11. bölüm · SIRRI SAKLI
SIRRI SAKLI 10
10. Bölüm: Duvar
Leyla The Band ~ Yokluğunda
🥀
(Azat Barçın)
Gecenin kendine ait bir dili vardır. Sessiz değildir; tam tersine fısıltılarla konuşur. Duvarlardan sızar, kapı aralıklarında birikir, insanın içine işler. İşte bu gece de öyleydi. Mardin’in yükseklerinde, terkedilmiş bir konağın çatı katında, eski bir çalışma masasının başında oturmuş, gecenin sesini dinliyordum. Saatlerdir susuyordum. Sessizlik, sabır gibi kıymetliydi. Sabır ise intikamın hamuruydu.
Masanın üstü kâğıtlarla doluydu. Kimisi gerçekti, kimisi çoktan tarihe karışmış belgelerin ustaca düzenlenmiş suretleri… Ve bazıları, bazılarıysa tamamen benim icadımdı. Ama öyle titizlikle hazırlanmışlardı ki, bir mahkeme dosyasına konulsa, hakimi bile kandıracak kadar ikna edici duruyorlardı.
Bir dosyanın köşesine eğildim. Karahan ailesine ait yıllar öncesine dayanan bir tapu kaydının, Halit Alkan tarafından usulsüzce devralındığına dair belgeler. Sözde bir noter beyanı. Bir arazi parçası; belki toprak olarak değersizdi ama geçmiş olarak ağırdı. Ve bu belgeyi ellerine verdiğimde, Karahanlar o geçmişin altına gömüleceklerdi.
Parmaklarımı dosyanın kapağında gezdirdim.
"Geçmişi kurcalamak, kanı yeniden akıtmak gibidir,” dedim kendi kendime, alçak bir sesle. “Yeterince derine inersen, herkesin canı yanar.”
Yavaşça yerimden kalktım. Pencereden dışarı baktım. Mardin’in geceye bürünmüş taş evleri, ay ışığında yıkanmış gibiydi. Her şey sessizdi, uysal. Ama bu uysallığın altında çürük bir temel vardı. Alkanlar ve Karahanlar yıllardır buzun üstünde yürüyordu; ben sadece o buzun altına ateş bırakacaktım.
Masaya geri döndüm. Bilgisayar ekranında, dosyanın dijital kopyaları hazırdı. Mailin taslağında tek bir isim yazıyordu: Yavuz Gültekin. Karahan ailesinin uzun yıllardır güven duyduğu bir iş ortağı. Onun üzerinden belgeleri sızdıracaktım. Karahanlar bu belgeleri onun getirdiğini görünce tereddüt etmeyeceklerdi. Güven, en kolay silahımdı. İnsan sevdiklerinden değil, güvendiklerinden vurulurdu.
“Bu sadece ilk dalga,” diye fısıldadım. “Güvenlerini kıracağım, inançlarını sarsacağım... Sonra ailelerini birbirine düşüreceğim.”
Civan’ın adını anmadım. Henüz. Bu planın sonunda o da vardı elbet. Ama onun cezası öyle belgelerle, imalarla olmazdı. Onun cezası kalpten geçecekti. Onu sevdikleriyle sınayacaktım. Onu en yumuşak yerinden vuracaktım: korumak istediği, sevdiği insanlarla.
Işıkları söndürmeden önce çakmağımı çıkardım. Elimde bir kibrit yaktım, dosyanın köşesini usulca ateşe tuttum. Alev hemen kâğıdı sardı ama ben sadece birkaç saniye izledim. Sonra alevi parmaklarımla söndürdüm. Yanmamış olan kısmı düzeltip yeniden dosyaya koydum.
“Her ateş yakmaz,” dedim. “Bazıları sadece kokusunu bırakır… kül gibi, kan gibi.”
🥀
(Civan Alkan)
Uçaktan indiğimde gökyüzü çoktan kararlıydı. Mardin, taş sokaklarının üzerine sessizliğini örtmüş, nefesini bile tutmuş gibi bekliyordu. Ay pusluydu; ışığı ne yere iniyor, ne göğe çıkıyordu. Bir başınalığın içinden geçer gibiydim. Uykulu bir şehir, derin bir gece… Ama içimde, içimde bir kıyamet vardı.
Yorgundum, evet. Midem de saatlerdir açtı. Ama Arjin… Onu düşündüğümde tüm o ihtiyaçlar geri çekiliyordu. Geri plana, çok gerilere… Sanki varlığım, onun gözlerinin içine baktığım anlarda asıl anlamını bulmuştu da, şimdi o gözlerden uzak kalınca her şey eksik kalıyordu.
