13. bölüm · SIRRI SAKLI
Sırrı Saklı 11-2
11. Bölüm: Anlaşmalar Ve Ayrımlar
Can Kazaz ~ Kendi Halimde
(11. Bölüm çok uzun olduğu için iki part şeklinde yayınladım arkadaşlar keyifli okumalar 💕)
🥀
(Civan Alkan)
Telefon açıldığında birkaç saniye hiçbir şey demedi. Sanki nefesi geldi önce. Sesi değil. Benimse kalbim… delicesine atıyordu. Sarhoştum, evet. Hem de kör kütük. Ama bazı duygular var ya içkiden arınmış gibi durur insanın içinde. Ayılmana gerek kalmadan doğruca ağzından dökülür.
“Arjin…” dedim, biraz boğuk, biraz tıkanarak. “Uyandırdım mı seni? Uyuyordun belki de ama şey… ben, ben duramadım. Yani, seni aramamam gerekiyordu belki ama… bilmem, elim gitti işte.”
Karşıdan hâlâ ses yoktu. Yutkundum. Boğazım kuruydu. O kadar ki dilim damağıma yapışıyordu ama kalbim susmuyordu.
“Ben… ben seni gördüm ya en son, o gün, o fotoğrafta, o gülüşünde. Sonra da anlatmaya çalıştın bana. Dinlemedim. Kırdım seni, değil mi?”
Bir iç çekiş duydum. O kadarcık. Ama biliyordum, oradaydı. Dinliyordu.
“Bak, Arjin… ben sarhoşum, tamam mı? Galiba yani. Belki yarın hatırlamam dediklerini, belki sen unut dersin ama şu an unutmam lazım değil. Sana söylemem lazım. İçimde büyüdü bu. Sussam boğulacağım.”
Sigarayı yaktım. Pencereyi açtım. Serin gece İstanbul’un nefesini yüzüme vurdu. Ama Arjin’in suskunluğu ondan da serindi.
“Ben seni kıskandım. Tamam mı? Saçmalıyor mu bu adam deme. Bildiğin gibi değil ama var ya! O adamı görünce o fotoğrafta... ulan dedim kiminle gülüyor? Kim bu kadar yanında olabiliyor da ben sadece kenardan bakıyorum?”
Bir hıçkırık gibi kıkırdadım kendi halime. Sonra duruldum. Damarımdaki alkol bile ağırlaştı.
“Ben o fotoğrafa baktım, sonra senin sesini hatırladım. Sonra gece düşündüm dedim ki ulan Civan, bu kızı sadece görmek yetmiyor sana. Sesi yetmiyor. Sen bu kızı… hissediyorsun.”
İlk defa söyledim bunu birine. İlk defa kendime bile böyle açık ettim.
“Seni gördüğümde içimde bir şey titriyor, tamam? Ne olduğunu bilmiyorum. Belki aşk, belki deli bir şey, belki sadece sen olduğun için.”
Sonunda konuşmuştu Arjin. Sesi sakindi. Ama mesafeli. Sanki kendini koruyordu.
“Civan… bunları şimdi mi söylüyorsun? Gerçekten mi? Yani sarhoşken mi cesaret buluyorsun içindekilere?”
Yutkundum. Sigaradan bir nefes çektim. Sesimi biraz düzeltmeye çalıştım ama olmadı. Alkol hâlâ dilimi büküyordu.
“Cesaret değil be Arjin. Mecburiyet. İçimde bu kadar büyümeseydi, belki yine susardım. Ama ben kendime bile sığamıyorum artık. Sustum, sustum da sen sustuğunda dayanamadım işte.”
O sustu. Yine o tanıdık sessizlik.
“Ben sana sert davrandım biliyorum. Ama kendimden başka bildiğim bir yol yok. Savaştım ben hep. Kendimle, ailemle, Azat’la. Şimdi bir de sen geldin seninle savaşmak istemiyorum ama kendimi korumak isterken sana zarar verdim. Farkındayım bunun.”
Arjin’in sesi bu defa daha netti.
“Ben sana kendimi anlatmaya çalıştım. O gün o fotoğrafı bile açıklamaya ihtiyaç duymadan, senin bunu anlayacağını düşündüm. Ama sen ilk yargılayan kişi oldun.”
Sustum. Yumruğumla masaya hafif vurdum. “Haklısın. Yeminle haklısın. Ama o an kendimi korumaya aldım. Bilmem anlatabiliyor muyum? Ben sana güvenmeye çalışırken korktum işte. Biri daha hayatıma girince her şey değişiyor gibi geliyor. Sen değiştirdin.”
“Ben senden bunu istemedim, Civan. Hayatını değiştirmek değil derdim. Sadece yanında yürüyebilmekti. Ama sen duvar örüyorsun.”
