12. bölüm · SIRRI SAKLI
SIRRI SAKLI 11
11. Bölüm: Anlaşmalar Ve Ayrımlar
Can Kazaz ~ Kendi Halimde
🥀
(Arjin Derya Karahan)
Kolumda hissettiğim keskin bir sızıyla uyandım. Gözlerimi araladığımda önce nerede olduğumu bile tam çıkaramadım. Güneş perdenin aralığından içeri sızıyor, yüzüme usulca dokunuyordu ama tenime batan şey başka bir acıydı. Kolumu hareket ettirdiğimde nefesimi tuttum. Uykudayken üzerine yatmış olmalıydım, ama tabi ki yalnızca bununla açıklanamazdı bu ağrı.
Geceden kalma o itiş kakış, o öfke dolu anlar. Kolumda mor bir iz bırakmıştı. Sert bir darbenin, kontrolsüz bir gecenin suskun hatırasıydı.
Sapanca’ya iki günlüğüne kafa dağıtmak için gitmiştik. Dinlenmek, uzaklaşmak, nefes almak ama evrenin başka planları vardı belli ki. Bu kadar olaylı geçmesini beklememiştim. Yine de içimde en ufak bir pişmanlık yoktu.
Çünkü her şeye rağmen güzeldi.
Evet, gergindi, karmaşıktı, bazı anlar mideme oturan duygularla boğuşmak zorunda kaldım. Ama yine de bir şeyleri hissettiğimi fark ettim. Uzun zamandır böyle hissetmemiştim.
Yavaşça doğruldum yataktan. Bedenim hâlâ yorgundu, ama zihnim her zamanki gibi inatçıydı. Dünkü gecenin izleri hâlâ oradaydı… ama onları susturmayı iyi biliyordum ben. Düşünmeyecektim. Kafamı yormayacaktım. Ve her şeyden önemlisi onu takıntı hâline getirmeyecektim.
Kendi kendime verdiğim sözler vardı. Bunu atlatmalıydım.
Duşa girdim. Ilık suyun tenime çarpışıyla birlikte biraz olsun gevşedim. Sanki suyla birlikte olanlar da akıp gidiyordu… ya da ben öyle olduğuna inanmak istiyordum.
Duştan sonra doğruca mutfağa geçtim. Mideme bir şeyler indirmek istemiyordum. Zaten içim daralıyordu. Kahve, sadece bir kahve yeterdi bu sabaha.
Pencerenin kenarındaki boşluğa kıvrıldım. Bardağı iki elimle sardım. Sokak yavaş yavaş uyanıyordu.
Ve her zamanki gibi… Mehmet sahnedeydi. Yine o tanıdık ses tonu, yine o yargı dağıtan bakışlar:
“Senin eteğin fazla kısa!”
“Bu üst sana göre değil, burası mahalle!”
Tüm hücrelerimle gerildiğimi hissettim. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım ama… yetmedi. Pencerenin kenarından kalkıp uzaklaştım.
Tiksiniyordum bu sahte ahlâk timsallerinden. Kendi hayatını düzene koyamamış insanlar, başkalarının hayatlarını yargılamaya bu kadar meraklıydı işte. Boş konuşuyordu. İçinde zerre vicdan, anlayış ya da bilgi yoktu. Sadece bağırıyordu.
Odamın yolunu tuttum tekrar. Bugün fazla uğraşmak istemiyordum. Siyah bir kot giydim, beyaz bir tişört. Ruh halim sadelik istiyordu. Fazlasına enerjim yoktu.
Ve sonra… O iç çekiş geldi dudaklarımın arasından: “Offf…”
Gerçekten, ama gerçekten anlamıyordum Civan’ı. İçimde hep bir şeyleri çözmeye çalışan bir parçam vardı ama onun söz konusu olduğu anlarda hep duvara tosluyordum. Evet… belki kıskanmıştı. Bu anlaşılır bir şeydi.
Belki ben de onun yerinde olsam rahatsız olurdum.
Ama ben açıklamamı yapmıştım. Mert’in kim olduğunu anlatmıştım. O fotoğrafın içinde gizli, sinsi bir anlam yoktu. Sadece mutlu bir anıydı.
Peki neden hâlâ bana karşı bu kadar sertti? Neden hâlâ duvarlarını bir milim bile indirmemişti?
Kendimi savunmuştum. Haklıydım. Kötü bir şey yapmamıştım. Ama hâlâ o soğukluk, o suskunluk üzerime çöküyordu.
İçimde kırgınlıkla karışık bir öfke kabarıyordu. Ve evet, bu tepkiyi hak ettiğimi düşünmüyordum. Ne olursa olsun bunu hak etmemiştim.
Dolabın kapağını kapatırken hâlâ aklım Civan'daydı. Ona öfkelenmemek elde değildi ama bir yanım da... kırıldığım yerden onu hâlâ tutuyordu. Yok saymaya çalışıyordum, ama insan hissettiği şeyi susturamazdı. Hele ki bu his Civan'a aitse.
Tam o sırada telefonum çaldı. Ekranda Deniz’in ismini görünce kısa bir tereddüt ettim. Kendimi o kadar kendi içime çekmiştim ki kimseyle konuşmak istemiyordum aslında. Ama Deniz hep farklıydı. Onun sesi bazen buz gibi bir sabaha güneş gibi düşebiliyordu.
Aramayı açtım.
