45. bölüm · ŞAHİN BAKIŞI

45. Bölüm

Merve Eribol

-Göl Kenarı-

Gece iyice çökmüştü.
Ay ışığı gölün yüzeyinde titriyordu.
Sessizlik… rahatsız edici derecede sakindi.

Araçlar birer birer durdu.
Kapılar açıldı.
Hilal arabadan indiği an duraksadı.
Gözleri göle kilitlendi.

Fatih yanına yaklaştı.
“Henüz kesin bir şey yok.”

Hilal cevap vermedi.

Eren ve Eda çoktan el fenerlerini açmış, kıyı boyunca ilerlemeye başlamıştı.

Emirhanın ekibindeki dalgıçlar ise göle çoktan girmişti

Ayaklarının altındaki çamur hafifçe eziliyordu.

Saatler geçti.

Sadece su sesi…

Ve arada bir gelen “Buraya bakın!” diye yankılanan sesler.

Ama hiçbir şey yoktu.

Ta ki…

Ozan'ın sesi geldi: sesi geldi:
“Burada bir şey var!”

Herkes bir anda o noktaya yöneldi.

Suyun biraz açığında… yarı batmış bir şey.
Siyah.
Bir poşet.
Fatih hemen suya girdi.

Soğuk su dizlerine kadar çıktı.
Poşeti tuttu.
Ağırdı.
“Yardım edin!”

Eren de suya girdi.

İkisi birlikte çekerek kıyıya çıkardılar.

Poşet çamurun üstüne düştü.

Sessizlik.

Kimse konuşmadı.

Hilal yavaşça yaklaştı.
Adımları… tereddütlüydü.

Fatih: “Hilal… ben açayım.”

Hilal başını salladı.
“ben açarım.”
Dizlerinin üzerine çöktü.
Ellerini poşetin fermuarına götürdü.
Titriyordu.
Derin bir nefes aldı.
Ve…

Fermuar açıldı.

İçerideki yüz…

çamur ve suyla kaplıydı.

Hilal bir an dondu.

Gözleri büyüdü.

Nefesi kesildi.
“Yok… hayır…”

Eda bir adım yaklaştı.

Sonra o da durdu.

Eren arkasını döndü.
Bakamadı.

Fatih’in yüzü sertleşti.
Ama gözleri kaçtı.

Hilal eliyle yüzü temizledi.
Ve o an…
Gerçek ortaya çıktı.
“...Azra.”

Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

Ama herkes duydu.

Zaman durdu.

Eda’nın gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Hayır… o… Azra olamaz”

Eren dişlerini sıktı.
“allah kahretsi …”

Fatih başını eğdi.

Yumruğunu sıktı.

Hilal hâlâ kıpırdamıyordu.

Azra’nın yüzüne bakıyordu.

Boş gözlerle.

Sonra…
Çok yavaş ayağa kalktı.

Gözleri değişmişti.

O öfke…

Artık kontrol edilen bir şey değildi.

Soğuktu.

Gece artık tamamen çökmüştü.

Ay, gölün üzerinde kırık bir ayna gibi titriyordu.

Rüzgâr hafifti… ama insanın içine işleyen türdendi.

Kimse konuşmuyordu.

Sanki herkes aynı anda susmayı kabul etmişti.

Kıyıya vuran suyun sesi…

uzaktan gelen bir motor uğultusu…

ve arada bir ekipten birinin bastığı çamurun çıkardığı o rahatsız edici “şlap” sesi…

Hepsi birbirine karışıyordu.

Ama o an…

hiçbiri gerçekten duyulmuyordu.

Çünkü herkesin dikkati…

o poşetin içindeydi.

Hilal hâlâ ayaktaydı.

Ama duruşu değişmişti.

Omuzları çökmüş…

ama aynı zamanda taş gibi sertleşmişti.

Gözleri Azra’nın yüzünde sabitti.

Sanki bakmazsa…

gerçek olmayacaktı.

Ama bakıyordu.

Ve gerçek… oradaydı.

Azra’nın saçları çamura bulanmıştı.

Yüzü solgundu.

Dudakları hafif aralıktı… sanki son bir şey söylemeye çalışmış gibi.

Hilal’in eli yavaşça tekrar yüzüne gitti.

Parmakları titriyordu.

Bu sefer daha dikkatli sildi.

Daha yavaş.

Sanki canını acıtacakmış gibi.

Eda dizlerinin üstüne çöktü.

