19. bölüm · ŞAHİN BAKIŞI
19. Bölüm
HİLAL'İN anlatımı ile
Sabahın ilk ışıkları çadırın ince kumaşından içeri sızarken, rüyamın tam en güzel yerinde Beliz’in sesi kulağımda patladı.
“Prenses hanım!, kahvaltınız hazır. Uyanabilirsiniz…”
Gözlerimi araladım, ardından mırıldandım:
“Of Beliz… benim ordu öküzüm uyandı mı?”
Beliz kıkırdadı.
“Yok, dedim onu sen uyandırmak istersin.”
Üşenerek doğruldum, üstümü değiştirip dışarı adım attığım anda manzara adeta yüzüme vurdu. Ormanın içine sinmiş serinlik, hafif sis, kuş sesleri… Her şey bir film karesi kadar güzeldi. Su şişesinden elime döktüğüm buz gibi suyla yüzümü yıkadım, saçımı sıkıca topladım. Ardından tatlı bir sırıtmayla Fatih’in çadırının fermuarını açıp içeri süzüldüm.
Eğilip yanağına bir öpücük kondurdum.
“Sevgilim, uyan.”
Fatih gözlerini hafifçe araladı; şaşkın bir ifadeyle,
“Oha lan… şaka mı?” dedi.
Güldüm.
“Şa-ka değil.”
Az önce TikTok’taki bir akımı gerçek hayatta oynamıştık resmen.
Dışarı çıkıp masaya oturduğumda Atakan ve Beliz de yerini aldı. Atakan’ın yüzünde belli belirsiz bir moralsizlik vardı, ama hiçbirimiz ses etmedik. Fatih de yüzünü yıkayıp yanımıza geldi. Ciddi bir ses tonuyla,
“Günaydın millet… Beliz nerede?” dedi.
Üçümüz birden ona bakakaldık.
Fatih hemen bozuntuya vermeden devam etti:
“Pardon, boyun kısa ya Beliz… ondan göremedim.”
Bir anda kahkaha patlattı. Beliz ise kaskatı kesilip ona baktı. Atakan başını eğip çaktırmadan gülerken ben dayanamayıp araya girdim:
“Fatih, Beliz’e bulaşma. Karşında beni bulursun.”
“Tamam patron.” diyerek şakacı bir selam çaktı.
Beliz de gururlu bir edayla,
“Konuş kız! Helal sana!” diye bağırdı.
Kahvaltı bitti, masayı topladık ve sırt çantalarımızı omuzlayıp ormana doğru tek sıra ilerlemeye başladık.
Fatih en önde, ben hemen arkasında;
“Beliz’i aranıza alın kaybolmasın!” diye seslendi.
Beliz iç çekip benim arkamda yürüdü; Atakan da en arkada zinciri tamamladı.
Ormanın içi serindi; yaprakların arasından süzülen güneş ışığı yerde dans ediyordu. Tam etrafı izliyorken, bir ağacın dibindeki koca böceğin bana dik dik baktığını fark ettim.
“Iyyy böcek!” diye çığlığı bastım.
Fatih hiç bozuntuya vermeden,
“Seni yemez. Ayrıca korkutma, akşam yemeğimiz o.” dedi.
Şoktan gözlerimi kırptım.
“Saçmalama! Yeni virüs mü çıkaracağız?” .dedim
Fatih ciddi ciddi devam etti:
“Arkadaşlar açlıktan ölmek yerine bence yenir ha. Çinlilere de yardımcı oluruz.”
Atakan hemen karşı çıktı.
“Abi, bolca yiyeceğimiz var. Şaka yapıyorsun değil mi?”
Beliz gözlerini kısıp,
“Tam da senden beklenecek hareket.” dedi.
Fatih bir ağaca yaslanıp kollarını bağladı:
“Bella, sana özel yılan arayıp, yakalayacağım. Onu yiyeceksin.”
Beliz sinirle Fatihe baktı. "Yılan? Sen varken,çok ta uzaklarda aramana gerek yok bence! ". dedi
Ben ve Atakan dayanamayıp kahkaha attık.
“Çadırların yanına gidelim yoksa öleceğim.” dedim.
“Tamam o zaman böcekleri sonra toplarız, dönüşte.” diye ekledi Fatih.
Beliz bana yaklaşıp fısıldadı:
“Bu kafayı yemiş bu arada…”
Yürüyüşe devam ettik. Bir süre sonra yakınlardan gelen su sesi hepimizi durdurdu. Yönümüzü sese doğru çevirdik ve birkaç dakika sonra karşımıza muhteşem bir şelale çıktı. Güneş ışığı su damlacıklarının içinden geçip gökkuşağı gibi bir görüntü oluşturuyordu. Çılgınca fotoğraflar çektik.
