5. bölüm · ŞAHİN BAKIŞI
5. Bölüm
"Hakan, uyan hadi, senin mahkemen vardı bugün." dedim.
Hakan gözlerini aralayarak,
"Uleee heyat..." dedi.
"Hadi hadi, kahvaltı yapalım. Büyük bir operasyon var bizim."
"Abla!"
"Efendim?"
"Mesut komiser ile Hüsnü komisere selam söyle, Rıza Baba’nın da ellerinden öperim."
"La havle... Hadi mutfağa gel." dedim sinirle.
Hızlıca üstümüzü giyip kahvaltıya oturduk, sonra hemen kapıya çıktık. Tam o sırada Fatih de kapıya çıktı. Hakan arabanın anahtarını elimden çekerek:
"Abla, benim acil adliyede olmam lazım. Taksiyle falan git." dedi.
"Hakan senin ağzına s—" deyiverdim birden. Fatih'e bakarak, "Kusura bakma." dedim.
Fatih bize bakarak güldü. Hakan elini sallayıp gitti. Çantamdan taksi kartı çıkarıp tam arayacaktım ki, Fatih kartı elimden çekti. Garip bir şekilde ona baktım.
"Aynı yere gitmiyor muyuz? Hadi bin arabama." dedi.
"Yok, ben rahatsızlık vermeyeyim." dedim.
"Adanalı! Arabama biner misin demedim, hadi bin dedim."
"Tamam be..." Bu adam illa benim çirkefliğimi ortaya çıkaracak.
Etrafımdaki arabalara baktım. Anahtara bastı, güzel bir arabanın farları yandı. Benim de bundan almam lazımdı, böyle bir güzellik yok. Arabaya bindik. İnternetten arabaya baktım, çüş... Araba 2 milyon! Kendini satsan, hatta üstüne Hakan’ı satsan, yine veremezsin bu parayı Hilal... Boşver.
Yol boyunca konuşmadı. O konuşmayınca ben de konuşmadım. Bizim merkezden operasyona gidecektik. Merkeze vardığımızda herkes kapının önündeydi. Fatih ile hemen yukarı çıkıp üstümüzü değiştirdik. Silah ve ekipmanlar arabadaydı zaten. Aşağı indiğimizde siyah bir servis gelmişti. Sırayla bindik.
Öyle söyleyince kolay gibi gözüküyor ama “Gölge” denen adam çok tehlikeli ve dikkatli olmamız gerek. Haberlere çıkmış adam yani. Hepimiz çok heyecanlıydık, ne de olsa büyük birini indirmeye gidiyorduk. Eda’nın yanına oturdum. 4-5 muhabir geldi, kapıdaki komiserler uzak tutmaya çalıştı. İçlerinden biri gelip Fatih’e mikrofon tuttu:
"Komiserim, ne söylemek istersiniz? Son zamanların en büyük operasyonlarından biri olacak çünkü."
"Dualarınızı eksik etmeyin." dedi Fatih. Bu adam çok tatlı...
Servis hareket etmeye başladı. Hemen botlarımın bağcığını bağladım. Aceleden bağlayamamıştım. Yeleğimin önünü ilikledim. Operasyon olacak deponun biraz yakınında indik.
"Herkes ekipmanları kontrol etsin şimdiden." dedi müdür.
Kulaklıkları takarak kontrol etmeye başladık.
"Müdürüm, kulaklıklar tamamdır." dedi Fatih. Yelek ona ne kadar yakışmış Yarabbim...
"Tamam çocuklar, gerisi sizde. Size güveniyorum, Allah yardımcınız olsun." dedi Halit Müdür.
Yavaşça, yürüyerek depoya doğru ilerledik. Ellerimizde silah, etrafı kontrol ediyorduk. En önde Fatih, arkasında ben; ekiptekiler karışık şekilde arkamızdaydı.
"Başkomiserim?" dedi Eren.
"Söyle, Tilki." dedim.
"Fatih Başkomiserim ile eviniz aynı sitedeymiş, hatta yan yanaymış. Doğru mu?"
"Doğru." dedim.
Fatih gülerek söze girdi:
"Sen var ya sen... Ben de senin hakkında bir şeyler duydum Tilki, hem de hayırlı bir iş." dedi.
Bunlar resmen kulaklığı meşgul ediyorlar, seslerini duymamak için kulaklığı fırlatabilirim gerçekten.