"Derooo!" Her zamanki gibi enerjik, neşeli, kıpır kıpırdı sesi. "Günaydın. Ay seni darlıyorum ama bak dur, hemen konuya giriyorum! Biz birkaç kişi arkadaşlarla buluşacağız bugün. Hem açık hava, hem de kafa dağıtmalık. Sahilde oturacağız, belki yürürüz. Ne dersin, gelir misin?"
Bir an sustum. O an sessizlikte kendi iç sesimi duydum. Evde kalırsam Civan’ı düşünecektim. Daha fazla kırılıp, daha fazla sorgulayıp kendi içimde boğulacaktım. Belki gerçekten çıkmalıydım. Kafamı dağıtmalıydım. Kendimi unuttuğum yerlere bir süreliğine uğrayabilirdim.
"Kimler geliyor?" diye sordum.
"Zehra var, Ömer var, hatta bildiğin Gözde bile geliyor. Ben de dedim ki Deryasız olmaz! Zaten geçen sefer de gelememiştin. Lütfen bak, bugünlük sadece ‘iyi hissetme’ günü olsun."
Deniz’in sesi öyle içten, öyle davetkârdı ki… gülümsemeden edemedim.
"Peki," dedim sonunda, iç çekerek.
"Bir saat kadar zaman ver bana, hazırlanıp çıkarım."
"Yaşasın! Tamam, konum atarım. Harika olacaaaak!" Sonra sesi biraz yumuşadı. "Derom… iyi misin bu arada?"
Bir an durdum. “İyiyim” demek kolaydı ama bu sefer dürüst oldum. "Biraz karışığım. Ama toparlayacağım."
"Toparlamana bile gerek yok," dedi Deniz. "Sadece nefes al. Geri kalanı hallolur."
Telefonu kapattığımda yüzümde küçük bir tebessüm vardı. Kırgındım, yorgundum ama bir yanım hâlâ yaşamaya niyetliydi.
Telefonu kapattıktan sonra birkaç saniye elimde öylece tuttum. Ekran karardı, ama zihnimde Deniz’in sesi yankılanıyordu hâlâ. “Sadece nefes al.” Ne kadar basitti, değil mi? Ama bazı günler, nefes almak bile lüks gibi geliyordu insana.
Ayağa kalktım. Odaya dönerken güneş yüzüme çarptı. Hafif, sıcak bir sabah… İstanbul’un o karmakarışık temposuna rağmen, gökyüzü bugüne umutla bakıyordu sanki. Ben de öyle yapmalıydım. En azından denemeliydim.
Üzerimi değiştirdim. Siyah pantolonumu çıkardım, onun yerine bol kesim bej keten bir pantolon giydim. Üzerine açık mavi bir gömlek. Aynanın karşısında durup saçlarımı biraz şekillendirdim. Hafif dalgalı bırakıp uçlarını topladım. Makyajımda da abartıya gitmedim. Gözlerim zaten yeterince yorgundu, fazlası sadece yalan olurdu. Bir rimel, biraz allık, hafif bir parlatıcı…
Kendime aynadan baktığımda, yorgun ama inatçı bir yüzdü gördüğüm. Toparlanmaya çalışan bir hâldi belki de.
Çantamı alıp kapıdan çıkarken, içimde tanımlayamadığım bir boşluk vardı. Sanki bir şey eksik gibiydi ama bu hissi bastırdım. Bugün eksikleri değil, elimdekileri hatırlamak istiyordum.
Deniz’in attığı konuma göre sahilde bir kafede buluşacaklardı. Yol boyunca kulaklığımı taktım ama müzik bile yetmedi bana. Kafamın içinde hâlâ dünkü konuşmalar, bakışlar, sessizlikler yankılanıyordu.
Derin bir nefes aldım.
Kafeye vardığımda Deniz bana doğru el salladı. Yanında Zehra, Ömer ve Gözde oturuyordu. Hepsinin yüzü tanıdık, hepsi kendi telaşlarıyla doluydu ama orada olmak kendime verdiğim en iyi karardı bugün.
"İşte geldi prenses!" diye bağırdı Deniz. Sarılmak için yerinden kalkmıştı, kollarını açtı. Ben de ona sarılırken içimden “İyi ki varsın,” dedim sessizce.
Biraz sonra kahkahalar yükselmeye başladı. Gözde, hocalardan birinin efsane sınav sorularını anlatıyordu.
Zehra, staj yeri bulamadığından dert yanıyordu. Ömer ise her zamanki gibi sessizce dinliyor ama arada tek cümlesiyle herkesi güldürüyordu.
Ben de yavaş yavaş çözüldüm.
Arada kahkaha attım, esprilere karşılık verdim. Kahvemden bir yudum aldım ve ilk kez içim gerçekten biraz olsun ısındı.
Ama ne kadar gülsem de, içimde bir kıyıda hâlâ sessizce oturan bir Arjin vardı. Civan’ın sessizliği gibi. Ama bugün o sessizliğe cevap aramayacaktım. Bugün sadece nefes alacaktım
Güneş yükseldikçe, kahveler bitti, sohbetler yavaşladı. Herkes ayağa kalktı, bir öneri geldi: “Sahilde yürüyelim biraz.”