Hava kararmadan kampa dönmek üzere yola çıktık. Küçük bir tümseğe geldik; hepimiz atlayarak geçtik. Beliz tam atlayacakken Fatih elini kaldırıp bağırdı:
“Beliz dur! Paraşütün var mı?!” Dedi.
Kahkaha patlaması anında gerçekleşti. Atakan bile arkasını dönüp gülmüştü. Beliz bile bu şakaya dayanamadı, gülmeye başladı.
“Yeter artık Fatih! Benimle ve boyumla uğraşma!” dedi yakasından çekiştirirken.
Kampa döndüğümüzde hava kararmak üzereydi. Açlıktan midemiz kazınıyordu. Arabadan malzemeleri çıkarıp hızlıca sandviç hazırladık ve afiyetle yedik.
Sonra herkes çadırına çekilip uyudu.
---
2. Gün
Hafif serin bir sabah. Kahvaltı masasında sohbet dönüyor. Fatih çayını yudumlarken Atakan’ın açık pembe sweatshirt’üne bakıp burun kıvırdı:
“Erkek adam pembe giyer mi lan? Erkeklerin yüz karası.” dedi
Atakan sakin sakin, kaşlarını kaldırdı:
“Halla halla… erkek adam giydiği renkle mi belli oluyor aga?”
Fatih hemen karşılık verdi:
“Tabii ki abicim! Erkek adam siyah giyer, beyaz giyer… arada mavi de giyer.”
Ben ve Beliz kahkahayı zor tutuyorduk.
Atakan sinirlenmeden yanıtladı:
“İstersem mor da giyerim. Sana ne?”
Fatih telefonu çıkarıp bir şeyler yazdı.
“Ne yaptın?” diye sordum.
“Aşko Atakan’ın ismini rehberde değiştirdim.”
Elini göğsüne koyup teatral bir sesle ekledi:
“Kardeşim Atakan → Aşko Atakan”
Masadan bir kahkaha koptu ki, anlatılmaz.
Kahvaltıdan sonra çantamı sırtıma takıp önden ilerledim. Ağaçların arasından süzülen ışık, yerde gölge oyunları yapıyordu. Bir elimde telefon, diğer elimle dalları iterek ilerlerken arkadan Fatih’in sesi yükseldi:
“Hilal! Bir bekle… sen böyle dalgın yürürsen kesin takılıp düşersin.”
Geri dönüp kaşlarımı çattım.
“Ben? Düşmek? Fatih! aşkım, ben bir tanrıçayım. Biz düşmeyiz, süzül—”
Cümlemi bitiremeden ayağım bir köke takıldı ve öne doğru uçtum.
Beliz bağırdı:
“HİLAAAL!”
Atakan: “Fatih erken yaşta dul kalacak!” dedi
Fatih koşup beni havada yakaladı. Resmen kollarına düştüm.
Göz göze geldik.
“Düşmezmiş…” dedi gülerek.
“sus! Ağaç beni itti.” dedim
Beliz kahkaha attı:
“Tabii tabii! Ağacın suçu!”
Birden Atakan’ın “Bakın orada mağara var!” demesiyle hepimiz aynı yöne döndük. Kayaların arasında yosunlarla kaplı dar bir giriş… İçeriden buz gibi bir hava vuruyordu. Sanki uzun zamandır kimse girmemiş gibi sessizdi.
Fatih hemen havaya yumruğunu kaldırıp “Hadi keşfe!” der gibi baktı.
Beliz geri geri kaçtı. “Ben gelmem! İçeride ayı falan varsa ne olacak?! Fatihi yerlerse sorun yok ama ben küçük olduğum için daha kolay yenilirim!”
Ben gözlerimi devirdim. “Beliz, sen zaten hepimizin üstüne çıkıp kaçarsın. En son beni böcekten kurtarmak yerine sırtıma çıkmıştın.”
Beliz sustu.
Bu doğruydu.
Fatih kaşını kaldırarak Belize baktı. "Merak etme karşımıza ayı çıkarsa , senden korkup kaçar hayvancağız!". dedi
Ve mağara girişine biraz daha baktıktan sonra.
Fatih telefonu fener yaptı. “Önden ben. Hilal ikinci, Beliz üçüncü, Atakan da kapanış.”
Atakan kaşlarını kaldırdı. “Niye en arkaya ben düşüyorum lan? Ayı çıkarsa ilk beni yer.”
Fatih: “Kardeşim ayı arkadan saldırır. O yüzden arkada sen olacaksın.”
Atakan: “NASIL BİR MANTIK?!”
Dinlemeden mağaraya girdik.
---
İçeri adım attığımız anda hava değişti. Dışarının sıcaklığından sonra burası buz gibiydi. Duvarlardan damlayan suların sesi yankı yapıyordu:
Tik… tik… tik…
Duvarlara yansıyan ışık, mağarayı olduğundan daha ürkütücü gösteriyordu. Tavandan sarkan sarkıtlar gölge gibi uzuyordu.
