki sıkışıklık geçmiyordu.

"İki gün geçer ya," dedim, gözümü yola dikerek. Deniz bana kısa bir bakış attı. “İki gün mü? O şehir seni bir şekilde hep içine çekiyor, Dero. Dikkatli ol.”

“Biliyorum,” diye fısıldadım. “Bu sefer yalnızca Elif için gidiyorum.” Sesimi duymuştu ama sorgulamadı. Zaten Deniz’in en sevdiğim yönü de buydu. Susulması gereken yerleri bilirdi.

Bir süre sessizce gittik. Camdan dışarıya baktım. İstanbul uyanıyordu. İnsanlar, arabalar, tabelalar. Hepsi hayatına devam ederken benim zihnimde Mardin’in dar sokakları, taş duvarları, o ağır sessizliği dolaşıyordu.

“Civan’a söyledin mi gidiyorum diye?” Bakışlarımı ondan kaçırdım.

“Hayır.”

“Peki o öğrenirse?” Omuz silktim.

“Belki öğrenmez. Öğrense de bir şey değişmeyecek. Orada görüşmek mümkün değil zaten.”

Deniz gözlerini yola sabitlemişti ama dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Ya seni görmeye kalkarsa?”

“Görmesin.”

“Görmesin mi?”

“Evet Deniz. Oraya Elif için gidiyorum. Onun için kalbim yeterince dolu zaten. Başkalarının da bizi görüp laf söz çıkarma riskini alamam.”

Deniz derin bir nefes aldı. Ardından gülümsedi. “Büyüyorsun be Dero. Hem de sessiz sessiz.” Ben de gülümsedim.

“Yaşamak zorunda kaldıklarımız büyütüyor bizi. Yoksa kim isterdi bu kadar güçlü olmayı?”

Havaalanına vardığımızda arabayı durdurdu. Motor sustu ama içimizde konuşmamış sözler vardı hâlâ. Kapımı açmadan önce ona döndüm.

“Geri döneceğim. Söz veriyorum.”
Deniz başını salladı. Gözleri hafifçe nemlenmişti ama gülüyordu.

“Senin sözün bana yeter, kızım. Ama olur da dönmek istemezsen, sadece bir mesaj at. Gelir alırım seni. Gerekirse aşiretle savaşırım.”

Gülmeye başladım. O kadar gergindim ki, kahkaham biraz ağlamaklı çıktı. Sarıldık. Sımsıkı. Tuhaf bir vedaydı bu. İki günlük bir ayrılıktı sadece ama biliyorduk, bazı yerler, insanı sadece bir gün içinde bile darmadağın edebilirdi.

Elimi sallayıp havaalanına doğru yürürken, Deniz’in sesi arkamdan ulaştı: “Dikkat et kendine Dero! Ve lütfen kimseye kendini anlatmak zorunda hissetme. Bizi bilen zaten biliyor.”

Kalbime saplanan o sıcak cümleyle yürümeye devam ettim. İstanbul’dan ayrılırken içimde taşıdığım tek şey valiz değildi.
Biraz korku, biraz sevgi, biraz da yarım kalmış cümlelerle doluydum.

Ve bu sefer hiçbirini susturmayacaktım.

Uçak kapısına doğru yürürken her adımda içim biraz daha sıkışıyordu. Havaalanının soğuk ışıkları, İstanbul’un sabah karmaşasından koparılmış gibiydi. Sessizdi. Kalabalığın arasında yürüyordum ama içimde bir yalnızlık taşıyordum; anlatması zor, göstermekse imkânsız bir yalnızlık.

Kimseye belli etmemeye çalıştığım o telaş, pasaport sırasına geldiğimde kalbimin ritmini değiştirmeye başladı. Ellerimi montumun ceplerine sıkıştırdım, ılık bir nefes verdim. İçimden “sadece iki gün” cümlesini yineledim. Ama artık bunun beni ne kadar kandırabildiğini bilmiyordum.

