26. bölüm · ŞAHİN BAKIŞI

26. Bölüm

Merve Eribol

Hilal'in anlatımı ile.

"Sorun ne hakan? Niye kavga ettiniz ". dedim merakla.

" Boşver abla ya! Bomboş bir konu! ". Diyerek cevap verdi hakan.

Beliz işaret parmağını Hakan'a uzatarak. " Kıza kötü bir şey mi dedin yoksa! ". Dedi

Hakan sinirle. " Ben ne diyeceğim ya! Şu boklu Belizi kıskanıyor kız ya! Beliz güzel kızmış! Neymiş ben belizle temaslı şakalar yapıyormuşum, belizle aynı evdeymişim! Ben Ayrı eve çıkmazsam , konuşmayacakmış benimle! ". Dedi

O kadar sinirlendim ki. " Ne diyorsun sen ya! Lan biz aynı mahallede büyüdük! Biz kardeş gibiyiz! Kardeş! Nasıl boş boş konuşuyor o kız ya! Ayrı evmiş! Tamam tutsun sana, çok kolaysa hemen ev tutmak! Bak azrayla gidip adam gibi konuşacaksın! Sınır çizgini çekeceksin! Belizi kıskanmak ne ya! ". Dedim

Hakan sabır çekerek. " Gel de bunları ona anlat abla! Ama merak etme adam akıllı konuşacağım, isterse yarın gideriz nikah bile kıyarız! Benlik sıkıntı yok! ". Dedi

Beliz sinirle. " Gerçekten beni mi kıskanmış? Şaka gibi ya! Şu devirde, ne kadar boktan konular yüzünden aşk hayatlarını bitiriyorlar! ". Dedi

" Oha abart! Ne nikahı! Dur bismillah, ben daha evlenmedim!". Dedim hakana.

"Neyse dedikoduya devam ederiz ben okula geç kalacağım! ". Dedi beliz.

Ayağa kalktık, belizi öptüm.

Hakanda ayağa kalktı. " Ben taksi çağırırsam geç gelir, benide maltepede bırakın, müvekkilimle buluşmam var! ". dedi

" Tamam tamam hadi görüşürüz! ".

Kahvaltıdan sonra, herkes dağılınca bende sahile gitmek istedim, sonra da merkeze geçecektim.

Hava soğuktu, montumun önüne çeneme kadar çektim, saçım rüzgardan dolayı dalgalanıyordu. Burnum ise kıpkırmızı,

Sahilin kenarında bir bank bulup oturdum, öylesine denize baktım , bakakaldım doğrusu.

Ben aslında göründüğüm kadar mutlu değilim, sadece Hakana ve Belize iyi görünmeye çalışıyordum.

dalgaları izledim, ama aslında aklımda Fatih'i düşünüyordum.

Düşünürken 'de gözlerimden yaş aktı. Hayatım birden bire güzelleşmişti, ve birden bire de boka sardı!

Telefonumu çıkarıp, fotoğrafını açtım Fatih'in, sinirle fotoğrafa bakarak.
"Bana hakkını helal et demiştin Fâtih, benim hakkım sendin, söyle kime helal edeyim seni! ". Dedim

Telefonu kapatıp cebime koydum, koyduğum gibi telefonum çaldı. Hemen baktım, arayan babamdı, direkt göz yaşlarımı silip, kendimi toparlamaya çalıştım.

- Kızım napıyorsun? Sana şey diyecektim, nurettin amcan seni oğlu samete istiyor aylardır, cevap bekliyorlar ama bizden değil senden, başkasını sevdiğini söyle konu kapansın! -

-ne istemesi ya? -. Dedim babama sakince
Sonra gözlerimi kapatıp. "Kabul edin baba! Gelip istesinler beni! ". Dedim.

Babam şaşkınca.
-kızım Hastanede gelip seni koruyacağını söyleyen o delikanlıya ne oldu? -

-o yok artık baba! Sametler de gelsin gelecekse! -
Diyerek telefonu kapattım.

O an sadece sustum, aklım ondayken, nasıl başkası ile olurum ben...

Telefonu kapattıktan sonra uzun süre elimde tuttum. Ekranı kararmıştı ama sanki hâlâ bana bakıyordu. Göğsümün ortasında bir ağrı vardı; ne tam bir acıydı ne de alışılabilecek bir sızı. Nefes aldıkça büyüyordu.

