15. bölüm · SIRRI SAKLI
SIRRI SAKLI 12-2
12. Bölüm: Kendime En Yakın Olduğum Gece (Devamı)
Kıraç ~ Taş Duvarlar
🥀
Sabah, ev sessizliğe gömülmüş, taş duvarlar hâlâ geceyi tutuyordu içinde. Perdelerin arasından süzülen ışık, odaya sanki utana sıkıla giriyordu. Uyandığımda ilk hissettiğim şey, yanımdaki o minik ağırlıktı.
Elif. Sıcacık bir nefes, boynumun hemen yanında. Küçücük bir beden, benden çok daha fazla yük taşıyan bir kalp.
Kıpırdamadım. Onu uyandırmak istemedim. Sadece yattım öylece. Başımı hafifçe çevirdim, yüzüne baktım. Kirpikleri uzun, dudakları aralık. Rüyasında ne görüyordu bilmiyordum ama tenindeki o sakinlik içimi yaktı.
Kardeşim büyüyordu. Ben uzaktayken, ben her şeyden kaçarken, o burada büyüyordu. Ve bu büyüme, bir çocuğun yaşaması gereken neşeyle değil, sessiz kabullenişlerle, eksiklikle oluyordu. Ben yokken o da eksik kalıyordu.
Elimi yavaşça saçlarına götürdüm. Öyle yumuşaktı ki, parmaklarım arasında dolandı birkaç tel. Zaman durmuş gibiydi o an. İnsan birini bu kadar çok sevebilir miydi? Elif benim kırılmayan yerimdi.
Bir süre sonra hafifçe kıpırdandı. Gözlerini açmadan “abla…” dedi fısıltıyla.
“Uyandın mı?” dedim usulca. Göz kapaklarını araladı, yüzüme baktı ve birden kollarını boynuma doladı.
“Rüya sanmıştım gelmeni. Gitmeyeceksin değil mi hemen?”
“Hayır canım. Bugün buradayım. Seninleyim.”
Sevincini saklayamadı. Hemen yatağın içinde doğruldu, battaniyeyi omzuna çekip karşıma geçti. “Beraber kahvaltı yapacağız değil mi? Ama mutfakta oturmayalım. Balkona masa kuralım. Sen İstanbul’dakiler gibi yumurtalı ekmek yapar mısın bana?”
Gülümsedim. “İstanbul’da da senin kadar güzel isteyen yoktur ki tabi yaparım.”
Kahvaltı hazırlıkları sırasında onunla mutfağa girdik. Annem hâlâ uyanmamıştı. Sare zaten sabah insanı değildi. Ama Elif, sabahları hayatı yeniden başlatanlardandı. İkimiz birlikte yumurtaları çırptık, ekmekleri batırdık, tavaya attık. Eline verdiğim çay bardağını büyük bir dikkatle taşıyordu balkona. Kırılmasın diye değil her şeyin güzel olması için. Benim yanımda, her şeyin eksiksiz olmasını istiyordu.
Kahvaltı masasında kuş cıvıltılarıyla birlikte çocuk kahkahaları yükseliyordu.
Bir ara susup gözlerimin içine baktı: “Arjin... Sen başka biri oldun ama benim ablam hâlâ burda mı?” dedi.
O kadar içten sordu ki, bir an cevap veremedim. Yutkundum. Başımı salladım. “Ben değişmiş olabilirim Elif. Ama seni sevmem hiç değişmedi.”
Gülümsedi. “Tamam o zaman. Şiirimi okurum sana.”
Gözlerini yumup ezbere okumaya başladı:
“Arjin bir şehirde yalnızmış gibi yürür,
Ama kalbinde hep bir Elif gülümser.
Gözleri yorgun olsa da, sesi masal gibi,
O geldiğinde her şey yeniden güzel olur.”
Bu dizeler o kadar saf, o kadar tertemizdi ki. Gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım. Küçücük bir çocuğun kalbinde bu kadar yer etmiş olmak, insanı gururlandırmaktan çok utandırıyordu. Çünkü farkında olmadan onu da yarı yolda bırakmıştım.
Ama bir daha olmayacak dedim içimden. Elif’e asla eksik hissettirmeyeceğim.
Gün öğleni geçmişti. Güneş, taş avlunun ortasına dik vuruyordu. Annem bir komşuya uğramış, babam avluda küçük bir tamirat işiyle uğraşıyordu. Elif de odasında resim çiziyordu.
Ben ise evin içinde yalnızdım. Ya da öyle sandım.
Sare'nin sesini duydum.
“Balkonda mısın Arjin?”
Başımı çevirdim. “Evet, gelsene.”
Yanıma geldiğinde üzerinde yine kusursuz bir elbise vardı. Makyajı hafif ama özenliydi. Elinde bir kahve fincanı, oturup bana döndü.
“Sana bir şey sorabilir miyim?” dedi birden. Gözleri sabitti. Yüzünde yapmacık bir sıcaklık. O tonu tanıyordum. O soruların altına gizlenen sitemleri, hesapları.
“Tabii,” dedim sakince.
“Hiç düşündün mü? Bunca yıl İstanbul’da tek başına olmasaydın, başka biri olur muydun?”
Bir an duraksadım. Bu soruya cevap vermek kolay değildi. Ama ona yalan borcum yoktu. O yüzden dürüst davrandım.
“Belki. Ama olduğum kişiden memnunum Sare. Kendim olmayı öğrendim. Ne eksik, ne fazla.”
Başını eğip kahvesinden bir yudum aldı. “Bazı şeyleri çok erken öğrenmiş gibisin. Çok fazla şey biliyor gibi.”
