19. bölüm · Sade Kahve

Bal

Eligran Eligran

İnsan direnmeye önce kendi hayatından başlar, daha sonra başkası için baş kaldırır, bunu kendisi için yapmayan insan hep bir başkasından yardım bekler. Halbuki bu hayatta kendimize borçluyuz ama kendimiz dışında nerdeyse herkes için bir bedel ödedik. Bunları benim için yüksek sesle dile getirmek çok zordu ki hala zor. Başkasının benim adıma bağırmasını istemediğimi bugün ses çıkardığım derslikte daha iyi anlamıştım ve buna bana inanılmaz bir güç ve güven duygusu da vermişti.

Abimin vücudumda bıraktığı hasarı bile silip atmıştı. Karar vermiştim, bugün yükselen sesim bir daha ben ölene kadar hep duyulacaktı. Kendime olan borcumu ödemenin zamanı gelip geçiyordu bile. Borçlu kalmayı sevmeyen ben kendimle bir masaya oturmam gerekiyordu. Bundan kaçmayacaktım artık.

Sınıftaki uğultular artarken yüzümde yeni fark ettiğim tebessümle Serçe ile göz göze geldim. Bu işte çok daha zordu. Gözlerim yüzünde turlarken kalbim suya hasret toprak misali Serçe'nin yüzünü ince ince işliyordu içine.

Aşk ya da sevgi bir sızıntı halidir. Farkında olmazsınız ama kalbiniz çoktan işgal edilmiştir. Bunu yeni yeni anlıyordum. Ve bir işgalciyi seveceğimi hiç ummazdım.

Serçe yanıma doğru gelirken nefesimi tuttum.

"Bugün beni şaşırttın ve bu şaşırtmalarını sevdim." dedi gülerek.

"Beni de sever misin acaba, rica etsem Serçe?"

İç sesimi bastırmaya çalıştım ama ne kadar başarılı oldum orası bir muammaydı işte.

"Neden şaşırdın?" diye sordum ona. Etrafa kısa bir bakış atıp konuşmaya başladı.

"Bugün gerçek sendin sanki Erdal, kendi sesini buldun ve onunla konuştun. Baksana şu sesliliğe." eliyle sınıftaki kalabalığı işaret ederken.

Sınıfta herkes istişare halindeydi. Boran Aygün ile tartışmaya devam ediyor, diğer arkadaşlar ellerindeki dövizlere neler yazacaklarını konuşuyorlardı. Bu görüntü içimi ısıtırken buna neden olmak çok mutlu etmişti. Gözlerim sınıfı turlarken arka tarafta tek başına oturmuş olan bir erkek dikkatimi çekti bir anda. Sınıfı inceliyor ve önündeki not defterine bir şeyler yazıyordu. Huzursuzluk içimi kemirmeye başlarken o çocukla göz göze geldik. Siyah kemik gözlüklerinin ardından bizim olduğu tarafa bakarken bunun normal bir bakış olmadığın anlamıştım.

"Kim bu?"

Zihnimi zorladım ama pek bir şey gelmedi aklıma, yeni biri miydi, yoksa bir truva atı mı? Serçe'ye arkadaki çocuğu işaret etmek istediğim sırada çocuğun olduğu tarafa bakmamla kimseyi görmedim. Gitmişti. Aklıma kötü düşünceler nüfus ederken deminki heyecanım yerini bir korkuya bırakmıştı.

"Kötüyü çağırma Erdal!"

İnsan ne zaman iyi hissetse bu iyilik halini bozacak bir şeyler illaki olurdu. Bu da öyle bir durumdu belki de. Leyla Hoca yanıma gelip;

"Sen döviz yazmayacak mısın Erdal?" diye sordu kadife sesiyle. Önüme koyduğu boş kağıda baktım, ne yazılırdı ki? Daha önce hiç öyle bir şey yazmamıştım, hatta daha önce hiç bağırmamıştım bile. Şimdi ise bağırmak, haykırmak için bir şeyler yapıyorduk. Elimdeki kalemle hiç düşünmeden içimden geçen cümleyi yazdım.

"SESİNİ KISAN SENSİN, BAŞKASI DEĞİL!"

Leyla Hoca kağıttaki yazıyı okurken,

"Kendinle gurur duy! Ben duyuyorum çünkü" dedi göz kırparak. Omzumu pat patlayarak yanımdan geçti ve diğer arkadaşların yanına gitti. Aklıma Leyla Ran ile tanıştığımız ilk anlar gelirken, ne kadar saçma bir tavırda davrandığımı düşündüm ama yanılmak çok güzeldi.