Herkesin ortak kabulüyle o geniş, kıyıya paralel uzanan yürüyüş yoluna çıktık. Gözde önden coşkuyla anlatıyordu yine bir şeyleri. Ömer onun söylediklerine omzunu silkip gülüyordu. Zehra sessizce onları izliyor ama belli ki o da eğleniyordu. Ben ve Deniz biraz arkada kalmıştık. İkimizin adımlarına martı çığlıkları eşlik ederken, gözüm bir ara denize takıldı. Köpük köpük kıyıya vuran dalgalar, yorgun ama istikrarlı bir ritimdeydi.
Deniz, sessizliğimi fark etmişti.
"Derya… iyi misin gerçekten?"
Birkaç saniye duraksadım. Boğazımda kelimeler diziliyor, ama içlerinden hangisini dışarı çıkaracağımı bilemiyordum. Konuşmak istemiyordum. En azından uzun uzun anlatmak, kendimi tekrar tekrar çözmeye çalışmak yorucuydu.
"Eh işte…" dedim gülümseyerek ama yorgunca. "Ufak bir tartışma oldu Civan’la aramızda. Yanlış anlama durumu gibi… Bayağı soğuk davranıyor şu an."
Deniz’in yüzünde küçük bir kaş çatılması belirdi. "İyi misin peki, yani duygusal olarak?"
Başımı salladım. "Toparlıyorum. Çok konuşmak istemiyorum aslında. Bugün biraz akışa bırakmak istiyorum kendimi."
Deniz neyse ki beni iyi tanıyordu.
"Tamam," dedi usulca. "Ben buradayım. Ne zaman istersen."
Yürümeye devam ettik. Bir ara ayakkabılarımı çıkarıp kumlara bastım. Ayak parmaklarımın arasına dolan ılık kum, tuzlu havayla karışan rüzgâr bir süreliğine tüm düşüncelerimi susturdu.
Gün böyle akıp gitti. Sahilde oturduk, çimenlere yayıldık. Bir ara güneşin altında gözlerimi kapatıp sadece sesleri dinledim. Martılar, çocuk kahkahaları, satıcıların bağırışları, uzaklardan gelen gitar sesi. Bir hayat vardı orada. Benim sıkışıp kaldığım iç dünyamın ötesinde bir hayat. Ve ben bugün onun içindeydim.
Akşam üzeri yaklaştığında, güneş denize doğru eğilmeye başladı. Kıyıya vuran dalgalar biraz daha belirgin, biraz daha yumuşak görünüyordu. Telefonumu çıkardım. Ayakkabılarımı kenara bırakıp suya yaklaştım. Ayak bileklerime kadar gelen serinlik, içimi ürpertti ama güzeldi.
Denize baktım. O hareket, o sonsuz döngü… bana kendimi unutturdu bir an.
Kısa bir video çektim. Kamerayı sabit tuttum; sadece dalgaların o sakin dansı vardı kadrajımda. Arka plana da bir şarkı ekledim: "Sonsuz bir bekleyiş gibi." Sözü yoktu. Sadece piyano ve hafif yaylılar. Sonra story’i paylaştım.
@deniz.aksy
@zehraakkaya
@omermutlu
@gozdekrca
Etiketleri de ekledim. Yüzüm görünmüyordu. Ama içim o videodaydı.
Güneş yavaşça kaybolurken herkes vedalaşmaya başladı. Birbirimize sarıldık, “görüşürüz” dedik. Yalancı mutluluklar değil, gerçek dostluklar vardı bugün.
Eve döndüğümde yorgundum ama huzurlu. Makyajımı sildim, saçlarımı açtım. Mutfağa geçip tost makinesini çalıştırdım. İki dilim ekmek, biraz beyaz peynir, domates. Yanına zeytin ve hazırda olan soğuk bir ayran.
Küçük bir tepsi hazırladım. Salonda oturup televizyonu açtım ama ne izlediğimi bile bilmiyordum. Bir yandan yavaşça yemeğimi yedim. Bugün bir iyileşme günüydü benim için. Sessiz, sade ama anlamlıydı.
Ve bu defa… Civan’dan mesaj beklemiyordum. Kendimi açıkladığım ve anlattığım bir konuda artık adım atmam gerektiğini düşünmüyordum.
Güneş batmaya yaklaşırken, zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştim. İstanbul’da bir gün böyle kolayca akıp gitmezdi genelde. Her şey ya bir yerlere çarpar ya da içime çökerdi. Ama bugün farklıydı. Sanki o çarpan şeyler, içime çöken ağırlıklar, bir süreliğine kenara çekilmişti. Arkadaşlarımın yanında olmak, hiçbir şey anlatmak zorunda kalmadan sadece orada var olmak bir lütuf gibiydi. Beni dinlendirmişti.
Televizyonun karşısında uzanıyordum hâlâ. Tabağım yanımda, artık ısınmış ayranın son yudumlarını içiyordum. Ekrandaki filmde karakterler konuşuyor, bir şeyler yaşıyor ama ben yalnızca fondaki müziklere takılı kalıyordum. Hikâye mi sürüklüyordu beni, yoksa kendi hikâyemin gürültüsünden mi ona sığınıyordum bilmiyorum. Sadece sessizce izliyordum. Bazen gülümseyerek, bazen içim titreyerek.
Tam o sırada telefon çalmaya başladı. O an kalbim sanki yerinden çıkacaktı. Ekrana bile bakmadan içimden geçen ilk düşünce Civan olmuştu. Kendimi kandırdığımı hissetmiştim o an. Tüm gün boyunca içten içe aslında ondan bir haber gelmesini beklemiştim.
