11. bölüm · Sade Kahve
Sol
İnsan anlardan ibaret. Hep geleceğin peşindeyiz ya hani, esas olan bugünü kaybetmemek. Ama bu kaybetmeme aşamasında zor olan şey görmek aslında. İnsanın gözünü kapatan kişi yine kendisi. Düşünsenize göz kapaklarımız bile gözümüzü kapatırken başka bir insanın bunu bize yapması ya da buna izin vermek nasıl doğal karşılanabilir ki? Sanırım ben buna izin vermiştim.
Yaslı durduğum kapı ve karşımdaki Serçe. Şaşkın bakışlarım ve meraklı kalbim... "Neden buradasın?" diye sormaya bile korktum. Ama onun bakışları sanki bunu sorduğumu anlamış gibi cevapladı beni.
" Kazım Abi burada mı, saklanmam lazım."
Gözleri tedirgince bakıyordu bana. İyi şeyler olmamıştı her zamanki gibi.
"Y, yook" diyebildim sadece.
Suçlu bir çocuk gibi yakalanmıştım karşısında. Saçlarından damlayan sular karın daha da şiddetini arttırdığının göstergesiydi. İçeride olmama rağmen karşımdaki Serçeden daha çok buz kesmiştim.
"İstersen içeri gel Serçe. Abi gelir birazdan."
Kafasını sallamakla yetindi sadece. Dalgın bakışları zihninin burada olmadığının göstergesiydi aslında. Etrafına bakındıktan sonra;
"Sen ne yapıyorsun?"
"Temizlik" dedim ensemi kaşırken.
Bu yanıtıma güldü. O gülünce karlar eridi sanki. Ellerim saçlarına gidince kaskatı kesildi anında. Parmaklarımın altındaki saçlar, sanki ürkek bir Serçeye dokunuyormuşum gibi hissettirdi.
"Saçlarını kurutmamız lazım, hasta olacaksın yoksa."
Geldiğinden beri yüzündeki ilk tebessümü gördüm. Kafasını salladı. İçeriden temiz bir havlu almaya giderken aklım yine Serçe ile dolmuştu. Fakat gördüğüm gizli odanın varlığını az kalsın unutuyordum.
"Şimdi sırası değil" dedim kendi kendime. Bir şeyler asla saklı kalmaz. Karlar erir, toprağın üzerinde ne varsa görünür. Havluyu alıp Serçe'nin yanına gittim. Havluyu ona uzatmamla bana bakarak hızla yandaki sandalyeyi çekti ve oturdu.
"Sen kurulasana"
Oturduğu sandalyeden bana bakan Serçe ile dumura uğradım. Ellerimde tuttuğum havlu ile kalakalmıştım. Kalbimin bu denli çarpması normal miydi? Tamam, kabul ediyorum demin saçlarına ben dokundum ama şimdi onun benden bunu istemesi neyle açıklanırdı ki?
Havluyu yavaşça saçlarına yakınlaştırmaya başladığım sırada titrek bir nefes verdim. Yüreğim kuş misali avuçlarındaydı sanki. Benim aksime o gayet sakindi, hatta gözlerini bile kapatıyordu. Saçlarını kurutmaya devam ederken ikimizde tek kelime etmedik. Dudaklarımız mühürlenmişti sanki. Ensesine doğru olan nemi alırken bedenin kıpırdandığını hissettim. Rahatsız mı olmuştu acaba?
"Umarım kalbimin sesini duymuyorsundur Serçe"
Serçe güzel kokan bir adam. Kendine has kokusu olan insanlar var ya Serçe de onlarda biriydi işte. Ona bu şekilde yakın olmak kokusunu kana kana içmek ne güzel bir histi. Ruhumu ve kalbimi çoktan esir aldığını anladım o an. Kendi içimde yaşadığım bir uyanış kalbimin sancılarını daha da şiddetli hale getirmişti.
"Amma da kar yağıyor hee. Tutar kesin."
Üstünü sirkeleye sirkeleye gelen Kazım Abi düşüncelerimden sıyrılmamı sağladı. Sakalları, kasketi her yeri kar içinde olan Kazım Abi yeni sildiğim sahafın yerlerini de çamur içinde bırakmıştı bir anda. Gitti tüm yaptığım temizlik. O anda annem bir baloncuk oldu. "Haklısın anne." diye mırıldandım. Benim homurdanmalarımı hiç duymamışlar gibi sarıldılar birbirlerine. Birbirini sadece birkaç sefer gören iki insan için oldukça samimilerdi. Onları izlerken sessizliğimi korudum. Benim varlığım akıllarına yeni gelmiş olacak ki;
"Erdal oğlum, bize iki çay alır mısın, buz kestik." dedi Kazım Abi.
"Tamam abi."
Montumu ve atkımı üzerime alıp çay ocağının bulunduğu sokağa doğru yürümeye başladım. Yağan kar kalınlaşmaya başlamıştı, kendi yatağını hazırlıyordu bir nevi. Ellerim ceplerimde yürürken yanımdan hızla geçen torosa bir küfür savurdum.
"Önüne baksana!"
Çay ocağından dışarı çıkan Haydar Abi yanıma geldi çabucak.
"Ne oldu yeğenim, ne bu sinir?"
Islak ellerini tuttuğu havluyla kurulamaya çalışırken gördüğüm havlu ile odağım kaydı yeniden.