Beliz fısıldadı: “Burada bir şey var bence. Ben hissediyorum. Altın falan da olabilir, hazine belki? Ya da… ölü?”
“Beliz sus!” dedim.
Gergindim ama belli etmiyordum.
Fatih ilerleyip yerde bir şey görünce eğildi.
“El fenerini ver.”
Ben uzattım.
Fatih avcuyla tozu silip işareti gösterdi: “Bakın? Buraya biri girmiş. Ayak izi var.”
Atakan hemen yanımıza çömeldi: “Kesin insan izi bu. Baya yeni ayrıca. Beliz haklı, biri burayı kullanmış olabilir.”
Beliz’in yüzü gitti geldi. “Ne kullanması? Neyi? İnsan ne yapacak burada? Ceset mi saklıyorlar? Hilal çabuk çıkalım!”
Ben kaşlarımı çattım: “Dur biraz Beliz. Belki hayvan da olabilir.”
Atakan başını iki yana salladı: “Yok yok. Bu keçi izi değil, domuz izi değil, ayı hiç değil. Bu… insan.”
O an mağaranın daha içlerinden bir gıcırtı geldi.
Metal sürtünmesi gibi…
Fatih hemen parmağını dudaklarına götürdü. “Sessiz.”
Ben onu susturmaya çalıştım:
“Beliz saçmalama, belki su damlıyordur.”
Ben nefesimi tuttum. Kalp atışım kulaklarımda yankılandı. Birkaç saniye sonra mağaranın içinden bir ses daha geldi:
Tak… tak… tak…
Kesin ayak sesi gibiydi.
Fatih fısıldadı:
“Rüzgârdır.”
Beliz:
“RÜZGÂR TAŞ MI ATIYOR?!”
Ben onu susturmaya çalıştım:
“Beliz saçmalama, belki su damlıyordur.”
Beliz’in eli, benim koluma yapıştı. “HAYIR! Bu ayı değil! Bu ayı değil Fatih! Bu ayı büyüklüğünde değil! Bu—BU İNSAN!”
Atakan panikledi: “Kanka biri geliyor lan. Ciddi ciddi biri geliyor.”
Fatih arka tarafa bakıp fısıldadı: “Hızlı ama sessiz şekilde girişe doğru gidiyoruz. Hilal önce sen çık, Beliz sende şu şom ağzını hiç açma, hatta gerekirse hiç konuşma! ”
Beliz ağlamaklı: “Ben konuşmam ama kalbim konuşuyor, duyuyorsunuz dimi?!”
Girişe doğru ilerlerken arkamızdaki ses netleşti.
Adımlara benziyordu…
Sanki yavaş ve kararlı bir şekilde yaklaşan biri vardı.
Fatih elini kaldırdı, sabit durduk.
Herkes nefesini tuttu.
Gölge göründü…
Biri çıkacak sandım, kalbim boğazıma geldi.
Ve sonunda mağaranın içinden…
…kocaman boynuzlu, siyah beyaz bir keçi çıktı.
Evet KEÇİ.
Bize bir baktı.
Bir daha baktı.
Sonra “MeeEEEeh” diye bağırdı.
Beliz çığlığı basıp arkama saklandı: “AAAAA! BEN DEMİŞTİM İNSANDIR DİYE!”
Atakan yüzünü kapattı: “Beliz… bu keçi. KE-Çİ.”
Keçi, mağaranın ortasına gelip kayayı eşeledikten sonra suratımıza bakıp aynı ciddiyetle bir “meeeh” daha bastı ve arkasını dönüp dışarı çıktı.
Fatih kahkaha attı: “İşte Atakan! insan izi dediğin bu muydu?”
Atakan bozuldu: “Ya kardeşim… keçi de sonuçta canlı! İz bırakır…”
Beliz sinirle: “Ben bu mağaraya niye girdim? NİYE? Şu keçi benden daha özgüvenliydi!”
Ben kahkahalara boğuldum, gözlerimden yaş geldi.
Fatih mağaradan çıkarken arkaya bir kez daha baktı. “Hadi, macera tamamlandı. Yalnız Beliz’in keçiden korkması… bugünümü güzelleştirdi.”
Beliz: “Korkmadım ki! Sadece… hazırlanmadım!”
---
Mağaradan çıktığımızda hepimiz rahatlamıştık. Güneş ışığı gözlerimize vurunca nefesimizi saldık. Orman, mağaraya göre cennet gibi geliyordu.
Ben başımı salladım: “Yemin ederim bugün hayatımı keçiye borçluymuşum gibi hissediyorum.”
Fatih: “Keçi bizi uyarmaya gelmiş olabilir. ‘Çıkın lan, burası benim evim’ diye.”
Atakan: “Keçinin evi mağaraysa biz niye çadırda yatıyoruz?”
Beliz: “Ben o keçiyle aynı geceyi geçirmem!”
