15. bölüm · Sade Kahve

Leyla

Eligran Eligran

Erdal'dan

Yattığım tarafa dönmeye çalıştığım sırada sırtıma saplanan ağrıyla iki büklüm olmuştum. Acımdan nefesimin kesildiğini hissettim bir an. Can havli dedikleri bu olsa demekti. Gözlerim yavaşça açılırken oda da duran saate baktım. Saat gece yarısına geliyordu. Ve ben nerdeyse kesintisiz uyumuştum öyle mi?

Bu nasıl mümkün olur diye düşünürken doğrulmak istememle kolum ağırdı. O acıyla koluma takılan serumu fark ettim. Serum bitmişti, yavaş bir şekilde iğneyi kolumdan çıkarıp kanayan yere parmağımla baskı uyguladım.

"Demek ki beni uyutan şey buymuş."

Ayağım zeminle buluştuğunda yavaş bir şekilde ayağa kalkıp perdeye doğru ilerledim. Gece yavaştan çöküyordu. İstanbul'a. Mahallede havlayan köpekler ve sokakta yalpalayan sarhoşların dışında ses yoktu. Gece her şeyi örtüyordu her şeyi. Ama bir tek içimizdeki acıları, hüzünleri örtmeye onun bile gücü yetmezdi, farkındaydım.

Kapının yavaşça açılmasıyla, odaya dolan tarhana kokusuyla annemin geldiğini anladım. Bu tarhana kokusu beni çocukluğuma götürdü. Gözlerimi kapattım, henüz bu kadar çok dağılmadığımız günlere gitti zihnim.

"Sahi ne olmuştu da böyle etrafa saçılan boncuklar gibi olmuştuk. Artık birileri bizi bulsa da bizim dizileceğimiz ip kaldırmazdı bizi. Yine aynı yerden kopardık ve daha sert düşerdik yere." bunu biliyordum.

"Oğlum gel çorbanı iç hele, şifa niyetine."

Annemin cama yansıyan yüzüne baktım. Bembeyaz eşarbının bir tutamını yanağıyla çenesi arasına sıkıştırmış, saçlarına aklar düşmüş bal gözlü annem... Yılların yükünü sırtlamış bir kadın. Yaşına göre fazla olan kırışıklıkları yılların ona iyi davranmadığının göstergesi gibiydi. Yüreğinin yangınını artık gözlerine taşımış, o gözler bu nedenle hep elemli bakar, babamdan beri.

Annem bana yeniden seslenene kadar girdiğim düşünce havuzundan çıkmamıştım.

"Erdal, oğlum korkutma beni!"

Annem elindeki tepsiyi yatağımın üzerine bırakıp yanıma geldi. Elleriyle yüzümü tutarak yüzümü kendine çevirdi. Gözleri yeniden dolmaya başlarken camda görünen aksim geldi aklıma. Bu çehre şimdilik bana uzaktı. Anneme baktım, gözlerinde acı vardı sadece. Benim görmekten yorgun düştüğüm bir duyguydu bu artık. Titreyen sesiyle;

"Haydi oğlum çorbanı iç, abin gelmeden."

Sonlara doğru kısılan sesiyle neyi ima ettiğini anlamıştım. Boğazımdaki yumru kendini ben buradayım dercesine belli ederken nefesim kesilir gibi oldu. Ona cevap vermeden yatağıma doğru yürüdüm, tepsiyi aldım kucağıma. Gözlerimi elimdeki kaseye dikip başka hiçbir tarafa bakmadım anneme baksam ağlardım çünkü.

Kendimi kimsesiz hissettim, kaybolmuş gibi. Ben duygularımı bastırmayı belli etmemeyi sanıyordum ama öyle değilmiş. Yanan gözlerim ve gözlerimden beter kalbim bunun tam tersini söylüyordu.

Çorbamı yarım bıraktım, yutamadım. Lokmalar çok büyüdü ağzımda. Ağır adımlarla dolabıma yöneldim. Dolabın kapağının gıcırdayan sesi odanın sessizliğini bozuyordu sadece. İçinde bir iki parça olan kıyafetimi alırken, bulmasınlar en arkaya ittiğim kafa defterimi de almayı akıl etmiştim sonunda.

