13. bölüm · Sade Kahve
6 Şubat
Erdal'dan
İnsan kelimesi Arapça'da unutmak anlamına gelen nisyan sözcüğünden gelir. O kadar acıya mutluluğa rağmen insan ölümü bile unutmuş bir varlıkken hayatta neden kendimizi üzecek bir nedene sahibizdir? Oynadığımız oyunun herkes için aynı sona ait olduğu bir dünyada bazı şeyler neden bu kadar zorumuza gider ya da kafamızda örümcek ağları örer? Kalp ve mantığın devamlı olarak bir çatışma içinde olması da bundandır belki de. Kim bilir?
Kazım Abi ile birlikte onların gizli odasına geçeli 5 dakika oluyordu. Gözüm devamlı olarak duvardaki saatteydi. Nedendir bilinmez tik tak sesleri zihnimin az da olsa durulmasını sağlıyordu.
Odada can sıkıcı bir sessizlik varken Kazım Abi'nin bir şeyler söylemesini umdum. Ama karşımda cümlelerini toparlamaya çalışan bir adamdan ziyade anlatacaklarının ağırlığı altında biraz daha ezilecek olan ve geçmişini tekrar yaşayacak olan bir çocuk gibi duruyordu. Gözleri boşluğa dalıp gitmişken cebinden sigarasını çıkardı. Çakmağı çakmasıyla bana bakması bir olmuştu. Benim elimde bitmemiş bir sigara varken o ise su içer gibi içiyordu şu zehri.
"Merak ediyorsun değil mi? Haklısın da. Anlatacaklarımı yıllardır kilitledim Erdal. Kimseler bulmasın, sormasın diye. Ama sen elinle koymuş gibi buldun.
Güldü, burnundan ve dudaklarından çıkan dumanlar kalbine aitti sanki.
"Belki de sana anlatmak istedim, çünkü hissediyorum kalbindeki fırtınayı."
Şaşkınca baktım yüzüne, cümle kuramadım. Çünkü dediklerinin bende bir karşılığı yoktu ya da ben öyle sanıyordum.
"Serçe." dedi ve devam etti.
"Bizler yorgun Türkiye'nin çocukları olarak açtık bu dünyaya gözlerimizi Erdal. Savaşa giden ve dönmeyen çok tanıdığım var benim. Babam da onlardan biriydi, onu hiçbir zaman tanımadım. Canım anacağım ve Ahmet Abim'in anlatımıyla bilirim onu. Acısı kalbimde yaradır. Ama yara nedir, daha sonra öğreneceğimi nerden bilebilirdim değil mi?
Gözleri dolu dolu olmuştu. Sigarasından bir fırt çekti. Yaşlarının gözünden akmasına izin verdi.
"Koca adam oldum ama ağlarım hala. Acılar yaşlanmıyor Erdal'ım.
"Abi ağlamak kadar güzel bir şey yok. İnsan yüreği yorulunca, terleyince, ter gözlerden akarmış."
Tebessüm etti.
"O zaman kalbimiz terden sırılsıklam olmuş desene be Erdal'ım."
Sustum ve devam etmesini bekledim. Sigarasını masanın üzerindeki küllüğe bastırdı. Derin bir nefes aldı. Sanki birazdan engin bir suya atlayacakmış gibiydi aldığı nefes. Anlattıkça daha da derinlere inecekti ya da hep o derinlikteydi zaten Kazım Abi.
Ona daha dikkatli bakınca gördüğümden daha da fazlası var dedim kendi kendime. Kazım Abi gözlerini bir yere sabitlemiş şekilde devam etti konuşmasına.
"Babam hiç gelmedi Erdal, annem yıllarca hiç gelmeyecek bir adamı bekledi. İki kardeştik. Annem bizlere sığındı, biz de ona. 3 kişilik bir dünyaydı bizimkisi. Evren bu kadardı benim için. Yokluk almış başını gitmiş, yiyecek, gaz kuyrukları bir yılan misali gibi kıvrılıp giden zamanlarda bile dünyanın en zengin insanları bizdik gibime gelirdi. Abimle sırt sırta verdik, elimizden ne geliyorsa yaptık. Abim okumamı her şeyden çok okumamı istiyordu, Erdal'ım. Ama yokluk bir hain sevgili gibi koynumuzdaydı devamlı. Okuldan çıkışta iş bulmaya çalışırdım devamlı."
Kalbim ağrımaya başlamıştı, bu cümleleri karşısında. İnsanın ailesi bazen yük bazense gücüdür. İkimiz için öyleymiş, bunu yeni görüyordum. Bir alaturka hüzündü, bizim kalbimizdeki. Ona güç vermek istercesine:
"Lütfen devam et abi."
