1. bölüm · Seni benden koru
GİZLİ MORLUKLAR VE ÇELİK BAKIŞLAR
Aynadaki yansımama bakarken nefesimi tuttum. Sol elmacık kemiğimin hemen altındaki hafif kızarıklık, yarın sabaha kadar muhtemelen koyu bir morluğa dönüşecekti. Şanslıydım; bu seferki darbe tam olarak saç çizgime denk geldiği için kapatıcıyla gizlemek daha kolay olacaktı.
Kapatıcı fırçasını cildime hafifçe dokundurdum. Kalbim hâlâ bir kuşun kanat çırpışı gibi hızlı hızlı çarpıyordu.
"Hazal!"
Aşağıdan, babamın o evi titreten sert sesi yükseldiğinde elim titredi ve fırça kaydı. Yutkundum. Aynadaki kızın gözlerindeki korkuyu silmek için derin bir nefes aldım. Dokuzuncu sınıftan beri öğrendiğim en büyük kural şuydu: Korkunu gösterirsen, daha çok üzerime gelir.
"Geliyorum baba!" diye seslendim, sesimin titrememesine özen göstererek.
Masanın üzerindeki uzun kollu, boğazlı kazağı hızla başımdan geçirdim. Hava henüz o kadar soğuk değildi ama babamın bıraktığı izleri gizlemenin başka yolu yoktu. Aşağı indiğimde babam salonda, televizyonun karşısında oturuyordu. Yüzündeki o kronik hoşnutsuzlukla bana baktı.
"Çöpü dök, sonra da odana geç ders çalış," dedi, yüzüme bile bakmadan. "Yine saçma sapan bir notla gelirsen o okulu tamamen unutursun, açık liseye yazdırırım seni. Duydun mu beni?"
"Duydum baba," dedim kısık bir sesle.
Çöp poşetini alıp dışarı çıktığımda, rüzgarın soğukluğu yüzüme çarptı. Birkaç saniye gözlerimi kapatıp o soğuk havayı ciğerlerime çektim. Özgürlük, kapının dışındaki o beş dakikalık yürüyüşten ibaretti benim için. Ve ben, o beş dakikaya tutunarak hayatta kalıyordum.
Ertesi sabah okulun kapısından içeri adım attığımda, üzerimdeki boğazlı kazak ve bileklerimi kapatan uzun hırkamla kendimi bir zırhın içindeymiş gibi hissediyordum. Koridordaki gürültü, gülüşmeler, birbirine sarılan öğrenciler... Hepsi bana başka bir gezegene aitmiş gibi geliyordu.
"Hazal!"
Koridorun sonundan bana doğru koşan Cansu’yu görünce omuzlarımdaki yük biraz olsun hafifledi. Cansu, bu cehennemde nefes almamı sağlayan tek kişiydi. Hayatımdaki tek gerçek sırdaşım.
Yanına gittiğimde Cansu’nun neşeli yüzü, kazağımın boğazına ve gözlerimin altındaki kapatıcıya kaydığı an birden soldu. Kolumdan tutup beni hızla merdiven altındaki boşluğa doğru çekti.
"Yine mi?" dedi fısıltıyla. Gözleri dolmuştu. "Hazal... Dün gece yine mi bir şey yaptı?"
"Cansu, tamam, sessiz ol," dedim etrafı kontrol ederek. "Önemli bir şey değil. Sadece tartıştık."
"Neresi önemli değil?!" diye çıkıştı Cansu, sesini kısmaya çalışarak. "Bileğini görebiliyorum Hazal! Kazağının altından morluk çıkmış. Bu adam senin baban! Sana bunu yapmaya hakkı yok!"
"Lütfen kapat konuyu," dedim çaresizce. "Biri duyacak. Okulda kimse bilmesin, biliyorsun. Eğer öğrenirse beni okuldan alır. Biliyorsun yapacağını."
Cansu öfkeyle nefesini verdi ama daha fazla üstelemedi. Sadece bana sarıldı. "Yanındayım," diye fısıldadı. "Her zaman."
O sırada, koridorun diğer ucundan gelen adımlarla ikimiz de toparlandık.
Tolga.
Okulun belki de hakkında en çok dedikodu dönen, herkesin çekindiği ama kızların bakışlarını üzerinden alamadığı o çocuk. Deri ceketi, arkaya taranmış koyu renk saçları ve her zamanki umursamaz, sert tavrıyla koridorda yürüyordu. Yanında her zaman dolaşan iki arkadaşı poyraz ve berk'te vardı ama Tolga’nın gözleri doğrudan bizim olduğumuz tarafa kilitlenmişti.
Varlığı bile ortama ağır bir baskı katıyordu. Kimse onunla göz teması kurmaya cesaret edemezdi ama ben... ben ona her baktığımda içimde anlamsız bir öfke hissediyordum. Hayatı bu kadar umursamazca, bu kadar rahat yaşaması bana haksızlık gibi geliyordu.
Tolga tam önümüzden geçerken adımlarını yavaşlattı. Çelik grisi gözleri önce benim yüzümde, ardından kazağımın kapatmaya çalıştığı boynumda gezindi. Kaşları hafifçe çatıldı.
"Hayırdır Hazal?" dedi, o alaycı ama derin sesiyle. "Kutupta mı yaşıyoruz? Bu havada bu kazak fazla değil mi?"
Sertçe yutkundum. Ona zayıflığımı ya da gardımın düştüğünü göstermeyecektim.
"Seni ilgilendirmez Tolga," dedim soğuk bir sesle. "Kendi işine bak."
Tolga bir adım daha yaklaştı. Aradaki mesafeyi öyle bir kapattı ki, üzerindeki hafif odunsu parfüm kokusunu duyabiliyordum. Bakışları o kadar kesindi ki, sanki kazağın altındaki morlukları değil, ruhumdaki yaraları bile görebiliyordu.
"Bir gün," dedi sesini düşürerek, sadece benim duyabileceğim bir tonda, "kendi işime bakmadığımda bana teşekkür edeceksin."
"Hiç sanmıyorum," diye tersledim onu, gözlerimi gözlerinden ayırmadan.
Tolga dudağının kenarıyla hafifçe güldü. O alaycı gülüşün altında başka bir şey vardı ama ne olduğunu çözemiyordum. Bakışlarını benden çekip arkasını döndü ve yürümeye devam etti.
Gidişini izlerken kalbimin neden bu kadar hızlı çarptığına anlam veremedim. Benden nefret ediyordu, ben de onun o ukala, her şeyi yapabileceğini sanan tavırlarından nefret ediyordum. Veya ben öyle sanıyordum.
Bilmediğim şey ise, Tolga’nın okul çıkışında bindiği siyah lüks arabanın, babasının yönettiği o karanlık ve tehlikeli imparatorluğun bir parçası olduğuydu. Ve daha da önemlisi, benim evde yaşadığım o küçük cehennemden kaçmaya çalışırken, çok yakında Tolga'nın etrafındaki o devasa ve tehlikeli yangının tam ortasına düşeceğimdi..