Artık kendini tutamıyordu.

Sessizce ağlıyordu.

Ama o sessizlik… bağırmaktan daha ağırdı.
“Azra… kalk… hadi…” diye fısıldadı.

Cevap yoktu.

Eren birkaç adım uzağa gitti.

Ellerini başına götürdü.

Gözlerini kapattı.

Derin nefes almaya çalıştı…

ama başaramadı.
“Biz… biz onu koruyamadık…” dedi dişlerinin arasından.

Fatih olduğu yerde kalmıştı.
Gözleri yerdeydi.
Ama aslında hiçbir yere bakmıyordu

Hilal aniden diz çöktü tekrar.

Bu sefer daha sert.

Toprağa.

Çamur dizlerine bulaştı.

Ama fark etmedi bile.

Elini Azra’nın soğuk eline koydu.

Bir an…

Hiç hareket etmedi.

Sonra başını eğdi.

Alnını Azra’nın eline dayadı.

Gözlerini kapattı.

Ve ilk defa…

Nefesi titredi.

Ama ağlamadı.

Ağlayamıyordu.

İçinde bir şey… kırılmıştı.

Ama o kırılma… dışarı çıkmıyordu.
Yavaşça fısıldadı:
“Ben sana söz vermiştim…”
Sesinde çatlak vardı.
“Hiçbirinize bir şey olmayacak demiştim…”

Rüzgâr biraz arttı.

Suyun yüzeyi dalgalandı.

Sanki doğa bile huzursuzdu.

Fatih yavaşça yaklaştı.

Elini Hilal’in omzuna koymak istedi.

Ama durdu.

Dokunamadı.

Çünkü bu… dokunulabilecek bir acı değildi.

Hilal başını kaldırdı.

Gözleri dolu değildi.

Ama daha kötüydü.

Boş değildi artık.

İçinde bir şey yanıyordu.

Soğuk… sabit… tehlikeli.
“Onu izledi…” dedi yavaşça.

Kimse anlamadı.

Eren döndü.
“Ne?”

Hilal ayağa kalktı.
“Bizi dinlediği gibi… onu da izledi.”

Eda gözyaşlarını silmeye çalıştı.
“Ne diyorsunuz başkomiserim?”

Hilal göle baktı.

Sonra yavaşça kulübeye doğru, ormanın karanlığına…
“diğer kurbanlarına yaptığı bütün işkenceleri Azraya'da yaptı demek! Onun yeni kurbanı Azraydı demek! Ve biz aptal gibi bunu farketmedik demek! Biz azrayı koruyamadık demek! " Diye bağırdı hilal

Sesi sertleşti.
“…ekibimizden birini aldı.”

Sessizlik tekrar çöktü.

Ama bu sefer… daha ağırdı.

Kamera yavaşça uzaklaşır gibi…

Göl…

ceset torbası…

dağılmış bir ekip…

Ve karanlığın içinde…

Artık av olan değil…

avlayan bir ekip...

-Sonraki Gün-

"Ne bakayasun ula! " Dedi Aysime karşısındaki masada oturan Hakan'a.

Hakan gülümseyerek. "Ne yani? Sevgilime bakamayacakmıyım? " Dedi

Aysime utandı ve başını eğdi. "Ha boyle de garip oldu da! Sanki bir rüya gibidur!" Dedi

Hakan ayağa kalktı ve aysimeye doğru doğru yürüdü, tam o sırada Hakan'ın telefonu çaldı
Ekranda
Sincap🐿 arıyor...
Yazıyordu

Aysime merakla ekrana baktı ve "ablan ariy!" Dedi

Hakan telefonu açtı
"Efendim abla? "

- nerdesin hakan-

"Adliye deyim abla nerde olucak? Senin sesin niye çok kötü geliyor? Bir şey mi oldu sana abla, o Fatih bir şey mi yaptı? " Dedi hakan telaşla.

-hakan şuan konulacak durumda değilim hastaneye gel!-

Hakan daha da korkmuştu. "abla bişey mi oldu sana ne oldu korkutma beni! Tamam geliyorum bekle beni! " Dedi

"Nolmuş da? " Diye sordu aysime

"Bilmiyorum ama hemen çıkmam lazım, hatta sen de gel, tek kalma burada! " Dedi hakan ve ceketini aldı hızlıca otoparka indi aysime ile.

Hastanenin önü fazla aydınlıktı.

