17. bölüm · SIRRI SAKLI
SIRRI SAKLI 13
13. Bölüm: Aşka Yel, Hayata Dağ
Hivron ~ Rûbar
🥀
(Azat Barçın)
“Bir çatlağı büyütmek için çekiç gerekmez.”
Mardin bu gece yine sessizdi. Ama bu sessizlikten huzur değil, hesap doğardı. Bilen bilir toprak ne zaman susarsa, o zaman çok şey olurdu bu coğrafyada.
Ben de susuyordum ama elim durmuyordu.
Tarihi taşlarla çevrili, terkedilmiş bir kahvehanenin arka odasındaydım. Kapalı, loş, kokusu rutubetle karışmış tütün gibiydi. Bu şehirde her şeyin bir iz bırakması kaçınılmazdı. İnsanlar da öyle. Yaptığın her hamle duvara sinerdi. Ben de iz bırakacaktım. Ama öyle görünür değil sessiz, kokusuz ve kalıcı.
Masa başında önümde birkaç not vardı. Yazılarım titrek değil, düzenliydi. Her kelime, bir yerden bir yere sapmak için atılmış bir tohum gibiydi adeta.
Karşımdaki sandalyede Reşit oturuyordu. Eski bir konağın gölgesinde yıllarca hizmet etmiş, sonra sessizce dışarı atılmış biriydi o. Konuşmayı sevmez, ama duyduklarını unutmaz. Sadakatle değil, kırgınlıkla bağlıdır Alkanlara. Benim için ideal bir taşıyıcıydı.
Bakışlarımı kaçırmadan dosyayı masaya bıraktım.
“Bunları aynen ileteceksin,” dedim. “Ama kime ulaştırdığını söylemeden. Sadece duysunlar. Fısıltı yetiyor bu şehirde.”
Reşit dosyayı açmadı. Ne olduğunu sormayacağını biliyordum ama ben yine de konuştum. Çünkü bazı cümleler muhatap için değil, taşınan nefretin yankısı içindir.
“Karahanların oğlu Mirza,” dedim, “bir süredir bazı adamlarla gizli buluşmalar yapıyor. Sözüm ona aileden bağımsız hareket ediyor. Vefa Alkan’ın kulağına bu çalınırsa, Alkanlar ne düşünür sence?”
Reşit kafasını kaldırdı gözleri donuk bakıyordu. “Birlik bozulur,” dedi. Cevabı kısa ama doğruydu.
Ben başımı eğip tespihime sığınıyordum. Her boncuk bir sabır, her sabır bir gölge gibi parmaklarımdan geçiyordu.
“Bozulmasın diye çırpınanlar, en önce paramparça olur,” dedim. Göz göze gelmiyoruz. Biz ne yaptığımızı fazla söze dökmeyiz. Çünkü bu şehirde fazla kelime kuran ya unutulur, ya da susmak zorunda kalır.
Reşit kalktı. Dosyayı iç cebine yerleştirdi. O anda onu durdurmadım ama giderken arkasından bir şey ekledim:
“Adımı kimseye anma. Ama unutmasınlar, geçmiş hâlâ buralarda dolaşıyor.”
O giderken pencereye doğru yürüdüm. Cam kirliydi ama şehir silüeti hâlâ tanıdık. Alkan konağının ışıkları uzaktan görünmüyordu fakat orada olduklarını biliyordum. Karahanlar da uykudadır. Ama ben uykusuzum.
Çünkü bir yangın başlatacaksan, önce rüzgârı beklemen gerekir. Ve ben rüzgârın hangi yönden eseceğini ezberlemiştim.
Bu gece sadece bir söylenti yayılacaktı.
Yarın, bir bakış değişecekti. Ertesi gün, bir adım geri çekilecek birileri çıkacaktı ortaya. Sonra… Hiçbir şey yapmasam da çöküş başlayacaktı.
Ve ben yine sessiz kalacaktım. Çünkü bazen en büyük intikam sadece izlemektir.
Alkanlar'ın çöküşü benim zaferin olacaktı...