“ben bunu istediğim için yaptım” diye fısıldadım kendi kendime.
Ama sesim bile bana inanmıyordu.

Ayağa kalktım. Sahil boyunca birkaç adım attım, sonra durdum. Ayaklarım gitmek istemiyordu. Ne eve, ne merkeze, ne de başka bir yere… Sanki kalbim bir yerde asılı kalmıştı ve ben nereye gidersem gideyim oradan kopamayacaktım.

eğer bir yerde gitmekle kalmak arasında kaldıysanız, gidin. Çünkü kalmanız gereken yer olsaydı, gitmek aklınızın ucundan geçmezdi.

Fatih…
Adını içimden bile söylerken canım yanıyordu artık.

Montumun cebindeki anahtarları sıktım. Soğuk metal avucumu acıttı ama iyi geldi. En azından bir şey hissettiğimi kanıtlıyordu.

Taksi çağırıp bekledim, merkeze geçecektim.

Bir süre sonra taksi geldi, bindim,

Bir süre sonra taksi geldi, bindim.
"Emniyet Müdürlüğü'ne” dedim kısaca.

Şoför aynadan bana şöyle bir baktı. Muhtemelen gözlerimin kızarıklığını, yüzümdeki yorgunluğu fark etmişti ama hiçbir şey sormadı. İyi de yaptı zaten; anlatacak hâlim yoktu.

Camdan dışarı baktım. Sokaklar akıyordu, insanlar, arabalar, tabelalar… Herkes bir yerlere yetişiyordu. Ben ise sanki hayatın kenarında durmuş, olan biteni izliyordum.

Telefonum cebimdeydi. Açıp bakmak istemedim. Fatih’ten bir mesaj gelmeyeceğini bile bile, içimde aptalca bir beklenti vardı.
Belki…
Hayır. O “belki”ler çoktan bitmişti.

Taksi kırmızı ışıkta durduğunda derin bir nefes aldım. Babama söylediklerim kulağımda yankılandı.
“Kabul edin baba…”

Gerçekten bunu istemiş miydim?
Yoksa sadece canımı yakan bir şeyi, başka bir acıyla susturmaya mı çalışıyordum?

Merkeze yaklaştıkça içimdeki ağırlık biraz daha arttı. Hayat, sanki bana “devam et” diyordu ama nasıl, ne şekilde, kiminle… hiçbir fikrim yoktu.

Taksi durdu. Parayı uzattım.
“Üstü kalsın,” dedim dalgınca.

İndim. Soğuk yüzüme çarptı. İnsan kalabalığının içine karıştım. Kimse bana bakmıyordu, kimse ne yaşadığımı bilmiyordu. Ve bu tuhaf bir şekilde rahatlatıcıydı.

İçeri girip odama doğru yürüdüm, odamın önüne geldiğimde, sesler geliyordu, kahkaha sesleri, edanın, Eren'in yaptığı esprileri durdurmaya çalıştığını anlamıştım bile.

Kapıyı açıp girdim.

"Sizede günaydınn". Dedi Eren.

" Ne? He pardon! Günaydın arkadaşlar". Dedim dalgın bir şekilde. "

İyi misiniz". Dedi Eda ve Azra aynı anda.

"İyiyim ya sıkıntı yok". Dedim gülümsemeye çalışarak,

Furkan , elindeki dosyayı kapatarak ." Kim üzebilir başkomiserimizi! ". Dedi

Güldüm.

boğazımı temizleyerek. " Halit müdür yeni bi dosya var demişti nerde? " . Dedi

Eren dosyayı açıp okudu. "İşte böyle başkomserim ". Dedi

Dalgındım ve Eren'i dinlemediğimi fark edemedim, ama o etmişti
Ve devam etti. " Atlar, sinekleri kaçırmış sonuç olarak başkomiserim". Dedi Eren

" E yani sinekler mi katil ". dedim

" Başkomiserim Siz iyimisiniz?". Dedi eda.

"Çok, çok özür dilerim arkadaşlar, kafamı bi türlü veremiyorum, siz aranızda dosya hakkında konuşup tartışın, ben bi kahve alıcam , kendime gelmem lazım, böyle olmayacak". Dedim ve odadan hızla çıktım.

