22. bölüm · Sade Kahve
Faili Meçhul
Erdal'dan;
Sabah odaya vuran güneş nedeniyle elimi gözüme siper etmişken diğer elimle yatağın diğer tarafını yokluyordum ama bulmak istediğim kişinin yerinde olmayışının ağırlığı bindi omuzlarıma. Yataktan doğrulduktan sonra ellerim battaniyenin altında onun olduğu tarafa baktım, yastıkta izi vardı. Kalbim burkulmuştu. Aklıma dün gecenin görüntüleri akın ederken,
"Ya pişman olduysa?"
Yataktan çıkmak için hareketlendiğim sırada komodinin üzerinde yazılan nota kilitlenmiştim.
"Boranlarla görüşmem gerekti, Balım.
Serçe"
Elimdeki kâğıt parçası beni ne kadar mutlu etti tahmin bile edemezsiniz. En azından haber vermek gelmişti aklına, olsun bu da bir şeydi. Camın yanına geldiğim sırada perdenin arkasındaki hareketlilik çekti dikkatimi. Leyla ve polisler hararetli bir konuşmanın içindelerdi.
Yeşil gözlerini polislere dikmiş olan Leyla, karşısındaki adamın konuşmasına bile izin vermeden cümlelerini sıralıyordu, kesinlikle avukat olması isabet olmuş bir insandı kendisi.
Bugün ne yapmam gerektiğini planlamam gerekiyordu ama kalbimde havai fişekler patladığı için odağımı veremiyordum. Dün benim isyanım sonucunda başlayan itiraf dudaklarımızın buluşması şeklinde sonuçlanmışken, gözlerimi yumup elimi kurumuş olan dudaklarıma değdirdim, Serçe'nin nefesini şimdi bile hissediyorken aradan ne kadar zaman geçtiğinin farkında bile değildim. Gözlerimi açmamla karşımda bana tek kaşını kaldırmış vaziyette bakan Leyla'yı görmemle bağıracakken ağzımı kapattı bir anda.
"Çocuğum, bağır da alsınlar mı seni, bunu mu istiyorsun hem pencerenin yanında ne işin vardı, ben uyarmadım mı sizi?" Bir elini beline koymuş diğer eliyle camı işaret ediyordu. Bakışları odada turlarken, panik içinde;
"Nerde o?" diye bağıramaya çalıştı sesini kısarak.
"Bir insan hiç mi laf dinlemez anlamıyorum ki, dur şurada ya dur, diye demedim mi ben ona ya?"
Odanın içinde volta atıyor, duvarlara vura vura söyleniyordu cidden tersi pisti, Leyla'nın, bunu o an anlamıştım.
"Balım mı?" elinde tuttuğu kağıtla aniden bana döndüğünde irkildim, kendimi hem yakalanmış hem de suç işlemiş gibi hissediyordum. Tek kaşını kaldırmış vaziyette bana bakarken, avuç içlerim terlemeye başlamıştı. Bana doğru adımlamaya başladığı sırada sırtım duvarla buluşunca kaçacak yerim yoktu artık. Gözleri yüzümü turlarken, belli belirsiz bir tebessümle;
"Anlıyorum, bal çocuk!"
Suratım morun bin bir rengini alırken Leyla sırtını bana döndü, iki elini bel hizasına yerleştirdi;
"Bu tarz olaylara alışkın olmadığını biliyorum Erdal ama artık kimse bu olayların dışında olamaz, olmak isteyenler omurgasızdır!"
Kapıya doğru yürürken;
"Sevdiğin adamın yolları dikenli bunu aklından çıkarma! Aşağıda bekliyorum seni." Dedi ve indi aşağıya. O giderken kurduğu son cümle çınlıyordu kulaklarımda.
"Sevdiğin adam.
Sevdiğin adam
Sevdiğin adam!"
Leyla farkındaydı, ya ne zamandır? Biz bile dün farkına varmışken, o nasıl anlamıştı ki?
Sevdayı her zaman yürek belli eder diye inanırlar ama gözlere baktığında insan bulur esas cevabı. Çünkü bir insanın baktığı yer yüreğidir, aslında.
Küçük adımlarla aşağıya indiğim zaman Leyla elinde iki kahve bardağıyla bana doğru geliyordu.
