18. bölüm · Seni benden koru

EGE GECESİ VE SAKLI KOY

𝓗𝓪𝓽𝓲𝓬𝓮𝓪 ❀

Ege’nin masmavi sularına bakan, zeytin ağaçlarıyla çevrili o beyaz taş yazlığa vardığımızda güneş yavaş yavaş batıyordu. Yol yorgunluğunu üzerimizden atmak için kızlar ve erkekler olarak ayrılıp odalara yerleştik. Cansu ile odamızın balkonundan denize doğru süzülen kızıllığı izlerken ikimizin de yüzünde kocamank bir tebessüm vardı.
"İnanabiliyor musun Hazal?" dedi Cansu, kollarıma dokunarak. "Okulun o kasvetli koridorlarından, Buse'nin saçma dedikodularından ve... O korkunç günlerden sonra buradayız. Hepimiz mutluyuz."
"İnanmakta zorlanıyorum," dedim gözlerim dolarak. "Tolga olmasaydı ben hâlâ o karanlığın içindeydim Cansu."
"Tolga sana tapıyor," dedi Cansu içtenlikle. "Ve hak ettin kızım, ikiniz de bu huzuru hak ettiniz."
Gece yarısına doğru yazlıkta herkes uykuya çekilmişti. Cansu, Poyraz’la gün boyu çekişmekten yorulup odasında uyuyakalmıştı. Bense üzerime ince, beyaz bir plaj elbisesi geçirip bahçeye çıktım. Serin Ege rüzgârı tenimi okşarken, iskelerin oradan gelen ayak seslerini duydum.
Tolga, altımda siyah bir şort, üstü çıplak bir şekilde deniz kenarında duruyordu. Dalgaların sesi, gece karanlığında onun güçlü silüetiyle birleştiğinde mükemmel bir tablo oluşturuyordu.
Arkasından sessizce yaklaşıp beline sarıldım. Başımı sırtına dayadım. Sıcak teni ve o odunsu kokusu anında içime doldu.
"Uyumamışsın," dedi Tolga, arkasını dönüp beni kucağına doğru çekerek. Bakışları beyaz elbisemde ve rüzgârda dağılan saçlarımda gezindi.
"Seni arıyordum," dedim, ellerimi göğsüne koyarak. "Ne yapıyorsun burada tek başına?"
"Seni düşünüyordum," dedi sesi kısılarak. "Şu denizin sessizliğine bakıyordum da... Sen hayatıma girmeden önce benim içim hep gürültülüydü Hazal. Öfke, kavgadan başka bir şey yoktu. Sen bana huzuru getirdin."
Eğilip dudaklarıma küçük bir öpücük kondurdu. Ardından elimden tutup beni iskelenin ucundaki küçük sürat teknesine doğru yürüttü.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordum şaşkınlıkla.
"Sadece ikimizin olduğu bir yere," dedi sırıtarak.
Tekneyle yaklaşık on dakika açıldıktan sonra, etrafı kayalıklarla kaplı, kumu gümüş gibi parlayan gizli bir koya geldik. Tolga tekneyi sabitledi ve beni kucağına alarak sığ sulara bastı. Birlikte sahile çıktık. Gökyüzünde binlerce yıldız, ayaklarımızın altında ise sıcacık bir kum vardı.
Tolga üzerindeki tişörtünü kumlara serip beni üzerine oturttu. Kendisi de hemen yanıma kuruldu. Aramızda hiçbir engel, hiçbir insan, hiçbir geçmiş kalmamıştı.
"Burayı sadece ben bilirim," dedi Tolga, parmaklarını saçlarımın arasında gezdirerek. "Seni ilk kez tam anlamıyla kendime ait hissettiğim yere getirmek istedim."
Gözlerinin içine baktım. "Ben zaten tamamen seninim Tolga."
Bu sözüm üzerine Tolga’nın gözlerindeki o koyu tutku alev aldı. Yavaşça üzerime doğru eğildi. Dudakları dudaklarımla buluştuğunda, Ege’nin gece serinliği yerini yakıcı bir sıcaklığa bıraktı. Yavaşça elbisenin askılarını omuzlarımdan indirdi. Dudakları boynumdan aşağı, köprücük kemiklerime doğru süzülürken nefesim kesildi.
"Seni seviyorum," diye fısıldadı Tolga, dudakları tenimi yakarken. Bu cümleyi ilk kez bu kadar net, bu kadar duru söylüyordu. "Hazal... Seni canımdan çok seviyorum."
Gözlerimden mutlulukla karışık bir damla yaş süzüldü. "Ben de seni seviyorum Tolga. Çok seviyorum..."
Kumsalda, yıldızların ve dalga seslerinin şahitliğinde, gecenin karanlığı tutkulu nefeslerimize ve birbirimize kenetlenen bedenlerimize ev sahipliği yaptı. Artık hiçbir korku, hiçbir ah kalmamıştı. Sadece ben, Tolga ve sonsuz bir aşk vardı.