Ne yapıyordum ben?

mutfağa doğru gittim bi kaç komiser vardı oturmuş kahve içiyordu, etrafıma öylece baktım ve kahve basıp, en köşedeki masaya oturdum.

Birden masasına bir adam oturdu, "tabi hayat sizin için kolay, özel operasyon komiserleri, bi de bizim işimize bak cinayetler! ". Dedi adam

kafamı kaldırıp adama baktım ve "aaa Emirhan bey! hatırladım sizi, bu karakola ilk geldiğimde sizin günlerdir çözemediğiniz bir cinayeti çözmüştüm Sedef Gemlik cinayeti". Dedi.

" Aa öyle mi olmuştu, ben orayı biraz unutmuş olabilirim". Dedi Emirhan

Önce düşündüm sonra , gülümseyerek. " Demek bizim işimiz kolay öyle mi, tamam o zaman, bugün yeni bi dosya geldi, bende senin bugünlük işini yapayım, bugün yer değiştirelim". Dedim

Emirhan kahkaha atarak. "Oo emin misiniz, ama ben kaybeden ve ağlayan kadınlara, dayanamam haberiniz olsun". Dedi.

" Bakalım kim ağlıyacak ". Dedim.

Halit müdür ile konuştulak. Ben üst kata cinayet bürosuna çıktım ve emirhanın odasına girdim, Emirhan da , benim odasına,
" Hepinize merhaba, bugün Emirhan başkomiserinizin yerine ben varım". Dedim Emirhanın ekibine,

Bu çok iyi olmuştu, kafam dağılacaktı, onu düşünmeyecektim.

Tam o sırada telefon çaldı.

Odanın içindeki sohbet bir anda kesildi. Herkes refleksle bana döndü. Masanın üzerindeki sabit telefondu bu; öyle sıradan ihbarların çaldığı hat değildi.

Ahizeyi kaldırdım.
“Cinayet Büro.”

Karşıdan gelen ses titriyordu. Kadın sesi… Nefesi düzensizdi.
“B… bir kadın… nefes almıyor sanırım… kan var… çöp konteynerin içinde”

Gözlerim bir anlığına kapandı. İşte buydu. Hayatın beni çekip aldığı yer burasıydı. Düşünmeye, üzülmeye, Fatih’e takılı kalmaya izin vermeyen tek yer.

“Adres?” dedim net bir tonla.

Kadın ağlayarak adresi verdi. Not aldım.
“kimseyi yaklaştırmayın. Dokunmayın. Ekip yolda,” dedim ve telefonu kapattım.

Başımı kaldırdım.
“Hazırlanın,” dedim kısa ve sert bir sesle. “Olay yeri.”

Ekip hemen ayaklandı. Montlar alındı, silahlar kontrol edildi. Kimse soru sormadı. Bu dili biliyorlardı.

Merdivenlerden inerken kalbimdeki ağırlık azalmıştı. Yerini tanıdık bir soğukluğa bırakmıştı. Bu soğukluk beni ayakta tutuyordu.

Araçlara bindik. Siren sesiyle birlikte şehir yine akmaya başladı ama bu sefer ben kenarda değildim. Tam içindeydim.

Olay yerine vardığımızda, yeni inşaat alının önündeki konteynırın, önü kalabalıktı. Meraklı gözler, fısıltılar…

“Dağılın!” diye bağırdım. “Herkes geri!”

Kalabalık homurdanarak birkaç adım geri çekildi. Olay yeri ekipleri şeridi çekti, alanı kapattı. İnşaat alanının önündeki konteyner, paslanmış metal kokusuyla içimi daralttı. Kapak yarı açıktı.

Eldivenlerimi taktım.
“Kim bulmuş?” dedim.

Genç bir kadın titreyerek öne çıktı.
“Ben… sabah yürüyüşe çıkmıştım… kapağı açıktı… baktım…”
Devamını getiremedi.

“Tamam,” dedim yumuşak ama net bir sesle. “İyi ki dokunmamışsın.”

Konteynerin kapağını tamamen açtık.