Bakışlarımı kaçırmadım. “Hayat bazen öğretmen seçmez Sare. Nerede neyi yaşayacağını sorarak getirmez önüne. Ama senin gibi insanlar, hâlâ sınav kağıdı dağıtır gibi yaşam dağıtıyorlar.” Aslında ona da bu kadar kızmam doğru değildi. Sare yaklaşık 5 ya da 6 yaşlarındayken annem ve babam bir ayrılık yaşamışlardı. Ve annem İstanbul'a ailesinin yanına dönmüştü. Babaannem bir sürü olay çıkarmış ve Sare'yi annemle göndermemişti. Tam 5 yıl boyunca ne yazık ki Sare babannemde kalmıştı. Bir insan onu büyüten kişiden ne görüyorsa onu yapıyordu işte. Bu süreçte annem de çok yıpranmıştı. Sare onun ilk göz ağrısıydı ve çocuğundan ayrı kalmak annem gibi olan her kadını derinden yaralardı. Neyse ki o günler geride kalmıştı fakat babaannemin Sare'nin üzerinde ki etkisi hâlâ devam ediyordu.
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra başını bana çevirdi. “Sen değişmişsin, Arjin. Artık bu evdeki hiçbir şeye ait gibi durmuyorsun. Ama yine de sen bizim kız kardeşimizsin. Ve ben, ne kadar karşı dursam da seni merak ediyorum.”
Gözlerim doldu. İlk kez içinden gerçek bir şey söylemişti, Sare.
“Sadece kız kardeşin olarak değil, bir kadın olarak da beni merak et Sare. Çünkü biz yalnızca aile değiliz. Aynı zincirle boğuşuyoruz. Belki farklı uçlardan. Gözlerinde ki at gözlüğünü çıkarabilsen görebilirsin bunu belki...”
Bir an bana uzun uzun baktı. Sonra başını önüne eğdi. “Bazen seni anlıyorum sanıyorum. Ama sonra kıskandığımı fark ediyorum. Çünkü sen cesaret ediyorsun. Ben ise sadece yaşıyorum.”
İçimden bir şey koptu o an. İlk kez gerçek bir şey söylemiştii bana. Ve ilk kez onunla düşman değil, aynı tarafta hissetmiştim.
Sessizce elimi uzattım. Elimi tuttu.
Hiçbir şey demedi. Ama gözlerinde, o tanıdık kadın yorgunluğu vardı. Ve belki biraz da umut.
Gün yavaş yavaş akşamı boyuyordu. Taş duvarlar güneşin son ışıklarıyla kızılımsı bir ton almış, avludan mutfağa süzülen yemek kokuları evin içini sarmıştı. Annem her zamanki gibi sofrayı özenle hazırlıyordu. Babam, Elif’in yardımlarıyla tabakları yerleştiriyor, Sare ise biraz isteksiz de olsa annemin direktiflerine uyuyordu.
Ben, masanın yanındaki pencerenin önünde durmuş, ellerimi perdeye sürterek dışarıyı izliyordum. Mardin’in akşamları başkaydı; gökyüzü ağır, hava suskun, ve her şey sanki biraz daha çıplaktı. Ama içimde bir huzur yoktu. Sanki bir şey olacakmış gibi bir kıpırtı vardı içimde, adını koyamadığım.
Tam sofraya oturmak üzere sandalyemi çekerken o sesi duydum.
Kapının gıcırtısıyla birlikte o tanıdık, tok, buyurgan ses: “Hayırdır? Bu ne kalabalık böyle?”
İçimden bir şey gerildi. Geriye dönmeme gerek kalmadan anladım. Babaannemdi.
Arkasından da amcamın ayak sesleri geldi. Ve tabii… Mirza.
Annemin yüzü bir anlık gerildi. Sare bile elindeki çatalı bırakıp doğruldu. Elif, yerinden fırlayacak gibi oldu ama annem onun eline dokunarak sakin olmasını işaret etti. Babam ise derin bir nefes aldı.
Ben hâlâ ayaktaydım.
Ve dönüp baktım.
Babaannem hâlâ o dimdik yürüyüşüyle içeri girdi. Başındaki koyu renk tülbent, alnının üstünden sıkıca bağlanmıştı. Yüzündeki çizgiler daha da derinleşmiş, dudaklarının kenarı küçümseyici bir ifade almıştı. Arkasından gelen amcamın yüzü taş gibi sertti. Ve Mirza, bana bakmıyordu bile. Bakmak istemiyordu.
Babaannem etrafa şöyle bir göz gezdirdi. Masadaki altı kişilik düzeneği fark ettiğinde gözleri kısıldı. Sonra bana döndü.
“Ne bu hayırdır?” dedi. “Kim çağırdı bunu buraya?”
Bunu. Bir nesne gibi. Sanki ben bu evin bir parçası değilmişim gibi.
Derin bir nefes aldım. Sesim titrememeliydi. “Ben kimseye sormadım gelmek için,” dedim. “Sadece Elif’i, ailemi görmek istedim. Kendi evime geldim.”
Amcam araya girdi. “Sana kim evinin hâlâ burası olduğunu söyledi Arjin? Sen bu aileyi terk ettin. İstanbul’da ne halt yediğini bilmiyoruz. Şimdi de hiçbir şey olmamış gibi çıkıp geliyorsun.”
İçimden bir şey yükseldi. Yutkunmadım, saklamadım, bastırmadım. Bildiğim tek şeyi söyledim:
“Ben bu aileyi değil, bana dayatılan hayatı terk ettim. Ve ne halt yediğimi bilmiyorsanız, bu sizin dinlemeye değer görmediğinizden.”
Mirza başını çevirdi o an. İlk kez göz göze geldik. İçinde bir öfke vardı ama sustu. Babaannem bir adım attı. “Sen hâlâ aynı lafı söylüyorsun. Ne öğrendinse İstanbul'da, bize saygı duymamayı da öğrenmişsin. Kadın dediğin, evine döndüğünde sessiz olur, gözünü indirir.”
Başımı dik tuttum. “Ben saygısız değilim. Ama sesimi kısmayacağım. Gözümü indirmeyeceğim. Çünkü kadın olmak susmak değildir.”
