5. bölüm · SIRRI SAKLI
SIRRI SAKLI 5
5. Bölüm: Kökler Ve Kanatlar
Fikret Kızılok ~ Gönül
🥀
(Arjin Derya Karahan)
Sabahın ilk ışıkları, pencere pervazına düşen ince bir çizgi gibi yüzüme vurdu. Yumuşak bir sarıydı bu; solgun, donuk. Sanki sabahın kendisi bile uyanmaktan yorulmuştu. Gözlerimi hemen açmadım. Her zamanki gibi, önce düşündüm. Ne yapıyorum? Nereye gidiyorum? Daha ne kadar bu şehre, bu hayata, bu kimliğe ait hissedeceğim? Gerçi ait hissedip hissetmediğimi bile tam çözebilmiş değildim.
Odanın sessizliği tanıdıktı. Duvarlar, İstanbul’un henüz uyanmamış karmaşasından önce içimde yankılanan o boşlukla birleşiyordu. Yalnızdım. Burada, uzakta, bunca kalabalığın ortasında bile yalnızdım. Ailemin beklentileri, geçmişin susmayan sesi, köklerimin üzerindeki görünmez baskı. İçimde ince bir gerginlik gibi, hiç eksilmeyen bir sızı gibiydi.
Bir an, kurtulmak istedim bu duygudan. Ama nasıl? Belki bir kitap, belki bir kahve, belki de dışarıdaki hayat, birkaç saatliğine de olsa içimdeki bu yalnızlığı unuttururdu.
Gözlerimi araladım, yataktan kalkıp pencereye yürüdüm. İstanbul’un sabahı, gri bir tablo gibiydi. Soğuk, renksiz ve hep biraz eksik. Burada hep bir şey eksikti. Burada bir köksüzlük vardı. Ne geçmişime ne de bu şehre aittim. Kendimi bir yabancı gibi, bu şehirde varla yok arasında bir gölge gibi hissediyordum.
Mutfağa geçerken cebimdeki eski defter geldi aklıma. Bulmalıydım onu. İçimde bir şeyler kaybolmuş gibiydi, ama ne? Güzel bir anı mı? Bir umut mu? Yoksa sadece geçmişin bulanık bir izi mi?
Kahve cezvesine suyu koyarken, masanın üzerindeki defteri aldım elime. Sayfaları çevirdim. Çoğu boştu. Sadece birkaç cümle, birkaç kalem izi ama bir sayfada ince ince yazılmış bir cümle gözümde büyüdü:
“İnsan bazen ait olmadığı yerlerde en çok kendini bulur…”
Parmaklarım o cümlenin üzerinde durdu. Düşüncelerim sustu. Bu söz ne kadar da ben gibiydi. Belki de gerçekten, en çok burada, kaybolmuş hissettiğim bu şehirde, kendimi buluyordum. Ama nerede? Nerede bulacaktım?
Kahve hazır olduğunda masaya oturdum. Pencereden dışarı bakarken, içimdeki karmaşa biraz dağıldı. Ama biliyorum, bir şey yapmam gerekecekti. Bu kaybolmuşluk hissiyle bir gün ne yapacağımı bulmalıydım. Bir yolculuk, belki bir adım, ya da bir başlangıç.
“Buraya ait değilim. Ama buradayım. Ve her gün, biraz daha fazla kalıyorum.”
Kahvemden bir yudum daha aldıktan sonra telefonuma uzandım. Ekranda bir mesaj vardı. Deniz’dendi.
“Bugün müsait misin? Biraz yürüyelim mi? Sana iyi gelir.”
İçimden “iyi gelecek bir şey mi kaldı?” diye geçirdim ama sonra bir nefes alıp ona “Olur. Saat iki gibi Taksim’de buluşalım mı?” diye yazdım. Onunla yürümek, bazen saatlerce susmak, bazen küçük bir kahkahayla her şeyi dağıtmak iyi geliyordu.
Hazırlanırken bile bir parçam geri durmak istiyordu. Ama başka bir yanım, kapıdan çıkmak zorundaymışım gibi, o adımı atmak için içten içe direniyordu. Montumu giydim, defteri çantama koydum, çıkmadan önce bir kez daha İstanbul’a, o gri manzaraya baktım.