"Tam zamanında!" dedi göz kırparak.
Karşımda şu an Leyla Hocam yoktu, sadece Leyla vardı ama ben nasıl davranmam gerektiğini bilmiyordum, hele ki ona ifşa olmuşken. Kahvesinden bir yudum alıp koltukta yaslandı, saçlarındaki tokayı çıkarıp hırkasına iliştirirken kuracağı cümleleri bekledim ama o hiç konuşmadı. Belki de benden bir şeyler bekliyordu.
"Buz gibi oldu kahven Erdal."
"Ben biraz bekletirim içerken, o nedenle." dedim. Kafasını salladı sadece.
"Erdal." Diyerek bana bakarken aynı zamanda elindeki kahve bardağını masanın üzerine koydu.
"Üniversite yönetimi üzerinize gidecek, senin ilk katıldığın yürüyüş olduğu için seni uyarırlar sadece merak etme ama polislerin radarına girdin bir kere. Gözleri üzerinde olacaktır. O nedenle dikkatli ol ve yalnız kalmamaya çalış tamam mı?"
Bu tarz konular bana hep yabancı olmuştu ama artık uzak kalmayacaktım, öğrenmem ne varsa öğrenmek için uğraşmaya karar vermiştim.
"Leyla Hocam..." diyerek söze başlayacağım sırada,
"Sınıfta değiliz Erdalcığım. Hoca kelimesini kullanma." Dedi tebessüm ederek.
"Tamam Leyla Abla." Dedim.
"Bu daha iyi oldu işte."
Artık uzak kalmak istemiyordum, aktif olmak istiyordum yanlarında, sanki Serçe'nin bulunduğu yere olan yakınlığım arttıkça onu daha iyi koruyabilirmişim gibi geliyordu.
"Yanında olmak istiyorum." dedim ona doğru.
"Kimin yanında?" diye sordu kuşkucu bakışlarıyla.
"Y, yani onların yanında, tek bir kişiyi kastetmedim, Leyla abla." Kekelemiştim, lanet olsun! Bu kadar batamazdım ya, kendimi bir hâkimin karşısındaymış gibi hissediyordum. Avukat olacağım zaman ne bok yerdim hiçbir fikrim yoktu. Leyla'ya bakmamaya çalışıyordum çünkü ona baksam beni bir kitap gibi okuyacağından emindim.
"Pekâlâ, işte bunu beklemiyordum işte Erdal. Yani aktif bir rol oynamak istediğini hiç düşünmemiştim. Daha çok kendi halinde olan bir yapın olduğu için, yanlış anlama lütfen."
Leyla'ya aslında hak veriyordum, etliye sütlüye karışmayan biriymiş gibi dursam da hayatımda yaşadığım olumsuzluklar ve sustuğum olaylar beni bu noktaya getirmişti. Belki de hep bu noktadaydım, farkında mı değildim acaba?
Sanırım bir insanla başlıyordu hikâye. Bunun illaki bir aşk hikayesi olması gerekmiyordu elbette. Etkilendiğiniz insan ya da insanlar nedeniyle o an farkında olmadığınız ama hoşunuza giden şeyleri görüyordunuz, bende de böyle olmuştu sanırım.
"Ülke giderek daha zorlu yollara girerken kayıtsız kalmamak lazım geldiğini düşünüyorum. Çok genç bir Cumhuriyetiz, önemli olan bu içinde bulunduğumuz Demir kırat tökezlese bile ona zarar gelmesini engellemek."
"Ama tökezlemeye başlayan atın ayağında ciddi bir sorun varsa onu vurmazlar mı Erdal?"
"İyileşeceğine inanmak mesele değil midir Leyla Abla?"
Düşünceli bir şekilde başına geriye atarken belli bir süre kapadı gözlerini.
"Bazen inanmak da bir çeşit romantizmdir Erdal, insan gerçekleri görmek istemeli çünkü birileri arı kovanına çomak sokar gibi gözüne sokar onları!"
Bakışlarımız buluştuğunda titrek bir nefes almıştım. Bizi neler bekliyordu bilmiyordum ama güzel günlerin bize borcu olduğunun da farkındaydım. Oluşan sessizliği telefonun sesi bölmüştü. Leyla yavaşça yerinden kalkıp telefonun yanına doğru gitti.
