3. bölüm · SIRRI SAKLI

SIRRI SAKLI 3

A. A.

3. Bölüm: Kaderin Usulca Ördüğü Ağ

Agnes Obel ~ Riverside

🥀

(Arjin Derya Karahan)

İstanbul sabahı solgun bir yüz gibi karşılamıştı beni. Adımlarımı sıklaştırdım, sanki geceden kalma bir sır, rüzgârla birlikte peşime takılmıştı.

Cebimdeki ellerim üşüyordu ama kafamın içinde tam bir kar fırtınası yaşanıyor gibiydi. Bazen, bir sokak lambasının altında, bazen bir kaldırım taşında kendimi buluyordum. Sanki İstanbul, kendi parçalarını yolun kenarına serpiştirmişti ve ben de yürüdükçe bu parçaları topluyordum. Kimsenin fark etmediği küçük bir hikâyeydi benim ki.

Yabancı gözlerin üzerimden kayıp gittiği, isimsiz bir yalnızlık.

Üniversitenin kapısına vardığımda durdum. Gökyüzü gri bir kumaş gibi şehri örtmüştü. Hava, bir şeyler fısıldar gibiydi; adını koyamadığım bir beklenti vardı içimde. Adımlarımı ağırlaştıran, nefesimi ürperten bir beklenti.

Neydi bu his ya da neden böyle bir hisle dolmuştu içim bilmiyordum. Hem tanıdık hem de oldukça yabancı bir histi benim için. Kocaman kapının önünde öylece kalakalmış, bir adım bile atamamıştım. Yanımdan geçen insanlar vardı. Kimisi beni tanıyor gelmem için çağırıyorlardı fakat onları bile duyamıyor gibiydim.

Birden rüzgâr yön değiştirdi. Hafifti, ama kararlı. Sanki şehir bir anda nefesini tuttu ve sonra iç çekti. Etrafımdaki kâğıt parçaları, sokak lambalarının dibinde biriken tozlar ve ayakkabı sesleri bir anda havalandı. Bir adam hızlı adımlarla arkamdan geçti.

Ve o an…

Bir koku çarptı burnuma. Sıcak, derin, beklenmedik. Önce taze kırılmış karabiberin keskin ama yakmayan kokusu. Ardından sedir ağacının o tanıdık, sıcak ama mesafeli dokunuşu. Dağ başlarında kurumuş bir gömleğe sinmiş toprak gibi. Ne fazla sahiplenici ne de ilgisiz. Ama burnunun ucuna değil, kalbinin ortasına dokunan bir şeydi bu.

Bir an için nefes almayı unuttum. Sanki o kokuyla birlikte çocukluğumun yaz sabahlarına, annemin sessizliğine, babamın uzak bakışlarına geri döndüm. Gözümün önünden deli gibi koşturduğum toprak sokaklar, güneşte parlayan avlu taşları, annemin dizinde sakladığı korkularım geçti.

O koku, sadece bir koku değildi. Bana ait olmayan ama bana tanıdık gelen bir geçmiş gibiydi. Sanki bir zamanlar sevmişim ama hatırlamamayı seçmişim gibi. Birini özlemekle birine alışmak arasında kalmış bir histi.

Başımı çevirdim. Bakmak istedim.

Ama o adam çoktan kalabalığın arasına karışmıştı. Gri taşların, asfaltın, egzoz dumanlarının arasında kaybolmuştu.

"Bu şehirde tanımadığım binlerce insan var," dedim içimden. "Ama neden biri bu kadar tanıdık kokar?"

Gözüm kapandı bir anlığına. İçimde incecik bir tel gerildi. Sanki içimde biri ‘orada bir şey vardı’ dedi. ‘Geçip gitti ama kalbine dokundu.’

Belki de bu şehirde gerçekten yalnız değildim. Belki de benim gibi, içindeki boşluğu neyle dolduracağını bilmeyen biri daha vardı.

Ve belki...

O kokunun taşıdığı şey sadece parfüm değil, bir bağın başlangıcıydı.

Adımlarımı hızlandırdım. Ama her adımda o koku, sanki peşimi bırakmıyordu. Kulaklarımda değil, burnumdaydı. O kokuyu hissettiğim her an, bir yerde, bir şekilde, bir insanın bana ait olduğu duygusu kalbime işliyordu. Sanki o anın içinde kaybolmuş bir parça vardı, fark etmediğim bir şey.

Gözlerim, karşımda bana yabancı olan insanlara kayıyordu ama içim, o kokunun her zerresini çözmeye çalışıyordu. Her an adımlarımı biraz daha hızlandırıyor, kalbim biraz daha hızla atıyordu. Bir yere gitmem gerekiyordu ama nereye olduğunu bilmiyordum.