Taksim Meydanı, kalabalık bir uğultunun içinde beni yuttu. Deniz her zamanki gibi bir banka oturmuş, etrafı izliyordu. Saçları rüzgârda savruluyor, gözlüklerinin ardından dünyaya merakla bakıyordu.
Beni görünce gülümsedi.
“Yüzüne bakınca, yine düşüncelere dalmışsın diyorum,” dedi hafif bir şakayla.
“Bu şehir insana düşünmek dışında ne yapabilir ki?” dedim gülümseyerek.
Birlikte İstiklal’e doğru yürümeye başladık. İnsanlar, sesler, tabelalar, vitrinler. Her şey çok canlıydı ama içimdeki sessizliği bozmuyordu. Deniz bunu fark etmiş gibi başını yana eğdi.
“Yine aileni mi düşünüyorsun?”
“Her gün, her sabah,” dedim. “Ama artık düşünmekten çok eksiliyor gibiyim.”
Deniz bir süre sustu. Sonra bir kafeyi işaret etti. “Gel, bir şey içelim. Belki bu eksilme, biraz anlatınca hafifler.”
Birlikte küçük bir kafeye girdik. Cam kenarındaki masaya oturduk. Defterimi çantamdan çıkardım, Deniz fark etti.
“Yine yazıyor musun?”
“Yazmaktan çok kendimi arıyorum galiba.”
Deniz, içten bir ifadeyle baktı. “Belki de yazarken bulacaksın. Veya yazdıkların biriyle buluştuğunda anlam kazanacak. Kim bilir?”
Bir an durdum. Belki de Deniz haklıydı. Belki de içimdeki her şey, bir gün birine dokunacak ve o zaman anlamlanacaktı.
Deniz kahvesinden bir yudum aldı, ardından gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı. “Biliyor musun, Derya, senin içini bu kadar sessiz yapan şeyin ne olduğunu düşündüm geçen gün.”
“Ne peki?” dedim, gerçekten merak ederek.
“Sen hiç gerçekten hayır diyememişsin. Hep birilerine, bir şeylere ‘tamam’ demişsin. Kendi sesin, o evetlerin arasında kısılıp kalmış.”
Bu söz bir an mideme oturdu. Haklıydı. Ama hemen savunmaya geçmek istemedim. “Peki sen hiç evet dediğin için pişman olmadın mı?” Deniz omuz silkti.
"Oldum. Ama en azından ben kendi isteğimle söyledim. Seninkiler sanki başkalarının ağzından dökülüyor.”
Bir kahkaha attım istemsizce. “Yani diyorsun ki, ben kendi hayatımı yaşamıyorum.” Deniz gülümsedi.
“Diyorum ki, sen kendi hayatını ertelemeye alışmışsın.”
Sözler masanın üzerine birer taş gibi düştü. Sessizlik kısa sürdü. Sonra defterimi açtım, biraz önce okuduğum cümleyi Deniz’e gösterdim:
“İnsan bazen ait olmadığı yerlerde en çok kendini bulur...”
Deniz satıra baktı, sonra gözlerini bana dikti.
“Bu cümlede eksik bir şey var.”
“Ne mesela?”
“Bulduğu şeyle ne yapacağı yazmıyor. Kendini bulmak yetmiyor, onunla ne yapacağını da bilmek gerekiyor.”
O an içimden geçen bir şey vardı. Sanki Deniz’in sözleri, içimde sıkışıp kalan bir soruyu yüzeye çıkarmıştı: “Ben gerçekten ne istiyorum?”
Bilmiyordum. Belki yalnız kalmak. Belki bağırmak. Belki sadece biri tarafından gerçekten görülmek.
“Bazen,” dedim yavaşça, “sadece durmak istiyorum. Kimse bir şey istemesin, kimse beklemesin. Sadece durmak.”
Deniz başını salladı. “Dur. Ama unutma, bir yerde çok durursan o yer seni içine alır. Ve sen fark etmeden, artık çıkamazsın.”
Bir süre daha konuştuk. Ben hem hafiflemiştim hem de daha çok düşünmek zorunda kalmıştım. Ama farkındaydım; bu sohbet beni harekete geçirecekti. Belki yarın değil, belki haftalar sonra. Ama bir gün...