Boran sınıfın tahtasına eliyle vurduğu anda uğultu bıçak gibi kesilmişti. Tüm gözler pür dikkat ona odaklandı. Serçe ve Veysel hemen arkasındaydı Mahşerin üç atlısı gibiydi bu kadro. Devamlı yan yana.

"Arkadaşlar, bugün hep birlikte haykıracağız, yanan ormanlarımız için, katledilen kadınlarımız, çocuklarımız, hayvanlarımız için. Bu baskı ve sansür ortamı için. Unutmayın ertelenen haykırış haykırış değildir. Bugün değilse ne zaman?"

Boran sesi hepimizindi aslında.

"Hiçbir zaman!" dedim elimi havaya kaldırıp yumruk yaparak. Buna ben bile şaşırmışken Boran ve arkasındaki Serçe'nin şaşkın bakışları gülme isteğimi körüklüyordu. Serçe'de;

"Şimdi!" diyerek elini havaya kaldırdı benim gibi. İkimiz birbirimize bakarken bugün meydana indiğimde kalbimde Serçe için bağıracaktı.

"Arkadaşlar, birlik halinde olursak olası müdahaleden daha az etkileniriz, birbirinizin yanınızdan ayrılmayın sakın!"

"Müdahale mi olacak yani?" diye sordu Zehra panik içinde.

"Bunu sormana şaşırdım Zehra yoldaş!" dedi Veysel. Ardından devam etti cümlelerine.

"Kimsenin hoşuna gitmiyor bizim meydanlarda haykırmamız. Duymak istemeyecekler bu nedenle."

"Ben yapamam, ailem kızar." dedi Zehra. Sınıftan birkaç kişi de ellerindeki dövizleri masanın üzerine bırakıp çıktı sınıftan.

Boran yumruk yaptığı eliyle büyük bir öfke ile gidenlere bakarken;

"Sakin ol Boran onlar da haklı." dedi Aygün, Boran'ın omzunu sıkarken.

Aşka ya da sevmeye dair tecrübem yoktu, sadece yeni yeni kabullendiğim duygularım vardı. Ama Aygün ve Boran arasında bir şeyler ya başlayacaktı ya da başlamak üzereydi. Bu bakışları biliyordum, onlar farkındalar mıydı bilmiyorum ama birbirlerine aynı şekilde bakıyorlardı. Sevdiğinin de seni sevmesi çok güzel bir histi.

Sınıftaki kalabalık yavaşça koridordan taşarken adımlarımız doğrudan Beyazıt Meydanına idi. Ellerimizdeki dövizlerle meydanın sokakları bizim sesimizle inlemeye başlamıştı.

" ÜNİVERSİTELER BİZİMDİR!"

"KADIN İNSANLIĞIN TEMELİDİR."

"SUÇA SÜRÜKLENEN ÇOCUK YOKTUR, KATİL İNSAN VARDIR!"

İlk kez meydandaydım ve ilk kez hem kendim için hem de toplum için bir şeyler yapıyordum. Bu çok güzel bir duyguydu. Hemen arka taraflarımda kıvırcık saçlı bir kadın ve yanındaki erkek ellerindeki dövizle;

"AŞKIN CİNSİYETİ OLMAZ!" diye bağırmaya başladılar. Zihnimi delen bu cümle kalbimde yankılanmaya başlamıştı. Sesim çıkmadı bir an. Bunu ben de bağırabilmeyi çok isterdim ama öyle bir şey mümkün değildi, biliyordum. Buna cesaret denirdi değil mi? Bir gün kendi pankartımı elimde tutup kendimi haykıracağım zamanların gelmesini isterdim. Zor muydu, çok zor.

"Erdal dikkat et!" diyen sesle kendime gelirken başımda hissettiğim sızıyla elimi başıma götürmem bir oldu. Elimde hissettiğim sıcaklıkla kafamın kanadığını fark ettim. Ne oluyordu, anlamamıştım. Etrafımızda öfkeli bir güruh belirmiş ve bulundukları köprü üzerinden üzerimize taşlar atmaya başlamışlardı. Herkes birbirinin yanına sığınırken;

"Herkes birlikte durmaya gayret etsin!" diyerek bağıran Boran Aygün'e siper olmuş vaziyetteydi.

Aygün elindeki çantasını ikisinin baş kısmında tutmaya çalışırken;

"Neler oluyor Boran?" diyerek bağırıyordu.