Annem bir adım öne çıktı. Yüzü kıpkırmızıydı. “Yeter artık! Bu evde hiçbir kızımın sesi kısılmayacak. Bu sofrada hakaret değil, huzur olacak. Kimsenin evine geri gelen bir evlada böyle davranmaya hakkı yok!”
Babaannem anneme döndü. “Sizin terbiyeniz bu demek ki…”
Ama annem elini masaya koydu.
O kadın ki, yıllarca bu evin içinde kendi varlığını ezdirmemişti. Şimdi de kızları için dimdik duruyordu.
“Elif’in gözünün içine baka baka bunu mu öğreteceğiz? Kadınlar susmalı mı demeliyiz ona da?” O an Elif dayanamayıp bağırdı:
“Hayır! Arjin susmasın! Ben onun gibi olmak istiyorum!”
Ev bir an sustu. Elif’in sesi o kadar temiz, o kadar gür gelmişti ki herkes ona döndü. Minicik bedeniyle, kocaman bir yürekti orada duran.
Amcam başını iki yana salladı. “Sizin evde büyüyen her kız başına buyruk olacaksa, vay halimize.”
Babam oturduğu yerden sessizce konuştu. “Sizin ‘başına buyruk’ dediğiniz şey, bizim evde ‘özgürlük’ demek. Arjin benim kızımdır. Ne zaman isterse gelir. Kapımız da, kalbimiz de açıktır ona.”
Babaannem son bir bakış attı bana. Gözleri buz gibiydi. Ama ben donmadım. İlk kez onun bakışları beni korkutmadı.
Sadece dedim ki:
“Ben değiştim. Ama siz aynı kalmakta ısrar ediyorsunuz. Ve ne yazık ki aynı kalanlar zamanla sadece yalnız kalır.”
Sonra dönüp sofraya oturdum.
Hiçbir şey olmamış gibi.
Elif hemen yanıma geldi, elimi tuttu. Annem peçeteyi önüme koydu. Babam çayı uzattı. Sare bile başını öne eğmişti. Sessiz ama oradaydı.
Ve ben ilk kez bu evde bir şeyleri değiştirdiğimi hissettim. Az da olsa bir çatlak açılmıştı. Ve içine düşen ben değil, söylenmeyenlerdi.
Sanki bütün o gerginliğe inat, yavaş hareket ettim. Yavaşça peçeteyi kucağıma yerleştirdim, çatalı düzelttim. Gözüm hâlâ babaannemdeydi. Yüz ifadesi taş gibi. Dudaklarının kenarında sabit bir memnuniyetsizlik vardı.
Amcam karşıma oturdu. Elini tespihine atmıştı, ama boncuklar arasında gezinirken her biri bir yargı gibi çarpıyordu kulağıma. Mirza da onların yanında, sanki bu tabloyu tamamlayan eksik parçaydı. O da oturdu, ama yüzündeki o hoşnutsuz ifade yerli yerindeydi.
Annem sofradaki son tabağı yerleştirirken bana kısa bir bakış attı. Gözlerinde yalnızca kızgınlık yoktu; korumacı, sağlam bir ifade vardı. Sanki “sana bir şey yapacak olan önce beni çiğner” diyordu gözleriyle. Babam da aynı şekilde sessiz ama varlığıyla duvar gibi duruyordu. O, lafla değil, mevcudiyetiyle savunurdu bizi.
Elif yanıma oturdu. Küçük elini dizime koydu. Sessizce. Bir çocuk gibi değil de, sanki bir yoldaş gibi.
Babaannem ilk lokmasını almadan konuştu. “İnsan uzak kalınca bazı şeyleri unutur. Kim olduğunu, nereden geldiğini, nereye ait olduğunu.”
Söz bana gelmişti, belliydi. Yüzüme bile bakmadan söylemişti ama kime dendiği masadaki herkesin malumuydu.
Çatalımı bıraktım, dik durdum.
“Ben nereden geldiğimi unutsaydım, burada ne işim olurdu?”
Amcam gülümsedi. Ama o gülüş, bir sıcaklıktan değil, içten içe küçümseyen bir yerden çıkmıştı. “İnsan bazen dönmek için değil, göstermek için gelir. ‘Bakın ne oldum’ demek için.”
Yanaklarımın içi yandı bir an. Ama gülümseyerek karşılık verdim. “Ben kimseye ne olduğumu göstermek için yaşamadım. Ama neye dönüşmediğimi anlatmak isterim. Bir kadın olarak susmaya, boyun eğmeye, gölgede kalmaya dönüşmediğimi...”
Mirza başını önüne eğdi. Tespihi sıkıyordu. Sanki kelimelerim, ellerine batmış gibi.
Babaannem usulca kaşığını tabağa bıraktı.
“Bizim zamanımızda bir kız evine dönerken başını öne eğerdi. Şimdi herkes dilini bileyip geliyor maşallah. Böyle olursa bu evin bereketi kalmaz.”
Annem o anda hiç beklenmedik bir sertlikle söze girdi. “Bana bak anne,” dedi. Sesi sakindi ama o kadar keskindi ki odadaki hava bile kesildi. “Senin zamanın geçti. Şimdi benim kızlarımın zamanı. Arjin bir hata yapmadı. Yalnızca yaşamak istedi. Kendi yolunu buldu. Evimizin bereketi onun susmasıyla değil, onun kendini bilmesiyle olur.”
Babaannem anneme ters ters baktı ama sustu. O kadar zaman sonra bile, annemin böyle dik duruşuna alışkın değildi. Ona göre gelinler, oğulların ardında sessizce yürürdü. Ama annem öyle bir kadın olmamıştı hiçbir zaman. Ve şimdi de kızının yanında dimdikti.
Amcam geri çekilmedi.
“Ben yine de bu tarzın, bu ‘modernliğin’ bize zarar verdiğini düşünüyorum. Gençler haddini aşınca, ailede düzen kalmaz.”