Sonra bir an…

O an, zihnimde bir şey kırıldı. Sanki o kokuyu bir kez daha duydum. Fakat bu defa sadece kokunun sahip olduğu anlam değil, bir şeyi bulma arzusunun ta kendisi de vardı. Sanki yıllardır kayıp bir parça arıyordum ve sadece bir nefesle, bir anla o kaybolan şeyi bulmuş gibiydim.

"Bu bir tesadüf olamaz," diye düşündüm. Sadece koku değil, bir duyguydu. O adamın geçtiği yolda, o kokunun olduğu yerde bir şey vardı. Bir bağlantı. Belki de tüm bu yıllar boyunca, Mardin’den buraya, İstanbul’a kadar… yolculuğumda kaybettiğim şeyin adıydı o.

İçimde bir yer sızladı. Ve ben hep bir adım daha ileri gitmek zorundaydım. Her adımda, o kokunun yarattığı gizemi daha çok anlamalıydım. Kimdi o adam? Ne hissettim onun kokusunu alırken? Bir soru, bir belirsizlik vardı ve cevabını bulmadan devam edemezdim.

Belki de bu şehre, bu kalabalığa, bu hayata, bu kimliğe ait hissettiğim her şeyin eksikliği, onun kokusuyla tamamlanmak istiyordu.

Evet, belki de yalnız değildim. Ama bu yalnızlık bir bekleyişti. Beklediğim bir şey, birini, bir zaman dilimini bulma arzusuydu.

O yüzden, o gün boyunca kafamda dönüp durdu o koku. Ve sonradan fark ettim ki, bir şehirde kaybolmuşken, bir başka insana ait olma ihtimali, kendi kimliğini bulma cesareti tam da bu kokuda gizliydi.

🥀

(Civan Alkan)

Sabahın ilk ışıkları İstanbul’un gri siluetine usulca dokunuyordu. Şehir henüz tam uyanmamıştı ama içimdeki karmaşa, gün ışığından çok önce ayaktaydı. Hava serindi; tenime değen rüzgar hafifti ama içimdeki boşluk, ne üşütüyor ne de ısıtıyordu. Kalabalığın içinde ilerliyordum, ama bir yandan da yok gibiydim. Sanki göğsümün ortasında görünmeyen bir delik vardı ve oradan süzülüyordum, sessizce, kimsenin fark etmediği bir eksiklikle.

Adımlarım yavaş değildi, ama yorgundu. Her biri, yıllardır içimde biriktirdiğim cümlelerin, bastırdığım hayallerin ve mecburiyetlerin ağırlığını taşıyordu. Sırtımda görünmeyen bir yük vardı; soyadım kadar ağır, gelenekler kadar köklü. Taşımayı seçmediğim ama reddetmeye de cesaret edemediğim bir yük.

İnsanlar yanımdan hızla geçiyordu; telaşla bir yerlere yetişiyor, bir şeyleri kaçırmaktan korkar gibi. Oysa ben, çoktan kaçırmış gibiydim. Bir şeyi değil, belki kendimi. Bu şehrin içinde bir silüet gibi süzülüyordum; adım var ama varlığım belirsizdi. Her kaldırım taşı bir karar, her sokak bir yön ama hiçbirine ait değildim. Sadece yürüyordum. Sadece nefes alıyor, sadece susuyordum.

Ve belki de bu, bana biçilen hayatla yaptığım sessiz bir pazarlıktı: Sesimi çıkarmayacaktım, karşı koymayacaktım, ama içimde bir yerde hep eksik kalacaktım.

Tam o sırada, cebimdeki telefon titredi. Önce aldırış etmedim, nasılsa yine biri bir şey isteyecekti. Her arama bir sorumluluk, her mesaj bir beklentiydi. Ama ekran ışığı göz ucuma çarpınca, durmak zorunda kaldım. Yusuf arıyordu.

Parmaklarım, istemsizce yeşil tuşa kaydı. Sessizliğe bir ses lazımdı belki de.

“Heval?”

“Buradasın demek.” dedi Yusuf, sesi her zamanki gibi sakin ama içinde bir acele vardı.

“Uyuyamadım.” dedim, yalan değildi. Zaten haftalardır doğru düzgün uyuyamıyordum. İstanbul'a kaçıp gelmiştim ama burada da uykusuzluk peşimi bırakmamıştı.

“Biliyorum. O yüzden aradım. Bir şey var Civan. Ama bunu telefonda anlatamam.”

Duraksadım. İçimde bir şey kıpırdadı, alışık olduğum türden bir his: Yaklaşan bir fırtınanın sessizliği. Yusuf böyle konuştuğunda, hep bir şey olurdu. Ve hiçbir şey kolay olmazdı.