Sanki bunu bekliyormuşçasına dökülmeye başladı dilinden cümleler.
"Yıllar yılları kovaladı Erdal'ım, abim bir sahafta çalışmaya başlamıştı."
Gülerek baktı bana. Şaşkınca baktım yüzüne.
"Yoksa bu sahaf...."
Akan yaşını silerken, kafasını sallıyordu.
"Ben 18'dim, abim 22 yaşında. Annem abimin babama benzediğini söyler dururdu. O nedenle abiden ziyade baba figürüydü benim için. Onu gururlandırmak için elimden ne geliyorsa onu yaptım. Her şeyimdi. Ama her güzel şeyin bir sonu oluyormuş Erdal'ım."
Bir cümle nasıl ezer sizi? Bu cümlenin ağırlığı altında kaldım. Gelecek diğer sözlerini bekledim. Çünkü içimden bir ses bir hüzün yağmurunun altında sırılsıklam olacağımızı söylüyordu.
"Abim, abim... İnsanların arasına karışmayı seven biriydi. O nedenle sahafta durmaz, beğendiği kitapları arabasına koyar, dolanırdı sokak sokak. 6 Şubat sabahı da öyle oldu."
Duraksadı Kazım Abi, gözleri bana bakıyordu ama ben orada yokmuşum gibiydi onun için.
"O.. onunla sahafa gelmiştim. Kitapları dizmesine yardım ettim. Hava da buz gibiydi o gün. Gitmesen olmaz mı abi diye sordum devamlı. Saçlarımı karıştırdı.
"Akşama görüşürüz, oğlum." dedi ve gitti. Bir daha da gelmedi."
Zaman durdu, saatteki akrep yelkovan bile hareketi kesmişti. Kazım Abi 6 şubattaki o çocuktu hala. Eliyle duvardaki asılı duran takvimi gösterdi.
"6 Şubat 1942"
Ellerim buz kesti. Ne denirdi ki? Teselli kelimeleri ne işe yarar ki? Çatallaşan sesimle;
" Çok üzgünüm abi." diyebildim sadece.
Kazım Abi'nin gözleri duvardaki takvime dalmış gitmiş benim varlığımı inkar edercesine anlatıyordu, kalbinden ne geçiyorsa.
"Vakit akşam olunca sahafın telefonu çaldı. O zamanlar telefon kimsede yok nerdeyse ama sahafın eski sahibi eli kolu uzun bir adamdı. Yusuf Abi'nin telefonu açmasıyla nerde, nasıl sorularını sorması halen aklımdadır. Acele bir şekilde;
"Haydi gitmemiz gerekiyor Kazım!" demişti.
Kazım Abi oturduğu sandalye üzerinde hafifçe öne eğildi, ellerini birbirine kenetledi, kapadı gözlerini. Sonra cebinden bir sigara daha çıkarıp yaktı. Çakmağın sesi ve saatin sesleri odayı dolduruyordu sadece. Odadaki sessizlik sağır ediyordu beni. Ama Kazım Abi çoktan sağır olmuştu zaten. Kalbinden kalkan ya da batan gemileri hissediyordum.
"Hava soğuktu, abim akşama doğru bir pazara gitmiş, Kadıköy taraflarında. Bir grup piçle karşılaşmış!"
Bu cümleyi söylerken ki öfkesini nasıl tanımlarım bilmiyorum. Dedim ya kelimeler ve cümleler hükümsüz artık.
" Bunlar devamlı olarak rahatsız edermiş oradaki insanları ve esnafı. Abim aldırış etmemiş onların sataşmalarına, yoluna gitmeye devam etmiş. Ama bu piçler karşılık alamayınca daha hırslanıyorlar, takibe alıyorlar abimi. Pazardan birkaç şey alıp çıkacağı sırada....."
Sustu ve nefesini tuttu, öne doğru eğildiği sandalyede iki büklümdü artık, ileri geri sallıyordu vücudunu.
"...... içlerinden biri hızla peşinden koşup saldırıyor abime. Abim can havliyle önüne dönünce bıçağı kalbine saplıyor ve kaçıyorlar beraberinde geldikleri şerefsizlerle. Kalbine Erdal KALBİNEEĞĞĞ!!"
Hıçkırmaya başladım, hiç tanımadığım ama böyle kahpece öldürülen bir insan için terlemişti kalbim. Sigaranın külleri gibi dağıldı, odaya yas ve hüzün.
" Bu yangın benimle ölünceye kadar yaşayacak Erdal. Şimdi diyorsun ki bunu bana niye anlattın. Ne olursa olsun abimin katilinin en ağır cezayı alması için uğraşacaktım. Ama yoktu işte yok, yok! Derken Yusuf Abi beni bir avukatla tanıştırdı, Haluk Serçe ile.