🥀
(Civan Alkan)
Gözlerimi açtığımda odada henüz gün doğmamıştı; duvarlarda gezinen loş mavilik, geceden arta kalan bir sır gibi kokuyordu. Perde aralığından sızan ilk ışık, toz zerrelerini gökyüzünden düşen suskun kar taneleriymiş gibi havalandırıyor, yatağın ayak ucuna konup titriyordu. Kalktım, çıplak ayaklarımı soğuk taş zemine bastım; o serinlik şakaklarıma kadar yayıldı, ayılmamı değil, unutmamı istiyormuşçasına keskin bir rüzgâr gibi geçti içimden. Dün Arjin’in yanımda salınan siyah saçlarını koklarken duyduğum iç ferahlığı, şimdi o saç telinin yokluğuyla aynı yerde paramparça kesiklere dönüşmüştü.
İçimde tanıdığım iki ses birbirine karıştı: biri “geri dön” diyor, diğeri “bekle” diye fısıldıyordu. Gövdem iki öfke arasındaki cam bölmede kalakalmış gibiydi: bir yanda Arjin’e duyduğum sarsılmaz çekim, öte yanda Alkan soyadının bendeki ağırlığı. Derin bir nefes aldım; göğsüme çektiğim hava, taş konak duvarlarının rutubetini taşıyor, çocukluğumda saklambaç oynarken gizlendiğim kör karanlık odaların soğukluğunu hatırlatıyordu. O çocuk şimdi yetişkin bir gövdenin içinde olsa da hâlâ aynı soruyu soruyordu: “Kaçmak mı cesarettir, kalmak mı?”
Kapıyı araladığımda koridordaki cam fanus lambası titreyen, narin bir kandil gibi yanıyordu. Adımlarımı hafif tuttum, konağın uyuyan nabzını uyandırmak istemedim; ama kalbim, ayağımın altındaki her tahtaya kendi tedirgin ritmini vurmaktan çekinmedi. Mutfağa vardığımda tandırın kızıl ateşi çoktan sönmüş, ocakta yalnız küllenmiş közler kalmıştı. Meryem abla henüz uyanmamış olmalıydı, onu çağırıp “bir yudum çay, iki dilim sessizlik ver bana” diyemedim. Sessizlik zaten kâfiydi, belki fazla bile.
Mutfağın her köşesini saran, bakır cezveden gece boyu dinlenen kahve kokusu hâlâ yükseliyordu; fincana tek damla dökmeden sadece kokladım. Boğazım her yudumda Arjin’in İstanbul biletini hatırlayıp düğümlenecek diye korktum. Mutfak penceresinin menteşesini hafifçe ittim, dışarıdaki avluya hükmeden solgun tan rengini içeri buyur ettim: Meydandaki asırlık fıstık ağacının gövdesi ıslaktı, gece serpiştiren çise yapraklarını parlatmış, kabuğunu saklı bir hikâye gibi koyulaştırmıştı. Kuşlar dahi ötmeye cesaret edememişti daha; sanki bütün şehir, Arjin’in yokluğuna saygı duruşundaydı.
Tam o sırada yukarıdan gelen ayak seslerini duydum. Gürültülü, telaşlı, adım adım inişleri taş basamaklara vuruyordu. Bu sesi tanımamak mümkün değildi. Bu evde, merdivenleri topuklu ayakkabılarla inip çıkma konusunda inat eden tek kişi kız kardeşimdi. Sabah akşam, günün hangi saati olursa olsun, o ayakkabılar ayağındaydı. Sanki ayak sesleriyle hayatı duyurmak istiyordu. Ve bu sabah da her zamanki gibi geldiğini duyurmuştu.
Kapının eşiğinde karşılaştık. Saçlarını alelacele toplamış, yüzüne uykusuzluğun silik gölgesi düşmüştü. Ama bakışlarında bildiğim bir şey vardı; gecenin sessizliğinde uyanık kalan yalnız ben değildim. Göz göze geldik. Ne o bir şey sordu, ne ben. Sadece başımla selam verdim. O da aynı sessizlikle karşılık verdi. Çünkü bazı kardeşlikler kelime tüketmez, bakışla anlaşır. Ama bu sabah, bakışlara bile takatimiz yoktu.