"Benim sessiz arkadaşım, belki de tek arkadaşım kafa defterim." sıkı sıkıya tutmuş olduğum defterimi ve bir iki parça giysiyi sırt çantama yerleştirirken annem sadece beni izliyordu. Tek bir soru sormayı bırakın yanıma bile gelmedi. Odanın ortasında put gibiydi.

Susmak annemin en iyi bildiği şeydir. Babam onu döverken ya da ben Celal Abimin şiddetine maruz kalırken o hep susmuştu. Kendine ait bir dünyada kendini bizden öyle bir soyutlamıştı ki... Bir sabah eskisi gibi olurdu, bazense babamın öldüğü günkü gibi. Babam giderken yalnız gitmemek adına annemin yaşayan son parçasını da almıştı yanına. Annem konuşsa neler söylerdi, bilmiyorum.

Eşyalarımı çantama koyup anneme döndüm. Akan yaşlarını elinin tersiyle silip yanıma geldi sonunda. Ayağa kalkar kalkmaz sarıldı bana, bildiği duaları okurken. Kahve gözlerim onun bal gözleriyle buluşunca ağlamaklı oldum.

"Parçala şu nankör suskunluğunu, anne, ne olursun!"

Bu cümlem karşısında bana sarılan elleri kaskatı kesilmişti. Titreyen dudakları ve yine sessizliğe gömülmesi. Acı bir tebessümle yatağımın üzerindeki çantamı alıp evin dış kapısına doğru yürüdüm. Arkaya bakmadım bile çünkü hiç hiçtir. Kapıyı açtığımda nisan ayında olmamıza rağmen serin bir hava karşıladı bedenimi. Ruhumuza gelmeyen bahar, yaşadığımız coğrafyaya da gelmeyi unutmuştu.

Kapıyı kapatmamla birlikte artık tamamen evsiz kaldığımı biliyordum. Dönülmez bir akşamın ufkundaydık hepimiz.

"Bana nereye gideceğimi bile sormadılar!!"

Annem bile. Sanırım en çok ona dargındım. Hakkım var mıydı bilmiyorum. İç sesim;

"Var!" diye haykırıyordu.

Gidilecek yer neresiydi acaba? Hep bir yolda olma durumuydu yaşamak. İnsanlardan hep yoldan ve hareketten söz etmişler ama varış çizgisinin ilerisini kimse söylememişti. Belki de varan yoktu bitişe.

Ben en çok buna isyan ediyordum işte. Ben yorulmuştum bu yolda. 20 yaşıma gelmeden hem de. Maraton koşan bir atlet gibiydim. Artık bana ayrılan sürenin sonuna gelelim istiyordum. Aniden aklıma bu sabah kendime verdiğim söz çınladı kulaklarımda:

"Pes etmek lügatında yok!"

"OFFF!"

Serin havadan üşüyen ellerimi ceplerime koyacağım vakit elime değen anahtarlıkları çıkardım. Evimin ve sahafın anahtarlarıydı bunlar. Sahafın anahtarını sıkı sıkıya tutarken evin anahtarını çıkardım çantamın bir köşesine attım.

"Ev demek ne kadar acıtıyormuş."

Hayat benden bağımsız rotamı çiziyordu. Nereye gideceğime karar vermiştim, sanki başka seçeneğim varmış gibi. Sahafla bulunduğum yer arası nerden baksan bir saat uzaklıktaydı. Gecenin körü olduğu için dolmuş yoktu, taksiye de verecek param olmadığı için de el mahkum akılsız başının cezasını ayaklar çekecekti.

Sokaklar tenhaydı. İn cin top oynuyordu sanki. Gecenin üzerinde ben ve gölgem vardık. Aklıma Necip Fazıl'ın şu dizeleri düştü;

"Bu gece yarısında iki kişi uyanık; Biri benim, Biri uzayan kaldırımlar."

Aynen öyleydi işte. Yürüdükçe yol bitmiyordu. Bir arpa boyu yol gidememiştim.

"Bu saatte çıkan aklıma sıçayım, off ya!"

Söylene söylene sokağın köşesini döneceğim esnada 10-15 metre ötemde 5-6 kişiden oluşan insanları gördüm. Kimisi duvara yazı yazıyordu, kimisi de boya kovalarını tutuyordu.