Birkaç saniye elim titredi. Ekranı elime alıp baktığımda isminde tanıdık bir sıcaklık ama bambaşka bir anlam taşıyan bir isim çıktı karşıma: "Annem."
Kalbim birden durulmuştu ama içimde hafif bir hayal kırıklığı da vardı. Ne kadar da hazırlıksız yakalanmıştım. Ne kadar hâlâ bekliyordum aslında.
Bir iç çekişle aramayı açtım. "Anne?"
"Arjin? Güzelim, nasılsın kızım?" Sesi o kadar yumuşaktı ki... bir an gözlerim doldu. İstanbul ne kadar uzak olursa olsun, annemin sesi hep ev gibiydi.
"İyiyim anne," dedim hafif bir tebessümle. "Sen nasılsın? Herkes iyi mi evde?"
"İyiyiz kızım çok şükür. Baban köye gitti bütün gün işlerle uğraş dur daha yeni geldi eve. Elif'te ödevlerinin başında... Biraz yorgun geliyor senin sesin..."
Her defasında anlamasına hayret ediyordum. Sesimden, nefesimden, hatta sustuğum anlardan bile. Bir anne sezgisi, kelimelerin çok ötesinde çalışıyordu kesinlikle.
"Yorgunum biraz evet," dedim dürüstçe. "Ama geçti sayılır. Bugün arkadaşlarla dışarı çıktım, kafa dağıttım."
"Böyle yap işte," dedi hemen. "Dertlere dalmakla olmaz. Gençliğini yaşa. Biz burada iyiyiz, sen yeter ki iyi ol, mutlu ol."
Bir süre sessizlik oldu. Sonra annemin sesi biraz daha tereddütlü ama alışıldık bir tonda tekrar kulaklarıma doldu. Aslında şimdi daha iyi fark ediyordum. Ben ailemi çok özlemiştim.
"Arjin… ne zaman geliyorsun Mardin’e? Çok oldu seni görmeyeli. Elif her gün soruyor ablam ne zaman gelecek diye." Bunu soranın aslında annem değilde babaannem olduğunu çok iyi biliyordum. Oraya gittiğimde de neden geldin sözlerini duyacağımı da çok iyi biliyordum ama. Sesimi çıkarmadım yine de. Gözlerimi kapattım. İstanbul’un duvarları kalın, yolları uzak oluyordu böyle anlarda. Mardin’in taş evleri, sabah kahvaltıları, annemin dolma sararkenki elleri… Hepsi bir anda bastı üzerime. Ve bir yanım kaçmak isterken, diğer yanım o sokaklarda yürümeyi özlemişti. Çok özlemiştim fakat oraya gittiğimde de ne kadar dara düştüğümü bir ben biliyordum. Babaannemin sürekli söylenmeleri, amcamın ve Mirza'nın sürekli burada da okul var burada okursun gel baskıları. Hepsi beni boğuyordu.
"Yakında…" dedim, sesim hafif çatallanarak. "Tam tarih veremem ama... çok uzun sürmez."
"Bekliyoruz," dedi sadece. "Hem ev hem biz seni özledik."
Telefonu kapattığımda içimde biraz sıcaklık, biraz da suçluluk vardı. Geri dönmek istemediğim için değil... Hazır olmadığım için. Bir yerim hâlâ çözülmemişken o toprağa basmaya cesaret edemiyordum.
Ekrandaki filme geri döndüm ama artık odaklanamıyordum. O taş sokaklar gözümün önünde dönüyordu. Ve annemin sesi hâlâ kulağımda:
"Gençliğini yaşa." Yaşıyor muydum? Kimi zaman evet kimi zaman hayır ama şunu iyi biliyordum ki Mardin'de ailemle savaş vermektense burada tek başıma savaşmak daha kolaydı.
Telefonu usulca kenara bırakmıştım. Annemle konuşmak iyi gelmişti, ama bıraktığı iz, filmin bıraktığı etkiyle birleşince kalbimde ince bir sızı kalmıştı.
Bugün kendimi toparladım sanmıştım. Gerçekten öyle hissetmiştim. Ama insan bazı duyguları ne kadar bastırırsa bastırsın, gecenin sessizliğinde yeniden filizleniyordu.
Işıkları kapatmak için ayağa kalktım. Pencereden dışarıya baktım bir süre. İstanbul… hâlâ canlıydı. Ama ben yavaş yavaş uykuya hazırlanıyordum. Bir an içimde bir ses yükseldi. Sare. Uzakta olsa da, bir telefon uzağımdaydı işte. Ve şu an onunla konuşmaya, sesini duymaya ihtiyacım vardı. Her zaman anlaşamıyor, çatışma halinde oluyorduk birbirimizle ama ne olursa olsun yine de kardeştik.
Telefonu elime alıp rehberdeki ismini buldum. “Sare” Hiç tereddüt etmeden aradım.
İki sinyal bile geçmeden açtı.
"Arjin?" dedi hemen. "Hayırdır bu saatte?"
Gülümsedim. Ama gözlerim hafifçe dolmuştu bile.
"Bir şey yok Sare… sadece sesini duymak istedim."
Sare’nin sesi her zaman dengeliydi. Ne fazla duygusal, ne fazla mesafeli. Ama ben onun beni ne zaman ‘gerçekten’ dinlediğini hep bilirdim. Yani hayatımız boyunca çok yakın bir kardeşlik bağımız olmamıştı o daha geleneksel ben daha modern düşüncelere sahiptik ve Sare bundan hoşlanmıyordu. Ona göre bir kadın evlenip çocuk doğurmalı ve kocasını mutlu etmeliydi sadece. Aynı anne babadan olduğumuza bazen inanamıyordum.