"Defolun gidin buradan, sizi burada istemiyoruz, komünistler!" diye bağıran gurup taş yağmuruna devam edeceği sırada;

"POLİSLER GELİYORR!" diyerek bağıran bir sesle iki gurupta kalakalmıştı. Kaçmalı mıydık ama niçin? Anayasal hakkımızı kullanıyorduk sadece ve üstüne üstlük tanımadığımız kişiler tarafından saldırıya uğramıştık. Ama bu bile bizi haklı çıkarmaya yetmezdi çünkü bu ülkede düşünen ve sorgulayan insanlar her zaman suçlu ilan edilmiştir. O kadar inandıkları kutsal kitabın ilk ayetine bile itibar etmeyen insanlar bu ülkede çoğunluğa sahipken bizler devamlı suçlu konumdaydık. Halbuki "İKRA" kelimesi neden suç olsundu?

Kolumdan çekiştiren bir Serçe ile girdiğim düşünce denizinden çıkmıştım nihayet. Serçe bileğimi o kadar sıkı tutuyordu ki elinin izinin çıkacağından emindim. Birlikte olduğumuz kalabalık birlikte hareket etmeye çalışırken, Boran;

"Ayrı taraflara gitmemiz daha iyi Serçe, bu şekilde açık hedef haline geliriz." dedi, Serçe başını salladı ve

"Dikkat edin Boranım!" diyerek bağırdı arkasından.

Hızlı bir şekilde dağılan gurubumuzla birlikte ara sokaklar bir kaçış rampasına dönüşmüştü. Nereye gidecektik bilmiyordum hatta neden kaçıyorduk o bile muammaydı. Kolumu çekiştiren ve koşmaya devam eden Serçe'yi girdiğimiz ara sokakta durdurdum, koşmaktan aldığım nefes ciğerime yetmezken, soluklarımı düzene sokmaya başladım.

"N,nereye gidiyoruz, Serçe?"

"Bilmiyorum."

Her cevabı beklerdim ama bunu değil. Şaşkınlıktan cevap veremedim bile ona. Serçe yüzüme bakarken, hemen yanı başımızda ani fren yaparak duran bir adet Leyla Ran'ı beklemiyordum.

"Geç kaldın." dedi Serçe.

"Polislerin olmadığı sokaklardan geçmeye çalışıyordum, ondan öyle oldu paşam bağışla!" dedi Leyla Hoca bir hışımla.

Serçe arabaya doğru gitti ve kapısını açıp bineceğini sırada, Leyla Hoca;

"Davetiye mi bekliyorsun Erdalcım? Haydi ama."

Girdiğim transtan çıktım ve tek kelime etmeden bindim arabaya. Leyla arabanın dikiz aynasından etrafı kontrol ederken,

"Eğilin!" diyerek bağırdı.

Aniden eğilmemizle Serçe ile burun buruna geldim, sıcak nefesi yüzüme vururken kalbim hızlanmaya başlanmıştı. Demin koşarken hissettiğim sıcaklık şimdikinin yanında neydi ki? Kokusu çok güzeldi. Bir erkek kokusu güzel miydi, artık bunun cevabı evetti, kesinlikle.

Leyla tek eliyle arabayı kullanıp arka koltuğa doğru uzandı ve pardösüsünü üzerimize attı.

"Böyle daha güvenli oldu. Az sabredin çocuklar."

"Ben bu şekilde sonsuza kadar sabrederim Leyla."

"Korkma." dedi Serçe.

"Sen varken ben korkmam ki."

Serçe sırıtırken ne olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Bu cümleyi iç sesim değil, direkt ben söylemiştim çünkü. Kızaran suratımı neyse ki görmüyordu, keşke görünmez olsaydım. Belli bir süre konuşmadık. Leyla arabanın kontağını kapattı ve;

"Dışarıya bakayım, hemen inmeyin gençler." dedi.

Leyla Hoca'nın gelmesini beklerken zaman geçmedi sandım, demin yaşadığım o rezillikten sonra Serçe ile nasıl konuşurdum bilmiyordum.

"OFF!"

Arabanın kapısı açılırken;

"Haydi inin, acele edin!" diyen Leyla Hoca ile arabadan indik. Bizi kendi evine getirmişti.

"Rahatına bak Erdalcım, çekinme. Bir şeyler yiyip neler yapacağımızı konuşalım, tamam mı?" Bu kadının bu güven verici tavırlarını çok seviyordum. Başımı salladım sadece.

