2. bölüm · SIRRI SAKLI
SIRRI SAKLI 2
2. Bölüm: Arjin Derya Karahan
Melike Şahin ~ Deli Kan
🥀
(Arjin Derya Karahan)
Gözlerimi açtığımda, odanın içine henüz tam yerleşememiş loş bir aydınlık vardı. İstanbul, gün doğmadan önceki o sessiz ve tuhaf boşluğuyla sanki nefesini tutmuş gibiydi. Birkaç saniyeliğine nerede olduğumu unuttum. Duvarlara, çatlamış tavan çizgilerine, solgun perdelerin aralığından süzülen gri ışığa baktım. İçimde, eski bir alışkanlık gibi, evden yükselecek sesleri bekledim. Annemin mutfaktan gelen o sabırlı telaşını, ablamın her sabah tartışmalı geçen kahvaltı düzenini, Elif’in neşeli, cıvıldayan adımlarını.
Ama sessizlik, üzerime beton gibi çöktü.
Yalnızca kendi nefes alışımı duyabiliyordum. Boğuk ve içe çeken bir sessizlikti bu. Kalbimin ritmini bile ürkütmek istemezcesine kımıldamadan yattım bir süre. Sonra yorganı usulca üzerimden ittim ve ayaklarımı soğuk zemine bıraktım. O an, içimde incecik bir ürperti yayıldı. Üşümekten değil, kendime yabancı hissettiğimden.
Her adımımda Mardin’den İstanbul’a uzanan o kırık dökük yolun izleri vardı. Bu kararın ne kadar büyük, ne kadar sarsıcı olduğunu biliyordum. Ama pişman değildim. Hiçbir zaman olmadım. Mardin’i seviyordum; oradaki dağları, taşları, rüzgarı, kışın içimize kadar işleyen soğuğunu bile seviyordum. Ama orada, kendi benliğimin sadece bir kabuğunu taşıyordum. Gerçek benliğimi değil. Ne hissettiğimi, ne düşündüğümü özgürce dile getiremediğim bir yerde, yaşamak nefes almak gibi değildi.
Küçük mutfağa geçtim. Zaten küçüktü her şey; mutfak, masa, dolap, beklentiler. Kettle’a su koyarken dolabın kapağını açtım. Akşamdan kalan birkaç dilim ekmek, biraz peynir. Gösterişsiz, sade bir kahvaltı. Ama içinde bir zafer vardı. Çünkü kimse o sofrayı bana kurmamıştı. Kendim kurmuştum. Hayatımı da böyle kuruyordum işte; eksik ama bana ait.
Ailemle oturduğum kahvaltı sofralarında her şey olurdu; cevizli çörekler, bol tereyağlı yumurtalar, taze demli çaylar. Ama hiçbir zaman sesimi tam duyuramazdım o sofralarda. Her lokmanın içinde biraz susmak, biraz uyum sağlamak, biraz da kabullenmek gerekirdi. Oysa şimdi, bu eksik sofrada özgürdüm. Aç kalabilirdim, ama sessiz kalmak zorunda değildim.
Kettle ötmeye başladığında içimde de bir şey kımıldadı. Her yalnızlık anında olduğu gibi, geçmişin sesleri içimde yankılandı.
"Bir kız evine döner." "Bir kız ailesinin sözünden çıkmaz."
Annemin değil, babamın da değil. Babaannemin o çatlamış, bastıran, hükmeden sesi kulaklarımda çınladı. Kendi hayatımı kurmaya çalışırken bile bu ses peşimi bırakmıyordu. Ama ben çıkmıştım o evden. Kaçmamıştım. Korkmamıştım. Sadece gitmiştim. Ve dönmemiştim.
Camın önüne geçtim. İstanbul, gri bir sabaha uyanıyordu. Martı sesleri, uzaklardan silik bir hatıra gibi geliyordu kulağıma. Bu şehir bana özgürlüğü veriyordu, evet. Ama karşılığında yalnızlığımı büyütüyordu. İnsan, ne kadar güçlü olursa olsun, bazen sırf birinin "anladım" demesi için bile her şeyi feda edebilecek hale geliyordu. O an öyle hissediyordum.
Kahvemi elime aldım. Ellerim ısınırken gözlerim bulanıklaştı. Babam geldi aklıma. Onun suskun ama sarsılmaz varlığı. Annemin elleri, hep soğuk ama güven verici. Ablamın, dünyayı tek başına sırtlayabilecek gibi yürüyüşü, Elif’in sabah sabah anlattığı saçma ama büyülü hikayeleri.
Hepsi ardımda kalmıştı. Ama içimdeydi. Sanki içimde yaşayan başka bir ev vardı. Sessiz ama hiç terk etmeyen bir ev.
Kahvemi bitirip hazırlandım. Siyah paltoyu sırtıma geçirirken, aynada kendime baktım. Sade ama kararlı bir yüz gördüm. Göz altlarım yorgundu ama gözlerimde bir ışık vardı. Belki kırılgandım ama pes etmeye niyetim yoktu.
Otobüse bindim. Camlar buğuluydu. Sabah henüz yeni yeni uyanıyordu şehir. Kulaklığımı taktım ama müzik açmadım. Sadece biraz kendimle kalmak istedim. Kendimle, geçmişimle, bugünüme tutunan inancımla.
Üniversitenin kapısından girdiğimde, ilk defa içimi bir sıcaklık sardı. Burası hâlâ bir "yuva" gibi değildi. Ama belki de yuvanın tam tanımı, insanın kendine iyi gelen yerlerde ayakta durabildiğiydi. Tanıdık birkaç yüz gördüm. Deniz de oradaydı. Ona el salladım. Gülümsedi, ben de gülümsedim.
"Gece boyunca ödevle uğraştım, hâlâ bitmedi!" dedi Deniz, gözleri uykusuz ama canlıydı.
"Ben de son anda kurtardım kendimi," dedim, biraz şaka yaparak. Sanki içim ilk defa o gün hafifledi. Deniz, bu şehirdeki en gerçek bağlarımdan biriydi. Yanındayken, ait olmadığım bu şehirde biraz daha “ben” olabiliyordum.
Beraber derse girdik. Notlar yazdık, fısıldaştık, güldük. Sanki üniversite değil de, çocukluğumuzun devamı gibiydi o anlar. Bir an, o ağır sorumluluklar, aile baskısı, töreler, yalnızlık. Hepsi arkamda kalmış gibiydi.
Ders çıkışında, yakındaki bir kafeye gittik. Buhar buğusuyla silinmiş camların ardında, kahkahalarla dolu küçük bir sığınak bulmuştum sanki. Kahve kokusu, sohbetin sıcaklığı. O an, gerçekten yaşadığımı hissettim.
Geçmişin gölgelerinden uzak, kendi hikâyemin içine adım atıyordum.
Ve bu kadarı, şimdilik yeterdi. Bu da benim hikâyemdi.
"Bu deli kan akıyor derinden,
Ne yapsam susmuyor içimden."
🥀
İkinci bölümünde sonuna geldik yavaş yavaş ama emin adımlarla ilerleme dileğiyle iyi okumalar...
Lütfen destek olmayı unutmayın seviliyorsunuz 💕
A.A