Bu sefer babam konuştu. Sakin bir sesle. Ama her kelimesi yeri oyan bir taş gibiydi.
“Benim evimdeki düzen, herkesin saygı gördüğü bir düzendir. Arjin okudu, düşündü, büyüdü. Bunun neresinde hata var?”
Amcam hiddetlendi.
“Düşünmek güzel, ama haddini bilmek daha güzel ağabey!”
O an boğazımdan çıkan ses, hiç beklemediğim kadar netti:
“Ben haddimi bilerek büyüdüm amca. Ama o ‘haddin’ nerede başlıyor, nerede bitiyor onu hep siz tanımladınız. Ben kendi sınırlarımı çizmeye çalışıyorum artık. Sizinle savaşmak için değil. Kendim olabilmek için.”
Sessizlik oldu. Bir şey kırılmış gibi. Söz değil, bir alışkanlık kırılmıştı belki. Bu evde, bir kadının gözünün içine baka baka “benim de sesim var” demesi hâlâ kolay değildi.
Elif başını bana yasladı. Fısıltıyla, kimse duymadan bir şey söyledi: “Sen böyle konuştukça, ben de cesur oluyorum Arjin…”
O an gözlerim doldu.
Ama tek bir damla akıtmadım.
Babaannem en sonunda çatalı eline aldı.
“Yazık... ama ne diyelim. Herkes kendi yolunda yürür. Ama o yol nereye çıkar, onu zaman gösterir.”
“Gösterirse eğer görürüm babaanne,” dedim.
O akşam yemek boyunca kimse rahat değildi. Ama ilk kez ben rahattım. İçim rahattı.
Çünkü hiçbir lafın altında ezilmemiştim. Hiçbir bakış beni küçültmemişti. Ve en önemlisi yalnız hissetmemiştim.
Annem, babam, Elif… Onlar yanımdaydı.
Bu bana yeterdi.
***
Kapıyı usulca kapattım. Gün boyunca tuttuğum tüm duygular, taş bir duvar gibi çöktü üzerime. Sanki her şey o an başladı sessizlikte. Kendimle baş başa kalınca.
Sırtımı kapıya yasladım. Gözlerimi kapadım. Derin bir nefes aldım ama içime dolan hava bile ağırdı. Babaannemin sözcükleri hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Amcamın bakışları, Mirza’nın sessizliği ve her şeyin ortasında benim inadım.
Işıkları açmadan odanın içini yokladım. Burası benim odam sayılır mıydı hâlâ? Perde aynıydı, masa aynı, kitaplık bile öylece duruyordu. Ama içimde bir yabancılık vardı. Sanki bu oda, beni yıllar önce bırakıp gitmişti.
Telefonumu alıp yatağa uzandım.
Tavanı izlerken istemsizce açtım ekranı. Mesaj yoktu. Bildirim de. Ama nedense elim arama kısmına gitti. Parmaklarım, istemediğim kadar kolay buldu o ismi:
Civan.
Bir an duraksadım.
Ama bastım.
Telefon çaldı.
Bir…
İki…
Üç…
Dördüncüde açtı.
Sesini duymamla birlikte içimde bir şey yumuşadı.
“Arjin…”
Sadece adımı söyledi. Ama o sesin tonunda merak vardı, özlem vardı, biraz da şaşkınlık. Çünkü genelde ilk o arardı.
“Merhaba,” dedim. Kendi sesime yabancılaştım bir an. Çok durgun çıkmıştı.
“Sana ne oldu?” dedi anında. “Sesin… bir garip. İyi misin?”
Bir anlık boşlukta cevap aradım. Yalan söylemeyecektim. Ama gerçeği de söyleyemezdim. Mardin’de olduğumu şu an bu konuşmayı, onun memleketindeki taş bir odada, yaralı bir yorgunlukla yaptığımı anlatamazdım.
“Yorgunum biraz. Gün uzun geçti.”
“Uzun mu? Nerelerdeydin?”
“Evdeydim,” dedim. Cevap tam olarak yalan değildi. Ama saklanmış bir parçaydı. Gerçek eksikti.
Civan sustu birkaç saniye. “Yüzünü göremiyorum ya gözlerine bakamıyorum işte böyle durumlarda hiçbir şeye güvenemiyorum.”
İçimde bir şey inceldi. Sesi sert değildi. Ama kırılgandı. Anlatmak istiyordu bir şeyleri ama kelime seçiyordu belli ki.
“Merak ettim sadece,” dedi ardından. “Günlerdir daha iyiydin. Şimdi sesin başka türlü. Bir şey oldu, değil mi?”
Kelimelerim boğazıma dizildi.
Evet, bir şey olmuştu. Bir sofra kurulmuştu, bir kadın yalnız bırakılmak istenmişti, ama yalnız kalmamıştı. Bunun yorgunluğuydu üzerimdeki.
Ama anlatamazdım.
Henüz değil.
“Sadece bazı şeyler hatırlatıyor kendini. Bazen bir söz, bir bakış, bir oda seni sen olmaktan çıkarıyor gibi.”
“Ve sen susuyorsun.”
“Evet,” dedim fısıltıyla. “Çünkü bazen anlatmak yoruyor. Anlatmadan durmak daha kolay geliyor.”
Civan'ın sesi değişti o anda. Daha alçak, daha sakin. Belki de ilk kez bu kadar dikkatliydi.
“Arjin, ben seni hep güçlü bildim. Hani o sahafın köşesinde seninle ilk kez konuştuğumda… içinden geçen fırtınayı bile gülüşüne saklayan bir kadındın. Ama bil ki bazı savaşlar tek başına verilmez.”
Sessizlik oldu. O sessizlikte kalbim yer değiştirdi sanki. Civan benim için böyle cümleler kurmazdı normalde. Ama kuruyordu. Ve her kelimesi, o gün yaşadığım ağırlığı biraz daha alıyordu omuzlarımdan.
“Neyin içindesin bilmiyorum,” dedi, “Ama çıkmak istersen susarak değil, duyarak gel.”