Tam o anda, çantamda titreyen telefon sesi ikimizi de susturdu. Ekrana baktım: “Sare” yazıyordu. Gözlerimi kısıp kısa bir nefes aldım. Sonra telefonu açtım.
“Efendim Sare?”
Deniz, yüz ifademi izlemeye başlamıştı. Sesimi olabildiğince dengede tutmaya çalışıyordum.
“Nasılsın, İyi misin?” dedi karşılık olarak. Oldukça mesafeli geliyordu sesi. Hâlâ burada olduğum için fazlasıyla öfkeliydi bana biliyordum. Yaşlarımız yakındı ama o benim aksime oldukça eski kafalı düşüncelere sahipti.
“İyiyim, dışarıdayım. Deniz’le biraz hava alıyoruz.”
“Güzel. Sesini duymak istedim sadece. Annem sordu seni, bir süredir aramamışsın ya…” Başımı hafifçe öne eğdim.
“Biraz öyle oldu meşguldüm. Bugün geç olur ama yarın konuşurum onunla.”
Ablamın sesi alıştığım o düzenli, ölçülü tonla devam etti.
“Tamam. Bir şeye ihtiyacın var mı? Para göndereyim mi? Eksik bir şeyin varsa çekinme.” Hafifçe güldüm, ama sesim biraz kırıktı.
“Yok. Şimdilik idare ediyorum. Sağ ol.” Karşıdan birkaç saniye sessizlik geldi, sonra:
“Tamam. Kendine dikkat et. Özledik seni.”
Bir anlık tereddütten sonra, “Ben de…” dedim ve telefonu kapattım. Ekran kararırken parmaklarım kısa bir süre o siyah yüzeyde takılı kaldı.
Deniz bir şey söylemedi. Kelimeler istemsizce dilimden döküldü:
“İyi insanlar ama bir yandan da çok yoran insanlar. Seviyorlar ama nasıl seveceklerini bilmiyorlar gibi.”
Deniz başını salladı. “Aile böyle bir şey işte. Bir yanın hep oraya ait kalıyor, bir yanın hep kaçmak istiyor.” Gözlerimi cama çevirdim.
“Ve sonunda ikisi de seni ortada bırakıyor.”
🥀
(Civan Alkan)
Bu şehir bana ait değildi. Ama artık bana benziyordu. Sessizliği benim kadar iyi taşıyordu sırtında. İnsan kalabalıklar içinde büyürken, bir gün kendini hiç tanımadığı bir odada, hiç istemediği kararların eşiğinde bulabiliyordu. Günlerdir aynı döngü. Aynı kahve bardağı, aynı yürüyüş rotası, aynı suskunluktu. Yusuf, "Bir şeylerin zamanı geliyor" demişti geçen gün. Neyin zamanı geliyor bilmiyordum ama içimde bir huzursuzluk vardı. İyi bir şey olacakmış gibi değil ama bir şey olacaktı. Bir şey değişecekti.
Rüzgâr hafifti bu sabah. Ama burnuma yabancı bir çiçek kokusu gelmişti. Tanıdık değil ama rahatsız da edici değil.
Sanki geçmişle hiç ilgisi olmayan bir gelecek taşıyordu.
Bazen düşünüyordum: Ya bütün bu yük, bir kişiyle paylaşılabilecek kadar hafifse? Ya biri çıkıp, bütün bu gürültünün içinden sadece gözleriyle susmayı başarırsa? Ne garip olurdu. Kelimelerle değil de, suskunlukla anlayan biri. Bilmiyorum. Ama o biri gelirse, hissederim gibi geliyordu.
İstanbul’a tekrar dönmek, yara kabuk bağlamadan üstünü kazımak gibiydi.
Uzakta kaldığım günlerde her şey daha sessizdi. Daha kolaydı demem yanlış olur; ama en azından gürültüye anlam yüklemem gerekmiyordu.