“Sana yalan söylemeyeceğim Arjin,” dedim, gözlerimi kapatarak. “Ben duvar ördüm çünkü ilk defa birini bu kadar yakınıma almak istedim. Ve korktum diyorum ya. Senin gitme ihtimalinden, beni yanlış anlama ihtimalinden, beni sevme ihtimalinden ya da sevmeme.”
O derin bir nefes aldı. Telefonun ucunda, sanki içinden geçiyordu hepsi. Kalbim sızladı. Onun sessizliğiyle birlikte benim boğazım da düğüm düğüm oldu.
“Şimdi ne istiyorsun, Civan?”
Durdum. Gerçekten ne istiyordum?
“Bir şans mı bilmiyorum. Ama sana bir şey diyeyim mi? Ben seni düşündüğümde içimde bir şey iyi hissediyor. Ben seni düşündüğümde, Mardin sessizleşiyor. Ben seni düşündüğümde… kendim olabiliyorum biraz.”
“Civan…”
“Gitme. Yani, kalbimden gitme. Konuş benimle. İstersen kız, ama konuş. Çünkü ben sensizliğe alışamam.” güldüm. "İçinden ne diyor bu manyak mı diyorsun bilmiyorum. Sana belki de erken geliyordur bunları söylemem de ama benim için geç bile kalınmış sözler bunlar Arjin."
Uzun bir sessizlik oldu. Rüzgâr dindi, sanki İstanbul bile bekledi o an. Sonra Arjin’in sesi geldi. Ne evet, ne hayırdı. Ama kalbimin atışını durduran bir yumuşaklıktaydı.
“Yarın ayıkken yine düşün bunları. O zaman da aynı şeyleri hissediyorsan konuşuruz.”
Gülümsedim. Gerçekten, yorgun ama içten bir gülümsemeydi bu.
“Tamam söz. Ayılınca da aynı şeyi söyleyeceğim. Seni düşündüğümde iyi hissediyorum.”
Telefon kapanmadı. Sadece ikimiz de bir süre sustuk. Arjin susarken, ben sigaramın ucuna baktım. Kül düşüyordu. Ama içimde bir şey yeniden tutuşuyordu.
Bu gece, ilk defa sesini duyduğumda kalbim yandı. Ama o son cümlesiyle biraz serinledi. Hâlâ yolumuz uzun. Hâlâ kırıklarımız vardı.
Ama bu gece… içimdeki düğümün ucunu ona uzatmıştım.
Ve o da tutmuştu.
***
Gözlerimi açtığımda, tavanda dönen eski pervane ilk dikkatimi çeken şey oldu. Sanki gece boyunca hiç durmamış, dönmüş de dönmüş. Gıcırtısı hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu. Kafam zonkluyordu. O eski kireç badanalı odada, tanıdık ama yabancı bir sabaha uyanmış gibiydim. Gözümü tavandan ayırdım, başımı yastıktan kaldırdım. Boynum ağrıyordu. Yana dönmüş, kolumun üzerine kıvrılmış halde, telefon elimde uyuyakalmışım.
Ekrana baktım. Şarj azalmış. Ama ekranda hâlâ onun numarası duruyordu. Arjin.
Birden gecenin içine düştüm yeniden. Sarhoş hâlim. Titreyen sesim. Onun sessizliği. Cümle cümle hatırlıyordum. O da konuşmuştu. Sert değildi. Ama mesafeliydi. Tam da benim yüzümden.
Kalktım. Ayaklarım çıplak hâlde odanın soğuk taş zeminine değdiğinde içim ürperdi. Mardin’in sabahı, İstanbul’un sabahına benzemezdi. Daha sessiz, daha durağan ama içten içe ağırdı. Binalar bile suskun dururdu burada. Hele ki konakta duvarlar geceyi bile içine çeker, sabahları ancak gözünden tanırdın.
Pencereden dışarı baktım. Uzaktaki dağlar, hâlâ mavi sisin içindeydi. Gökyüzü griyle mavi arasında bir yerde takılı kalmış gibiydi. Mardin sabahı da benim gibi kararsızdı bugün.
Derin bir nefes aldım. Geceden kalan o alkol kokusu hâlâ burnumun ucundaydı. Midem bulanık. Kafam daha da bulanık. Ama bir his vardı içimde, netti: Pişmanlık.
Ben o kızı kırmıştım.
Yüzümü avuçlarımın arasına aldım. Yavaşça geriye yaslandım. Başım duvara çarptı hafifçe. Acısı değil, yankısı kaldı içimde.
Sustum.
Arjin’in sesi gece boyunca kulağımda dolandı. Her bir kelimesi, o mesafeli ama kırılgan tonu, “Yarın da böyle hissediyorsan konuşuruz” deyişi. Hepsi şimdi daha ağır geldi. Ayıktım artık. Ayık bir adam olarak, dün gece sarhoşken söylediklerimi tartıyordum. Ve korktuğum şey olmamıştı; Pişman değildim. Aksine keşke daha önce söyleyebilseydim dedim.