Boğazım düğümlendi. “Civan…”
“Buradayım,” dedi. “Buradayım Arjin. Sadece sesini duyuyorum, ama bu gece bu bize yeter.”
Yorganı biraz çektim üzerime. Bir anlığına, dışarıdaki tüm sesleri susturdum. Babaannemin bakışı, amcamın sesi, Mirza’nın susuşu. Hepsi uzaklaştı.
Çünkü o an sadece Civan vardı. Hâlâ bilmeden yanımda duran o adam.
“İyi geceler Civan.”
“Sessizce değil, içinden geçerek uyu olur mu? Kabuklarının içine değil. Bu gece sadece kendin gibi.”
Gözlerimi kapattım.
“Tamam,” dedim.
“Bu gece kendim gibi.”
Telefonu kapattım.
Ama içimde bir şey hâlâ sürüyordu.
Savaş bitmemişti.
Ama bu cephede artık yalnız değildim.
***
Sabah, Mardin’e yakışır bir dinginlikle doğdu. Taş duvarların gölgesi hâlâ serindi ama güneş kapının aralığından süzülürken evin içine huzurlu bir sıcaklık doluyordu. Gözlerimi açtığımda içimde dün geceden kalan bir ağırlık yoktu. Hatta hafif hissediyordum. Belki de ilk kez, bu evde kendim gibi konuştuğum bir akşamdan sonra uyanıyordum.
Odadan çıktığımda koridordan mutfaktan gelen sesleri duydum.
Elif’in cıvıltısı, Sare’nin “dur döküyorsun”ları, annemin tencere kapağını kapatırken çıkardığı metal sesi… Hepsi bir aile sabahına aitti. Ve ben uzun zamandır böyle bir sabaha uyanmamıştım.
Mutfağa girdiğimde herkes oradaydı. Babam cam kenarında oturmuş gazeteyi açmış, göz ucuyla hepimize bakıyordu. Annem çayı demlemiş, Sare ise Elif’in önündeki zeytin tabağını kurtarmaya çalışıyordu.
“Günaydın,” dedim hafif gülümseyerek.
Annem döndü, göz göze geldik. “Günaydın güzel kızım. Dün geceye aldırma, böyle şeyler zamanla değişir. Bugün keyif günü.”
Sare başını kaldırdı, yine aynı Sare’ydi. Mesafeli ama içinde bastırılmış bir şefkat vardı. “Bugün biraz daha huzurlu oluruz umarım,” dedi. Yine lafı dolandırarak söylese de, bu bir barış teklifiydi. Ben de başımla onayladım.
“Bugün kahvaltı bile huzurla yapılıyorsa, mucize sayılır Sare.” Hepimiz güldük.
Kahvaltı boyunca Elif hiç susmadı. Okuldan bahsetti, yazdığı ikinci şiiri okudu, bir de Sare’yi taklit etti ki kahkahayı bastık. Babam bile gözlüğünü indirip “Bu kız var ya bu kız…” diyerek başını salladı.
Ben sadece izledim. Bu masa beni yalnız bırakmamıştı. Ve ben artık bu sofralarda eksik değil, tamam hissediyordum.
Kahvaltıdan sonra annem bizi balkona çağırdı. Üç kadın, bir çocuk. Balkona yayılan sabah ışığında kahvelerimizi içerken Elif yerde, yastıkların arasında oyun kurdu kendine. Kimi zaman başını kaldırıp bize bir şeyler gösteriyor, kimi zaman kendi kendine mırıldanıyordu.
Sare ise kahvesinden bir yudum alıp bana döndü. “Burada kalmayı hiç düşündün mü Arjin?”
Durdum. “Bazen,” dedim dürüstçe. “Ama bazen kalmak nefesimi kesiyor gibi hissediyorum.”
O başını salladı. Bir şey demedi. Ve bu kez anlamaya çalıştığını hissettim.
Annem o anda konuştu: “Yarın sabah İstanbul’a dönüyorsun. Son yemeğini öyle geçiştiremeyiz. Sana kaburga dolması yapacağım.”
Gülümsedim.
İçim ısındı.
“Gerçekten mi? Onu İstanbul’da güzel yapan bir yer hiç bulamadım.”
“Biliyorum,” dedi annem. “Ama malzeme lazım. Sare ile birlikte gidin. Hem çarşıyı da gezmiş olursun, belki birkaç şey alırsın kendine arkadaşlarına.”
Sare başını çevirdi. “Hazırsan çıkalım. Erken gidersek, her şeyi taze buluruz.”
Hazırlanıp çıktık hemen. Mardin’in çarşısı hâlâ aynıydı. Taş sokaklar, eski dükkanlar, duvarlara sinmiş tarih ve üzerimizde asılı bakışlar.
Ama ben artık o eski çocuk değildim. Bu sokaklara başka bir kadın olarak dönmüştüm.
Sare alışveriş listesini eline almış, kendine görev edinmiş gibiydi. Ben de üzerime giydiğim uçuş uçuş duran elbisemle yanında yürüyordum. “Ben kasaba uğrayacağım, sen de şu taraftaki baharatçılara bak istersen. Çok kalma, sonra birlikte devam ederiz.”
Başımı salladım. “Olur. On dakikaya yanındayım.”
Onunla kısa bir anlık ayrıldık. Ben kalabalığın arasına karıştım. Baharat kokuları, bakır kaplar, halılar, danteller, göz alıcı renkler…
Elim raflardaki minik el yapımı anahtarlıklara gitti. Bir tane Deniz için seçtim mavi bir taşlı olan. Bir tane de defter seven bir arkadaşıma. Sonra elim bir bilekliğe uzandı. Tam seçmeye çalışırken birden bir el kolumdan tuttu.
Tüm vücudum irkildi.
Nefesim kesildi.
Arkamı dönmemle birlikte, o an hiçbir şey anlayamadan ağzıma bir el kapandı. “Sakın bağırma,” dedi tanıdık bir ses. Ama kalbim çoktan tanımıştı.