Şimdi burada insanların arasında yürüyordum ama ayaklarım yere değil, geçmişin ince cam kırıklarına basıyordu sanki. Bu şehir, her sokağında başka bir hikâye fısıldıyordu. Benimkini de unutmuş değildi. Ben de unutamamıştım zaten. Toplantıdan çıkmış, kalabalığın içine karışmıştım. Telefon elimde ama ekranı karanlıktı. Kimseyi aramak istemiyordum. Kimse de aramasın istiyordum.
Yusuf’a söylememiştim ama buraya dönmekte zor gelmişti. Ne iş, ne sorumluluk, ne de adı "gelecek" olan o büyük planlar. Hiçbiri içimdeki boşluğu doldurmuyordu. İçimde, adını koyamadığım bir eksiklik vardı. Ne ailemle konuşarak, ne iş bitirerek geçmiyordu.
Yürürken bir kafede oturan iki arkadaşa gözüm takıldı. Gülüyorlardı. Gerçek bir kahkahaydı. Bir an duraksadım. Ben en son ne zaman böyle gülümsemiştim?
Hatta en son ne zaman biriyle göz göze geldiğimde içimden bir cümle geçmeden susmuştum? Unutmuştum.
İstanbul, her şeyi unutturuyordu insana.
Ama aynı zamanda hatırlatıyordu da.
Kim olduğunu, kim olamadığını…
Bugün hava oldukça pusluydu. Hafif bir rüzgârda vardı. Ceketimin yakasını kaldırdım ama asıl üşüyen yerim içimdi. Bazen kendimi yıllardır süren bir kışın ortasında hissediyordum. Ve bu şehir sanki bir yerlerde bahar varmış gibi davranıyordu, ama bana hiç uğramıyordu.
Biliyordum, bir şey değişecekti. Henüz ne olduğunu bilmiyordum. Ama bu şehirde bir gölge vardı. Ve o gölge, bir yüz taşıyordu. Tanımadığım ama tanıyacakmışım gibi hissettiğim bir yüz.
Kadıköy'de ki eski kafelerden birine gelmiştim. En tenha sakin olan köşeye geçip oturdum. Camın önünden insanlar geçiyordu; kimi telaşlı, kimi dalgın. Masanın üstünde yarım içilmiş bir kahve, elimde telefon. Yusuf’un gelmesini beklerken, ekrana dalıp gitmiştim.
“Yine fazla erken gelmişsin.”
Yusuf’un sesiyle irkildim. Kafamı kaldırdım, aynı her zamanki gibiydi. Siyah montunun yakasını kaldırmış, o da Nisan ayının soğukluğu ile baş etmeye çalışıyordu. Gülümsemesini eksik etmeyen bir adamdı.
“Elimde değil. İstanbul’da ne zaman nefes almak istesem erken geliyorum.”
Gülümseyerek karşıma oturdu.
“Kafanı mı topluyorsun, yoksa düşünmekten yine dağıldın mı?”
“İkisi de olabilir.” Kısa bir sessizlikten sonra dosyasını açtı.
“Şimdi şu otel işi, kâğıtlar tamam. Fakat belediyeden geri dönüş bekleniyor. O iş biraz uzayabilir. Ama bizim için asıl kritik olan, şu taşeron firmayla yapılacak olan sözleşme.” Kafamı salladım.
“Ne zaman imzalanıyor?”
“Üç gün içinde netleştiririz. Ama onların patronu biraz temkinli. Senden net bir onay bekliyorlar.” Gözlerimi kıstım.
“Gerekirse yarın yüz yüze görüşelim. Masaya oturalım.”
Yusuf başını salladı. Sonra birkaç evrak daha gösterdi, birkaç isimden, birkaç stratejiden bahsetti. Konuşmanın tonu ciddiydi, akış hızlıydı. Ama benim aklım bazen, masanın kenarından sarkan kahve lekesine, bazen camın dışında geçip giden yüzlere takılıyordu.
“Bu şehirde kendini biraz fazla yalnız bırakıyorsun, farkındasın değil mi?” dedi birden. Gözlerim ona döndü.
“İş konuşuyorduk.”
“İş her zaman var, Civan. Ama sen bazen bu dosyaların arasına gizleniyorsun.” Cevap vermedim. Çünkü haklıydı. Ve haklılığının ağırlığı, belgelerden daha kalındı.