Kafamı kaldırıp baktım Kazım Abi'ye,
"Haluk Serçe, yoksa Serçe'nin babası mı?"
Kafasını sallamakla yetindi Kazım Abi. Geriye doğru yaslanıp devam etti kaldığı yerden.
"Haluk ağabey milat oldu benim Erdal, Abimin davasını sanki kendi ailesinde biriymişçesine üstlendi. Uğraştık, didindik. Zordu çok zor. Ama didik didik etti, buldu o şerefsizi ve saz arkadaşlarını. En ağır cezayı almaları için var gücümüzle mücadele ediyorduk. Ama piçler 18 yaşının altındaydı. Bu nedenle ne müebbet ne de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alabiliyorlardı. Dumura uğradım bunu duyunca kendim öldüreceğim dedim annem zor tuttu beni. Ama Haluk Abi katil için kemik yaşı tespiti isteyince işin rengi değişti, dava lehimize döndü. O piç hala çürüyor içeride. Diğerleri ise beraat etti."
Bir ölüm kaç kişiyi öldürürdü mesela? Ölen kişi tek başına mı ayrılır bu dünyadan, hayır! Geride kalanın bir parçasını beraberinde götürerek. Kazım Abi'ye bakınca bunu görmüştüm ben. O babacan gülümsemesinin altında kalbi ne kadar yaralı bir çocuk varmış meğer?
Kazım Abi kapattı gözlerini. Söz bitmişti artık, ya da ben öyle sanıyordum. Kapalı gözlerini bir kez bile aralamadan sürdürdü konuşmasını.
"Haluk ağabey elini hiç çekmedi üzerimden. Onunla büyüdüm yeniden. Hayatımın 2. dönümündeydim artık. O nasıl bana sahip çıktıysa ben de onun değer verdiklerine sahip çıkmaya söz verdim kendime."
Derin bir iç çekiş geldi Kazım Abi'den, tebessüm ederken elini hafifçe havaya kaldırıp avuç içini hafifçe gererek;
"Serçe şu kadarcıktı daha, az koşmadı bu sahafın içinde."
Gözümün önüne burada koşuşturan bir Serçe hayali ile tebessüm ettim. Nasıl bir çocuktu kim bilir?
" O zamanlardan beri bilirim Serçe'yi Erdalım, elimi sırtından bir an olsun çekmedim. Babasının emaneti bana."
"Emanet?"
Bugün daha ne kadar ağır ya da kötü olabilirdi derken daha da dayanılmaz bir hala geliyordu benim için. Duyduklarımın ağırlığı mıydı altında ezildiğim ya da Kazım Abi'nin bu yükü yıllardır taşıyor oluşu mu, hangisi?
"Zavallı korkularım!"
Kazım Abi ayağa kalktı, masaya doğru yöneldi, masanın en alt çekmecesinden sararmış bir gazete çıkardı. Önüme bıraktı. Bakmaya korkuyordum artık. Haberde eski bir fotoğraf karesi vardı, objektife doğru gülümseyen bir baba ve oğul. Oğlan esmer dümdüz saçlı kahkülü güzelce bir çocuk baba ise şakaklarında ki beyazlamaya rağmen çok yakışıklı görünen bir çehreye sahipti.
"Haluk Serçe geçirdiği trafik kazası sonucunda hayatını kaybederken oğlu ise hafif sıyrıklarla yaralı olarak......"
Haberin gerisini okumadım. Kazım Abi bir gazetedeki ve duvarda asılı olan takvime bakıp durdu. Farklı yıllar olsa bile tarih aynıydı 6 Şubat. Kazım Abi bana dönerek;
"Yaramız aynı anlayacağın oğlum Erdal. Haluk Abi beni bırakmamışken ben nasıl bırakırdım onu, Serçe'yi?"
Kazım Abi masanın yan tarafına doğru eğildi, yere oturdu, bedenini duvara yasladı. Elindeki gazeteyi sanki kaybetmiş olduğu iki abisine sarılırmış gibi sarıldı. Yorgun ruhu ve ağlamaktan kızarmış gözleriyle araladı yeniden dudaklarını,
"Hani en sevdiğini kaybettiğinde,
İçin yanar, yanar, yanar yaa!
Ben de sizi kaybettim, ağlarım şimdi.
İçim yanar, yanar, yanar, yanar, yanar ahh!
Canım yanar, yanar, yanar, yanar, yanar ahh!"
Ölen tek başına ölmüyormuş onu anladım, cenaze sayısı görünenden hep fazlasıymış, şubatın faturası ağır olmuş diye düşündüm kendi kendime. Daha ağır bedeller ödeteceğini bilmeden.