Ama o ışık… içeriye girince yerini soğuk bir karanlığa bırakıyordu.

Hakan ve Aysime koşar adımlarla içeri girdiler.

Ayak sesleri koridorda yankılandı.

Hakan’ın nefesi düzensizdi.

Kalbi… olması gerekenden çok daha hızlı atıyordu.
“Abla?” diye seslendi.

Cevap yok.

Bir köşeyi döndüler.

Ve…

Oradaydılar.
Hilal.
Fatih.
Eren.
Eda.
Furkan.

Ama bir kişi eksikti, Azra yoktu ama hakan bunu büyük bir sorun olarak görmedi.

Hepsi morg kapısının önünde duruyordu.

Hiçbiri konuşmuyordu.

Hakan’ın adımları yavaşladı.

İçine kötü bir his çöktü.
“Abla… ne oldu?” dedi bu sefer daha kısık bir sesle.

Hilal başını kaldırdı.

Gözleri… farklıydı.

Aysime Hakan’ın kolunu tuttu.
“Ne duraysun… sor işte…” diye fısıldadı ama sesi bile titriyordu.

Fatih başını yana çevirdi.

Eren göz temasından kaçtı.

Eda’nın gözleri doluydu.

Hakan’ın kaşları çatıldı.
“Biri bana bir şey söylesin!”
Sessizlik.

Hilal yavaşça Hakan’a doğru yürüdü.

Adımları ağırdı.

Kararlıydı.

Hakan’ın tam karşısında durdu.

Bir an… sadece baktı.

Sonra çok kısa bir cümle kurdu:
“İçeri gel.”

Arkasını döndü.

Kapıya yöneldi.

Hakan bir an tereddüt etti.

Kalbi daha da hızlandı.
“Abla…” dedi ama sesinde artık korku vardı.

Hilal durmadı.

Kapıyı açtı.

Soğuk hava yüzlerine çarptı.

Hakan yutkundu.

Ve içeri girdi.

-Morg-

Beyaz ışıklar…
metal yüzeyler…
ve ağır bir sessizlik.

Hakan’ın adımları yankılandı.
“Abla ne oluyor?” dedi bu sefer neredeyse yalvarır gibi.

Hilal hiçbir şey söylemeden ilerledi.

Bir bölmenin önünde durdu.

Elini yavaşça tutamağa götürdü.

Bir an durdu.

Sanki son bir şans veriyormuş gibi.

Ama sonra…

ÇEKTİ.

Metal çekmece dışarı kaydı.

Üzerindeki örtü…

yavaşça açıldı.

Ve…
Yüz ortaya çıktı.
Hakan dondu.
Gözleri büyüdü.
Nefesi kesildi.
“...yok.”

Bir adım geri attı.
Başını salladı.
“Yok… hayır… bu…”
Sesi çıkmıyordu.
Yaklaştı.

Daha yakından baktı.
Ve gerçek…
artık kaçamayacağı kadar yakındı.
“Azra…”

İsmi dudaklarından döküldü.

Ama o eski ton yoktu.

İçinde sadece… şok vardı.

Aysime kapının yanında kalmıştı.

Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
“Kim o…?” diye fısıldadı.

Hakan cevap vermedi.

Veremedi.

Gözlerini Azra’dan ayıramıyordu.
Geçmiş…
bir anda geri gelmişti.
Kavgalar…
bağırışlar…
söylenen ağır sözler…
Ve o son gün.
“Bitti.” dediği an.

Onun arkasını dönüp gitmesi.

Bir daha dönmemesi.

Hakan’ın çenesi titredi.
“Bu… nasıl olur…”

Hilal ilk kez konuştu:
“peşinde olduğumuz katil, Azranın peşindeymiş.”
Kısa.
Net.
Soğuk.

Hakan gözlerini kapattı.

Bir an…

Sanki dizlerinin bağı çözüldü.

Yakındaki tezgaha tutundu.
“Ben… en son…”

Cümleyi tamamlayamadı.

Aysime merakına yenik düşüp içeriye girdi ve orada yatan kişiye baktı.
"Ha bu geçen gelip bağırıp çağıran kız değil mi? Senun eski sevgilindu değil mi?" Dedi

Eda, aysime nin kolundan tuttu. "Hakan şuan iyi değil canım, hatta hiç birimiz iyi değiliz. istersen gel kapının önüne çıkıp hava alalım! " Dedi.

Aysime başını evet anlamında sallayarak. "Olur" Dedi