"Valla Fatih Başkomiserim, karşı tarafa bağlı, biraz naz yapıyor." dedi Eren.
Yaren farkında değildi onun hakkında konuştuğumuzun. Canım ya, gariban gibi bizi dinliyor.
"Sizin iş bende, Tilki." dedi Fatih.
Eren’in nefes alışverişi hızlandı, kulaklıktan duyuluyordu. Bizim için 5 dk saygı duruşu lütfen. En son dayanamayarak:
"Söyleseydiniz börek, kısır falan yapardık." dedim.
Emir abi gülerek:
"Haklısınız valla Başkomiserim, altın gününe çevirdiler burayı." dedi bana.
Deponun tam önündeydik. El hareketleriyle herkesin yerini gösterdik. Fatih, Eren’e bakarak:
"Optik ve Tilki saat 2 yönü. Uzi ve Kara saat 6 yönü."
Ben de Eda’ya bakarak:
"Çaylak ve Samuray, 4 yönü. Sarı ve Aslan, abi siz de 12 yönü."
Ve geriye ben ve gıcık kalmıştık. Bana bakarak:
"Yaman, gel biz de arkadan dolaşıp girelim." dedi.
Ben kulaklığımı düzelterek:
"Anlaşıldı." dedim.
Herkes dağıldı. Çimlere yavaşça basarak ilerliyorduk. Birden Fatih’i ittirip:
"Avcı!" diye bağırdım. Fatih’i vurmaya çalışan çaprazındaki adamı vurdum. Fatih’e döndüğümde yerdeydi. O anki refleks ile nasıl ittirdim Allah bilir. Kalkması için elimi uzattım, elimi tutup kalktı. Hiç de heyecanlanmadım çünkü ikimizin de elinde eldiven vardı.
"Yaman, sana bir can borçluyum."
"Ne demek, görevimiz Avcı."
Hafiften sesler geliyordu. Deponun içindeki adamlar saklanıyor veya yer değiştiriyordu. 3 deyince hepimiz depoya daldık. Fatih ile sırt sırta vererek birbirimizin arkasındakileri vurduk. Bizim ekip önüne geleni alıyordu, maşallah...
"Samuray, Çaylak, sizin olduğunuz balkona 3 adam girdi. Dikkat edin." dedim.
"Bizde, başkomiserim." dediler aynı anda. O kadar büyük bir depoydu ki Fatih ile yavaş yavaş üst kata çıktık. Takım elbiseli biri vardı, direkt kolonun arkasına saklandı. Fatih yavaşça kolonun arkasına doğru ilerledi ve adama yumruk attı. Adam Fatih’i itti. Fatih o kadar sinirlendi ki burnundan soluduğu nefesi ben bile hissettim. Fatih adama tekme attı. Ben dayanamayarak yanlarına gidip adamın özel bölgesine diz attım. Adam o acıyla yere düştü. Hemen kelepçeledim.
"Ne yapıyorsun Adanalı? Adamın çocuğu olmayacak! Ha bir de daha acımı çıkarmadım, çekil aradan." dedi sinirle.
"Canın birini dövmek istiyorsa, ekibindeki Mustafa’yı dövebilirsin." dedim.
"Niye özellikle Mustafa?" diye sordu.
"Eren’e söylemiş aynı sitede olduğumuzu. Eren’in ağzına düştük mü, tamamdır." dedim.
Sonra ikimiz de yerdeki adama baktık. Ben şüpheli bir şekilde,
"Fatih! Bence bu Gölge değil." dedim.
Hiç şaşırmadı. Demek ki o da şüphelenmiş.
"Evet Adanalı, ben de onu düşünüyordum. Yani bu kadar kolay teslim olamaz." dedi.
Adama tekme attım.
"Gerçek Gölge nerede lan şerefsiz?!"
Fatih beni durdurarak,
"Ben yeterince dövdüm, sen dur." dedi.
Tam o sırada silah sesiyle irkildik. Ses, çatıdaki pencereden geliyordu.
"Gerçek Gölge hâlâ burada." dedi Fatih.
Karnıma dokundum… Elime baktım… Kan! Kan dı bu!
Etrafa bakarak Fatih’e seslendim:
"Fatih!"