Duşa girdim. Su buz gibiydi ama ayılmak için iyi geldi. Üzerimden geceyi akıttım sanki. Ama duygularım kalmıştı. Su onlara değmiyordu.
Giyindim. Açık renk gömlek geçirdim üzerime. Lacivert yeleğimi aldım. Aynaya bakarken gözlerimin altı mor, bakışlarım yorgundu ama içinde bir duruluk vardı. İlk defa, kendi gözlerimin içine bakıp kaçmadım.
Bahçeye indim. Toprak nemliydi. Limon ağacının yapraklarında sabahın serinliği hâlâ duruyordu. Bahçıvan henüz gelmemişti. Konağın avlusu sessizdi. Merdiven başına oturdum. Taşın soğuğu pantolonumun içinden geçti. Ama iyi geldi.
Otururken düşündüm. Ben Arjin’i gerçekten kıskanmıştım. Ama kıskançlık değildi sadece. Yanında olma isteğiydi içimde ki. Paylaşmak, anlatmak, dinlemek, en çok da güvenmek. Ama yapmamıştım. Korkmuştum. Sevilmekten değil, sevilmemektendi korkum. Anlaşılmamaktan.
Bir kızdan hoşlandığını, onu özlediğini kabul etmek bu kadar zor olmamalıydı ama işte… Bizim buralarda birini sevmek bile çoğu zaman savaş sebebi olur. Hele biri senin kalbini okuduğunda savunmasız kalırsın.
Ama artık saklanmayacaktım. İlk defa biriyle kendim olmak istiyordum. Rol yapmadan, hesap kitap kurmadan. Ve o kişi Arjin’di.
Kalktım, ahıra yürüdüm. Eski alışkanlık. Yorgun hissettiğimde atların nefesini duymak iyi geliyordu. Babamın gençken bana “Bir adam, hayvana söz geçiremezse kendi evine de söz geçiremez,” dediğini hatırladım. Onun sesini hatırlamak bile sinirimi bozdu. Ama sonra Arjin’in sesi geldi: “Ben yanında yürümek istiyorum…” demişti. Ne kadar sade ama derin bir cümleydi bu benim için.
Ahırda ki siyah atı okşadım. Elimi başına koyduğumda durdu. O da yorgun gibiydi. Sanki herkes bir şeyin eksikliğini hissediyordu bu sabah.
Bir an telefonumu çıkardım cebimden. Aramayı düşündüm. Ama sonra durdum. Şimdi değildi. Bu kez acele etmeyecektim. Dün gece ilk adımı atmıştım. Bugünse içimde bu adımı sürdürmeyi seçiyordum.
Arjin İstanbul’da. Ben Mardin’deydim.
Mesafeler vardı evet. Ama bu kez mesele şehirler değildi. Mesele, kalbimi o kıza açmaktı, göstermekti. Dürüstçe ve cesurca.
Bugün mesaj atmayacaktım. Sadece bekleyecektim. Bir yanım onun beni istememe ihtimalinden korkuyordu hâlâ. Ama ilk defa, içimde umutla bekleyen bir adam da vardı.
Ve o sabah ilk defa kendi içimde bir şey büyümeye başladı. İlk defa ben bile kendime yaklaştım.
Ahırdan çıktığımda güneş tam karşıdaki tepelerin üstünden kendini göstermeye başlamıştı. Işık sarıydı, sıcak değildi henüz ama dokunduğu yerleri usulca uyandırıyordu. Bahçedeki zeytin ağacının gövdesine yaslandım. Dalların arasından süzülen ışık gözlerimi aldı ama çekilmedim. Sanki içimi yakmasını istedim. Belki bu yanış biraz hafifletirdi içimdeki suskunluğu.
Cebimdeki telefonu çıkardım. Ekranı açtım. Ne yeni bir mesaj vardı ne de cevapsız bir arama. Ama ben bakarken bile elim titriyordu. Beklemek. İşte en çok bunu bilmiyordum. Sabırsızdım. Ama bu sefer beklemeyi kendim istedim. Çünkü bu aceleye gelmeyecek bir şeydi. Arjin bir cevap vermemişti dün gece. Ama kapıyı da yüzüme kapatmamıştı
Ve ben ilk defa bir kapının eşiğinde, usulca bekleyen bir adamdım.
Telefonu tekrar cebime koyup konağın avlusuna çıktım. Ayaklarım taş zemine vura vura yürüdü. Her adımda içim biraz daha ağırlaştı. Sanki yere bastığımda, kalbimin yükü de taşlara geçiyordu.