Yavaşça yanıma oturdu. Dizlerini karnına doğru çekip sedirin ucuna yerleşti. Bir süre pencereye baktı. Sonra usulca döndü, sesi yumuşaktı. “Civan, sen iyi misin?” Ağabey demezdi. Hiçbir zaman demedi. Zaten ben de ondan öyle resmî bir hitap beklemezdim.
Omuzlarımı silktim. “Bilmem… Oradan bakınca nasıl duruyorum?” Gülümsedi ama yorgun bir gülüştü. Sanki içinde kıvrılıp bekleyen bir telaş varmış da, çıkacak yer arıyormuş gibi. Sonra gözlerini gözlerime dikti, usulca başını salladı.
“Şu an birçok şey söyleyebilirim,” dedi. “Ama hiçbir duygu tam olarak ifade etmez gibi hissediyorum seninkileri.” Bir an duraksadı. “Ama bir şey var ki onu görmemek imkânsız, Civan.” Yanıma biraz daha sokulup elini omzuma koydu.
“Niye bu kadar üzgünsün, brayê delalê min?”
Derin bir nefes verdim. Gerçeği içinde daha fazla tutmanın anlamı yoktu. Nare’den sır saklamak bana göre değildi zaten. “Birini uğurladım bugün,” dedim kısık bir sesle. Gözleri bir an büyüdü. Hiçbir şey demedi ama söyleyeceğim şeyi bekliyordu. “Birini uğurladım ama... içimden gönderemiyorum. Gitmiş olsa da içimde hâlâ kalmaya devam ediyor.”
Pencereye yöneldim, konağın ağır ve koyu siluetine baktım. “Ben… çok fena tutuldum, Nare.”
Söylediklerimi sindirmesi birkaç saniyesini aldı. Sonra dudaklarının kenarında yavaş yavaş bir tebessüm belirdi. “Kötü bir şey yapmışsın gibi anlatıyorsun,” dedi, sesi biraz daha neşeli, biraz da alaycıydı. “Sevmek, âşık olmak ne zamandan beri suç oldu, Civan Ağa?” Bir kahkaha döküldü dudaklarından. Gözleriyle beni süzüyordu. “Ee, söyle bakalım, koskoca Civan Ağa kime tutulmuş?”
Kafamı çevirdim. Gözlerinin içine bakarak söyledim. “İsmi Arjin.” Bir anda gözlerini kıstı, kaşlarını kaldırdı. “Karahanlar'ın kızı Arjin Derya Karahan.”
O an öyle bir sesle bağırdı ki neredeyse sıçradım yerimden. “Dalga geçiyorsun! O kız sana bakmaz!” Kaşlarımı çatıp döndüm.
“Ne diyorsun kızım sen?” Gülmeye başladı. Hem de öyle içten, öyle doya doya güldü ki; sanki aylarca beklediği bir espriyi nihayet yakalamış gibi. “Ay Civan, hatırlıyorum da… o kız en son gördüğümde bebek gibiydi. Porselen gibi, süt gibi. Sana nasıl bakmış, şaşılacak şey yani. Valla kara kuru, huysuz bir şeysin sen... Allah Allah!”
“Bana bak Nare,” dedim tehditkâr bir sesle. Kahkahasına engel olamadı. Azıcık geri çekilip göz kırptı. “Elimde kalma ha abim?”
Bu son sözle ikimiz de aynı anda gülüverdik. Öfkelenmeye çalıştım ama beceremedim. Çünkü Nare’yle paylaşınca, en ağır mesele bile taşınır oluyordu. Kardeş olmak böyle bir şeydi. Her şeyin sonunda bir kahkaha paylaşıyorduk. Hangi aşiretten geldiğimiz, kimden ya da kimin kızı oğlu olduğumuz değil… birbirimizin gözünün içini bilen iki insan olmamız yeterdi.