"Bir siz eksiktiniz ya!"

Yolumun üstünde olmaları kalbimi sıkıştırmıştı. Nerde olmamam gereken bir zaman dilimi varsa orada olma gibi bir huyum olduğundan artık şaşırmıyordum kendime. Gelenek haline gelmişti.

Yolumu değiştirip başka bir sokağa sapmaya karar verdiğim sırada karanlığın içinden gelen bir düdük sesi duydum. Bekçiler bulunduğumuz tarafa geliyor olmalılardı. Adımlarım hızlanırken nerdeyse koşma derecesine gelmiştim. Ardımdan birileri;

"DURRRR!" diye bağırıyordu. Aldırış etmedim. Koşarken duvara yazılan yazı dikkatimi çekti.

"SEDAT BURADA ÖLDÜRÜLÜDÜ!"

Yerde devrilmiş beyaz, kırmızı renkli boya kovaları yarım kalmış duvar yazıları da onların da kaçtığını gösteriyordu. Aniden durdum.

"Ben neden kaçıyorum ki, ne alakam var bunlarla?" diye düşünürken arkama bakacağım sırada bir kol önünden geçtiğim apartmana soktu ve akabinde bir silah sesi duydum.

"Hiyyyy"

Eğer beni çeken el olmasaydı ölebilirdim belki de. Aslında güzel de olurdu benim için. Kalbim ağzımda atarken dudaklarımın üzerinde duran eli ve bana sus işareti yapan birisini görmeyi hiç düşünmemiştim. Hele bu kişi kalbimin zincirlerini kıran kişiyse durum bambaşka oluyordu. Hızlı bir şekilde soluk alıp vermem avuç içini terletiyordu. Ela gözleri karanlıkta daha farklı bir renge bürünürken az evvel yaşadığım korku şimdi yaşadığım heyecanın yanında solda sıfır kalıyordu.

İç sesim kahkaha atarken;

"Film mi çekiyoruz burada, kuzum?" diyerek eğleniyordu.

Apartmanın yanından geçen kişilerin bekçi değil de sivil giyimli kişiler olduğunu gördüm. Serçe sessiz bir şekilde;

"Hemen eğil!" dedi. Dışarıdaki adamlardan biri apartman kapısına baktı açmaya zorladı, elindeki susturucu takılmış tabancayı kapı koluna ateş edeceği zaman;

"Arka sokakta hareketlilik var!" diyen kişi imdadımıza yetişmişti. Kör noktada olduğumuz için adam yeniden baksa da bizi göremedi ve ardından apartmanın önünden ayrıldılar.

"Demin ne yaşadık biz Serçe?"

İliklerime kadar korkuyordum. Vücudumu bir titreme almıştı. Bana göre oldukça sakin olan Serçe bana baktı;

"Burada ne işin vardı Erdal?" diye sordu çatık kaşlarıyla.

Soluklarımı düzene sokmaya çalışırken, sokağın loş ışığı aydınlatıyordu ikimizi.

"S, Sa, sahafa gitmeye çalışıyordum."

"Neden, bu saatte mi?"

Gözleri yüzümde turluyor ve baktıkça endişelenmeye başlayan gözlerini seçebiliyordum.

"Ne oldu sana Erdal?" endişesi sesine de yansımıştı. Zonklamaya başlayan bedenimle oflamaya başladım. Aldığım darbeler ben buradayım diyordu sanki.

"Uzun hikaye Serçe, ne olur sorma!" dedim yalvarırcasına. Serçe bu tepkime şaşırdı ve kafasını salladı sadece.

O kapı girişinde oturduk belli bir süre. Sessizlik yemini etmiş gibiydik. Omuzlarımız birbirine değiyordu, garip bir histi. Omzumdan ellerime bir elektrik akıyordu sanki. Ben bu düşüncelere boğulmuşken Serçe ayağa kalktı, etrafı kolaçan ettikten sonra;

"Haydi." dedi.

Yerden kalkmak biraz zor olacağı için bu halimi görünce ellerini uzattı bana, şaşırdım. Ellerine baktım bir kaç saniye daha sonra tuttum. Elleri kalbim kadar sıcacıktı.