Civan'dı.
Beni kalabalıktan hızla uzaklaştırdı. Arka sokaklardan birine, gözlerden uzak bir yere çekti. O kadar hızlıydı ki nefesim hâlâ toparlanmamıştı.
Elini yavaşça ağzımdan çektiğinde göz göze geldik. Ve zaman durdu.
Şaşkınlık, öfke, özlem… Her şey o bakışta toplandı. Ona bakıyordum ama sanki yıllardır görmemişim gibiydi. Yüzü bana çok yakındı. Nefesini hissediyordum. Elinin biri belimde diğeri ise hâlâ bileğimdeydi, sıcacıktı.
O da şaşkındı. Sanki beni Mardin’de görmeyi beklememişti. Ya da görmeyi bu kadar istememişti.
“Ne yapıyorsun sen?” diyebildim zorla.
“Neden söylemedin?” dedi kısık sesle. “Mardin’de olduğunu neden söylemedin Arjin?”
“Çünkü… çünkü bilmeni istemedim.” gözlerimi kaçırdım o an.
“Saklanarak mı iyileşeceğiz biz, Arjin?” Sesi kırgındı. Ama hâlâ yumuşaktı. Ve bana tehlikeli bir şekilde yakındı.
İçimden yükselen bir şey, onun ellerine değil gözlerine tutunmak istiyordu. Ama dilim susuyordu. O an sadece kalbim konuşuyordu. Ve kalbim susmak bilmiyordu.
Sokak sessizdi. Bir anlığına zamanın dışına itilmiş gibiydik. Civan’ın pozisyonu hâlâ aynıydı. Ama artık bir zorlamadan çok, istemsiz bir tutunuştu bu. Sanki beni kaybetmekten korkmuş gibi. Sanki o anın gerçek olduğuna emin olamıyormuş gibi.
Ben ilk toparlanan oldum. Gözlerimi kaçırmadım ama nefesimi düzeltmeye çalıştım. Yutkundum. O kadar yakındı ki, her kelimem nefesine karışıyordu.
“Bırak beni,” dedim, sesim titrek ama kararlı bir fısıltıyla. “Ne yapıyorsun Civan? Biri görecek şimdi.”
Ama o bırakmadı hemen. Bırakamadı. Bir iki saniye daha o halde durdu. Sonra usulca ellerini çekti. Gözlerini benden ayırmadan.
“Sesini duydum dün gece,” dedi. “O yüzden bu sabah bir şeyler içime doğdu. Şehirde bir huzursuzluk vardı. Kalbimin üzerine oturmuş bir şey gibi Duramadım evin içinde, nefes almak için çıktım. Seni burada bulacağımı söyleselerdi dün geceden kamp bile kurabilirdim.”
Bir şey diyemedim. Çünkü yalan değildi bu. Ona inanıyordum. Civan’ın kalbi bana hiç yalan söylememişti. Bedenini, kelimelerini sustursa bile kalbi hep bir yol buluyordu.
“Benim burada olduğumu bilmeden mi çıktın yola?” diye sordum.
“Bilmiyordum. Ama hissetmişim,” dedi. “İçimde bir şey beni çekti. Belki senin sesindeki kırgınlıktı dün gece. Belki de sadece seni özledim.”
O kelimeyle içim titredi.
Özledim.
Bakışlarımı yere indirdim. Evet, ben de özlemiştim. Ama bu kadar yakın olmak nefesimi kesiyordu.“Senin ne işin var çarşının ortasında?” Sesim istemsizce biraz sert çıkmıştı.
Gülümsedi. “Birini arıyordum.”
“Bulduğunda ne yapacaktın? Kolundan tutup çekecektin?” Gözlerimi onun gözlerine diktim. “Beni korkuttun, Civan.”
Bunu duyunca yüzü değişti. Yavaşladı. Adımları değil, yüreği.
“Özür dilerim. Korkmanı istemedim. Ama elim başka türlü durmadı. Seni kaybediyor gibi hissettim. Ve sen buradaydın. Hem de benden habersiz.”
Derin bir nefes aldım. “Sadece iki günlüğüne geldim. Elif’i özledim.”
“Ya ben?” Sesi çatladı. “Beni özlemedin mi?”
Gözlerimi kaçırdım. Ama cevap vermemek, yalan söylemekti. İçimden geldiği gibi söyledim.
“Özledim.”
Bu iki kelime aramızdaki mesafeyi iyice sildi. Civan bir adım atmadı, ama nefesi bir adım attı sanki. O kadar yakındık ki istemesek de birbirimize dokunacak gibiydik. Ama ikimiz de bir adımı daha atmadık. Çünkü bu sessizlikte bile yeterince çok şey söylenmişti.
Sonra onun gözlerinde bir gölge belirdi.
“Bu şehirde seni böyle göz önünde görmek, beni korkutuyor. Biliyorsun nedenini.”
Başımı salladım. Biliyordum. O da haklıydı. Ama ben de saklanmak istemiyordum.
“Ben buraya saklanmaya gelmedim Civan. Kardeşime sarılmak için geldim. Ve gideceğim zaten yarın sabah. Her şey bittiğinde yine yabancı olacağız. Bu yüzden ne sen beni korumaya çalış ne de ben seni ikna etmeye çalışayım.”
İç çekti. “Ben hiçbir zaman sana yabancı olamıyorum, Arjin.”
Gözlerimi kapattım bir an. O an, oracıkta kalsaydık bir ömür susabilirdim. Bir ömür o sessizliğin içinde kalabilirdik.
Ama gerçek, o sokaktan birkaç adım ötedeydi. Sare vardı. Alışveriş vardı. Bu karşılaşma bitmek zorundaydı.
“Gitmeliyim,” dedim. “Sare beni bekliyor.”
Civan elini uzattı, ama dokunmadı. Yalnızca havada asılı bıraktı.