Muhtemelen çoktan eve dönmüştü. Belki kendine bir çay demlemiş, üstünü değiştirmiş, kitaplarının arasına gömülmüştü. Belki de sadece tavana bakıyordu. Ama onun sessizliği, benimkinden daha güçlüydü.
O gözlerini kaçırmadan bakarken bile saklanmıyordu. Üzüntüsünü, şaşkınlığını, kabullenişini, her şeyi açıkça taşıyordu yüzünde. Ve yine de… yine de dimdik ayakta duruyordu. Kırılganlığıyla değil, kırılmasına rağmen ayakta kalışıyla güzeldi.
Bu beni çok etkiliyordu aslında.
Arjin beni, gerçekten çok etkiliyordu.
Sadece güzelliğiyle değil. Bir kitabın kapağını açtığında içinde kaybolur gibi heyecanlanmasıyla, Gülümsemeden önce yanağında beliren o belirsiz kıpırtıyla, Elini tuttuğumda gözlerini kaçırmasıyla… Ama en çok da, gözlerimin içine bakarken o ince, utangaç tebessümle yeşeren sessizliğiyle. Orada, o kısacık anda bile bir dünyaya sığabilirdim.
Ama şimdi Mardin’deydim işte.
Ne ait hissedebildiğim, ne de terk edebildiğim bu şehirde. Bedenim buradaydı ama ruhum… Ruhum hâlâ onun yanındaydı. O sahafın dar koridorlarında, kitapların tozunda, kahvenin kokusunda.
Kafamdaki düşünceler sarmal olmuştu. Sağa sola salladım başımı, belki dağılırlar diye. Ama işe yaramadı. Çünkü her şey dağılıyordu, sadece o kalıyordu.
Arjin, zihnimin en derin köşesine usulca oturmuş, gitmemeye yemin etmiş gibiydi.
Valizimi alıp çıkış kapısına yöneldim. Havaalanının dışında serin bir rüzgâr yüzüme vurdu. Tam o an, köşede tanıdık bir silüet dikkatimi çekti. Ellerini ceplerine sokmuş, hafif kambur duruşuyla aynı noktada bekliyordu. Yusuf. Yüzü gölgede kalmıştı ama gülümsemesini tanımamak imkânsızdı.
O an fark ettim. Bazen birini kardeşin ilan etmek için aynı kandan olmak gerekmiyor. Vefa, doğduğumdan beri yanımdaydı ama Yusuf... Yusuf, seçimle hayatıma girip kalmayı başarmıştı. Gerçek bağ, mecburiyet değil sadakatti.
Yanıma geldi, gözlerinde her zamanki o muzip parıltıyla.
“Ooo Civan bey, neredesiniz yahu! Gözlerimiz yollarda kaldı,” dedi. Ama altında bir cümle daha vardı: "İyisin değil mi? Bir şey mi oldu? Yorgunsun, suskunsun..."
Onu gülümseyerek karşıladım.
Ama içimde o cümlelerin yankısı vardı. Yusuf, beni anlardı. Ama bu defa anlatmak istediğim şey, belki de anlatılması en zor şeydi: Bir kadının gözlerinde kalıp bir şehre dönmek...
Yusuf’un gülümseyen sesi kulaklarıma çalınırken, yüzümde istemsizce bir tebessüm belirdi. O anlık sıcaklık, Mardin gecesinin serinliğini bir nebze olsun kırdı. Yanıma geldiğinde omzuma dostça bir şaplak indirdi.
“Civan bey, İstanbul havası çarpmasın dedim ama... sen bayağı orada kalmışsın ha,” dedi, yarı şaka yarı merak dolu bir tonla.
“Yok be,” dedim, gülümsemeye çalışarak. “Sadece yorgunum biraz. Malum, şehri terk etmek kolay olmuyor.”
Yürümeye başladık. Havaalanının loş ışıkları ardımızda kalırken, ayaklarımızın altında taş zeminden çıkan hafif tıkırtılar gecenin sessizliğinde yankılanıyordu. Valizim hafifti ama içimdeki ağırlık adımlarımı yavaşlatıyordu sanki.
Yusuf her zamanki gibi konuşkandı. “Bak hâlâ ciddi duruyorsun. Bir gül be adamım. Yoksa İstanbul'da kalbini mi bıraktın?”
