20. bölüm · Sade Kahve
Selim
Rektörlük kapısından içeri giren genç adam rektörün odasının hemen girişinde duruyordu. Elinde tuttuğu not defteri sıkmaktan buruşmuştu. Bu durumda olmayı hiç istememişti ama bazı insanlar sizden daha güçlüdür ve yaptırımları da serttir. Bu dayatmalarla dolu yaşam kapının eşiğinde duran Selim için hiç de iyi değildi.
İnsan bazen doğru olmadığını bildiği bir şeyi yaparken vicdan denen mekanizmayı işlevsiz bırakır. Çünkü bu şekilde düşünen insan için emri veren ya da bir şeyin yapılmasını isteyen kurum ve kişiler vicdanen sorumludur. Onlar değil ama Selim için hiç de öyle değildi çünkü o kendini sorumlu hissediyordu. Şu an kapıyı çalmaz evine gidebilirdi, bu da bir çözümdür değil mi? Ama hayat öyle değildir kimi zaman. Hayat insanları çözüme en yaklaştıkları anda bile çözümsüz bırakırdı.
Derin bir nefes alan genç adam kemikli siyah gözlüklerini çıkardı ve uzun ahşap kapıya baktı bir süre.
"İşte yeniden başlıyoruz."
Kapıyı bir iki defa tıklattı ve içeriden bir ses bekledi.
"Gel."
Bu sesin sahibini sevmiyordu. Kalbi kaç buradan diye isyan ederken bile her zaman yaptığı gibi dinlemedi, dinleyemezdi. Mecbur bırakılmak kadar lanet bir şey yoktur. Ama insan bazen isyan edebilmeyi ve boyun eğmemeyi de kendine öğretmelidir.
Ahşap kapının kulbunu tutup açacağı sırada, koridordan aşağı sel gibi akan öğrenci seslerine dikkat kesildi. Onların arasında olmayı burada olmaktan yeğlerdi. Kendi duygularını da yazan bir döviz yazıp yürüse mesela, ne güzel olurdu değil mi? Öğrencilerin arasındaki Erdal'ı buldu gözleri. Sanki bunu yapmak istiyor gibiydi. Görmek istediği kişiyi.
"Keşke orada olmasan Erdal. Benden haberin bile yok."
Sınıftaki o bakışma Selim'in içindeki bir şeyleri ateşlemişti aslında. Ama Erdal ona o kadar kuşkucu bakmıştı ki, çocuk karşısında çıplak kalmıştı. Sanki Erdal deftere yazdığı isimleri görmüş gibi bakmıştı. Selim belki de ilk kez yakalanmış hissetmişti ve bu durum devamlı en derinlerine gömdüğünü sandığı pişmanlık duygusunu su üstüne çıkarmıştı.
Kalabalık gurup gözden kaybolduğu sırada Selim kapıyı açtı ve içeri girdi. Bu oda da o kadar kötü hissediyordu ki. Kirlenmiş gibi. Loş ışığın hakim olduğu bu kasvetli oda da masasında oturmuş olan dekan Hikmet Bozkurt kafasını kağıtlara gömmüş yine kendi planlarının peşindeydi. Bu kuruma layık olmayan yegane kişi bu adamdı Selim için. Ama hayat bazı insanları en olmamaları gereken yerlere koyardı. Adalet ve hakkaniyet mekanizmaları arkasında güç olan kişiler çalışır. İsyan edilmesi gereken ilk şey bu olmalıydı belki de.
İğrendiği bakışlar direkt kendisini bulurken elim yerinde rahatsızca kıpırdandı. Siyah gözlüklerinin ardından kendisine bakan bir çift gözü şimdi oysa ne kaybederdi ki? Dekan sandalyesine daha da yaslandı, elindeki kalemi çevirirken;
"Geç kaldın, Selim!" dedi sert bir ses tonuyla. Selim yutkunurken;
"Dikkat çekmemeye çalışıyorum baba."
"Bana bu okulda baba demeyeceğini kaç defa demem gerekiyor, sersem çocuk!"
"Haklısınız efendim." diyerek başını öne eğdi, Selim.
"Elindeki listeyi getir derhal!"
Ağır adımlarla masaya doğru yürüdü ve sıkmaktan buruş buruş olmuş defteri bıraktı. Hikmet Bozkurt bir hışımla aldığı defteri karıştırırken gördüğü isimler ve okudukları hoşuna gidiyordu.
"Demek protesto yürüyüşü yapacaklar öyle mi?"
Sararmış dişlerinin ardından yüzündeki iğrenç gülümseme Selim'de kusma isteği uyandırıyordu.
"Bana cevap vermedin Selim!"
"Evet, sınıfta konuşuldu, hazırlık peşindeler. Organize oluyorlar, efendim."
Bu odada kaçıncı kez bu konumdaydı, artık unutmuştu Selim ama artık bunu daha fazla yapmak istemediğinin de farkındaydı. Ters giden şeyler babasının ya da diğerlerinin karşı olduğu öğrenci hareketleri olmamalıydı. Yanlış olan şeyler bu gençlere olan tutumdu. Babasına karşı gelebilmeyi bu hayatta çok isterdi ama hiç denememişti. Denese ne kaybederdi?
"Korkuyorsun." diyordu kendine.
Korku sevgiden daha güçlüdür. İki duygu da aynı yerden beslenir ama korkunun bıraktığı etkiyi ve ardındaki yıkımı sevgi telafi edemez.
Hikmet Bozkurt listeye bakarken bir ismi diğerlerinden daha yüksek sesle ve büyük bir öfkeyle söylemişti.