"Erdal'ın başı için pansuman malzemesine ihtiyacımız var Leyla?"

"Başım mı?" Serçe yeniden hatırlatana kadar başımdaki acıyı unutmuştum ama o unutmamıştı. Bir yara mutlu eder miydi, beni etmişti. Zavallı ben. Leyla Hoca içeriye doğru giderken Serçe yüzümü kendine doğru çevirdi. Gözleri kafamda, elleriyle yarayı kontrol ediyordu. O kadar pür dikkatti ki Leyla Hocanın getirdiği pansuman malzemeleriyle işe koyuldu hemen. Tentürdiyotu pamuğa döküp kafama bastırdığı sırada oluşan yanma nedeniyle tıslar gibi bir ses çıktı ağzımdan.

"Ahh yandı." dedim acı çeker bir sesle.

"Sabret bitmek üzere." dedi ve üflemeye başladı. Ense kökümden itibaren ürpermiştim, bana neler yapıyorsun Serçe?

Elindeki yarabandını kafama yapıştırınca,

"Bitti, ölmeyeceksin." dedi gülerek.

"Hehehe çok komiksin sen!"

"Öyleyim tabi akıllım." dedi göz kırparak.

Leyla Hoca ellerinde biraz yiyecek ve dumanı üstünde kahve bardaklarıyla gelirken gördüğüm kahvelerle Serçeye bakacağım sırada onun zaten bana bakıyor olduğunu görmek ne kadar garip bir duyguydu. Birbirimize bakıyorduk ama aynı bakmıyorduk.

"Erdal haydi yesene." dedi Leyla.

"Sağ olun hocam" dedim tabaktaki ekmeği alırken. Yaşanan durumları tartışırken çalan zille birlikte herkes birden sessizleşti. Leyla küçük harflerle,

"Siz üst kata çıkın, ses çıkarmayın sakın." dedi.

Yukarı doğru çıkarken Serçe perdenin kenarından dışarıya baktığı sırada gelenlerin polis olduğunu gördü.

"Polisler!"

Korkmuştum, bu şeyleri bilmiyordum. Serçe tedirgin olan halimi anlamıştı.

"Sakin ol, yakalanmayacağız." dedi güven verici bir sesle.

"Hep kaçmak zorunda mıyız artık Serçe?"

Serçe sessizce güldü.

"Senlik bir şey yok bal. Endişe etme."

"Bal mı?"

"E,evet gözlerinden yani soyadından kaynaklı olarak öyle dedim."

Elleriyle tişörtünün yakasını çekiştirirken, Serçe karşımda ilk kez kekelemiş ve kızarmıştı. Bunun şaşkınlığını üzerimden atamadan, aşağıdan gelen seslere kulak kabarttık bir anda ya da kaçmak istedik, hangisiydi, bilmiyorum.

"Leyla Ran siz misiniz?"

"Evet, buyrun, nasıl yardımcı olabilirim size?"

"Yavuz Serçe ve Erdal Balcı isimli öğrencileri arıyoruz. Onlar burada mı?"

Adlarımızı duymamla gittiğini sandığım korkum geri gelmişti. Nasıl halledecektik? Serçe elimden sıktı;

"Sakin ol Leyla halleder."

"Umarım"

Aşağıdaki konuşmalar devam ederken, Leyla;

"Ahh evet onlar yukarıdalar. İsterseniz çıkın bakın."

Bu cümleyi gülerek söylediğinde karşısındaki poliste güldü ve evin içine girmeden gittiler.

Serçe ile birbirimize bakarken;

"Az önce ne oldu öyle?" dedi hayretler içinde.

"Leyla bu, alışacaksın, haydi kahveler soğumuştur, inelim aşağı." dedi ve yürüdü gitti.

Az önce ne olduğunu anlamamıştım bile.. Leyla bizim için yukarıdalar gidin bakına demişti ve Serçe kahve soğumasın diyerek aşağı inmişti. Bugün normale dönsün ne olur Tanrım! Gözlerimi kapatmış kendi kendime söylenirken, burnuma dolan kahve kokusuyla kendime geldim. Ellerindeki kahve bardaklarıyla bana bakarken;

"Bizim normalimiz artık bu bal." demişti.

Bana yine bal demişti. Üç kelime tek hece...

"Bu kelime de bizim normalimiz mi artık Yavuz?"

Ona ilk kez adıyla seslendim, şaşkınca bana bakarken;

"Eğer istersen olur." dedi.

" İsterim." dedim fısıltıdan ibaret çıkan sesimle.