“Seni bulduğuma hâlâ inanamıyorum.”
“Beni kaybetmemiştin ki…” Sonra dönüp yürümeye başladım. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Ama geriye dönmedim.
Çünkü eğer dönseydim, bu sefer gerçekten kalırdım.
Adımlarımı hızlandırmaya çalıştım ama içimde bir şey hâlâ yerinde sayıyordu. Sanki yürüdükçe değil, olduğum yerde daha çok sıkışıyordum. Sokak kalabalığına karışmak, onun gözlerinden uzaklaşmak, aklımın mantıklı kısmı buna ikna olmaya çalışıyordu. Ama kalbim başka bir ritimde atıyordu artık.
Ayaklarım taş zemine basarken, içimde garip bir kıpırtı büyüdü. Öyle bir histi ki. Tutarsız, hesapsız, hatta mantıksız. Ama gerçek. Ve içten.
Birden durdum.
Kendi kendime fısıldar gibi konuştum: “Hayatım boyunca kendimi tuttum. Hep sustum. Şimdi değil…”
Derin bir nefes aldım. Arkamı döndüm. Civan hâlâ oradaydı.
Tam bıraktığım gibiydi. Bir adım bile atmamış. Sadece durmuş. Ve bana bakıyordu. İçinde şaşkınlık, özlem, ama en çok da hayranlıkla.
Adımlarım usulca geri döndü. Hızlı değil ama kararlıydı.
O bana ne olduğunu anlamadan bir iki adım atacak gibi oldu ama ben yaklaştıkça durdu. Gözlerini gözlerime dikti. Sanki zaman o an yeniden dondu.
Tam karşısına geldiğimde nefesimi tuttum. Sonra içimden geçen her şeyi susturup sadece o dürtüye kulak verdim. Parmak uçlarımda yükseldim ve yanağına kocaman, sıcacık bir öpücük bıraktım.
Ne hızlı, ne utangaç. Bilerek. İçimden geldiği gibi. Dudaklarım onun yüzüne dokunduğunda kalbim ilk kez o kadar gür çarptı.
Geri çekildiğimde, gözlerinin içindeki o şaşkınlıkla buluştum. Donmuştu. Kıpırdamıyordu. Bana bakıyordu ama hâlâ olan biteni anlamaya çalışıyordu.
Ben ise gülümsedim. İçimdeki bütün ağırlıkların dökülmüş gibi hafiflediğini hissettim. Sanki çocukluğuma dönmüş gibiydim. İlk defa kalbimden geçen bir duyguyu, korkmadan yaşamıştım.
“İyi ki buldun beni,” dedim usulca. “Şimdi hatırlarsın artık.”
Cümlem bittiği anda arkamı döndüm. Ve bu sefer yürümekle yetinmedim. Koşmaya başladım.
Çocuk gibi. Ama öyle heyecanla, öyle içten bir koşu ki, yalnızca bedenim değil, içimdeki o yıllarca bastırılmış sevgi arzusu da koşuyordu.
Kahkaham neredeyse dudaklarımın arasından fırlayacaktı. Ama sustum.
Çünkü o an her şey yeterince güzeldi.
Adımlarım uzaklaştıkça kalbim hâlâ onun yanında gibiydi. Ama dönüp bakmadım.
Civan’ın ne yaptığını görmesem de biliyordum. Arkamdan bakıyordu. O yanağındaki öpücükle, kalbine işlenmiş gibi kalakalmıştı.
Ve ben İlk defa birine böyle hissettirmiş olmanın gururunu taşıyordum.
İlk defa hiçbir pişmanlık duymadan gitmiştim bir sahneden. Çünkü o sahne içimde kalan tüm eksik duygulara cevaptı.
Koşmaktan kesilen nefesimi dengelemeye çalışarak çarşının kalabalığına yeniden karıştım. Sokakların sesi, dükkanlardan taşan kokular, satıcıların bağırışları, hepsi bir anda daha yüksek, daha çarpıcı gelmeye başladı. Ama gerçek şu ki, benim iç sesim her şeyden daha gürültülüydü.
Hâlâ yanağında dudak izim olan bir adam vardı arkamda. Ve ben hâlâ kalbimin kaç atış geriden geldiğini çözebilmiş değildim.
Biraz sonra Sare’yi gördüm. Tam da dediği gibi, kasabın önünde bekliyordu. Elinde poşet, çantasını dirseğine takmış, kafasını iki yana çevirerek beni arıyordu. Gözümün içine bakar bakmaz o bilindik ifadeyi yakaladım. Kaşlarının biri hafif kalkmıştı. Gözlerinde, "neredeydin sen bu kadar zamandır?" diye bağıran bir sessizlik vardı.
Ama ben sustum. Ve o sessizliğe sessizlikle karşılık verdim. Derin bir nefes alıp yanına yürüdüm. “Elif için bir bileklik aldım. Bir de Deniz’e, başka birkaç arkadaşıma falan,” dedim, elimdeki küçük torbayı göstererek.
Sare başını salladı. Yüzü ifadesiz gibiydi ama tanıyordum onu. Sare hiçbir şeyi çabucak kabullenmezdi. Hele içine sinmeyen bir şey varsa o şüphe zihnine yerleşir ve çıkmazdı kolay kolay.
“Yarım saate yakın yoktun,” dedi. Sesi yumuşaktı ama altı doluydu.
“Kalabalıktı. O kadar çok şey vardı ki, seçmek zaman aldı. Bir ara arkamdan biri seslendi zannettim, dönüp bakınca yanlış anladığımı fark ettim. Zaten oradan oraya savruldum biraz. Özlemişim buraları”
Sözlerim doğruydu. Ama doğru olmayan şeyler de vardı. Yanağına dokunduğum adam. Tenha sokağın taş duvarları. O kısacık ama bütün kalbimi yerinden söken karşılaşma.
Sare sessizce yürümeye başladı.
Ben de peşinden.