Genç bir kadın bedeni… Gelişigüzel atılmış gibiydi ama detaylar öyle söylemiyordu. Kolları gövdesine yakın, ayakları düzenliydi. Bu bir panik atışı değildi. Bu, bilinçli bir bırakılıştı.

“Boğulma,” dedim alçak sesle. “Ama klasik değil.”

Boynundaki izler düzensizdi. Tek el değil, iki farklı baskı noktası vardı. Sanki biri tutmuş, sonra bırakmış, sonra tekrar bastırmıştı.

“Bu bir öfke cinayeti değil,” dedim. “Kontrol var.”

olay yerine şeritlerini aralıyıp, cesedin yanına bir kadın geldi, " Kolay gelsin arkadaşlar Savcı Hüma Altay ". Dedi kadın,

Arkamı dönüp kadına baktım ve yanına gidip, elimi uzattım. " Hoşgeldiniz savcım, Başkomiser Hilal Yaman ". Dedim

" Hoşbulduk başkomiserim, Yine bir kadın cinayeti değil mi , Şaşırtmadı bizi ". Dedi Hüma savcı

" Haklısınız savcım, kanıt olabilecek ve denilecek herşeyi aldıktan sonra cesedi otopsiyle göndereceğiz! ". Dedim

Savcı Hüma Altay cesede doğru biraz daha yaklaştı. Olay yeri ekibinin yaptığı çalışmayı sessizce izledi. Yüzünde ne şaşkınlık ne de telaş vardı; bu işin acı gerçeğine alışmış birinin ifadesi.

“İlk izlenim ne?” diye sordu.

“Boğulma gibi duruyor savcım,” dedim. “Ama net konuşmak için erken. Otopsi belirleyecek.”

Hüma Savcı başını salladı.
“Konteyner seçimi ilginç,” dedi. “Ama bu şehirde ceset saklamak için daha kötü yerler de var.”

Haklıydı. Bu, bir plan ustalığından çok, aceleyle seçilmiş bir nokta gibiydi. En azından şimdilik öyle görünüyordu.

Ekipten biri yaklaştı.
“Başkomiserim, üzerinde kimlik yok. Telefon da çıkmadı.”

“Çevrede kamera?” diye sordum.

“İnşaat alanında yok. Ama karşı sokakta iki dükkân var. Kamera açıları kontrol edilecek.”

Savcı not aldı.
“Kimliği en hızlı şekilde tespit edelim,” dedi. “Aileye biz haber veririz.”

Ceset torbası hazırlandı. O an içimde hafif bir huzursuzluk dolaştı. Sebebini açıklayamıyordum. Ne somut bir kanıt, ne net bir detay… Sadece içime oturan tuhaf bir his.

Kendine gel Hilal, dedim içimden.
Her vaka böyle başlar.

“Cesedi adli tıpa gönderiyoruz,” dedim. “Olay yeri tamamlanınca tutanağı bana bırakın.”

Savcı Hüma bana döndü.
“Başkomiserim,” dedi, “umarım bu dosya burada kapanır.”

Gözlerimi konteynerden ayırmadan cevap verdim.
“Umarım savcım.”

Ama içimde, adını koyamadığım o his kıpırdadı.
Ne korkuydu, ne kesinlik…
Sadece bir rahatsızlık.

Sireni kapalı şekilde olay yerinden ayrılırken, arabanın camından dışarı baktım. Hayat yine akıyordu. Kimse biraz önce orada ne bulunduğunu bilmiyordu. Ve bilmesine de gerek yoktu.

Şimdilik.

Benim için bu, sadece bir dosyaydı.
Henüz adı olmayan, henüz sesi çıkmamış bir dosya.

Ama bazı dosyalar vardır…
Daha ilk sayfasında insanın içini üşütür.

Ve ben, o soğuğu hissetmiştim.

4 Saat sonra

Ceset şuan arkadaşım patolog olan ezginin yanındaydı. İçeri girdim.

" Kolay gelsin ezgi! ". Dedim.

"Hilal? Hoşgeldin! ". Diyerek sarıldı ezgi.

" Sen cinayet bürosunun peşini bıraktın sanıyordum? ". dedi ezgi.