“Neredesin?”

“Balat’a iniyorum. Kahveye.”

“Tamam on dakikaya oradayım.”

Telefonu kapattım. Şehrin uğultusu yeniden üzerime çöktü ama bu kez başka bir anlamla. Gözlerim sokakta bir noktaya kilitlendi. İnsanlar hâlâ geçip gidiyordu ama artık ben de bir yere gidiyordum. Belki Yusuf’un sesiyle değil ama içimde hafifçe kımıldayan bir kararla.

Yürümeye başladım. Bu kez adımlarım hâlâ ağırdı ama en azından bir yöne doğruydu.

Balat’a vardığımda sokak hâlâ uykuluydu. Renkli eski evlerin önünden geçerken Yusuf’un sesindeki huzursuzluk yankılandı içimde. Dışarıdan bakınca her şey yerli yerindeydi ama biz zaten hiçbir zaman dışarıdan biri gibi değildik.

Köhne, kepengi yarı açık bir dükkânın önünde Yusuf’u gördüm. Siyah montunun yakasını kaldırmış, başını hafif eğmişti. Beni görür görmez doğruldu, ama gözleri bir an bile etrafı bırakmadı. Birlikte kahveye doğru geçene kadar hiç konuşmadık.

“Ne oldu?” dedim, kahvenin önünde ki küçük taburelere otururken.

“Sana anlatması kolay değil,” dedi, gözlerini kaçırarak.

“Yusuf, dolandırma. Söyle.”

Derin bir nefes aldı. Çayından bir yudum alırken gözleri yerdeydi.

“Azat geri döndü.”

İçimden bir şeyin çekildiğini hissettim. O isim, o geçmiş. hâlâ tenimin altındaydı. Yusuf devam etti:

“Sadece dönmekle kalmadı. Barçınlar hareketlenmiş. Dağılmış gibi duruyorlardı ama değilmiş. Azat seni soruyor. Adını açık açık söylüyor.”

“Beni?”

“Seni. ‘Civan’ı göreceğim,’ demiş. ‘Yüzüme nasıl bakacak, görelim,’ demiş.”

Boğazımda bir düğüm oluştu. Azat’ın sesi hayalimde yankılandı. O eski günlerin, kırılmadan önceki o kardeşliğin izleri hâlâ içimdeydi. Ama şimdi… şimdi aramızda sadece sessizlik ve kan vardı.

“Ne yapmamı istiyorsun Yusuf?”

“Ben seni uyarmak istedim. Biliyorum, sen böyle şeylerin hesabını yapmadan yürümezsin. Ama bu, o hesaplardan değil. Bu başka.”

Yusuf’un gözlerinde endişeyle karışık bir sadakat vardı. Ne olursa olsun yanımda duracak kadar sağlam, ama başıma gelecekleri sezebilecek kadar da akıllıydı.

Bir süre sustuk. Ardımızdan rüzgâr geçti, martılar bağırdı uzaktan.

“Nerede şimdi?”

“Duyduğuma göre Galata taraflarında. Ama ben onun bir adım ötemizde olduğunu hissediyorum.”

Başımı eğdim, yavaşça baş parmağımı ovuşturdum. Bu, çocukken de yaptığım bir alışkanlıktı düşünürken, kararsızken, korkarken.

“Tamam,” dedim sonunda. “Gelsin. Ne yüzü varsa, yüzüme baksın öyle söylesin.”

Ama içimde bir his vardı. Bu buluşma, geçmişin hesabı olmayacaktı sadece. Bu, kaderle ilk çarpışmam olacaktı.

Yusuf’tan ayrıldıktan sonra yürümeye devam ettim. Ayaklarım beni nereye götürüyordu bilmiyordum ama zihnim çoktan geçmişin kırık aynasında yolculuğa çıkmıştı. Azat’ın ismi, eski bir yara gibi sızlıyordu. Üzerine yıllar geçse de, kabuğunun altında hâlâ taze olan türden bir yara...

Telefonum bir kez daha çaldı.

Numara yok.

Ekrana uzun uzun baktım. Bedenim dondu, ama başparmağım çağrıyı kabul etti. Sessizlik. Sadece birkaç saniyelik sessizlik. Ve sonra, tanıdık bir ses.

“Hâlâ aynı melodiyi mi kullanıyorsun zil sesi olarak?"

Ses birden bire yılları yırtıp içime sızdı. Soğuk ama tanıdıktı.

“Demek ki hâlâ dikkat ediyorsun.”

"Bazı şeyler dikkat çeker Civan. Özellikle hâlâ çalabiliyorsa...”