Mutfağa girdim. Meryem abla çoktan çayı koymuştu. Göz göze geldik. Ama o bir şey sormadı. Yorgun olduğumu yüzümden okumuştu herhâlde. Sessizce bir çay uzattı. Alıp balkona çıktım.
Balkon genişti, bütün Mardin ayaklarımın altındaydı. Ama gözüm hiçbir yerde değildi. Sadece önümdeki bardağa bakıyordum. Buhar yükseliyordu çaydan. İnce belli bardakta, sabah sabah içimi biraz yakan bir kokuydu bu.
İçimden, “keşke burada olsaydın” dedim sessizce. Yanımda otursa, hiçbir şey söylemese sadece o nefesini duysam. Belki bir gülümsemesiyle geçerdi bu sabah.
Ama yoktu.
Ve ben bunu kabullenmeyi öğrenmeye çalışıyordum.
Yudumladım çayımı. Acıydı biraz. İçimdeki karmaşa gibi. Ama iyi gelmişti.
İnsanı ayıltan türden, gerçek gibi. Arjin gibi.
Sonra Yusuf aradı. Telefonu açarken bir an kararsız kaldım ama cevapladım.
“Efendim, kardeşim?”
“Uyanmışsın çok şükür,” dedi gülerek. “Gece seni aradım, ulaşamadım. Neredeydin lan sen?”
Yusuf’a doğruyu söylemek istedim ama her şey bir anda dökülmesin diye sustum önce. “Evdeydim biraz içtim galiba birazdan fazlada olabilir.”
“Galiba mı? Civan, sarhoş bir adam gibi konuşuyordun mesajda. Ne oldu? Bir şey mi var?”
Bir an durdum. Sonra içimden geleni söyledim.
“Onu aradım dün gece, Yusuf.”
Sessizlik oldu. Yusuf’un ne diyeceğini kestiremedim. Ama onun sustuğu nadirdir. Birkaç saniye sonra usulca sordu:
“Ne söyledin peki?”
Başımı öne eğdim, alnımı elimin tersiyle ovuşturdum. “Kıskandığımı söyledim. Sert olduğum için pişman olduğumu, hoşlandığımı.”
Yusuf gülümsediğini gizlemeden konuştu: “İlk kez doğru dürüst bir şey söyledin be kardeşim. Ama geç mi kaldın?”
“Bilmiyorum…” dedim dürüstçe. “Ama bu defa geç de olsa gerçek olsun istedim. İçimdekini saklamaktan yoruldum, Yusuf. Her şeyi bastırmaktan.”
“Ee şimdi ne olacak?” diye sordu.
Omuzlarımı silktim.
“Bekleyeceğim. Belki affeder, belki dinler, belki hâlâ kapı açık kalır bize.”
Yusuf bir süre konuşmadı. Sonra sesi yumuşadı.
“İyi ettin Civan. Bu kız senin ruhunu karıştırıyor ama aynı zamanda iyileştiriyor da. Öyle herkes yapamaz bunu. İçinde onu tutmaya devam edeceksen, onu taşımasını da öğrenmen lazım. Ve o yük, yalanla değil, dürüstlükle hafifler.”
O an bir kelime bile edemedim. “Sağ ol Yusuf…” diyebildim sadece.
Telefonu kapattım. Ve sonra o sabah, uzun süredir ilk kez dua eder gibi başımı göğe kaldırdım.
“Allah’ım…” dedim içimden. “Onu bana yazmasan bile kalbimde kirli bir iz bırakmadan gitmesine yardım et. Ya da eğer yazdıysan onun yolunu bana aç.”
O gün öğlene kadar konuşmadım kimseyle. İşim vardı, ama gitmedim. Zihnim, ruhum, hepsi bir tek yerdeydi: İstanbul. Arjin.
Ama bu kez… içinde ilk defa umut vardı.
Ve ben umut etmeyi unutan bir adamdım. Şimdi yeniden hatırlıyordum.
***
Günün ortasına doğru haber geldi. Babam, Halit Alkan, odasına kimseyi kabul etmiyordu sabah. Ama Yusuf bir kâğıt uzattı bana. Sadece bir cümle yazıyordu:
“Bu akşam Barçınlarla arazinin yazılı devri için görüşme var. Hazır ol.”
Yüreğime bir sertlik indi. O ismi görünce hâlâ içim ürperiyordu: Barçın. Geçmişin kan izleri, şimdi masaya bir kalemle gelecekti. Ama herkes bilirdi ki bazı sözleşmeler, mürekkeple değil, geçmişin sessiz bakışlarıyla imzalanır.
Hazırlandım. Lacivert takımımı giydim. Kravat yoktu. Yakam açıktı. Bir erkek hem ciddi olmalı hem de içinde bir boşluk taşımalıydı. Benimki biraz ondan, biraz bundandı.
Vefa geldi o sırada odama.
Sessizce içeri girdi. Yüzü ifadesiz. Ama o suskunluk var ya bendekiyle aynıydı.