"Adanalı, sana 2 dakika susma emri veriyorum. Neden seninle yukarı çıktım ki? Eren’i tercih ederdim, daha iyiydi." dedi Fatih.
"Fatih… vuruldum… galiba… Adam çatıda. Seni de vurmadan git, oyalarım ben onu… Gerisini bana bırak." dedim.
Fatih yavaşça bana baktı, elini direkt karnıma götürdü ve kan bulaşan ellerine baktı.
"Hilal!" … Duydunuz mu siz de? Bana ilk defa adımla seslendi. Kulaklıktan ekibe bağırarak,
"Ambulansı arayın hemen!" dedi.
"Hilal, sakın gözlerini kapatma, tamam mı? İzin verme kapanmasına! Hilal, sana diyorum, bana bak!"
Etrafa baktım. Merdivenden inerek yanımıza gelen Alican mı görüyorum, yoksa halüsinasyon mu?
Hâlâ ayaktaydım ama bacaklarım titriyordu. Benim ve Fatih’in silahı da ileride yerdeydi.
Alican silahı bize doğrultarak,
"Vayyy, eski manitam Hilal. Güzelim, görüşmeyeli nasılsın?" dedi.
Kulaklıktan sesler geliyordu:
"Başkomiserim, neredesiniz? Bir şey mi oldu? Başkomiserim, cevap verin!"
"Lan s…k, bu kurşunu Hilal’in karnından çıkartıp senin götüne sokmazsam, bana da Fatih demesinler!" dedi Fatih, burnundan soluyarak.
Ben şok içinde, sesim titreyerek,
"Gölge… sensin…" dedim.
"Evett bebeğim. Zaten o yüzden ayrıldım ya senden. Nerede görülmüş, bir suç örgütüyle polis memurunun sevgili olduğu?"
"Piç herif!" diyerek Alican’a yaklaştı Fatih.
Birden gözlerim karardı.
"Hilal!"
Bütün ekip yoğun bakım kapısının önünde Hilal’i bekliyordu. Fatih, Alican’ı elinden kaçırdığı için çok sinirliydi. Sadece o koridorda sessizlik vardı. Kimse konuşmuyordu.
Birden Eda, yaşlı gözlerle anlatmaya başladı. Herkes ona baktı:
"Daha geleli 1 gün olmuştu başkomiserimizin merkeze. İlk gün olduğu için fazla samimi değiliz tabi. Neyse, mesai bitti aşağıya indim. Annem arayıp evde olmadıklarını, anahtarı da yanlarında götürdüklerini söyledi. O sırada Hilal başkomiserim arabasına biniyordu. Geri geldi yanıma, yanlışlıkla kulak misafiri olduğunu söyledi ve beni evine davet etti. Ayıp olur falan dedim, ‘İlk günden sizi rahatsız etmeyeyim’ dedim. Zorla beni arabaya bindirdi, evine gittik..."
Sonra yine sessizlik… Eren gözyaşlarını silerek,
"Ben de bir gün sitem ettim; işte ‘Herkesin ekibinin lakapları var, bizim niye yok?’ dedim. Başkomiserim tam o sırada arkamdaymış. Eda ve Furkan abi kaş-göz yaptı, tabi ben anlamadım. Direkt arkamdan geldi, ‘Tamam, hemen bulalım’ dedi. O güzel sesiyle hepimize tek tek lakap buldu..."
Azra, elindeki eldivenleri çıkararak:
"Ben de daha yeni gelmiştim. Geldiğim günden beri hep beni eğitmeye çalıştı; silahta, dövüşte… Her şeyde. Öyle samimi davrandı ki, sanki o ekipte 3-4 günüm değil, 2-3 yılım vardı..."
Furkan, alyansıyla oynayarak:
"Geçen, 5 yaşındaki oğlum Yusuf aradı, ‘Baba seni çok özledim, hadi gel parka gidelim’ dedi. O gün Hilal başkomiserimizin izin günüydü. Ama dosyasını odasında unuttuğu için merkeze gelmişti. Ben de oğluma, ‘Baba bugün bir ablanın evde kalma günü, 2 gün sonra ben kalacağım evde’ diye ikna etmeye çalışıyordum. En son başkomiserim geldi, zorla beni eve gönderdi. Çok düşünceli bir kadın."