İçimden gelen bir cümle boğazıma kadar yükseldi ama dışarı çıkmadı. Kalbimi bırakmadım Yusuf… ama bir çift göz var, hâlâ içimde dolaşıyor.
“İstanbul güzeldi,” dedim bunun yerine. “Sakin zamanlarım oldu. Biraz düşünme fırsatı yakaladım.” Cümlem fazla kontrollüydü, fazla nötr. Yusuf bunu hemen fark etti.
Arabanın uzaktan görünen silüeti yaklaştıkça, Yusuf bir süre sustu.
Sanki kendi kendine bir tartıdaydı.
Sonra, göz ucuyla bana baktı. “Sen normalde böyle susmazsın,” dedi. “Bir şey var, ama sormuyorum çünkü illa ki söyleyeceğin zamanı beklersin.”
Gülümsedim, hafifçe başımı salladım.
“Bazen söylemek kolay olmuyor. Duygu dediğin şey… insanın içine çörekleniyor, kelime olup da dökülmüyor dilinden hemen.”
O anda bile Arjin’in gözlerini düşündüm. Bir sahafın dar rafları arasında karşıma çıkmıştı. Hiç ummadığım anda, hiç ummadığım bir yerden sızmıştı hayatıma.
Yusuf cebinden anahtarı çıkarıp arabanın kapılarını açarken dönüp tekrar bana baktı.
“Beni kandırma,” dedi sessizce. “Senin yüzün dalga gibi. Yüzey sakin görünüyor ama altında fırtına var. Kim o Civan? Kim karıştırdı seni böyle?”
Bir an duraksadım. Arjin’in adını söylemek… Garip bir şekilde, onunla aramda kutsal kalmış bir sırrı bozmak gibiydi. Ama Yusuf, Yusuf’tu. O sırra zarar vermezdi.
“Elini tuttum,” dedim sonunda. “Ama sanki elimden kalbim kaydı gitti Yusuf.”
Yusuf’un gözleri büyüdü, sonra sessizce güldü. “Eyvah,” dedi. “Sen bittin oğlum.”
Beraberce arabanın içine oturduk. Motor çalıştı, radyodan hafif bir müzik yükseldi. Ama içimdeki sesler ondan da yüksekti.
O gözler, o utangaç tebessüm… Şimdi İstanbul’da mıydı hâlâ? Uyumuş muydu, yoksa benim gibi düşüncelerinin içinde mi kayboluyordu?
Yusuf direksiyona dokunurken bir kez daha dönüp baktı.
“Bana bak,” dedi. “Böyle hissediyorsan, kaçma. Kaçarsan bir gün dönüp kendini bulamazsın.”
Sustum. Çünkü haklıydı.
Ve ben kaçmaktan yorulmuştum aslında.
Araba taş avluda yavaşça durduğunda, motorun sesi bile bu sessizliğe sanki saygı göstererek sustu. Yusuf hemen inip bagajı açtı, valizimi çıkardı. Ben ise birkaç saniye daha arabada kalakaldım.
Konağın taş duvarları, ay ışığında gri bir hayalet gibi yükseliyordu karşımda. Çocukluğumun, gençliğimin ve tüm yüklerimin evi… Ne zaman geri dönsem, üzerime çöken o tanıdık ağırlık sırtıma yeniden binerdi.
Kapı aralıktı. Biri beni bekliyormuş gibi, ama aynı zamanda kimse yokmuş gibi. Alkanların konağı hep öyleydi: İçinde birileri vardı ama ruhsuzdu. Gürültülüydü ama hep sessizdi.
Yusuf valizi kapının yanına bırakırken bana baktı. “Ben gideyim,” dedi. “Yarın erken çıkacağım. Ama sen... dinlen Civan. Yüzündeki gölgeyi sabaha bırakma, olur mu?”
Başımı salladım. “Sağ ol, kardeşim. Gerçekten.”
O gittikten sonra birkaç saniye daha dışarıda kaldım. Rüzgâr alnıma çarptı, serin ama keskin bir tokat gibiydi. Derin bir nefes alıp içeri girdim.
Konağın içi karanlıktı. Loş bir abajur yanıyordu sadece, muhtemelen Nare yine sabaha kadar kitap okuyup bir köşede uyuyakalmıştı. Adımlarımı sessizce attım. Taş merdivenler gıcırdamasın diye alışkanlıkla kenardan yürüdüm. Burası hâlâ benim evim gibiydi ama… evim gibi değildi artık. Sanki duvarlar bana değil, soyadıma aitti. Halit Alkan’ın bakışı olmadan bile onun varlığı duvarda asılı duruyordu. Yargılayan, baskılayan, susturan bir varlık.