Nare hâlâ gülüyordu. Kahkahası azalmıştı ama dudaklarının kenarında o muzır kıvrım hâlâ duruyordu. Benimse elim pencere kenarına dayanmış, başımın içinden geçenleri toparlamaya çalışıyordum.
“Sana bakmazmışmış…” diye kendi kendime mırıldanıp başımı iki yana salladım, sonra yeniden bana döndü.
“Peki,” dedi gözlerini kısıp, “sen ne zaman böyle oldun? Hani şu taş suratlı, duvar gibi duran, duygularını üç katlı konağın bodrumuna kilitleyen ağabeyim vardı ya… ne zaman bu kadar yumuşayıp ‘çok fena tutulmuş’ hâline geldin?”
Yüzümü buruşturdum ama bir şey demedim. “Civan,” dedi, sesini alaydan arındırıp ciddileştirerek, “sen ona gerçekten… âşık mısın?”
Omuzlarım hafifçe düştü. Cevabım, içimde günlerdir gezinen bir gerçeğin yansımasıydı: “Galiba değil… Kesinlikle. Bilmiyorum ne zaman başladı. Ama gözüm ondan başkasını görmüyor. Konuşmasa bile sesi içimde dolanıyor. Gülüşü bir yerime dokunuyor. Kalabalığın içinde adını duyduğumda, bütün şehir susuyor sanki.”
Nare bu kez gülmedi. Gözleri yavaşça buğulandı. Beni ilk defa böyle gördüğü belliydi. Ciddiyetim ona da bulaşmıştı.
“Vay be,” dedi alçak sesle. “Sen böyle sevdiysen… o kız kıymetlidir demek.”
Sonra dudaklarını büktü, kafasını hafifçe yana eğdi. “Peki o seni seviyor mu?”
Bu soru gelip kalbime saplandı. Ne tam evet diyebiliyordum, ne hayır.
“Bilmiyorum,” dedim. “Ama hissettirdiği şey boşluk değil. Bazen bana öyle bir bakıyor ki, dünyayı susturacak bir sessizlik var bakışında. Sonra bir duvar örüyor önüne. Kaçıyor. Ama o kaçarken bile kalbim onunla gidiyor. Ve ben deli gibi istiyorum bana aşık olmasını. Korksam da istiyorum...”
Nare başını salladı. “Çok şey gördüm bu evde… susturulan sevgileri, kurban edilen kalpleri. Ben senin de o adamlardan olmanı istemem Civan. Eğer kalbinden geçeni yaşayamıyorsan… neye yaşıyorsun ki?”
Gözüm yerdeydi ama kalbim onun sözlerine tutunmuştu. O an Nare yalnızca küçük kız kardeşim değil, aynı zamanda vicdanım olmuş gibiydi.
Sonra birden ayağa kalktı, ellerini beline koydu. “Aman canım hem zaten o kız sana bayılmıştır. Bakar mısın, koca Civan Alkan yumuşamış, âşık olmuş, gözleri parlıyor. Kızlar böyle adamlara düşer!”
Kahkahası yeniden yükseldi. Ben başımı iki yana sallarken istemsizce gülümsedim. “Kes artık Nare.”
Ama Nare durmazdı. “Elinde kahveyle, omzuna atkı atıp pencereden dışarı bakan âşık pozlarına girme de yeter. İyice romancı oldun ha. Hele bir de defter açıp şiir yazmaya başlarsan seni bu evde barındırmam!”
“Yazdım bile,” dedim yarı ciddi, yarı şakayla. Gözleri faltaşı gibi açıldı.
“Ciddi misin?!”
“Değilim.”
“İyi o zaman,” dedi, “yoksa dayıma falan anlatırım rezil olursun.”
Gülüşmelerimiz konağın boş taş avlusunda yankılandı bir süre. Nare yerinden kalkarken saçının tokasını düzeltti, tam çıkacakken bir kez daha döndü: “Civan?”
“Efendim?”