İki sokak boyunca konuşmadık. Ama onun yanında yürürken kalbim hâlâ Civan’la yan yanaymışım gibi çarpıyordu.
“Bir ara gözlerin uzaklara daldı,” dedi aniden. “Dönüş yolunda, başka bir şeye daldın sanki. Yüzünde bir garip gülümseme vardı.”
Kafamı çevirip ona baktım. “Olabilir,” dedim sakince. “Buraya gelince anılar biraz canlanıyor işte.”
Yalan söylemiyordum. Ama gerçeği de anlatmıyordum. İçimdeki dalgayı, gözümü kırpmadan yüzeyde tutmaya çalışıyordum.
“Yüzünde bir parıltı var. Ne bileyim İstanbul’da böyle görmemiştim seni,” diye devam etti. Bir gözü üzerimdeydi sanki. Ama öyle alttan, sinsi değil ustaca. Sare’nin tarzıydı bu. Yumuşak sarmalarla, kelimelerle dokunmak. Ama o dokunuşun altı hep sorgulamayla doluydu.
Elimdeki torbayı sıkıca kavradım. “Buralarda her şey daha açıkta Sare. İnsan ne hissediyorsa hemen yüzüne vuruyor. Belki ondandır.”
Daha fazla uzatmadı. Ama inandığını da sanmıyordum. Bir gün çıkar, der gibi sustu.
Kalan alışverişi bitirdik. Ama onun sessizliği, benim yüreğime eşlik eden ikinci bir ritim gibiydi.
Gözüm bir duvar kenarına, bir köşe sokağa takıldıkça Civan’ın dokunuşu yeniden parmaklarıma dönüyordu. O anın sıcaklığı, nefesimi hâlâ titrek tutuyordu.
Ve Sare...
Bunun farkındaydı.
Ama ben bu sefer kendimi savunmadım. Bu sefer yalan da söylemedim. Sadece sakladım.
Çünkü bazı anlar, açıklanmak için değil, yaşanmak için vardı.
Eve girdiğimizde güneş hâlâ taş duvarların üzerinde dans ediyordu. Mardin’in öğleden sonraları ağır akardı; ne tam sessizdi, ne de tam hareketli. Ama içinde eski zamanlara ait bir ritim taşırdı. O ritim, insanın içine işler, yavaşlatır, düşündürür, hatta sustururdu. Benimse içimde bugün uzun zamandır olmayan bir hafiflik vardı.
Ayakkabılarımı çıkardıktan sonra annemin sesini duydum mutfaktan: “Sare, sen poşetleri bırak güzel kızım, ben Arjin’le devam ederim. Mutfağı ona bırakıyorum bu kez!”
Sare mırıldanarak uzaklaştı. Ben de torbamı bırakarak mutfağa geçtim. Annem tam tezgâhın önünde durmuş, büyük bakır tencereyi çıkarıyordu. Elinde önlük, saçlarını yine ense topuzu yapmıştı. O halini her zaman sevmişimdir. Güçlü, düzenli ve sanki biraz da yorgunluğunu içine saklayan bir hali olurdu mutfakta.
Beni görünce başını kaldırdı. Gözleri bir anlığına yüzümde durdu. Sanki baktı, taradı, okudu.
“Yorgun görünmüyorsun,” dedi. Bir şeyler biliyordu. Sezgileri kuvvetli bir kadındı. Ama yüzünde şefkatli bir ifade vardı. Ne meraklı, ne sorgulayıcı.
“Dışarı çıkmak iyi geldi,” dedim. “Kalabalık, dükkanlar, baharat kokuları özlemişim sanırım.”
Tencerenin içine etleri yerleştirirken gülümsedi. “Bazı şeyleri sadece buranın havası iyi eder kızım. İstanbul başka türlü. Ama burası toprağın sesi gibi. Kimi zaman gürültüsüz, ama derin.”
Başımı salladım. “Bazı şeyler burada daha fazla anlam buluyor gibi.”
Bir an sessizlik oldu. Sadece bıçağın doğrama tahtasında çıkardığı tok sesi ve tenceredeki baharat kokularının yayılması Ama o sessizlikte annemin sesi usulca geldi:
“Bugün yüzüne bir şey oturmuş. Bir parıltı, bir dinginlik. Hani insan bazı şeyleri yalnız başına yaşadığında fark etmez ya, ama dışarıdan biri hemen görür."
Birden gözlerimi kaçırdım. Elleriyle pirinçleri suya bırakıyordu ama başı hafif eğikti. Sanki bir şeyi ima ediyordu ama cümleyi bitirmeyecekti.
“Yani kim olduğunu sormayacağım,” dedi. “Bir anne her şeyi bilmek zorunda değil. Ama mutlu olduğunu görmek o bana yeter.”
O an içim titredi. Küçük bir kız çocuğu gibi hissettim kendimi. Sır saklayan, ama yakalanmaktan da korkmayan o anlarda olduğu gibi. Annem bana bakmadan söylemişti ama biliyordum kalbimin içini duymuştu.
Gülümsedim. Kendimi tutamayıp yaklaştım, başımı omzuna yasladım. Koca kadın olmuştum, ama onun omzu hâlâ sığınaktı.
“Mutluyum sanırım,” dedim fısıltıyla.
“Sebebini söylemesen bile yetiyor bu.”
Annem elini başıma koydu, saçlarımı usulca okşadı. Sanki bir şey demedi. Ama o dokunuş, her şeyin cevabıydı.
Tencere fokurdamaya başlamıştı. Baharat kokusu odanın her yerine sinmişti. İçimizde sakladığımız sırla birlikte kaburga dolmasının da kapağı kapandı. Sanki ikimiz de sustuk. Ama o sustuğumuz şey, aramızda kalan en güzel şeydi o an:
Bir annenin sezdiği, ama sormadığı... Bir kızın taşıdığı, ama anlatmadığı bir mutluluk.
🥀
Keyifli okumalar 💕