"LEYLA RAN!
Hiç uslanmayacak bu kadın ama ben bilirim ona ne yapacağımı!"
"Çok iyi bir eğitimci efendim."
Babasının alay eder gibi gülmesi iyiye işaret değildi. Oturduğu sandalyeden kalktı. Adım sesleri odada yankılanırken, tam karşısında duran adama bakmak gelmiyordu içinden.
"Demek iyi bir eğitimci öyle mi, oğlum?"
Oğlum mu? Babası ona çok nadir oğlum derdi ve bunu da daha çok sinirlendiği zamanlarda söylerdi. Gözlerini yerden bir an bile ayırmayan Selim babasının saçlarını tutmasıyla acı dolu bir inleme çıktı ağzından.
"AH!"
Elleri saçlarını daha da şiddetle çekerken karşısındaki adamın iğrenç nefesini duymak midesini kasmıştı.
"İYİ, KÖTÜ AYRIMINI DAHA İYİ ÖĞRETECEĞİM SANA! Ama önce iyi eğitimci dediğin kişinin tadını biraz kaçıralım değil mi?"
Hikmet Bozkurt masasına giderken Selim'i büyük bir hışımla yere itmişti. Yere düşmenin etkisiyle canı daha da çok yanan çocuk bulunduğu konumdan kaynaklı olarak ağlamak istiyordu, böyle bir babaya sahip olduğu için.
İnsan ailesini seçemez, ona böyle bir hak verilmemiştir. Verilseydi bile Selim bu dünyaya doğmak istemezdi. Bazen hiç var olmamış olmayı dileyen bir insanın aslında kaybedecek bir şeyi yoktur. Selim de böyleydi aslında. Çocukluğundan beri abisinin gölgesi altında büyümüştü. Abisi zeki ve oldukça başarılı bir çocuktu. Babasının göz bebeğiydi, fakat bir gün abisini hiç görmemesi gereken bir şekilde görmüş ve bunu babasına demişti bir aile yemeğinde. Aklına dolan anılarla gözlerini yumdu.
"Abim bir erkekle öpüştü baba."
O an bu cümlenin getireceği sonuçları bilseydi diline mühür vurur asla konuşmazdı ama kelimeleri söylemeden önce onların efendisi sizsinizdir, ağzınızdan çıktıktan sonra onlar size hükmeder.
Yerinden yavaşça doğruldu, pantolununu silkeledi. Saçlarını düzeltti, başı ve sırtı ağrımaya başladı ama alışık olduğu için ses etmedi. Babasının telefonu çevirip her zaman için bilgi verdiği kişilerle olan konuşmalarını dinledi.
"Evet efendim, yine yürüyüş yapacaklar, başlarında da Leyla Ran var. Bu kadın hep böyle efendim. Öğrencileri zehirliyor, gereğini yapmama müsaade ederseniz çok müteşekkir olurum."
Babasının hoşnut gülümsemesi ve kurduğu cümleler yaklaşmakta olan felaketin ilk adımıydı aslında. Buna sebep olmak korkunç bir suçluluk duygusuna bürünmesine neden oluyordu. Gözleri dışarıdaki öğrenci gurubuna kaydı. Hiç tanımadığı ve kötü bir şey görmediği bu gençlere bunu yapmak akıl işi miydi? Elindeki dövizle Serçe'nin yanındaki Erdal'ı buldu gözleri. O kadar coşkulu ve kendinden emindi ki, onu böyle hiç görmemişti.
"Abini görüyorsun onda." diyen iç sesine hak verdi.
"Abimi görüyorum."
Telefon kapandığı zaman;
"Polisler yakında burada olur, doğruca eve git, kimseye görünmeden benim minik köstebeğim."
Oğlum diye hitap etse daha az canı yanardı Selim'in. Babasının cama dönüşünü ve cebinden çıkardığı sigarayı yakıp büyük bir keyifle dışarıdaki kaosu izlediğini gördü. Bu adamın oğlu olmaktan ve dediklerini yapmak zorunda olduğu için büyük bir azap duydu. Küçük adımlarla dışarı çıkarken hiç ses etmedi.
Dışarıdaki bağırış seslerini duyduğu adımları durdu. Çıkış kapısına doğru yürüdü ve babasının burada olsa onu mahvedeceğini umursamadan yürüdü dışarıya. Polisler kimi öğrencileri ara sokaklarda kovalıyor kimisini de yaka paça alıyordu. Gözlerini yumdu, başının ağrısı artık katlanılabilir bir noktada değildi ama aldırış etmedi. Etraf savaş alanı gibiydi ama kendisi kendi içindeki savaş alanının buradan daha kötü olduğunu düşündü. İlerlerken yerdeki üstüne basılmış dövizlere ilişti gözü. Bir tanesini yerden kaldırıp baktı.
"SESİNİ KISAN SENSİN. BAŞKASI DEĞİL!"
Bunu yazan kişiyi biliyordu Selim.
"Erdal."
Abisini gördüğü bu çocuk yine farkında olmadan ona iyi gelen bir mesaj yollamıştı. Gözlerini yumdu ve dövizi havaya kaldırdı ve yürüdü. Babasının odasının camına bakan tarafa geçti ve onu gördüğünden emin olduktan sonra;
"Bu ses artık benim demek istediklerimi diyecek BABAAA!" diyerek haykırdı. Kendi kendine kahkaha atarken tek kişilik küçük mitinginde mutluydu.
Bazı uyanışlar en olmadık zamanda gelir. Mühim olan bunu istemektir.