İçimde bir kıpırtı oldu. Tetikleyici bir sessizlik yayıldı aramıza.

“Ne istiyorsun Azat?”

“Bir yüz. Bir cevap. O gün susan gözlerin var ya... Hâlâ önümde duruyor. Hâlâ konuşmuyor.”

Yutkundum. Kelimeler boğazımda dolaştı ama düşmedi.

“Konuşmak istiyorsan, nerede olduğumu çok iyi biliyorsun.”

"Biliyorum, geleceğim. Ama önce seni duymam gerekiyordu. Hâlâ orada mısın diye. Hâlâ o eski Civan mısın diye.”

“O Civan öldü.” Bir sessizlik daha. Bu defa daha uzun. Daha ağır.

“O zaman görüşeceğiz. Ölümle değil. Ama neyle görüşeceğimizi sen belirleyeceksin.”

Ve kapattı.

Telefon elimde, şehir önümde sustu. Ama içimdeki sesler susmak bilmiyordu. Azat’ın sesi hâlâ kulaklarımdaydı. Her cümlesi, geçmişten fırlayıp şimdiki zamanın üstüne düşen bir gölge gibiydi. Adımlarım serbestti ama zihnim tutsaktı. Ne yürüdüğüm yeri görüyordum ne de karşımdan gelen yüzleri ayırt edebiliyordum. Her şey bulanıktı ta ki o ana kadar.

Kalabalığın arasında, hafifçe yavaşladım. Nefesim değişti. Havadaki koku.

İçime dolan bir şey oldu. Tanıdık değildi ama garip bir şekilde tanıdıktı. Beyaz biberle karışık narenciye gibi; hem ferahlatan hem diken diken eden bir şeydi bu. Sonra hafifçe tatlıya döndü; yasemin mi? Belki biraz da vanilya... Ama en çok da ten kokusuydu parfüm değil, varlığın kokusu.

Adımlarım fark etmeden yavaşladı. Başımı çevirip geriye bakamadım. Bilmiyordum kimdi ama bedenim tanımıştı onu. O koku geçmişten değil, gelecekten gibiydi. Sanki biri beni ilk kez içimden çekip çıkarmıştı.

Sonra dayanamadım gözüm ilişti. Üniversite kapısında, telefonuna bakan bir kız. Siyah montu, sade duruşu, etrafına yabancı bakışı. Kalabalığın ortasında duruyordu ama kalabalığın parçası değildi. Aynı ben gibi.

Yanından geçerken, birkaç saniyeliğine nefesimi tuttum. Onun nefesiyle karışmamak için mi, yoksa içime dolan o kokunun bende ne yaptığını anlamaya çalışmak için mi bilmiyorum.

"Bu şehirde herkes bir iz bırakır," derdi annem, "ama bazıları kokusunu bırakır önce.” İşte o an, Civan Alkan olarak ilk kez biri zihnimden değil, kokumdan içeri girmişti.

Arkama dönüp bakmadım tekrar. Ama içimde bir yer dönmeye başladı. Sarsıntı küçük, etkisi derindi.

"Kimdi o?” İçimden geçen ilk cümle bu oldu. Sorunun cevabını merak ettiğimden değil. Neden sorduğumu anlayamadığımdan.

Bir insanın kokusu insana ne yapabilirdi ki? Bunca karmaşanın ortasında, Azat’ın tehdidi, Yusuf’un uyarısı, ailemin beklentileri sırtımdayken. Bir yabancının sessizliği nasıl bu kadar yankı yapabilirdi içimde?

Yüzünü tam göremedim. Ama omuzlarının duruşu, başını eğişi. Kalabalığa değil, kendi iç dünyasına yaslanıyordu sanki. Ona ait olmayan bir yerde ama kendi gibi duran biriydi.

Benim gibiydi. Ama benden farklı.

Yabancıydı ama garip şekilde tanıdıktı. Belki de o yüzden unutmam gereken her şeyi, o kokuyla hatırladım. Ve bilmediğim her şeyi onunla merak ettim.

"Yolumun üstündeydi ama yoluma ait miydi?" Bu sorunun cevabını o an veremedim. Sadece şunu biliyordum:

Adımlarım ilk kez kendi yükümle değil, birinin kokusunun bıraktığı izle ağırlaştı.

Ve ben yürümeye devam ettim. Ama artık zihnim Azat’ın sesiyle değil, o bilinmeyen kızın kokusuyla uğulduyordu.

🥀

Güzel ilerliyoruz gibi ne dersiniz?

Umarım okurken keyif alıyorsunuzdur yeni bölümde görüşmek üzere 💕

(Yeni bölümler cumartesi ve pazar günleri gelecek)

A.A