“Hazır mısın?” diye sordu.
Başımı salladım.
“Hiç hazır değilim ama gidiyoruz.”
Omzuma dokundu. Bu, bizim dilimizde “yanındayım” demekti. Kelimeye gerek yoktu.
Aşağı indiğimizde Yusuf da oradaydı. Arabanın yanında, elleri cebinde, yüzünde hafif bir kasvet vardı.
Babam ise çoktan hazırdı. Beyaz gömleği ütülü, bastonuna yaslanmış, o eski ama hâlâ sert bakışlarıyla bizi bekliyordu.
Dört kişi bindik arabaya. Kafile gibi gittik. Sokaklardan geçerken Mardin sessizdi. Ama ben duyuyordum; çatılarda gezinen dedikoduları, pencere ardındaki bakışları, bu buluşmaya dair fısıltıları… Barçınlarla Alkanlar bir masa etrafına oturacaktı. Ve herkes bekliyordu: O masada barış mı olur, yeni bir yangın mı çıkar?
Mekân, Artuklu’da restore edilmiş taş bir konaktı. Eskiyle yeni iç içeydi. Geniş avlusu, gül bahçesine bakan pencereleri… Ama güzelliği görecek hâlde değildim. Yusuf bana eğildi, fısıltıyla konuştu:
“Azat orada olacakmış.”
Gözlerimi kısmadan baktım önüme. “Sürpriz değil.”
Bahçeden geçtik. Mermer döşeli zemine bastığımda ayakkabımın sesi yankılandı. İçeri girdiğimizde, ağır bir sessizlik karşıladı bizi. Sağ tarafta üç kişi oturuyordu: Azat Barçın, yanında Saruhan Ağa ve Nizamettin Ağa. İkisinin de adı, zamanında Alkanlarla bir araya gelmemiş adamlardı. Ama Barçınlar onları yanına almıştı belli ki. Kalabalık durmak, güç göstermekti bu.
Azat yerinden kalkmadı. Ama bakışlarını dikti üzerimize. Sanki “Buyurun, bu kez kalemle savaşıyoruz” der gibiydi.
Babam yürüdü önce. Hiçbir şey olmamış gibi. O masayı geçmişte kanla savunmuş adamdı o. Şimdi kağıtla teslim edecekti belki. Ama gururundan ödün vermeden.
Ben, Vefa ve Yusuf onu takip ettik.
Karşılıklı oturduk. Masa uzun, üstü boş. Ne çay vardı ne su. Sadece kâğıt ve kalemler.
Azat konuştu ilk. Sesi hâlâ tanıdık ama içinde kin saklıydı. “Hoş geldiniz Halit Bey. Zamanında savaş verdiğimiz bu toprak için şimdi oturup konuşmak… garip ama çağ değişiyor, değil mi?”
Babam gözlerini kıstı. “Çağ değişiyor evet. Ama toprak hâlâ aynı. Üstünde ölenin adı değişiyor sadece.”
Gerilim yüksekti ama sözleşme açıldı. Bir zarf çıkarıldı Saruhan Ağa masaya uzattı. Nizamettin Ağa parmağıyla gösterdi: “Sınır çizgisi burada. Anlaşma gereği bu tarafa geçiyor. Fakat siz de karşılık olarak su hattının kontrolünü istiyorsunuz.”
Babam bana döndü. “Oku şu satırları.” uzun zamandır ismimi dile dökmemeye yeminliydi o da. Benim gibi.
Evrakı aldım. Gözüm kelimelerdeydi ama aklım Azat’taydı. Beni izliyordu. Sanki gözleriyle diyordu ki: “Sen orada mısın hâlâ? Yoksa sen de baban gibi yalnızca ismi taşıyan bir gölge misin?”
Metni okudum her maddeyi. Duru bir sesle. Kırılmayan ama yükselmeyen bir tonla.
Okumayı bitirdim. Kalemi alırken elim titremedi.
Ama kalbim… İşte o hâlâ Arjin’in sesinde asılıydı.
O sırada Azat biraz öne eğildi. Cümlesi zehirliydi ama tebessümle sundu:
“Yazıyla halletmek güzel. Ama kalpte kalan ne olacak, Civan? Bize değil sana soruyorum.”
Başımı kaldırdım, onun gözlerinin içine baktım. Sertleşmedim ama kaçmadım da. Sadece tek bir cümle söyledim:
“Kalpte kalan, zamanı gelince çıkar. O da masaya gelir.”
Yusuf gülümsedi. Vefa başını eğdi, destekti bu. Babam ise tek kaşını kaldırıp içinden ‘aferin’ dedi bana bakmadan.
Kalemi tuttum. Ve o gün… Bir anlaşmayı imzaladım.