Odaya girdiğimde, valizimi yatağın ucuna bıraktım. Ceketimi çıkarıp sandalyeye astım, telefonumu şarj aletine taktım.
Tam yatağa oturmuştum ki, ekran bir kez titredi.
ARJİN:
“Mardin’e vardın mı?”
Boğazım düğümlendi. O an sanki odadaki bütün hava değişti. Bu küçük mesaj, saatlerdir içimde taşıdığım yükün altına açılan bir pencere gibiydi. Hafif bir rüzgâr sızdı içeri.
Gülümsedim.
CİVAN:
“Vardım. Rüzgâr bile seni soruyor burada.”
Ardından gelen üç nokta... Yazıyor. Bir anda kalbim hızlandı. Kendimi yeni yetme bir delikanlı gibi hissediyordum.
Arjin cevap verdi:
ARJİN:
“Ben de seni düşündüm. Hâlâ düşünüyorum. İyi olduğunu bilmek biraz huzur verdi.”
Yastığıma yaslandım. Odamın duvarları sanki bir anda daralmıştı ama kalbim genişliyordu.
CİVAN:
“Ben iyi görünmeye çalışıyorum. Ama senin gülüşünü özlemek ne yapıyor biliyor musun?”
ARJİN:
“Ne yapıyor?”
CİVAN:
“İçimde bir çocuk gibi dolanıyor. Ellerini ceplerine sokmuş, susuyor ama hep seni soruyor.”
Ve bu mesajın ardından bir süre sessizlik oldu. Ama bu kez huzurlu bir sessizlikti.
Telefonu kapattım. Gözlerimi tavana diktim. Bir gün... Bir gün bu duvarların arasında Arjin’in sesi yankılanır mıydı? Bu şehir, onun varlığını kabul eder miydi? Babam, onu kabullenir miydi?
Bu soruların cevabı yoktu. Ama bir gerçek vardı: Kalbim artık iki şehir arasında yaşıyordu.
***
Gözlerimi açtığımda pencereye vuran ışık huzmesi odayı nazikçe sarıyordu. İstanbul’daki sabahlar gibi sert değil, Mardin sabahlarının o yumuşak, usul usul uyanan haliydi bu. Sanki şehir, beni ürkütmemek için hafifçe nefes almıştı sadece.
Telefonum başucumdaydı. Ekrana baktım mesaj yoktu ama gece konuştuğumuz satırlar hâlâ ekranımdaydı. Arjin’in adı bile içimi ısıtıyordu. Usulca doğruldum yataktan. Yorgunluğum gitmişti. İçimde, uzun zamandır hissetmediğim bir hafiflik vardı. Bugün bir şeylerin daha iyi olabileceğine dair ince, kırılgan bir umut.
Üzerime sade bir tişört ve keten bir pantolon giyip aşağıya indim.
Konağın alt katı hâlâ sessizdi ama mutfaktan gelen çay kokusu, yaşadığımı hatırlattı. Adımlarımı takip eden tek şey, taş zeminden çıkan tıkırtılardı.
Mutfak kapısından içeriye uzandığımda, annemi ocak başında gördüm. Üzerinde eski bir ev elbisesi, başında iğnesiz bir yazma... Sırtı bana dönüktü ama hareketlerinden tanırdım. Çaydanlığı hafifçe eğiyor, iki ince belli bardağa çay dolduruyordu.
"Dê, tu çawa yî?" (Nasılsın anne?) dedim usulca.
Annem arkasını döndü, yüzüne sıcacık bir gülümseme yayıldı.
"Ay Civan… Bi xêr hatî lawê min. Dengê te nebihîstim, kengî hatî jêr?" (Ay Civan... Hoş geldin oğlum. Sesini duymadım, ne zaman indin?)”
“Sessiz inmek istedim. Uykun kaçmasın diye.”
“Senin sesin olsa da kaçmaz oğlum.” Yaklaştı, yanağıma dokundu. Parmaklarının içi hâlâ sıcacıktı, tıpkı çocukluğumda alnıma koyduğu gibi.
“Gel, otur hele. Nare de birazdan gelir. Sofrayı birlikte kuralım.”
Mutfakta bir köşeye oturdum. Annem bana çay verdi. Birkaç dakika sonra, yukarıdan merdivenleri sert adımlarla inen bir ses duyuldu. Nare’ydi. Uyandığında hep böyle hızlı ve telaşlı iniyordu. Saçlarını dağınık toplamıştı, üzerindeki eşofman altı hâlâ uykunun izlerini taşıyordu.