"Yorgun gibisin," dedi.
"Bugün çok yürüdüm. Deniz’lerleydim. Biraz kafamı dağıttım ama sonra… işte, klasik Arjin. Geceleri her şeyi yeniden düşünen kız."
Kahkaha atmadı. Ama gülümsediğini hissettim.
"Büyüyorsun," dedi. "Düşünmekten kaçamayacak kadar büyüyorsun."
Bir an sustum. Sonra sesim yumuşadı.
"Elif orada mı? Biraz da onunla konuşabilir miyim?"
"Ağzımdan aldın. Az önce benden telefonumu istiyordu zaten. Arjin’i çok özledim, dedi."
Sare’nin sesi uzaklaştı bir anda. “Elif! Bak bakalım kim aramış!” diye seslendiğini duydum. Sonra küçük, cıvıl cıvıl ama uykulu bir ses geldi.
"Arjiin!" Küçük bir çığlık gibiydi bu.
Gülümsedim. Kalbim o an sımsıcak oldu.
"Elif’im… nasılsın bebeğim?"
"İyiyim ama seni çok özledim abla. Bugün okulda resim dersinde seni çizdim! Hani senin saçların böyle upuzun Rapunzel gibi ya, onu da çizdim. Sonra öğretmen dedi ki 'Bu ablan mı?' Ben de dedim ki 'Evet ama uzakta, çok uzakta...'" Elif'in dediği gibi saçlarım Rapunzel gibi uzundu bir dönem. Birkaç ay önce ani bir kararla kestirmiştim. Annemlerle de bir süredir görüntülü konuşmadığım için bende ki değişimi fark etmemişlerdi.
Birden durdu.
"Keşke burada olsan Arjin." Boğazım düğümlendi.
"Biliyorum bebeğim… ben de çok istiyorum. Az kaldı, bak söz veriyorum geleceğim."
Elif’in sesi bir anda titredi. Ve sonra… o tanıdık boğulmuş hıçkırık sesi geldi.
"Ağlama Elif…" dedim fısıltıyla.
Ama o çoktan başlamıştı. "Bazen… bazen seni çok özlüyorum Arjin. Herkes burada ama sen yoksun. Sare ablam evde ama hep çalışıyor, annem de evle uğraşıyor sürekli. Sen olmayınca ev sanki sessiz oluyor."
O an yutkundum. Sadece onun sesi değil, içimdeki sarsıntı da yükseliyordu. Elif ağladıkça, ben de ağlıyordum. Sessizce, içten içe.
Ama sadece Elif’in özlemi değildi bu. Civan’ın sessizliği de çökmüştü üzerime. Göz göze bile gelememek, kendimi anlatamamış olmak, tüm duvarlara çarpa çarpa yalnız kalmak.
“Elif… bak buradayım,” dedim. Sesim titriyordu. “Ben hep buradayım, tamam mı? Kalbinin içinde, kulağında, resim defterinde…”
"Gerçekten mi?"
“Gerçekten. Ama ağlarsan Arjin de ağlar. Hadi şimdi ikimiz de gülmeye çalışalım biraz, ne dersin?"
"Tamam… ama sen de gel tamam mı?"
"Söz," dedim.
Telefonu kapattıktan sonra ellerim titriyordu. Bir süre ekran karanlıktı.
Sadece kendi yansımam görünüyordu. Ve gözyaşlarım sessizce yanağımdan süzülüyordu.
O an fark ettim. Özlemek, sadece uzaklıkla ilgili değildi. Yanında olup da seni anlamayan birinin sessizliği çok daha uzaktı bazen.
Civan’ın adı geçmemişti. Ama her gözyaşımda onun da izi vardı bu gece.
Telefon kapandıktan sonra bir süre yatağın ucunda öylece kaldım. Başım önümde, ellerim dizlerimde. O karanlıkta hiçbir şey yapmadan, sadece içimdeki boşluğa bakar gibi.
Elif’in sesi hâlâ kulağımdaydı. “Sen olmayınca ev sanki sessiz oluyor.”
Bu cümle kalbime bir yerden saplandı. Ev, aile, güvende hissettiğin yer. Kendimi hiç Mardin'de ailemin içinde güvende hissetmemiştim aslında ama...
İstanbul'da güvende miydim? Burada, bu şehirde? Kendimle baş başa kaldığım her an, daha da yalnızlaşırken?
Elif’in gözyaşları… Benim gözyaşlarım… Sadece iki kardeşin özlemi değildi artık bu.
Kendimden bir parça kaybediyormuşum gibi hissediyordum. Bana ait olan şeyler, anlamlar, bağlar yavaşça elimden kayıyordu.
Yatağa uzandım. Tavan karanlıktı ama sanki üzerime bir ağırlık gibi çöküyordu. Uyumaya çalıştım. Gözlerimi sımsıkı kapadım. Ama zihnim susmadı.
Civan’ın sesi kulaklarımda dönmeye başladı. Az konuşmaları, çok susuşları. Sözsüz tepkileri. O kıskanç ama duvarlı hâli.
Beni hiç tanımamış gibiydi.