Uçağa adım attığımda soğuk bir metal kokusu ve klimanın yapay serinliği karşıladı beni. Pencereden dışarı baktım. İstanbul griydi. Gökyüzü sanki beni bırakmak istemiyor gibi ağır ağır ağlıyordu.

Koltuk numaramı bulup oturdum. Yanımda oturan yaşlı kadının gözleri yorgundu ama bana gülümsedi. Ben de başımla hafifçe selam verdim. Sonra başımı cam kenarına çevirdim. Kulaklığımı taktım. Müzik açmadım ama bir ses gelsin istemiyordum. Sessizlik bazen fazlasıyla gürültülüydü.

Kemerimi bağladım. Bir görev gibi. Bir yere sabitlenmem gerekiyordu belki de. Çünkü düşüncelerim hâlâ sabit değildi. Uçak pistte yavaşça ilerlerken, içimdeki çocuk tüm gücüyle “kal” diye bağırıyordu. Ama ben o sesi çoktan susturmuştum.

Ve aniden kalkış.

Midemin boşluğu hissettiği o an, gözlerim istemsizce doldu. Kısa bir anlık korku değil bu. Bir yuvadan, bir sığınaktan ayrılmanın içten içe kanatan yalnızlığıydı. İstanbul, altımda küçüldükçe, ben de küçülüyordum sanki.

Yol boyunca pek konuşmadım. Yanımdaki kadın bir ara bana kek uzattı, kibarca reddettim. Uykum yoktu ama gözlerimi kapadım. Düşüncelerim Mardin’in taş duvarlarına çarptı durdu. Babaannemin katı bakışı, amcamın sorgulayan hali ve bir de Elif. Minicik elleriyle bana sarılışı. Sadece onun için gidiyordum. Sadece o.

Civan’ı düşünmemeye çalıştım ama işe yaramıyordu. Aklımın en kuytusunda o vardı. Acaba orada mıydı? Acaba bir ihtimal görür müydüm onu?

Sonra kendime kızdım. Hayır Arjin. Bu duyguların yeri değil burası. Sen o evde sadece bir misafirsin artık. Ve Civan o başka bir dünyanın adamı. O dünya seni içine almıyor. İstanbul'da tanıdığım Civan'la Mardin'de olan Civan'ın aynı olamayacağını biliyordum. Emindim buna. O burada sadece sorumluluklarından var olan bir adamdı. O sorumlulukların içinde bir kadına ne kadar yer vardı ya da yoktu bilemiyordum.

Bir süre sonra pilotun sesi duyuldu: “Mardin Havalimanı’na inişe geçiyoruz.”

Kalbim bir anda hızlandı. Nefesim sıklaştı. Sanki vücudum bu şehre inmek istemiyordu ama ruhum çoktan oradaydı. Uçak alçalmaya başladıkça, gökyüzünün mavisi yerini toprak rengine bıraktı. Dağlar, taş evler, çıplak yollar...

Hepsi tanıdıktı.
Hepsi içimi sızlattı.

Tekerlekler piste değdiğinde içimden bir şeyler kırıldı gibi hissettim. İstanbul geride kalmıştı. Şimdi ben, kendi geçmişime adım adım yaklaşıyordum.

Uçak durdu. İnsanlar aceleyle kemerlerini çözüp ayağa kalktı. Ben bekledim. Kalabalığın içinde bir süre daha sessiz kalmak istedim. Sonra derin bir nefes aldım. Ve kalktım.

Ayaklarımı yere bastığım an, Mardin’in o kuru, toprak kokan havası yüzüme çarptı. Gözlerimi kısıp gökyüzüne baktım. Bir şey söylemeden. Sadece içimden geçirdim:

“Her şey yolunda gidecek.”

Havalimanı kapısından dışarı adım attığım an yüzüme sertçe çarpan sıcak havayla irkildim. İstanbul’un gri ve nemli havasından sonra burası neredeyse başka bir gezegen gibiydi. Kuru, keskin, toprakla karışık bir sıcaklık. Tanıdıktı ama huzur vermiyordu. Aksine içimi daraltıyordu. Oysa ki çocukken ne kadar da mutlu olurdum bu sokaklarda gezinirken. Büyürken hepsini elimden almışlardı. En çokta mutluluğumu.