“Civaaaaan!” Kocaman bir gülümsemeyle sarıldı. “Hoş geldin be. Vallahi özlemişim.”
“Ben de seni,” dedim. “Baksana hâlâ sabahları bağırarak iniyorsun.”
“Adet yerini bulsun.” Güldü. Hep güldürürdü zaten. Ne olursa olsun, evde en çok o gülerdi. Belki de içi en çok acıyan oydu da, o yüzden böyle yapıyordu.
Annem peynirleri, zeytinleri, domatesleri teker teker tabaklara dizerken Nare mutfağın içinde döndü durdu. “Abim geldi diye ne varsa çıkaralım değil mi anne?”
“E bir zahmet.”
“Vallahi seni böyle mutlu görmek iyi geldi bana,” dedi Nare sonra.
“Ne oldu?” dedim gülerek. “Kötü müydüm eskiden?”
“Yok, ama İstanbul seni biraz kırıyordu sanki. Şimdi... bilmiyorum, sanki daha yumuşaksın. İçin huzurla dolmuş gibi.”
Bir an Arjin’in gözleri geldi aklıma.
O sessiz gülümseyiş, elimde kalan ısı...
“Olabilir,” dedim. “Belki de ilk kez içime bir şey dokunmuştur.”
O an annemle Nare kısa bir bakıştılar. Ama susmayı seçtiler.
Kadınların susuşunda çoğu zaman pek çok şey gizlidir. Sorgulamadım o yüzden.
Kahvaltı masası kurulduğunda, kuş cıvıltıları arka bahçeden içeri doluyordu. Üçümüz masaya oturduk. Peynir, zeytin, haşlanmış yumurta, ev yapımı reçel...
Birkaç lokma sonra, tahta zemine çarpan bir adım sesi duyuldu. Sessiz ama ağırdı. Rüzgâr bir anda durdu sanki.
Kapının köşesinden Halit Alkan’ın silüeti belirdi. Üzerinde beyaz gömleği, kol düğmeleri henüz kapatılmamış. Saçlarını geriye doğru taramış, yüzünde hiçbir mimik yok. Ama varlığı… Varlığı başlı başına bir duvar gibiydi.
“Günaydın,” dedi kısa ve net.
Annem hemen yerinden kalktı.
“Hoş geldin Halit Bey. Kahvaltı hazırladık. Gel, otur sen de.”
“Zahmet etmişsiniz,” dedi Halit Alkan. Ama oturduğunda tabağındaki peynire dahi dokunmadan sadece çay bardağını eline aldı.
Sessizlik bir anda masanın üstüne çöktü. Az önceki kahkaha, sanki başka bir güne aitti.
“İstanbul nasıldı?” diye sordu. Bana değil, boşluğa sorar gibi. Ama hep böyleydi. Sorularını insanın kalbine değil, omzuna yöneltirdi. Yük gibi hissedilsin diye.
“Yoğundu ama verimliydi,” dedim. Gözlerinin içine bakmadan.
“Sana bu kadar fırsat tanımak, ne kadar doğru… onu zaman gösterecek.” Çatalımı yavaşça tabağa bıraktım. Annem devreye girdi hemen.
“Civan orada sadece iş değil, vizyon da kazanıyor. Koskoca adam hem ufku açılıyor. Senin gibi... büyük düşünen biri için bu önemli, değil mi Halit bey?”
Halit çayından bir yudum aldı.
Gözleri hâlâ bardağın dibindeydi.
“Vizyon, eğer ailene fayda getirmiyorsa lükstür. Bizimse lükse değil, istikrara ihtiyacımız var.”
Nare kaşlarını çattı, ama bir şey demedi.
Ben ise içimden geçenleri susturmayı seçtim. O an bir tek şeyi düşündüm:
Bu masa çok kalabalıktı, ama hiç kimse birbirine dokunmuyordu.
***
Kahvaltı masasının dağınıklığı hâlâ duruyordu. Çay bardaklarının buğusu silinmiş, sohbet çoktan dağılmıştı. Kafamda ise hâlâ Arjin’in gece yazdığı cümleler dönüyordu. Onunla geçen birkaç saat, burada geçirdiğim yıllardan daha çok iz bırakmıştı içimde.
Tam kalkmak üzereydim ki Halit Alkan, masasından başını kaldırmadan konuştu:
“Civan. Vefa. Odama gelin.”