Oysa ben onun en ince bakışına bile bir anlam yüklemiştim. Bir duraksamasını, bir omuz düşürmesini fark ederdim. Ben onu öğrenmeye çalışmıştım. Ama o... beni yargılamaya daha yakındı. Cezalandırmaya belki. Ve işin en acı yanı da buydu. Kendimi anlatma çabam, onun suskunluğunda boğuluyordu.
Yastığın köşesine yüzümü gömdüm. Ama o an, içimde bir cümle yankılandı: “Bu kadar sevilmemeye nasıl alıştı kalbim?”
Ve ben, sadece Elif’in özlemine değil… Civan’ın eksikliğine de ağladım o gece. Kimseye belli etmeden, sessizce. Çünkü bazı ağlamalar yüksek sesle değil, derin sessizlikle olur. İçine düşer insan. Ve sesi sadece kendi kalbinde yankılanır.
Bir süre sonra gözyaşlarım durulsa da, uyku gelmedi. Yatağın kenarındaki defterimi aldım. İki sayfa çevirdim. Kalemi elime aldım.
Ne yazacağımı bilmiyordum.
Ama içimde o kadar çok şey vardı ki. Kelimeler çıkmasa da, elim kalemle sayfayı arıyordu. Belki bir şey yazmazdım. Ama elimde o kalem olduğu sürece bir ihtimal vardı. Anlatabilme ihtimali.
***
Sabahın ilk ışıkları göz kapaklarıma vurduğunda hâlâ yorgundum. Vücudum dinlenmiş gibiydi belki ama ruhum darmadağınıktı.
Yatağın içinde birkaç dakika öylece uzandım. Ne düşünecek hâlim vardı, ne de kaçacak bir yerim. Yalnızca bekledim. Belki kalbim biraz hafifler, belki içimdeki yumru çözülür diye. Ama çözülmedi. Sadece alıştım varlığına.
Yavaşça kalktım, odayı toparlamadan doğruca mutfağa yöneldim. Adımlarım temkinliydi, sanki içimdeki sessizliği kırmamaya çalışıyordum. Mutfak hâlâ dünkü gibi dağınık sayılırdı ama gözüm takılmadı. Bugün kırıntılarla uğraşacak gücüm yoktu.
Dolabı açtım. Soğuk cam kavanozlar, yarım kalmış ekmek poşeti, yarım bir domates... Hepsi sustuğum şeyler gibiydi. Oradaydılar, bakıyordum ama görmüyordum. Yine de bir hareket etmem gerekiyordu.
İki yumurta aldım. Küçük demliği koydum ocağa, suyu doldurdum. Çayı ince belli bardakta içmek istedim. Annem gibi. Mardin’deki sabahlara bir pencere gibi.
Küçük bir tava çıkardım. Yağ kızarken yumurtaları kırdım. Sesi güzeldi. Bir şeylerin hâlâ hayatla temas ettiğini hatırlattı bana. Zeytin kavanozunun kapağını açarken elim ıslaktı, hafif kaymıştı. Kapağın metal sesi serin ve rahatsız ediciydi. Ama en azından bir şey hissediyordum.
Tezgâha yaslandım bir an. Kahvaltı hazırlarken bile kafamın içi dağınıktı. Civan’ın bakışı. Elif’in ağlayışı. Annemin sesi. Hepsi birden dolanıyordu beynimde. Ama elim durmadı. Küçük küçük domates doğradım, peyniri tabaklara koydum. Tek kişilik masa. Ama özenli.
Çaydan ilk buhar yükseldiğinde, burnuma hafif bir dem kokusu geldi. Çayın, zeytinin, yumurtanın... Bir sabaha ait olan tüm sesler ve kokular etrafımı sarmıştı. Ama içim hâlâ biraz boştu.
Sanki ben bu masanın dışında bir yerdeydim. Bedenim buradaydı ama aklım başka şehirlerde, başka kalplerde dolaşıyordu.
Masayı hazırlarken bir çatal düştü yere. Eğilip almakla almamak arasında durdum birkaç saniye. Sonra derin bir nefes alıp aldım. Yavaşça sandalyeye oturdum. Tek kişilik sofraya baktım.
Ama karşımdaki boşluk... sadece fiziksel değildi. Civan oturmalıydı belki orada. Ya da Sare. Ya da annem. Ama kimse yoktu. Ben vardım. Ve bu sabah sadece kendimle sofradaydım. Aslında her sabah olduğu gibi.
Çayı elime aldım. Dudaklarımda bir acılık hissettim. Ama o tanıdık bir acıydı. İnsanı uyandıran, hafifçe kendine getiren cinsten.
Bir lokma peynir aldım ağzıma. Sessizce çiğnedim. İçimde “devam et” diyen bir yanım vardı. Zorla da olsa ayağa kalkan, her şeye rağmen kendine küçük bir kahvaltı hazırlayan o hâl belki de iyileşmenin ilk adımıydı.
Ve bu sabah, kimseyi beklemeden sadece kendime yer açıyordum.
Kahvaltımı bitirdiğimde içimde küçük bir karar vardı artık. Bugün evde kalmak istemiyordum. Bu duvarlar fazla sessizdi, fazla tanıdık. Ve tanıdık olan her şey, düşüncelerimi tekrar tekrar çevirip önüme koyuyordu.
Mutfağı toparladım usulca.
Bardakları yıkadım, tabağı lavaboya bıraktım. Sonra odama geçtim. Bir pantolon, üzerine ince keten bir gömlek. Saçlarımı toplamadım bu kez, omuzlarıma dökülsün istedim. Sanki dışarı çıkınca yüzüme değen rüzgârla birlikte biraz benliğimi de sürükler gibi.