"Alo, evet benim."
"..."
"Tamam anlaşıldı." Deyip kapattı telefonu. Elleri hala telefonun üzerindeyken derin derin nefesler alıyordu. Yanına doğru adımladım. Kolundan tutarak kendime çevirdim.
"Leyla Abla iyi misiniz?"
Bakışları düşünceliydi, canını sıkılmıştı.
"Fakülteden aradılar. "
"Niçin?"
"Komisyon toplanacak!"
Masanın üzerindeki bardağı duvara fırlattı.
"İhraçlar için!"
"İhraç mı? Dünkü yürüyüş yüzünden mi?"
Leyla oldukça sinirli duruyordu, sorduğum soruya bile cevap vermedi belli bir süre.
"Öğrenciler silahlanıyor Erdal. Fakülteye bu lanet demirlerle gelmişler!"
"NE!"
Şok olmuştum, bunu beklemiyordum işte. İşin içine silah girdi mi, durum daha da farklı hale geliyordu. Acaba Serçede de mi vardı? Ona hissettiğim duygular dışında ona olan bilgimin az oluşu tokat gibi çarptı yüzüme. Leyla çantasını alıp çıkacağı sırada, koştum yanına.
"Ben de gelmek istiyorum Leyla Abla."
"Ortalık karışabilir Erdal, emin misin?"
"Serçe'yi görmem gerek lütfen."
"Neden?" diye sorsa ne cevap verirdim ki ona? Aptal kafam, aptal! Bakışları yüzümü turlarken ifadesi tepkisizdi ya anlamamıştı ya da iyi oynuyordu bana karşı.
"Şimdi okula gelmen riskli olur Erdal."
"Olmaz, dikkatli olurum lütfen."
"Bu şekilde çıkamazsın!" diyerek portmantoda duran şalı başıma bağladı, gözlükleri takınca, yüzündeki sırıtıştan ne durumda olduğumu merak etmeye başladım. Beni aniden aynanın önüne itince. Gördüğüm bedenle kalakaldım.
"Bu şekilde çıkmam hocam!"
"En güvenlisi bu şimdilik. Umarım işe yarar Erdal." dedi, oflayarak.
Umarım bu halde tanıdık kimseye görünmeden çıkardım buradan. Leyla kapıdan bakıp;
"Temiz, haydi." Dedi ve yürümeye başladık, adımlarımızın sesine kalp atışlarım da karışıyordu.
"Lütfen güvende ol Serçe, lütfen."
Henüz kazanmışken kaybetmeye dayanamazdım, zamanın bizi daha çetrefilli yollardan yürüteceğini bilemeden adımladım Beyazıt Meydanına. Aklım bulanıktı, son mantık kırıntısı yerini korkuya bırakırken Leyla kafamdaki şalı çekerek durdurdu beni.
"Şimdi sakin olup o delileri buluyoruz tamam mı?" dedi gülerek. Ajan gibiydik sanki.
"Tamam." derken kahkaha atmamak için zor tutuyordum kendimi. Fakülte binasından içeri girdiğimizde etraf sakindi ama bu sakinlik sinir bozucu cinstendi. Büyük koridora ulaştığımız zaman rektörlük binasının olduğu taraftaki hareketlilik dikkatimizi çekmişti. Leyla koşar adımlarla içeri girdiğinde gözden kayboldu. Tek başıma kalmıştım, ne yapacağımı ve nereye gideceğimi bilmiyordum.
Veysel ve Boran'ı görmemle onların olduğu tarafa hızlı bir şekilde yürüdüm. Serçe'nin yanlarında olmayışı canımı sıkarken onlara yetişmiştim.
"Merhaba" dedim, beni görünce duraksadılar.
"Kimsin?" dedi Boran kuşkucu bir şekilde. Bu bakışına anlam veremezken aklıma bir anda kafamdaki şal ve gözlükler gelince, sessiz bir şekilde küfrettim. Şalı kafamda unutmuştum. Elimle şalı çekip gözlüğü çıkarırken; Veysel sırıttı.
"Güzel kamuflaj, bravo!"