“Bu şehre döndün ama hâlâ gelmemiş gibisin,” dedi sonra, gözleriyle yokladı beni.
“Bazen insan geri dönmek için önce kim olduğunu unutmak zorunda kalıyor,” dedim usulca. Yusuf, sessizce başını salladı.
“Kim olduğunu hatırlayacağın bir şey ya da biri yakında karşına çıkar belki.”
Cümle havada asılı kaldı. Ama içimde bir yer, hafifçe kıpırdadı. Hissettim.
"Bu sefer kaç gün kalacağız? Biliyorsun Mardin'de de işler birikiyor.” Kahvemden bir yudum daha aldım. Soğumuştu.
“Bu sefer biraz daha uzun. Belki bir ay kalırım bile.”
Elindeki kahveye düşünceli bakışlar atıyordu. Burada Mardin'de olduğumdan daha rahat daha özgür hissettiğimi biliyordu. Bir şey söylemek istese bile genelde sessiz kalıyordu çoğu zaman.
“Sen kalırsın da şehir seni tutar mı orası belli değil.”
“İstanbul tutmuyor zaten. Ama artık bırakmıyor da.” Yusuf otururken gözlerini kıstı.
“Yine felsefi girdin. Hadi işimize devam edelim, sonra geçmişe gömülürüz.”
Çantasından yeniden birkaç evrak çıkardı, tanıdık dosyalar, tanıdık isimler.
“Diğer taşeronla sözleşmede hazır. Ama senin imzanı bekliyorlar. Senin yüzünü görecekler diye aylarca sabrettiler, bil istedim.” Başımı salladım.
“Yarın sabah ofise geçerim. Görüşürüm onlarla. Ama Yusuf…”
“Ne?”
“Bu işler bazen bana yabancı geliyor. Sanki kendi adım üstüne başkalarının hayatlarını yaşıyormuşum gibi.” Yusuf bir an sustu. Ciddileşti.
“Civan, sen bu dünyaya mecbur doğdun. Ama mecburiyetle yaşamak zorunda değilsin. O dengeyi bulmak senin işin.” Kahvemden bir yudum aldım.
Sessizlik oldu. Ama gergin değildi. Aramızdaki sessizlikler, konuşmalardan daha gerçekti. “Senin neyin eksik?” dedi sonra, gözlerimin içine bakarak.
“Ne eksik biliyor musun Yusuf?”
“Ne?”
“Bir şeyin beni gerçekten çağırması. İçimden bir şeyin, ‘işte bu’ demesi. O olmadı henüz.”
“Olacak.”
“Olacak mı?”
“Olacak kardeşim tabi.” Bu kesinliği Yusuf’tan duymak, bana iyi gelmişti. O an ilk kez, bu şehrin beni tamamen yutmadığını hissettim.
***
Yusuf bir şeyler anlatıyordu ama ben camın dışına dalmıştım. Sokaktan geçen kalabalığa, birbirine benzemeyen ama aynı yorgunluğu taşıyan yüzlere. Şehir yine bildiğini yapıyordu; içini dışına karıştırıyor, zamanın nabzını hızla attırıyordu.
Tam o an… Bir silüet geçti camın önünden.
Uzun bir kaban, geniş paçalı pantolon, üzerine oturan bir bluz. Saçları geceyi andırıyordu. Yüzü tam görünmese de bir anlık, çok kısa bir anlık dikkatimi çekti. Gözlerim onu izledi farkında olmadan, oysa o hiç durmadı. Kafasını çevirmedi bile. Kararlı adımlarla yürüyüp gitti.
“Civan?” dedi Yusuf, sesim duyulmayınca.
“Evet?”
“Nereye gittin sen?”
“Hiç... Birini tanıdığımı sandım. Ama sanırım değilmiş.”
Kendi kendime söylendim. Tanıdık değildi, ama yabancı da değildi. İçimde hafif bir esinti bırakan bir şey geçti o an önümden. Adını bilmediğim bir his gibi.
Ama içim bir anlığına dalgalanmıştı.
Sebebini bilmiyordum. Henüz.
“Boş ver,” dedim Yusuf’a. “Devam et sen.” Yusuf masaya koyduğu bütün evrakları özenle toplayıp çantasına yerleştirmeye başlamışken, merakla izledim onu.