Çantama cüzdanımı, kulaklığımı koydum. Defterimi de almak geçti içimden ama vazgeçtim. Yeni bir defter almaya karar verdim bu sabah. Bembeyaz, tertemiz bir sayfa istiyordum. Geceyi oraya sığdıramazdım ama belki kalbimden geçen birkaç kırıntıyı. Bir iz, bir gölge, bir ağırlık gibi dağıtırdım defterin sayfalarına.
Dış kapıyı çekip çıktım. Sokak serindi ama güneş parlıyordu. Evin önüne park ettiğim Civan'ın arabası da hâlâ oradaydı. Büyük ihtimalle artık iletişimimiz olmayacaktı ve ben bu arabayı geri nasıl verecektim? Ki İstanbul'a tekrar ne zaman gelir o bile belli değildi. Arabaya bakmayı kesip yürümeye başladım. Adımlarım hızlı değildi. Ama nettim. Bazen yavaş yürümek, kararsızlık değil, kendine iyi davranmaktı.
Küçük bir kırtasiyeye girdim. Rafları inceledim uzun uzun. Çizgili mi, düz mü? Sert kapak mı, yumuşak mı? Sanki hepsi içimdeki bir şeyi yansıtıyordu. En sonunda sade, beyaz kapaklı, çizgisiz bir defter aldım. Kapağında hiçbir şey yazmıyordu. Tıpkı şu anki ben gibi. Henüz adı koyulmamış bir hâli vardı.
Biraz yürümüş, sokağın ucundaki küçük kafeye gelmiştim. Kalabalık değildi. Köşede, cam kenarındaki masaya oturdum. Her zamanki gibi arkamı duvara verdim, yüzüm dışarı dönüktü. Dışarıyı izlemeyi hep sevmiştim. Birilerinin geçip gidişini, hayatın kendiliğinden akışını. Sanki ben durdukça dünya daha hızlı ilerliyormuş gibiydi.
Garsona sade bir kahve söyledim.
Sonra defteri çantamdan çıkarıp önüme koydum. Kapaktaki boşluğu parmaklarımla yokladım. İçinde ne varsa oraya dökülmeye hazır gibiydi artık.
Kalemi elime aldım. İlk sayfaya sadece bir cümle yazdım:
"Bazı sessizlikler, en çok bağıranlardır."
Sonra bekledim. Bir süre kelimeler akmadı. Ama yazmasam da oradaydım. Kalem elimdeydi, defter önümdeydi. Ve bu bir şeylerin başlangıcıydı.
İnsan bazen birini affetmek için değil, kendini tutmaktan vazgeçmek için yazar.
Ben de o gün… Civan’ı değil, kendimi bırakmaya başladım.
Kahvemin kokusu yavaşça burnuma dolarken elim hâlâ defterin kapağında bekliyordu. İlk cümleyi yazmıştım: "Bazı sessizlikler, en çok bağıranlardır." Ve o cümle, içimde bir düğüm gibi duruyordu. Tam da Civan’ın sessizliği gibi. Kelimesiz, ama kulakları çınlatan bir çığlık.
Parmaklarım kalemi kavradı, ama yazmak kolay değildi. Çünkü yazmak, kabullenmektir bir bakıma. Sustuğun şeyleri harf harf önüne dökmek, her kelimeyle biraz daha çıplak kalmak.
Ama yine de yazmaya başladım.
“Bazı geceler insan kendine itiraf etmek zorunda kalıyor: Sevilmediği yerde durmak, en büyük yalnızlık. Civan bana bir şey söylemedi belki ama söylemediği her şey içimde yankılandı. Kıskançlığını anladım. Ama beni anlamamasını affedemedim. Kendimi anlatmaya çalışırken, suçlu gibi hissettirildiğim her an biraz daha koptum. Ve ben, birini severken, bir şeyler hissederken bu kadar çok susmak zorunda kalmak istemiyorum artık. Ben anlaşılmak istiyorum. Saklanmak değil, savaşmak değil, sadece sevilmek...”
Yazdıktan sonra kalemi bıraktım. Boğazımda yine o tanıdık düğüm vardı. Ama bu kez gözlerim dolmadı. Sanki içim bir parça boşalmış gibiydi. Ağlamadım ama kalbim sakince hafiflemişti.
Pencerenin dışına baktım. İnsanlar geçiyordu. Bir kadın çocuk arabasını sürüklüyordu, yaşlı bir adam bankta oturmuş martılara simit atıyordu. Herkes bir şeyle meşguldü. Ben de kendimleydim.
O sırada telefonumu elimle yokladım, çantanın cebinden çıkardım. Ekranı açtığımda ilk olarak mesaj kutusuna gözüm kaydı. Bir umutla, bir anlık refleksle bakındım sadece.
Ama yoktu. Hiçbir şey yoktu.
Bir “Civan” kelimesi yazılmamıştı ekrana ama ekranda yazılmayan o sessizlik, içime çoktan kazınmıştı.
Bir iç çekişle telefonu masaya bıraktım. Bu defa mesaj beklemiyordum. Ama kabullenmek, alışmak anlamına gelmiyordu. Sadece vazgeçmekti.
***
Gün batmaya yüz tuttuğunda, hâlâ aynı masadaydım. Defterin birkaç sayfası dolmuştu. Kahve bitmiş, tabak boşalmıştı. Ama ben hâlâ oradaydım.