Ama içimde başka bir savaş daha vardı. Ve o savaş hâlâ kazanılmamıştı.
İmzalar atıldı. Kâğıtlar zarfa kondu. Herkes kalktıktan sonra sessizce başlarını sallayıp tokalaştı. Ama bu tokalaşmalar, dostluğun değil; mecburiyetin selamlarıydı. Ne yürekler yakındı, ne gözler samimi.
Ben Yusuf’la birlikte kapıya doğru yürürken, Vefa yanımıza geldi. Babam bizden biraz gerideydi, ev sahibi ağalarla vedalaşıyordu.
Taş döşeli avludan çıkmamıza birkaç adım kala bir gölge önüme düştü.
Durmak zorunda kaldım. Yusuf bir adım gerimden geliyordu, durumu fark eder etmez yanımda belirdi. Sanki içgüdüsel. Sanki yıllardır yaptığı gibi: “Civan’ın nefesi değişirse ben duyarım” der gibi.
Başımı kaldırdım. Azat karşımdaydı. Omuzlarında siyah ceket, altındaki açık gömleğin yakası gevşek. Ellerini cebine sokmuş. Gözleri sert ama alaycı.
Ve hiç acele etmeden konuştu.
“İşin kağıdını hallettik, şimdi gelelim kalbin hesabına, Alkan.”
Gözlerim daraldı. Ama sesim çıkmadı hemen. Önce Yusuf’a baktım. Gergindi, yumrukları cebindeydi. Dudaklarının kenarı seğiriyordu. Ona göz ucuyla bir işaret verdim. “Sakın…” Ama Yusuf’un sabrı inceydi.
“Ne istiyorsun Azat?” dedim sonunda. Sesim düz, ama içi hararetliydi.
Gülümsedi. Gülümsemesi sanki boğazıma dolaşan bir ip gibiydi. Yumuşak ama sıkıcı.
“Civan biz çocukken aynı ekmeği paylaşırdık. Hatırlıyor musun? Okulun arka bahçesinde seni dövmeye kalktıklarında araya ben girmiştim. Şimdi senin yerin o masa mı oldu yani?”
Bir adım daha yaklaştı. Yusuf refleksle öne çıkmak istedi ama elimle durdurdum. Benim savaşım, benim geçmişimdi. Kimse karışmayacaktı.
“Sen benim yanımda değil, arkamda kalmayı seçtin Azat. Aramızdaki mesafeyi ben kurmadım,” dedim. Ama içim titriyordu. Çünkü Azat’ın gözleri hâlâ o eski arkadaşlığa ihanet edilmiş gibi bakıyordu.
O da durmadı. “Senin susuşun benim canımı aldı, Civan. Alkanların adaletini izlerken, tek kelime etmeden izlediğini hatırlıyor musun? Ben unutmadım. O gün seninle beraber çocukluğum da gömüldü.”
Yusuf öne atıldı bu defa, sesi sertti.
“Yeter ulan! Ne olduysa oldu! Civan mı yaptı? Kan davasını Civan mı başlattı?!”
Azat gözünü Yusuf’a çevirdi. “Civan yapmadı, evet. Ama seyirci kaldı. Ve bazen susan, vuran kadar suçludur Yusuf.”
Bu cümle sanki boğazıma bir şey düğümledi. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Çünkü haklıydı. O gün ben susmuştum. Sadece babamdan değil, kendi içimdeki korkak çocuktan da kaçmıştım.
Ama bugün ben artık o çocuk değildim.
Bir adım attım Azat’a doğru. Sadece göz göze. Ne bağırdım, ne öfke kustum. Ama içimden döküldü her kelimem.
“Ben o gün sustum, evet. Ama sen o günden sonra her şeyi yaktın. Ben sadece seyrederken düştüm, sen ise bile isteye yaktın.”
Gözlerinde bir anlık kırılma oldu.
Sonra dudağının kenarı burkuldu.
Başını biraz eğdi, sesi fısıltıya yakındı:
“Bu daha başlangıç, Civan. Kalbinin tam ortasından vurulacaksın. İzle.”
Sırtını dönüp gitti. Ardında ne kan, ne barut kokusu vardı. Ama kelimeleri hepsinden ağırdı.
Yusuf hemen yanımdaydı. “İyi misin?” dedi, elini omzuma koyarak.
Gözlerim hâlâ Azat’ın yürüyüp kaybolduğu taş kapıdaydı. İyi miydim?
Bilmiyorum. Ama ilk defa savaşı başkası değil, ben seçtim. Bu defa kaçmayacaktım.
Gün, öğle sıcağından sonra durulmaya başladı. Ama benim içim, hâlâ sabahki o taş avludaydı. Azat’ın bakışı, sesi, cümleleri… Kafamın içinde dönüp duruyordu. Ama hayat, geçmişin ağırlığını fark etmeden akmayı sürdürüyordu. Bizim burada her gün iş vardı. Her saat bir şey yetiştirmek gerekiyordu. İnsan gibi değil, saat gibi yaşanıyordu Alkan ailesinde.