"Sen işi boşver Civanım. Fazla dağınıksın her anlamda. Buralarda bir sahaf vardı, hatırlarsın sen de çok sık giderdin önceden..." hatırlamak ister gibi gözleri kısıldı düşünceli bir şekilde dışarıya baktı. "Hah! İrfan abi. Geçenlerde yolum düştü uğradım yanına seni soruyordu nerede neden uğramıyor artık yanıma diye. Kitapları seviyorsun, git biraz orada havalan kafanı boşalt. Yarın daha detaylı hallederiz her şeyi."
🥀
(Arjin Derya Karahan)
Hava, sabahki griyi yavaş yavaş üzerinden atıyor, İstanbul yavaşça açılıyordu demek isterdim ama hafiften yağmur yağmaya başlamıştı bile. Kadıköy sokakları, adımlarımı tanıyormuş gibi karşılıyordu beni. Kalabalık ama tanıdık, gürültülü ama bir o kadar da kendi halinde.
Yürürken bir kafenin önünden geçtim. İçeride oturanlara göz gezdirmedim bile. İnsan bazen neye bakmayacağını bilir. O anda dikkatimi çeken tek şey, sokak lambasının altındaki çatlaktan çıkan minik bir ot tanesiydi. Bu şehirde her şey, bir şekilde bir yol buluyordu.
Deniz'in bitmek bilmeyen ısırarları üzerine gelmiştim buraya. Bir sahaftan bahsetmişti sohbetimiz esnasında. Kitapları ve okumayı çok sevdiğimi, bu şekilde kafa dağıttığımı iyi biliyordu. Ne yalan söyleyeyim işime de gelmiş kitaplarla vakit geçireceğim için heyecanlanmıştım.
Sahafa gitmek için acelem yoktu yine de ama içimde garip bir huzursuzluk vardı. Belki yeni bir kitap, eski bir koku, sayfalar arasında kaybolmak iyi gelirdi. Çünkü bazen kelimeler, insanın göremediği şeyleri yüzüne söylerdi.
Biraz Kadıköy sokaklarında turlayıp sokağın köşesindeki sahafa vardığımda, ahşap çerçeveli vitrini gördüm. İçeride raflar üst üste kitaplarla doluydu. Rafların kokusu neredeyse sokaktan duyuluyordu. Elimi kapının soğuk koluna koyarken içimden geçirdim:
“Bugün, başka bir hikâyeye karışmak istiyorum.”
Kapıyı açtım. İçeride eski bir Türkçe müzik çalıyordu. Rafların arasına daldım. Belki beni anlatan bir satır, beni çağıran bir başlık bulurum diye.
Deniz’le ayrıldıktan sonra bir süre öylesine yürümüştüm ama şu anda keşke direkt buraya gelseymişim diyordum. Harika bir yerdi, her şeyden önce kitapların o muazzam kokusu sarmıştı her yeri. Yine de içimde bir yankı vardı. Biri susunca, diğeri hemen konuşuyordu. İstanbul’da yürümekte böyleydi işte. Her adımda bir geçmiş, her köşede bir ihtimal var gibiydi.
İçeride havada asılı duran toz kokusu ve eski sayfaların tınısı vardı. Arkaplanda çalan şarkı da oldukça hoştu aslında. Ahşap zeminde yürürken hafif bir gıcırdama oldu. Sahafın sahibi yaşlı bir adamdı, bana sadece başıyla selam verdi. Konuşmaya gerek yoktu; buraya gelenler kelimeleri seçmek için değil, kaybolmak için gelirdi.
Parmaklarım kitapların sırtında gezinirken, ne aradığımı tam olarak bilmiyordum. Ama belki de mesele bu değildi. Aramak yeterdi. O sırada, rafın en alt köşesinde sıkışmış, kapağı yıpranmış eski bir defter dikkatimi çekti. Çekip aldım. Sayfaları sararmıştı, bazı kenarlarında karalamalar vardı.
Bir sayfada, silik ama okunur bir el yazısıyla şöyle yazıyordu:
“Bazen şehirler seni tanımaz. Ama sen onlara hikâyeni fısıldarsan, belki bir gün geri fısıldarlar.”