"Erdal?"
"Yok bir şey ağabey, şu giden toros üstümü başımı çamur içinde bıraktı." Üstümü ellerimle temizlemeye çalışırken Haydar Abi araca bakınca gerildi. Sanki söylemesi yasaklı bir kelime koptu dudaklarından.
"Onlar aynasızlar Erdal, siviller. Banka soygunu mu olmuş neymiş, bununla ilgili öğrencileri arıyorlar. Geçen gün geldiler kahveye."
Haydar Abi bir şeyler söylemeye devam ederken onu duymuyordum sanki.
"Ne banka soygunu, ne oluyor? Umarım alakan yoktur Serçe!" düşünceler yine çığ olmuşken koşmaya başladım. Neler olduğunu bilmiyordum ama aklıma Serçe'nin;
"Saklanmam lazım"
diyen sesi çınlıyordu kulaklarımda. Yüreğim korkudan hızlanmaya başlamıştı. Arkamdan bana seslenen Haydar Abi'ye sağır olmuştum. Attığım her adımda dünya kayıyordu ayağımın altından. Sahi sahaf bu kadar uzakta mıydı, bilmiyorum. Nefesim hırıltılı bir hal alırken ruhumu ve bedenimi kesen soğuğa aldırış etmedim. Hava buzdu ama ben alev almıştım.
Sahaf görüş açıma girerken üst sokakta gördüğüm beyaz toros ile daha da hızlandım. Kapıyı açıp içeri girdiğim sırada ayağım kaydı ve yere kapaklandım.
"AHHHĞĞĞĞ!!"
Kazım Abi ve Serçe koşarak geldiler yanıma.
"Erdal ne oldu, iyi misin? ERDAL!"
Serçe beni ayağa kaldırmaya çalışırken bir yandan da hasar tespiti yapar gibi bakıyordu yüzüme, bedenime. Nefes almaya çalışıyordum. Öne doğru eğildim, iki büklüm olmuş vaziyette ellerim dizlerimde soluklarımı düzene sokmaya çalışıyordum. Boğazım kupkuru olmuştu. Soğuktan çatlamış dudaklarımı güç bela araladım.
"Aynasızlar burada."
Kazım Abi ve Serçe'nin yüz ifadesi oldukça gergin bir hal alırken
"Gitmen lazım, derhal!" diyen bir Kazım Abi'yi beklemiyordum. Nefesim biraz düzene girmişti nihayet.
"Bir üst sokaktalar abi."
Yavuz hemen hareketlendi. Montunu üzerine alırken, kapıya doğru adımladığı sırada;
" Ön kapıdan değil arka kapıdan çık." dedi Kazım Abi.
Serçe kafasını sallayıp arka odaya giderken benim varlığından bugün haberimin olduğu gizli odaya adımladı.
İnsan daha ne kadar aldanabilir? Bunun cevabını aldatan mı ya da aldanan mı bilir?
"S, sen o odayı nerden biliyorsun Serçe?"
Sesim sert çıkmıştı. Buna engel olamamıştım. Hareketleri durdu. Sırtı bana dönüktü. Kazım Abi buradaki varlığımı yeni fark etmiş gibi yanıma geldi.
"Her şeyin bir izahı var, oğlum Erdal."
Atkım boynumu daha da sıkıyordu sanki. Ellerim boğazıma gitti. Atkımı bir hışımla çıkarıp savurdum yere.
"Siz daha önceden tanışıyorsunuz değil mi?"
Size demin atkım boğazımı sıktı demiştim değil mi, onu unutun. Boğazımdaki yumru ve kalbimdeki hayal kırıklığı sıkıyordu beni. Neden bilmiyorum ama gözlerim yanıyordu, umarım yediğim ayazdandır.
Kazım Abi düşünceli ve mahcup bir şekilde bana döndüğü sırada sahafın önünde duran toros ile ikimizin ağzından tek kelime çıktı.
"KOŞ!"
Serçe ani bir hamle ile gizli odaya giderken Kazım Abi de onun peşi sıra gidiyordu.
Kapıda duran polislerle bir dejavu yaşıyordum. Bugünün bana cidden garezi vardı. Kapıya doğru yürürken masanın üzerinde olan havluya takıldı gözlerim. Kalbim acıdı ve bunun soğukla bir ilgisi yoktu, biliyordum.
"Sağım solum sen olmuşsun Serçe. Ama en çok da solum."
Kapıyı açtığım sırada yüz yüze geldiğim polis daha önce gelen kişiydi. Beni görünce sırıttı ve bu beni oldukça rahatsız edip germişti.
"Merhaba genç adam, bugün düşürecek taşın yoktur, umarım."
Korku neydi tam olarak? Sanırım bu. İnsan korkunca köpekler salgıladığımız bir kokuyu alırlar ya iyi ki bu adamın öyle bir özelliği yok diye geçirdim içimden.
Yüzüme yerleştirdiğim zoraki bir gülümseme ile;
"Bizde dökülecek taşlar bitmiyor maalesef efendim"
Adam güldü ama bu gülüş yeşilçam filmlerindeki Erol Taş gülüşüydü.
"Komik çocuk!"
diyerek omzumu pat patladı ve içeri girdi.
"Lütfen gitmiş ol Serçe, lütfen."