Gün boyu tarladan gelen raporları inceledim. Su hattı meselesi için köylülerin şikâyetini dinledim. İki ayrı malzeme deposunun teslimini imzaladım. Yusuf bir ara geldi, kahvede olanları anlattı. Ben dinledim, ama aklım başka yerlerdeydi. Cümlelerin içinde bir an bile kıpırdamadım.
Akşam yaklaşınca, konağın avlusu hafif esmeye başladı. Mardin’in serinliği, taşları daha bir dokunaklı yapıyordu akşamüstü saatlerinde. O taşlara ne düşse yankı bulurdu: bir çocuk kahkahası da, bir kadının sessiz ağlayışı da.
Benim adımlarım ise sessizdi.
Konağın içine girerken, mutfaktan sesler geliyordu. Tavaların cızırdaması, Meryem ablanın “Bu yeter mi kız?” deyişi, uzak odalardan yükselen konuşmalar…
Yemek sofrası hazırdı.
Geniş, ahşap masa salonun tam ortasına kurulmuştu. Ortada pilav, etli sebze yemeği, yoğurt, salata, zeytin dolusu küçük tabaklar… Her şey yerli yerindeydi. Ama bazı eksikler vardı; mesela samimiyet, mesela iç huzurumuz.
Ben masanın baş ucuna değil, köşe tarafına oturdum. Her zaman oturduğum yer. Ne çok ön planda ne çok geride.
Yusuf yanıma oturdu. Vefa tam karşımda. Babam, Halit Alkan, baş köşedeydi ama konuşmadan oturuyordu. Yüzü ifadesiz, gözleri tabağında, kaşığı elinde.
Bir süre sonra konuşmalar başladı.
Vefa, tarladaki son verimlilik raporunu sordu. Yusuf, bizim eski atlardan birinin doğurduğunu anlattı. Meryem abla girdi içeri, peçeteleri düzeltip bir iki “Afiyet olsun ağalar” dedi. Yemekler dağıtıldı.
Yusuf bir ara eski bir anıya daldı. “Civan hatırlar mısın, çocukken şu kuş yuvasına taş atmıştık da Halit amca tam o sırada çıkagelmişti? Dönüp bir bakışı vardı var ya hayatı sorgulattı!”
Vefa güldü. Meryem abla mutfaktan bağırdı: “Hâlâ aynı bakışı var, Yusuf efendi!”
Gülüşmeler oldu.
Ben gülmedim.
Başımı eğip yemeğime baktım. Kaşığı elime aldım. Pilavdan bir lokma, ardından yoğurt. Damağımda ne tat vardı, ne tuz fark ettim. Sadece yedim, çiğnedim, yutkundum.
Yusuf dirseğiyle bana dokundu usulca. “Sen hiç konuşmayacak mısın bu akşam?”
Başımı çevirdim, gözlerinin içine baktım. Gülümsemedim ama başımla selamladım. Sanki “Ben buradayım Yusuf. Ama içim biraz geç geliyor bu sofraya.” der gibiydim.
Yemek boyunca babam da suskundu. Arada çatal bıçak sesleri, birkaç kuru soru, birkaç yarım cümle. Ama hiçbir şey tam değildi. Her şey koca bir dekorun parçası gibiydi. Ben, o sofrada en gerçek hâlimle ama bir o kadar da en uzak halimle oturuyordum.
Yemeğin sonunda çaylar geldi.
Küçük, ince belli bardaklarda.
Buharı tüttü.
Ben yine sustum.
Yusuf biraz daha konuştu, Vefa başını salladı. Ama Halit Alkan, o akşam tek kelime etmeden masadan kalktı. Bastonunun tıkırtısı salondan avluya kadar yankılandı.
Ben çayı bitirdim. Son yudumu içerken dışarı baktım. Gökyüzü lacivertti. Mardin’in taş evleri, geceyle beraber içine kapanıyordu.
Ve ben… O sofradan tok kalktım ama hâlâ içimde bir boşlukla yürüdüm odama doğru.
O gece de herkes bir şeyler söyledi. Ama en ağır sessizlik yine bende kalmıştı.
***
O gece, odamda perdeler yarı açık, ışığı kapalı oturuyordum.
Yatağın kenarında değil, pencerenin dibindeki taş sedirdeydim. Gökyüzü pusluydu. Ay görünmüyordu. Ama içimde bir şey bu defa sadece beklemekle yetinmeyeceğimi söylüyordu.
Telefon elimdeydi. Ekranda onun ismi. Arjin.
Parmağım bir süre ekranın üstünde durdu. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Ama susarsam daha fazla uzaklaşacaktık. Ve bu defa susmak, hiçbir şeyi çözmeyecekti.