Ben gülerek. " Bırakmıştım tabiki özel operasyona geçtim, ama bi kaç günlüğüne cinayet Bürosu'ndayım aşkım! ". Dedim

Ezgi maktülün yanına giderek. " Anladım! Uzun bir süreden sonra bir ceset sayesinde birbirimizi görmek sen kadar da garip! "

"Sorma! ". dedim

Ezgi eldivenlerini takarak. " O zaman işimizi yapalım! Başkomiserim, otopsiye girmeden önce söyleyeceklerim var, buna çok şaşıracaksınız! ". dedi

Bende eldiven taktım ve merakla. " Ne oldu? ". diye sordum.

Ezgi elini maktülün kafa bölgesine götürerek. " Maktül boğularak öldürülmüş gibi gösterilmeye çalışılmış! Bu bir ilizyon gösterisi! Aslında ölüm nedeni kafasının arkasındaki delikten! ". Dedi

Ağzım açık kalmıştı. " Ne? Yani önce kafasına bir delil açıp öldürdüler, ve sonra da boğdular mı? Şaka mı bu? ". Dedim

Ezgi maktülün arkasını döndürdü, ve kalçasının biraz üstündeki dövmeyi gösterdi. " Maalesef! ayrıca göstereceğim tek şey bu değil! ". Dedi

Ben dövmeyi görmedim ve. " Ne oldu? ". Diye sordum.

Ezgi bana bakarak. " Buna da şaşıracaksın! Maktülü öldürdükten sonra, hemen sıcağı sıcağına kalçasına dövme yapmışlar! ". Dedi ve devam etti . " Bu küçük bir lotus çiçeği! ". dedi

Ben dövmeye bakarak. " Yeniden doğuş, arınma ve temizlenme! Bu Lotus çiçeğin anlamı?! ". Dedim şaşkınca

Lotus dövmesine bakarken boğazım kurudu. Dövme tazeydi; kenarları kızarık, deri hâlâ hassastı. Bu, ölümden sonra yapıldığına dair Ezgi’nin söylediğini doğruluyordu.

“Bu… normal değil,” dedim yavaşça. “Birini öldürüp üstüne dövme yapmak…”

Ezgi metal tepsiyi çekti.
“Kafatasının arkasındaki delik küçük ama çok net,” dedi. “Kesici-delici bir alet değil. Daha çok sivri uçlu, kontrollü bir darbe. Tek hamle. Kurbanın bilinci o anda kapanmış.”

“Yani boğulma sahte,” dedim.

“Aynen öyle,” dedi. “Boyundaki izler ölümden sonra yapılmış. Ölüm sebebini gizlemek için.”

Derin bir nefes aldım.
“Bu kadar uğraşmak niye?” dedim. “Birini öldürüp kaçmak varken…”

Ezgi omuz silkti.
“Belki panik. Belki yanlış yönlendirme. Belki de bir psikopatın garip tercihi”

Masum bir tonla söylemişti ama gözleri benimkilerden kaçmadı. O da hissediyordu. Adını koymasa da.

“Dövme aleti?” diye sordum.

“Profesyonel,” dedi. “Ev işi değil. Temiz çizgi, düzgün baskı. Ama acele edilmiş. Mükemmel değil.”

“Zamanı yokmuş,” dedim kendi kendime.

Ezgi notlarını yazarken konuşmaya devam etti.
“Ölüm zamanı yaklaşık gece üç ile beş arası. Alkol ya da uyuşturucu izine rastlamadım şimdilik. Kan örnekleri laboratuvara gitti.”

“Kimlik?”

Ezgi başını iki yana salladı.
“Henüz yok. Parmak izleri sisteme girilecek. Dövme belki tanıyan çıkar.”

Lotus çiçeğine bir kez daha baktım. Küçük, sade, gösterişsizdi. Göze sokulan bir şey değildi. Ama bilene çok şey anlatıyordu.

“Ezgi,” dedim sessizce.
“katilsin! birini kötü bir şekilde öldürüp, dövme yaptın! Peki neden yaparsın”

Ezgi eldivenlerini çıkarırken durdu.
"Neden yaparım? Yani imza! Galiba imzamı bırakmak isterim! ". Dedi

Ben aydınlanarak. " İşte bu! Adam ve ya kadın, katil diyelim kısaca, bu onun imzası, bu demek oluyorki bu imzaların devamı gelecek! Savcı ile konuşmam lazım". Dedim