Serçe sakin bir şekilde kapıyı açıp dışarıya baktı ve güvenliğine emin olduktan sonra dışarı çıkıp yürümeye başladık. Ne kadar süre geçti bilmiyorum, sahafın olduğu sokağa giderken ayrılmayan ellerimize takıldı gözüm. O çekmemişti elini, ben de çekmedim.

Yüreğim kuş misali avuçlarındaydı sanki. Ruhum sevda türküsü tutturmuştu, mırıldanıyordu. Ama o bilmiyordu. Karanlıkta büyüyen gölgelerimize sonra yanımda duran yüzüne baktım.

"Bana neler yapıyorsun Serçe? Şimdi sana anlatsam bu içimden geçenleri ya da boş ver, bilme en iyisi."

Hayat her zaman imkansız şeylerin peşinden koşturuyordu bizi. Kimisi ya yerde ya da gökte Tanrı'yı ararken kimisi de benim gibi kendini arıyordu. Hayat hep bir arayış içinde olmaktı son nefese kadar.

Sahafın önüne geldiğimiz zaman durduk, ben alık alık ona bakarken başıyla kapıyı işaret ediyordu Serçe. Hafif bir tebessümle

"Erdal anahtarlar!" dedi.

O an yerin dibine girmek istedim. Yüzüm utançtan yanarken karanlık oluşu işime geliyordu.

"Ha, tabi ben de vardı."

Birleşmiş ellerimizi ayırırken içim burkuldu. Sıcaklığına alışmış elim buz gibi anahtara değince bir tuhaf oldum. Heyecandan mıdır, bilmiyorum ama her gün açtığım kapı bana inat açılmadı. Serçe benim bu halime gülerken;

"Bana ver anahtarları." dedi.

Nihayet açılan kapıyla o tanıdık his geldi çöreklendi kalbime,

"Ev"

Sahaf işlemişti içime, Kazım Abi ile olan son konuşmadan sonra daha da çok bağlandığımı hissettim buraya.

Üzerimizdeki eşyaları masanın üzerine bırakırken Serçe aynı zamanda kapıdan dışarıya da bakıyordu. Güvende olduğumuzdan emin olduktan sonra yanıma geldi ve sözsüz bir şekilde anlaşmış gibi gizli odaya doğru yürüdük. Odaya yaklaştığımız zaman içerisinin ışığının açık olduğunu gördük. Şaşkınca baktık birbirimize. Serçe kapıyı açacağı sırada beni arkasına doğru çekti. Bu hareketine şaşırsam da mutlu olmuştum. Burnuma değen saçları, kendine has zencefil kokusunu ciğerime işliyordu sanki. Gözlerim kapanmıştı. Kendimi suç işleyen bir çocuk gibi hissediyordum. İçten içe güldüm halime.

"Bana neler oluyordu?"

Serçe odanın kapısını açınca yüzündeki gergin ifade yerini mutlu bir çehreye bırakmıştı.

"Leylaa!"

Hızlı adımlarla odada bulunan kadına doğru gitti ve sımsıkı sarıldı. Kalbimi iki taşın arasına alıp ezmişlerdi sanki, bu görüntü karşısında. Birbirlerine o kadar güzel bakıyorlardı ki. Afallamış şekilde onlara bakarken Kazım Abi'nin tok sesini duydum aniden.

"Oooo Erdalım sen de mi buradasın, hoş geldin!"

Hoş mu geldim bilmiyorum ama kendimi burada fazlalık gibi hissetmiştim.

"Hoş buldum Abi." dedim sadece.

Oldukça güzel olan bu kadın bana doğru döndü. Narin ellerini bana doğu uzatıp;

"Leyla ben" dedi hoş bir gülümsemeyle.

"Leyla"

Leyla Türkçe'de sarhoşluk anlamına gelirken, Leyl Arapça'da gece demektir. "Gecenin sarhoşluğu", diye dalga geçen iç sesimi bastırmaya çalışıp,

"Erdal ben de " dedim buz gibi bir sesle.

"Memnun oldum" diyen yumuşacık sesine inat kalbim;

"Biz hiç memnun olmadık!" diye haykırıyordu.