Kafeden kalktım. Yavaş adımlarla yürümeye başladım. Gökyüzü turuncuya dönmüştü. Denizin kenarına kadar ilerledim, taş duvarın üzerine oturdum.
Çantamdan telefonumu çıkardım, kulaklığımı taktım. O gün deftere yazdığım cümleleri tekrar okurken bir şarkı açtım.
Sözleri içime işliyordu. Kelimelerle baş edemediğim yerde müzik hep tamamlardı beni. Ve bu şarkı… bugün yazdığım her satırın fon müziği gibiydi.
Gözlerim denizin üstündeki ışık kırılmalarına takıldı. Dalgaların yorgun ama istikrarlı çarpışı… Kendimi orada izliyordum sanki. Kıyıya vuran bir düşünce gibi. Her seferinde biraz daha eksilen.
Telefonumun kamerasını açtım. Denizin tam o dalgalanan kısmına tuttum. Bir fotoğraf çektim. Dümdüz ama anlamlı.
Story'e yükledim. Altına bir şey yazmadım bu kez. Sadece müziği ekledim. Sadece görüntüyü. Sadece beni.
Kimseye görünmeyen hâlimi, en çok orada gösterdim belki de.
Akşam olmuştu. Eve döndüm. Üzerimi çıkardım, saçlarımı topladım. Mutfağa geçtim. Ağır yemekler değil, birkaç kraker, biraz yoğurt, birkaç meyve.
Televizyonu açmadım bu kez. Sadece camı araladım. Hafif bir rüzgâr içeri doldu. Temiz, serin. İçimdeki fazlalıkları bir nebze alıp götürür gibi.
Sonra defteri tekrar açtım. Bugün yazdıklarımı tekrardan okudum ve günümü son bir cümle ile tamamladım.
“Kırıldım ama hâlâ içimde sevgi var. Ve o sevgiyi ilk kez kendime saklamaya niyetliyim.”
Bardağımı yavaşça lavaboya bıraktım. Kalan kırıntıları çöpe döktüm, tezgâhı sildim. Her şey sade, temiz, yerli yerindeydi artık. Tıpkı içimde olsun istediğim gibi. Dışarıda akşam, içimde yorgun bir huzur vardı.
Salondaki yastıkları düzelttim, sandalyeyi masaya yaklaştırdım. Gün boyunca dağılan her şeyi toparlamak sanki zihnimi de toplamama yardım ediyordu.
Sonra odama geçtim. Penceremi hafif araladım. Serin bir rüzgâr yüzüme dokundu. Gökyüzü koyu lacivertti. Derin, sessiz, ama bir yerlerinde sanki bir şey bekliyordu.
Üzerimi değiştirdim. Pijamalarımı giydim. Yatağın kenarına oturup defterime son bir kez daha göz attım. Son cümlem hâlâ oradaydı:
“Ve o sevgiyi ilk kez kendime saklamaya niyetliyim.”
Bir iç çekişle kapağı kapattım, baş ucuma koydum. Yorganı üzerime çektim. Gözlerimi kapatırken kalbimde yavaşlayan bir ritim vardı. Bugün ağlamıştım, yazmıştım, düşünmüştüm. Ve şimdi sadece uyumak istiyordum.
Derin bir uykuya geçtim. Vücudum ağırlaşıyor, zihnim bulanıklaşıyordu. Hiçbir ses yoktu. Sadece rüzgâr, çok uzaklardan gelen bir melodi gibi dolanıyordu odamda.
Birkaç saat sonra…
Bir zil sesi.
Boğuk. Uzak. Rüyadaymışım gibi hissettiren. Bir sesin bana doğru ulaşmaya çalıştığını hissettim ama uyanamadım tam. Sonra bir sessizlik. Zil sustu.
Gözlerimi yarı araladım. Karanlık bir tavandı beni karşılayan. Perde aralığından sızan solgun ışık. Uykunun tam ortasındaydım. Kafamı çevirdim, telefonuma uzanacaktım ki Tekrar çaldı.
Bu kez daha net. Daha gerçek. Telefon titriyordu. Ekran aydınlandı. Gözlerimi kısıp baktım.
“Civan Arıyor.”
O an, içime bir sıcaklık yayıldı. Göğsümün tam ortasında bir yer titredi. Sanki bir şey yerinden oynadı. Aniden, uykunun rehavetinden sıyrıldım. Yatağın içinde doğruldum. Telefon hâlâ çalıyordu.
Birkaç saniye elimde tutup baktım ekrana. Adını görünce kalbim çarpmaya başladı. İçimde “neden şimdi?” sorusu dolaştı. Ama sesi bastıran şey, o yoğun heyecandı. Karışık, bulanık, ama çok canlı.
Açmalı mıyım? Yoksa… açmamalı mıyım? Beni kıran o suskunluk, o soğukluk hâlâ içimdeydi. Ama ya bir şey olmuşsa? Ya sadece duymak istiyorsa sesimi? Ya bu… bir başlangıçsa?
Elim tuşun üzerinde bekledi. Boğazım düğüm düğümdü. Gözlerim dolacak gibiydi ama tuttuğum her şey o an içime gömülmüştü.
Ve sonunda… parmağım ekranda kaydı.
Telefonu açtım.
🥀
Keyifli okumalar 💕
Lütfen yorum yapıp beğenmeyi unutmayın hepsi benim için çok kıymetli 🙏🏻
A.A