“Biliyorsun değil mi? Herkes seni sessiz diye bilir ama ben senin ne kadar koca bir kalbin olduğunu her zaman bildim. O kalp bu kadar atıyorsa… peşini bırakma. Ama sakın kendini yitirme olur mu?”
Başımı eğdim. “Yitirmem,” dedim. “Onu bulduğum yerde kendimi de buluyorum çünkü.”
O başıyla onayladı. Sonra hafifçe gülümsedi, göz kırptı ve kapıdan çıktı.
Ben o sedirde kaldım. Kalbimde Arjin’in adı, kulağımda Nare’nin kahkahasıyla…
O an bir şeyi daha fark ettim. Aşiretler, soyadlar, düşmanlıklar... hepsi zamanla yıpranır ama bir kardeşin inancı seni hayatta tutar. Ve ben bu sabah, en azından bir kişinin bana inandığını biliyordum.
O da yetiyordu.
En azından bugünlük.
O an onun yanımda olması, dünyadaki en büyük yalnızlıkları bile susturacak kadar güçlüydü. Ve ben o gün, içimdeki en büyük sırrı, ilk kez kendim gibi birine, kandan değil candan bir dosta açmıştım.
***
Hava iyice açmış, taş duvarların üzerine taze günün ilk ışıkları düşmüştü. Bense gün ağarana dek gözümü kırpmamıştım. Ne uyku vardı gözümde, ne dinlenme. Arjin’in kokusu hâlâ tenimde, sesi zihnimde yankıdaydı. Onu İstanbul’a göndermiş olmanın bıraktığı o keskin boşlukla sabahı ettim. Yalnızdım ama doluydum. Düşünceler içime sığmaz hâle gelmişti.
Sonra kapı menteşesi hafifçe ötünce başımı çevirdim. Konağın girişinde Yusuf’u gördüm. Üstündeki mont hâlâ düne ait tozları taşıyordu. Saçları rüzgârdan darmadağınıktı. Kapıdan girer girmez, doğruca mutfağa yöneldi. Elini yüzünü bile yıkamadan dolabın önüne dikildi, kahve cezvesini aramaya başladı. Sanki geceyi o da benim gibi uykusuz geçirmişti ama belli etmemek için çabalıyordu.
“Selamünaleyküm kardeşim,” dedi göz kırparak. “Yine b*k gibi görünüyorsun. Karadeniz’de gemilerin mi battı, ne oldu?”
Yusuf bu. Sabah sabah burnunun direği sızlasa da diline şaka gelir önce. “Sabah sabah ne bu enerji Yusuf?” dedim, bardağı tezgâha koyarken.
Omzunu silkti, gülümsedi.
“Beni tanıyorsun artık, birader. Sabahları hop bi shot atıyorsun, sonra gün enerji dolu geçiyor.” Kaşlarını kaldırıp abartılı bir şekilde göz kırptı. “Yani en azından sabahın ilk saati falan işte, abartmayayım.”
Bir kahkaha attım istemsizce. Ama içim hâlâ gergindi, hissettirmemeye çalışsam da. “Bu saatte gelmen hayırlı mı değil mi, onu söyle hele?” dedim gözümü kısarak.
Yusuf başını iki yana salladı, gözlerini kaçırdı. “Keşke güzel haberlerle gelsem, Civan. Ama konu yine aynı. Tahmin ettiğin gibi... Azat Barçın.” Adı anılır anılmaz içimde bir tel gerildi. Omuzlarım istemsizce kasıldı.
“Yine ne yapmış?” Yusuf sesini alçalttı. Cezveyi ocağa koydu, altını yaktı ama gözünü benden ayırmadı.
“Dün gece Mirza’nın adamlarından biri yamacımıza kadar gelmiş. Sokulmuşlar bizim sınırın kenarına kadar. Azat, Karahanlar’a ‘Alkanların oyunu bitmez’ diye yeni bir masal anlatıyormuş. Mirza da ağzı açık dinliyormuş, yutacak gibi yani.”