Sonunda aradım.
Bir, iki, üç sinyal… Derken açıldı. Sesi geldi, yumuşak ama mesafeli:
“Civan?”
O ses… Yorgun değil ama temkinliydi. O an ne diyeceğimi toparlamaya çalıştım. Birkaç saniye sürdü. Sonra, kendi sesimden ben bile çekinerek konuştum:
“Merhaba. Rahatsız etmiyorum, değil mi?”
“Yok, hayır,” dedi. Ama ardından bir sessizlik daha oldu. Belli ki neyi konuşacağımızı o da kestiremiyordu.
Boğazımı temizledim. “Dün gece… söylediklerimle ilgili. Sarhoştum evet, ama söylediklerim… sarhoşluğa sığınıp kaçacağım türden şeyler değildi.”
Arjin cevap vermedi hemen.
Ben devam ettim:
“Bazı şeyleri zamanında söyleyemedim. Belki hâlâ tam söyleyemiyorum ama seninle konuşmak istedim. Düzgünce, açıkça, saklamadan.”
Bir nefes aldı karşıdan. Hafif, ama içinde ağırlık taşıyan bir nefes.
“Civan,” dedi bu kez daha kararlı.
“Ben konuşuruz diye açtım telefonu. Ama senin gibi biriyle konuşmak kolay değil. Çünkü bir gün çok yakında duruyorsun, bir gün buz gibi. Sınırın nerede başlayıp nerede bittiğini kestiremiyorum.”
Sözleri taş gibi değildi ama içime işledi. Sert değil, gerçekti.
“Biliyorum,” dedim yavaşça. “Bunu ben de fark ettim. Sana gelmeye çalışırken bir yandan da senden korktum. Hem yaklaşmak istedim, hem korundum. Ama şimdi…”
“Şimdi ne, Civan?” diye sordu. Sesi yükselmemişti. Ama cümlesi netti.
Benden bir adım istiyordu. Belirsizlik istemiyordu artık.
“Şimdi sana yaklaşırken… dikkat etmeyi öğrenmeye çalışıyorum. Çünkü senin bir yerin var. Ve ben oraya hoyrat girmemeliyim.”
Bir süre sessizlik oldu. Ben sustum, o da sustu. Sonra yavaş yavaş konuştu:
“Ben hayatımda bana emir verilmesinden, kararlarıma karışılmasından, ne yapmam gerektiğinin söylenmesinden yoruldum. Mardin’de bunu çok yaşadım. Ailemde, çevremde, sokakta… Herkes bana nasıl biri olmam gerektiğini söyledi. Sen de bunu yapmaya başladığında içim buz gibi oldu.”
Bir şey söyleyecek oldum ama devam etti:
“Ben sana kendimi anlatmaya çalıştım. Sana güvenmeye çalıştım. Ama sen ilk kırıldığında kaçtın, sertleştin, yargıladın. Şimdi tekrar konuşuyoruz evet ama Civan, bazı şeyler değişmeden olmaz.”
Nefesim boğazıma takıldı.
Sesim çatallı çıktı:
“Ne dememi istersin?”
“Hiçbir şey deme,” dedi. Ama sesi yumuşaktı bu kez. “Yalnızca anlamanı isterim. Benim sınırlarım var. Bu sınırlar, bana nefes aldırıyor. Rahatsız olduğum konularda hassasım. Belki fazla, belki kırılgan. Ama böyleyim. Eğer hayatımda biri olacaksa, onun bu çizgilere dikkat etmesi gerek.”
Başımı öne eğdim. O an, onun karşısında değil, kendi içimde bir duvarın önündeydim.
“Peki…” dedim usulca. “Dikkat edeceğim. Çünkü seni gerçekten tanımak istiyorum. Sadece gülüşünü değil. Suskunluğunu, öfkeni, sınırlarını. Hepsini öğrenmek istiyorum. Ama hata yaparsam beni durdur. Ama lütfen susarak değil.”
Bir süre telefonun öbür ucundan sadece nefesini duydum. Sonra yumuşak bir cümle geldi:
“Tamam. Ama ben susarsam da bu sefer sen fark et.”
Sesim titremedi. Çünkü o gece, ilk kez birbirimizi yıpratmadan konuşmayı başarmıştık.
Uzun bir sessizlik oldu aramızda. Vedalaşmadık hemen. Sanki ikimiz de gecenin içinde biraz daha kalmak istiyorduk.
En sonunda ben konuştum:
“İyi geceler, Arjin.”
Cevabı kısa ama içtendi:
“İyi geceler, Civan.”
Telefon kapandı.
Ama içimde bir şey… hâlâ açık kaldı.
🥀
Yarın ki bölümde görüşmek üzere 💕
Lütfen oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin ❤️
A.A