Sesinde emir vardı, rica yoktu.
Zaten babam bizden bir şey istemezdi. O, her şeyi buyururdu. Birkaç saniye göz göze geldik Vefa’yla. O bir iç çekti, ben ise dişlerimi sıktım.
Odası... Bir müze gibiydi. Kitapların ve belgelerin arkasına gizlenmiş gölgeli bir iktidar salonu. Kapı kapandığında sessizlik odaya yerleşti. Sadece saatin tik takları vardı.
“Yarın Barçın tarafıyla sınır arazisinin devri için yazılı sözleşmeye geçiyoruz,” dedi Halit. “Vefa, sen orada olacaksın. Civan, sen de eşlik edeceksin. Yusuf’la koordinasyonu sağlaman yeterli.”
Başımı salladım. Zaten işin içindeydim. Ama Halit Alkan'ın böyle bir konuyu bu kadar kısa geçmesi şaşırtıcıydı. Her zaman en ufak detaya kadar anlatır, anlatmasa bile sorgulatırdı. Ama belli ki derdi başka bir yere varacaktı.
Beklediğim an çok gecikmedi.
“Bu arada,” dedi, eliyle kalemini çevirirken, “İstanbul meselesini de konuşmak gerek.”
Kalem yavaşça durdu. Gözlerini bana kaldırdı.
“Oraya bir haftalığına gittin, ama üç hafta oldu. İşlerin aksamasına ramak kaldı. Yusuf senin yokluğunu doldurdu ama bu onun işi değil. Bizimse lafa değil, varlığa ihtiyacımız var.”
Derin bir nefes aldım. Bekliyordum bu cümleyi. Hazırlıklıydım ama yine de içimi deldi geçti.
“Ben oradayken de işleri yürüttüm,” dedim. Sesim kararlıydı. “Hiçbir şey aksamadı.”
Halit dudaklarını bükerek başını iki yana salladı. “Sadece yürütmek yeterli değil. Bu aşiret senden sadece varlık beklemiyor. Aidiyet de bekliyor. Ama sen, her fırsatta İstanbul’a kaçıyorsun.”
Kaçmak. O kelime... Öyle kolay söylenmişti ki ama öyle ağırdı ki sırtımda.
“Siz buna kaçmak diyorsunuz ama ben sadece nefes almak istiyorum,” dedim. “Sorumluluktan kaçmadım. Sadece kendime ait bir alan aradım. Orada düşündüm, planladım. Her şeyin merkezinde olmak zorunda değilim.”
Halit Alkan'ın gözleri karardı. “İnsan, köklerini unutursa, dallarını rüzgâr savurur. Bunu anlaman lazım. İstanbul sana ait değil. Bizim davamız burada. Ailen burada.” Tam cevap verecektim ki, Vefa araya girdi.
“Baba haklı,” dedi. Sesi yumuşak görünüyordu ama netti. “İstanbul’a gidince değişiyorsun, Civan. Kafanı başka şeylerle dolduruyorsun. Bu sana iyi gelmiyor. Aşiret seni bekliyor ama sen hâlâ başka bir hayatın peşindesin.” Donakaldım. O cümle... Kardeşten çok dost bildiğim adamın ağzından dökülen o cümle. Kendisinin rahatlığı bozulmasın diye aşiret reisliğini üstlendiğim adamın kurduğu cümle.
“O başka hayat dediğin şey, nefes almak be Vefa,” dedim. Sesim yükselmeden ama içimdeki hırsı bastırmadan. “Sen burada boş boş yaşamayı seçtin diye hepimiz boğulmak zorunda değiliz.” Vefa’nın gözleri büyüdü. Hafifçe geri çekildi.
Halit Alkan soğuk bir gülümsemeyle bana baktı. “Demek böyle düşünüyorsun.”
Ayağa kalktım. “Evet, böyle düşünüyorum. Ben bu ailenin yükünü taşıyorum ama bu yükün beni ezmesine izin vermeyeceğim. Sadece iş yapmamı değil, ruhumu da teslim etmemi istiyorsanız, yanlış adrestesiniz.”
Kapıya yöneldim. Arkamdan Halit Alkan'ın sesi gelmedi. Ama odadaki hava, o cümleyle buz kesmişti zaten.
🥀
10. Bölümü de bitirdik umarım sevmişsinizdir...
Siz böyle bir durumun içinde olsaydınız ne yapardınız?
Yeni bölümde görüşmek üzere 💕
(Yeni bölümler Cumartesi ve Pazar günleri gelecek)
A.A