Bir süre ses çıkarmadım. Yalnızca gözlerimi pencereye çevirdim. Göğsümde bir şey eriyip soğudu sanki. Mirza… Arjin’in kuzeni. Gözü kara, töreye yaslanan, aklına değil öfkesine danışan biri. Azat’ın ağzından dökülen her laf, onun kafasında kurşun gibi yankılanırdı. Toprağa atılan bir fitne tohumu gibi, yerini bulduğu anda filizlenirdi. Ve o tohum bu kez Arjin’e kadar uzanırsa işte o zaman ben susamazdım.
Yusuf kahveyi fincana döktü, önüme koydu ama oturmadı. Ayakta, gözümün içine baka baka konuştu. “Bak Civan… eğer harekete geçeceklerse senin onlardan önce davranman gerek. Telgraf kadar erken olmalısın bu işte. Yoksa elin yavaşsa… zarar hızlı gelir.”
Elimi fincanın kenarına koydum ama içmedim. Sadece sıcaklığı avuç içime çekmeye çalıştım. İçimdeki o kırılgan korkuyu ölçmeye çalıştım. Arjin’in adını Azat'ın ağzında duymak... bu fikir bile midemi burkuyordu. Pencereye yürüdüm, parmak uçlarımı pervazın taşına bastırdım. Soğuk taşa kök salan parmaklarımda bir titreme vardı. Kendi kendime sessizce fısıldadım, Yusuf duymadı ama taşlar duydu: “Şu anda, sevmek değil, korumak önce gelir.”
Yusuf yaklaştı, omzuma elini koydu.
“İstanbul'a gitme planın var mı?” diye sordu yalnızca. Başımı eğdim.
“Evet. Bugün değil ama en erken ne zaman ayarlayabilirsem.”
Soru sormadı. Sadece gözlerini kıstı, usulca başını salladı. “Tamamdır. O zaman ben ne olur ne olmaz her şeyi hazırlıyorum. Eski yoldan gidersen daha iyi olur Azat oraları kuşatmamıştır daha. Hem kardeşinin gölgesiyle değil, kendisiyle çıkarsın bu yola. Gerekirse yanındayım kardeşim.”
İşte bu Yusuf’tu. Fazla söz değil, yanında durması yeterdi. Ben pencereye bakarken içimden yalnızca bir cümle geçti: “Sevdiğini koruyamadığın bir yerde, hiçbir ünvanın anlamı yok.”
Kahvemi alıp kapıya yöneldim. Hava açmıştı. Ama içimdeki gölge hâlâ aynıydı. Çünkü Arjin İstanbul’daydı.
Ve ben artık sadece bekleyen değil, harekete geçen adam olma yolunda ilerliyordum.
İçimde sahiden iki yol vardı: Ya burada kalıp Azat’ın hamlelerini boşa çıkaracaktım ya da Mardin’i sırtıma vurup İstanbul’un sokaklarında iz arayacaktım. Hangisi daha büyük tehlikeydi, hangisi daha acımasızdı bilmiyordum. Yine de kalbim pusula misali hep aynı yöne dönüyordu, Arjin’in nefes aldığı şehre. Belki de bu yüzden, Yusuf tam dudaklarını kımıldatıp “Ne düşünüyorsun?” diye sormadan önce kararım çoktan pişmiş ekmek gibi kabarmıştı içimde.
“Pikabı hazırlat,” dedim, sesim taş kalebodurda yankılandı. “Dağ yolundan ineceğim. Azat’ın gölgesi bizi rahat bırakmaz, gölgemizi bile takip eder. Ben gölgeme çalım attırmam.”
Yusuf bakışını kaçırmadan başını eğdi; sadakat bazen “peki” bile demeden olur. Ben de mutfağın solgun penceresinden veda anlamı taşıyan son bir bakış fırlattım avluya: Nare’nin sulamayı unuttuğu gül fidanlarına, ocakta uyuyan közlere, taş duvarların alnına sinen sabıra. Hepsi bana, gideceğim yolda birer sessiz tanık olacaklardı.