Elimdeki valizi yere bırakıp etrafıma baktım. Kalabalığın arasında onu arıyordum. Gelmeden önce sadece tek bir kişiye haber vermiştim. Kuzenim Mirza’ya. O her zaman “aileden uzak dur, sessiz git sessiz dön” kafasında biridir. Ama ne olursa olsun, bu coğrafyada kadının tek başına bir yerden bir yere gitmesi hâlâ sorun teşkil ettiğinden, mecburen onu aramıştım. Elimden geldiğince laf söz duymamak içindi ama biliyordum o da susmayacaktı.

Ve işte oradaydı.

Beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, belki de üç numara dar olan kot pantolonuyla park yerinde dikiliyordu. Güneş gözlüğünü alnına kaldırmış, beni fark etmişti ama yerinden kıpırdamamıştı. Tipik Mirza. Ne kucak açar, ne “hoş geldin” der. Sadece durur. Karşılamaz öylece bekler.

Derin bir nefes alıp yürümeye başladım. Tekerlekli valizim arkamdan sürüklenirken her adımda içimde büyüyen o tanıdık gerilimi hissediyordum. Sanki Mardin’in toprağı bile üzerime yürüyordu.

Yanına vardığımda başını eğmeden konuştu:

“İki gün diyorsun, değil mi?”

Cevabım gecikmedi. “Sadece Elif için geldim. Merak etme kimseye rahatsızlık vermek değil amacım.”

Başını usulca salladı. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşmişti. “Zaten başka bir şey için gelsen sıkıntı olurdu.”

İçimde bir şey sertçe kıvrıldı.
İşte bu. Aynı cümleleri babaannemden, amcamdan duyduğum gibi. Bu şehirde yaşın değil, zihniyetin tartılır. Ve Mirza, genç yaşına rağmen eski bir kafanın kalın kapaklı kitabı gibiydi.

Arabaya doğru yürümeye başladık. O önde, ben arkasında. Tıpkı yıllar önceki gibi. Ama o zamanlar bu kadar uzak hissetmezdim ona. Eskiden birbirimize sırlarımızı fısıldardık, birlikte ceviz ağacına tırmanır, sokakta misket oynayan çocuklara katılırdık. Şimdi ise sanki ayrı diller konuşuyorduk.
Ben kadın olmuştum. O ise erkekliğini “erkeklik” sandığı sınırlarla ölçüyordu.

Bagaja valizi yerleştirdi. Ardından kapıyı açtı ama bana değil. Önce kendi oturdu. Ben de sessizce yanına geçtim.

Motor çalışırken o ağır sessizlik yine aramıza çöreklendi. Konuşmam gerekiyordu belki ama kelimeler boğazıma diziliyordu.
O başladı.

“Babaannem senin geldiğini bilmiyor. Duymasın da. Bu geliş gidişler huzursuzluk yaratıyor. Buradaki dengeleri sen bozamazsın Arjin.”

Kafamı cama çevirdim. Dudaklarımı ısırdım. Dengeler, burada her şeyin adı ‘denge’ydi ama aslında kastedilen tek şey itaatti.

“Ben kimsenin dengesini bozmaya gelmedim,” dedim yumuşak ama net bir sesle. “Sadece kardeşimi görmek istiyorum. Bu kadar.”

Mirza güldü. İnce, küçümseyen bir gülüş.

“Senin ‘sadece’ dediğin şeyler bu topraklarda çok şeye sebep olur.”

O an döndüm ve ona baktım. Gözlerinin içine. “Benim kardeşime sarılmam, ona birkaç gün ablalık yapmam kime ne zarar verir Mirza? Söyler misin? Gerçekten. Neyin bu kadar tehdit edici olduğunu anlat bana.”

Bakışlarını kaçırdı. Diyecek bir şey bulamadı. Ama bu bile yetti. Çünkü sessizliği, söylediklerinden daha çok şey anlatıyordu.