Bir an, o cümleyi yazan kişiye dokunmuş gibi hissettim. Belki de burada olmak, hiç tanımadığın insanların cümlelerinde kendini bulmaktı.
Defteri aldım. Sahafın sahibiyle göz göze geldiğimde gülümsedi. “Bulduysan al,” dedi. “O seni bekliyormuş gibi duruyor.” Başımı eğdim. Bir teşekkür yetti. Hava kararmaya başlamıştı aslında fakat buradan ayrılmak hiç içimden gelmemişti o yüzden rafların arasında gezinmeye devam ettim. Bir sürü kitap bir sürü farklı hikaye... Her şey sanki farklı bir dünyadan buraya doluşmuş gibiydi. Öylesine güzel, öylesine huzur verici.
Sıcaktan bunalmıştım ama İstanbul'un kalabalığından kaçmak için bu dar sokaktaki sessiz dükkana sığınmıştım. Deniz sayesinde. Beni bu kadar iyi tanıyan bir arkadaşa sahip olduğum için çok şanslıydım. Rafların arasında gezinmeye devam ederken parmaklarım bir kitabın sırtına dokundu oldukça yıllanmış görünüyordu. 'Köksüzlük Üzerine Notlar.' Kaşlarım merakla çatılmış ve kitabı elime alıp sayfalarını karıştırmaya başlamıştım. Yeni bir sayfayı açtığımda altı çizilmiş bir cümle dikkatimi çekti: "Ait olmadığın yerde başlar, kim olduğunu hatırlama sancısı."
"İlginç seçim," dedi yandan gelen bir ses. Kalın ama yumuşak bir tondaydı. Kitaba o kadar dalmıştım ki bu ürkmeme sebep olmuştu. Çok belli etmemeye çalışıp, sakince yanımda dikilen adama baktım. Uzun boylu, kara kaş kara göz tanımına tam uyan bir adamdı kesinlikle. Çok iri yarı değildi ama sıkı spor yaptığı belli oluyordu. Üzerinde sade siyah bir tişört, omuzlarında taşımaktan yorulmuş bir yük gibi asılı duran bakışları vardı.
"Çok mu dramatik geldi?" Dedim alaycı bir tonla. Bir yandan da karşımda ki yabancının yüzünü incelemeye devam ediyordum.
"Hayır. Sadece..." Umursamaz ya da önemsiz bir detay verir gibi omzunu silkti. "O kitabı kimsenin eline alacağını düşünmemiştim. Sahafın tozlu efsanelerinden biri o." Kaşlarım merakla havalandı. Kitapları severdim. Kitaplar hakkında konuşmayı da çok severdim.
"Demek efsane arıyorsun?" Dedim kitabı kapatıp dikkatlice yerine yerleştirirken. "Belki de bazı kitaplar dokunulmadan kalmak için yazılmıştır."
Yabancı başını hafifçe yana eğdi. Gülümsedi, ama yüzünde gülümsemeyle karışık bir merak vardı.
"Belki de bazı insanlar da..." İkimizde bir an sustuk. Sahafın penceresinden dışarı sızan akşam güneşi, raflara eğri gölgeler düşürüyordu. Dışarıda sokak müziği çalıyor, kalabalığın sesi hafifçe duyuluyordu. Ama içerisi zamanın askıya alındığı bir yer gibiydi.
"Ben Arjin." Buraya geldiğimden beri ilk defa sesli bir şekilde bu ismi söylemiştim. Tuhaf hissettirmiyordu çünkü ben hep Arjin olmuş olmaya da devam etmiştim. Derya bir kılıf bir kaçıştı benim için.
"Civan." Tokalaşma ya da normal bir tanışma yaşamadık. Sadece isimlerimizi söyledik. Sade, dümdüz bir tanışmaydı işte. Kimse bunun bir başlangıç olduğuna ihtimal vermezdi. Ama bazen en derin bağlar, en sıradan anların içinde gizleniyordur kim bilir?
🥀
Evet Arjin ve Civan sonunda tanıştılar. Ne düşünüyorsunuz?
Keyifli okumalar 💕
(Yeni bölümler Cumartesi ve Pazar günleri gelecek)
A.A