Fatih başını yerden kaldırarak:
"Böyle iyi bir insana asla hiçbir şey olmaz. Kendinize gelin. Ben de hep onu sinir etmeye çalıştım. Sinirlenince gerçekten farklı birine dönüşüyordu."
Yaren, Emir, Mustafa, Eylül… Hepsi çok üzgündü. Yeni tanımış olsalar da Hilal başkomiseri çok sevmişlerdi.
Birden bire 3 doktor koşarak yoğun bakıma girdi. Herkes ayaklandı, kapıya toplandı. Sonra bir tanesi geri çıktı.
"Lütfen bir şey söyleyin!" dedi Fatih.
"Bilinci hâlâ kapalı ve durumu kötüye gidiyor. Şu anlık sadece bunları söyleyebilirim, kusura bakmayın." dedi doktor ve koşarak gitti.
"Hakan! Hakan arıyor… Ben ne yapacağım? Ablan vuruldu ve durumu kötü… Yapamam ben!" dedi Azra.
Fatih telefonu alarak:
"Ben söyleyeyim istersen." dedi.
"Alo, Hakan."
"Oo, Fatih Bey."
"Sana bir şey söyleyeceğim ama sakin ol, tamam mı?"
"Ablama mı bir şey oldu? Korkutmayın beni abi."
"Hakan… ablan vuruldu, hastanedeyiz—"
Hakan o kadar korktu ki, elleri titredi. Cübbesiyle adliyenin otoparkına inip arabaya bindi.
"Hangi hastane?"
"Şehir."
Hakan, koridorlarda sinirle volta atıyordu. Fatih en son dayanamayarak ayağa kalktı.
"Hakan, otur şuraya." dedi.
Hakan sinirle:
"Yok abi, ben böyle iyiyim. Zaten annemle babama da yalan söyledim."
"Sen böyle ayakta kalınca, ablan iyileşmeyecek, biliyorsun değil mi?" dedi Fatih.
Hakan derin bir nefes alarak oturdu. 1 saatin sonunda doktor içeriden çıktı. Herkes ayaklandı.
"İyi bir de kötü haberim var. İyi haber; Hilal Hanım’ın karnından kurşunu çıkardık, tehlikeyi biraz atlattı. Kötü haber; hâlâ bilinci açık değil ve bu onu komaya da sürükleyebilir. Şu anlık diyeceklerim bu kadar. Birazdan normal odaya alınacak."
Herkes merakla:
"Normal odada onu görebilecek miyiz?" diye sordu.
Doktor sakince:
"Kalabalık girmeyin. Sırayla, içeriye 5’er dakika şartıyla." dedi.
Hilal’i normal odaya aldılar. Önce Hakan girdi, sonra Eda, Eren, Azra, Furkan, Yaren, Eylül, Mustafa, Emir… Hepsi sırayla girdiler.
Sıra Fatih’e geldi. Yavaşça odaya girip kapıyı kapattı ve Hilal’in yatağının yanındaki sandalyeye oturdu.
"Adanalı… uyansan mı artık? Hepimiz perişan olduk da. Kızım bak, ben Orduluyum bilesin yani… Hilal, uyan artık. Bak, ben Hakan’la senin kavgalarını özledim. Bazen balkondayken sizin atışmalarınızı duyuyorum, o kadar gülüyorum ki kendimden geçiyorum." dedi Fatih, umutsuz bir şekilde Hilal’in elinin üzerine elini koyarak.
"Anlaşılan uyanmayacaksın." der ve ayağa kalkar. Arkasını dönünce Hilal işaret parmağını oynatır ama Fatih görmeden çıkar. Koridorda ekibe bakarak:
"Çocuklar, siz gidin. Ben Hakan’la buradayım, merak etmeyin. İşinize gücünüze bakın hadi." dedi.
Furkan ve Emir abi, Fatih ile el sıkışıp:
"Bir şeye ihtiyacınız olursa bizi arayın." deyip giderler.
Eda’nın nişanlısı gelir, baş sağlığı diledikten sonra Eda’yı alıp gider. Herkes tek tek gitti Fatih’in zoruyla. En son Azra kaldı.
"Azra, hadi sen de git. Hepiniz yarın iş başı yapacaksınız." dedi Fatih.
Azra, Hakan’ın elinin üstüne elini koyarak:
"Ben biraz daha kalsam?" der.
Hakan direkt Azra’ya bakar, sonra ellerine, ardından tekrar önüne döner.