Yol boyunca konuşmadık. Arabada yalnızca motorun sesi ve camdan içeri sızan güneşin yakıcılığı vardı. Mardin sokaklarına girdiğimizde tanıdık evler, taş duvarlar, çocukların tozlu sokakta koşuşturmaları hepsi bana geçmişi fısıldadı. Ama bu fısıltılar tatlı değildi artık. Her biri kırık bir aynanın parçaları gibiydi. Yansıttığı ben değildim.

Mirza arabayı konağın önünde durdurdu. Eve bakmadan kapımı açtım.

“İki gün,” dedi arkamdan. “Fazlası dert olur.”

Kafamı çevirmedim. Sadece tek bir cümle mırıldandım, kendi kendime ama duymuş olmasını umarak:

“Zaten bu şehirde kadın olmak başlı başına dert.”

Ve valizimin tekerlek sesini ardımda bırakarak o taştan kapıya doğru yürümeye başladım.

Taş kapıdan içeri adım attığımda, evin serinliği bedenime değil, doğrudan kalbime çarptı. Bir anda geçmişin tozu havalandı sanki; çocukluğumun kahkahaları, annemin mutfaktan yükselen sesi, Sare’nin her şeye karışan bakışları, Elif’in küçük adımları. Hepsi bir anda canlandı zihnimde.

Koridorun ucunda ilk göz göze geldiğim annem oldu.

Annem...

O ince yapılı, dimdik yürüyen kadın. Saçlarını her zamanki gibi ensesinde toplamış, üzerindeki keten elbise özenle ütülenmişti. Bakışları her zamanki gibi keskin, her zamanki gibi doluydu. Ama bana döndüğü anda içindeki o annelik sıyrıldı tüm ifadesinden ve sadece özlem kaldı geriye. Koşmadı bana. Onun gibi bir kadın koşmazdı zaten. Ama o adımları, o yavaş, kontrollü adımları onlar bile sarılmaya yetti.

Hiçbir şey demedi önce. Sadece sarıldık. Omzuma başını yasladı. Benimse içimde biriken tüm kelimeler eridi o anda. Ne sitem kaldı, ne geçmişin yükü... sadece annemin kokusu ve sarılmanın iyileştirici sıcaklığı.

"Hoş geldin, kızım," dedi usulca. "Geç bile kaldın."

Boğazımda düğümlenenleri yutkunarak bastırdım. “Geldim işte anneciğim biraz geç ama geldim.”

Elif’in ayak sesleri koridorun sonundan cıvıldayarak geldi. “ARJİİİİN!”

Bir anda kendini kucağıma attı. O küçücük kolları boynuma dolanırken nefesim kesildi sanki. İşte, bu gelişin asıl nedeni tam da buydu.

“O kadar özledim ki seni!” Gülüşü hâlâ çocuktu, ama gözleri büyümüş. “Sana şiir bile yazdım bak!” Kahkaha attım.

“Şiir mi? Elif sen büyümüşsün, farkında mısın?”

Başını iki yana salladı. “Hayır! Sadece sen yoksun diye büyümek zorunda kaldım.”

İçim paramparça oldu. Dışarıdan güldüm, ama içimde bir yer ince ince kanıyordu. Ben yokken büyümek zorunda kalan bir çocuk bırakmıştım geride.

Sare ise tam o sırada salondan çıkageldi. Üzerinde dantelli açık mavi bir elbise vardı, saçları taranmış, o her zamanki kusursuzlukla hazırlanmıştı. Gülümsemesi abla gülümsemesiydi ama içinde hafif bir sitemin gölgesi vardı. “Sürpriz yapmayı hâlâ seviyorsun demek,” dedi.

“İki günlüğüne geldim. Elif’i çok özledim.”

Başını salladı. Gülümsedi. “Tabii tabii… Elif için.”

Sözün altına sakladığı iğne ucunu hemen hissettim ama şimdilik cevap vermedim. Bu evde bazen sessiz kalmak, en güçlü cevap olabiliyordu.