Geride yalnız ekmek kokusu, yarım kalmış cümleler ve Azat’ın siyah gölgesi kalacaktı. Ben ise, Arjin’e dokunan her tebessümü son kez aklıma mıhlar gibi zihnime çakıp, kendimi bilinmez bir yola sürecektim. Sevmek bazen kalmamakmış; korumak, ardına bakmadan gitmek. Ben bunu o sabah, hem en iyi bildiğim, hem hiç öğrenmek istemediğim dilden, kalbimden dinledim.
***
O sabah, Arjin’in yokluğu yalnızca evin içinde değil, bedenimin her zerresinde hissediliyordu. Hangi odaya girsem eksik kalmış bir sesin yankısı vardı. Oysa ki Arjin bu eve daha adımını bile atmamıştı. Ama sanki biraz önce odanın içindeymiş gibiydi. Sanki biraz önce gülümsemiş, eliyle saçlarını geriye atmış ve ben de o anı kaçırmışım gibi bir histi… Yatağın kenarında katlanmış duran battaniyeye baktım bir süre. Orada bile onun izini aradım. Gitmişti ama izi kalmıştı. Mardin'in her köşesinde bir izi vardı.
İstanbul’a dönmüştü. Güya daha güvende olacaktı. Ama ben her an, her saniye kafamın içinde Azat’ın onun etrafında dolandığı bir ihtimali kuruyordum. Gecenin birinde telefonum çalacak, biri bana “Civan, geç kaldık…” diyecekmiş gibi diken üstündeydim. Çünkü Azat, yalnızca kinli biri değildi; akıllıydı. Sessizdi. Sabırlıydı. Ve birini acıtmak istiyorsa, nereden vurması gerektiğini iyi bilirdi.
İşte bu yüzden… her ne kadar aklım onu korumak için uzak tutmam gerektiğini söylese de, kalbim her adımda “git, bul onu, bak gözlerine, bir daha yalnız bırakma” diye haykırıyordu. İki ateşin tam ortasında kalmış gibiydim. Ne geri dönebiliyordum, ne ileri adım atabiliyordum. Sadece duruyordum. Sadece içimden geçenleri bastırmaya çalışıyordum.
Ama ne zaman ki kulaklarım Azat’ın adını duysa, Arjin’in yüzü beliriyordu zihnimde. Ya Azat öğrenirse? Ya onun hakkında konuşulanları duyarsa? Ya beni cezalandırmak için onun adını dillerde dolaştırırsa? Ya Arjin, bu topraklara adım attığına pişman edilirse? O zaman ben kim olurdum? Hangi sevgiye sahip çıkardım? Hangi namusa, hangi söz’e sığınırdım? Sevdiğini koruyamayan bir adam, neye yarardı?
Bunların hepsini biliyordum. Ve bu yüzden susuyordum. Arjin’e hiçbir şey anlatmadan, onu sabaha karşı o piknik alanında uğurlamıştım. Belki yüreğinde soru işaretleri bırakmıştım, ama cevap veremezdim. Çünkü bazı şeyleri anlatırsan, daha da savunmasız hale getirirsin sevdiğini. Ben onu koruyordum. Ama o, korunduğunu bilmeden gidiyordu. En acı kısmı da buydu.
Kapının eşiğinde durup avluya çıktım. Taş zeminin soğuğu ayakkabımın altından içime işledi. Gözüm gökyüzünde, aklım İstanbul’daydı. Uzakta, bulutların arasından hafifçe sızan bir ışık vardı. Sanki onun eli uzanmış da, bana “ben buradayım” diyormuş gibi… Ben o eli tutamıyordum. Tutamazdım. Henüz değil. Çünkü Azat burada hâlâ nefes alıyordu. Çünkü bu topraklarda hâlâ birilerinin susması gerekiyordu ki birileri hayatta kalabilsin.
Ben sustum. Arjin gitti. Ve içimde öyle bir sessizlik kaldı ki, artık hangi kelimeyle konuşsam, onu duyamayacakmışım gibi…
🥀
Bir bölümü daha geride bıraktık umarım seversiniz. Desteğinizi eksik etmeyin lütfen 💕
Civ-Ar🥀