Dalga geçmesi sinirimi bozsa da aldırış etmemeye çalıştım.
"Öyle olması gerekti, Serçe yok mu?" dedim huzursuz bir şekilde.
"Semihle birlikteydi, gelir birazdan."
Gözlerim etrafı izlerken içimde anlam veremediğim bir huzursuzluk baş göstermişti, nefesim sıkılaşıyordu sanki, ciğerime oksijen gitmiyordu, gömleğimin yakasını çekiştirip biraz yürüdüm, dışarıdaki kalabalığın sesleri artarken tekbir seslerini duyuyordum.
"Neler oluyor?"
"Sağcı bir öğrencinin cenazesi var bugün." dedi Boran. Hep birlikte kalabalığa doğru yürürken, çarşaflı kadınlar, sakallı, cübbeli erkekler sarmıştı etrafımızı. Öfkeli kalabalıkla birlikte daha da daraldım. Marmara Sinemasının yakınında bir yerde durduğumuzda;
"Bu hayra alamet değil Boran!" dedi Veysel huzursuz bir ses tonuyla.
"Neden?" diye sordum.
"Bugün komiteler için öğrenci seçimleri vardı. Tüm kadro burada nerdeyse."
Veysel bunu dedikten sonra gözlerim kalabalığı tararken görmek istediğim kişiyle buluştu gözlerim, Serçe Semihle birlikte bizim olduğumuz tarafa yürürken kalbim kıpır kıpır olmuştu, beni daha fark etmemişti. Hararetli bir konuşmaya dalmıştı ikisi de. Boranları arkamda bırakıp koşar adımlarla Serçe'nin yanına gideceğim sırada otobüs duraklarının çaprazına gelmiştim. Serçe tam karşımdaydı işte.
"Sevdiğin adam!" cümlesi çınladı kulaklarımda. Gülerek ona doğru yürüyeceğim sırada siyah renkli bir otomobil acı bir frenle durdu hemen. Adamların tavrı ve giyimi oldukça rahatsız etmişti beni. Demin hissettiğim huzursuzluk yeniden baş gösterirken, aracın içinde fırlayan diğer iki kişi Serçelerin olduğu tarafa koşmaya başladılar.
"Serçee!" diye bağırarak koşuyordum.
Adamlar Serçe ve Semih'in üzerine çullandılar bir anda ve onları siyah araca bindirmeye çalışıyor, yerde sürüklüyorlardı. Semih debelendikçe üzerindeki kıyafetleri yırtıldı, neredeyse üzerinde yalnızca atleti kalmıştı, Serçe ise arabaya doğru götürüldü, ayağımda güç kalmamıştı sanki koşamıyordum, korku tüm bedenimi ele geçirirken, yürümeye çalışıyordum.
Semih bir anda ellerinden kurtuldu ve karşıdaki demir bariyerleri atlayıp karşıya geçmeyi başardı, adımlarım Serçe'ye doğru hızlanırken adamlardan biri Semih'in olduğu tarafa yürüdü ve elindeki rulo şeklindeki gazete ile kamufle ettiği tabancası ile kaçmaya çalışan Semih'e iki el ateş etti.
Serçe'ye ulaştığım zaman duyduğum silah sesiyle yerimde çivilendim sanki, Semih aldığı yaraya rağmen koşmaya devam etti arkasından ona doğru koşan adama rağmen. Gelen Serçe ile birlikte ne zaman ağladığımın bile farkında değildim.
"ERDALL!" diyerek bana koştu ve kolumdan tuttuğu gibi koşmaya başladık.
"Semih'i vurdular!" diyerek ağlamaya devam ettim. Girdiğimiz ara sokakta ona sarıldım sımsıkı zangır zangır titrerken.
"Ya seni de vursalardı Serçee!"
Bana cevap vermiyordu, sadece sarılmıştı. İkimizde sustuk.
"Semih'e bir şey olmasın yeter bana, keşke ben yeseydim o kurşunu." dedi titreyen dudaklarıyla. Gözünden düşen yaş yüreğime saplanıyordu sanki, o gün bilmiyorduk ama bu yolda verdiğimiz ilk faili meçhul cinayetin kurbanı olacaktı, güzel gülüşlü Semih.