Babam salondan içeri girdiğinde yüzü aydınlandı. “Oo kızım gelmiş! Bak bak, İstanbul havası seni iyice büyütmüş ha!”

Hemen sarıldı. Sert değildi sarılması. Sıcaktı, bilindikti. “Hoş geldin evine. Sesini duymak yetmedi bu sefer. İyi ki geldin.”

Babam hep böyleydi. Mardinli bir adamdı, evet. Ama içinde bir İstanbullu inceliği vardı. Annemin onun aklını nasıl çeldiğini yıllar içinde biz de anlamıştık. Bazen bazı erkekler konuşmaz, ama sessizce destek olurlar ya işte babam öyleydi. Gözleriyle hep yanımda durmuştu. Okula giderken, üniversiteyi seçerken, İstanbul’a taşınırken. Hep.

Birlikte mutfağa geçtik. Annem beni oturtmak için ısrar etti ama ben dayanamayıp onun yanına geçtim. Yan yana yemek hazırlarken göz ucuyla bana baktı.

“Sana fırın makarna yapacağım bu akşam. İstanbul'da bulamazsın böyle.”

Gülümsedim. “Sırf bunun için bile gelinir zaten.”

Elif sandalyesine çıkmış, bize bir yandan şiirini okuyordu. Babam salonda gazete açmış, bizi dinliyordu. Sare ise telefonunu kurcalıyor, arada başını kaldırıp yüzüme bakıyor ama gözlerinde anlamadığım bir mesafe vardı.

Küçük laflarla içimi yokladı: “İstanbul hâlâ seni yormuyor mu?”

“İnsan hiç köklerinden bu kadar uzak kalabilir mi?”

“Yani orası ne kadar senin evin olabilir ki?”

İçimden derin nefesler aldım. Sare’yi tanıyordum. O hep böyleydi. Tatlı tatlı başlardı, sonra her lafı dönüp dolaştırır bir siteme bağlardı. Ona göre modern olmak dikkatli bir sınırdan ibaretti. Bir adım ötesi düşmekti.

Ama annem duruma hemen el koydu.

“Sare, sofrada fikir değil, tabak konuşur. Git ve salatayı getir güzel kızım.” O kadar net söyledi ki sofraya yayılan gerilim yerini tebessümlere bıraktı. İşte, annem. Kadınlığın ne olduğunu bilen, hayatı dirseklemiş bir kadındı.

Akşam yemeği boyunca Elif durmadan konuştu. Okuldan, arkadaşlarından, yazdığı küçük hikâyelerden. Onu dinlerken gözüm Sare’deydi, annemdeydi, babamdaydı. Bu ev, hâlâ aynıydı. Taşlar yerli yerindeydi ama ben içten içe değişmiştim.

Ve artık biliyordum. Bazı evlere geri dönülürdü. Ama o evler, sizi yeniden saramaz. Çünkü siz o evin duvarlarından taşan bir su gibi olmuşsunuzdur artık. Sığamazsınız.

Yemekten sonra annemle balkona çıktık. Çayları ellerimize aldık. O uzun uzun baktı bana. “Sana bir şey söyleyeyim mi?” dedi. “Sana ne yapılmaya çalışıldığını çok iyi görüyorum. Ama sen dimdik duruyorsun ya işte o her şeye değer.”

Gözlerim doldu. “Sen arkamda olmasan bu kadar dik durabilir miydim bilmiyorum.”

Elini dizime koydu. “Ben hep buradayım. Bu şehir değil, bu kadınlar büyütecek bizi.”

O gece Elif yanıma kıvrıldı uyurken. Nefesi yastığa karıştı. Onun saçlarını okşarken düşündüm: Ben belki burada kalmayacaktım. Ama onun yüreğinde hep bir yerim olacaktı.

Ve sırf bu yüzden, iki gün bile yetebilirdi.

🥀

Merhabalar umarım bölümü beğenmişsinizdir.

Çok uzun olduğu için bölerek paylaşacağım bölümleri.

Keyifli okumalar 💕

Yorum yapıp beğenmeyi unutmayın seviliyorsunuz 💕

A.A