14. bölüm · Sade Kahve

Ev

Eligran Eligran

Hissetmek neydi? Kalp atarken de durur muydu? İnsanların gözleri görürken de körmüş, benim gibi!

Kafamın içinde çınlayan "emanet" kelimesi ve sararmış gazetedeki ufak bir haber. Her şey bu kadardı işte. Hepimiz şu hayatta şu haberin yarısının kapladığı yerden daha az yer kaplıyorduk. Bize yazılan senaryo neyse onun gereklerini yerine getiriyorduk. Bu nedenle yaptığımız hataları, günah ya da sevap kavramları da bizim hikayemizi yazana ait oluyordu, bana göre.

Hayat dev bir satranç tahtasıydı ve bizde o tahtadaki piyonlardık.

Her insanın hayatında kendine ait boş bir sayfası vardı sanki. Yazar sanki sonunu bildiği bir filmden sıkılmamak adına boş bir sayfayı karakterlere vermişti, bir renk olsun diye! Hayatımın yazılı olduğu senaryoda ise bana ait olan sayfa bomboş duruyordu. Ben de kendi payıma düşen yere bir şey yazmadım sanıyordum. Sana kadar Serçe!

O boş sayfada farkında olmadan senin adını yazdım ilk, ellerim titreye titreye. Hani demiş ya üstat:

"Bağıra bağıra yazdım, seni içime!"

İşledin Serçe farkında değildim. Sanırım aşık olmak bir sızıntı halidir. Düşünüyorum da imkansız hatta ayıp, rezalet! Duysalar yaşatmazlar. O nedenle bile yüksek sesle dile getiremiyorum, sen de bilme zaten.

Bu düşünceler ya benim sonum olacak ya da başlangıcım. Hangisi doğru cevap olacaktı, bunu yaşayıp görecektim.

Kazım Abi ile olan konuşmamızdan sonra sahaftan çıkıp gitmiştim. Diyecek bir şey yoktu. Duyduklarımın ağırlığı adımlarıma bile yansımıştı. Adım atmıyordum sanki.

Zaman bir kum saati misali ağır ağır akıyordu geceye. Adım seslerim boş sokaklarda yankılanıyordu. Hava ayazdı ama ben hiç üşümüyordum, ruhum dışında. Kafamı kaldırıp baktım, uçsuz bucaksız semaya.

"Biri beni bulsa ne güzel olurdu değil mi?" diye düşündüm kendi kendime. Ama ben bile kendimi bulamamışken bunu mümkün olmadığını biliyordum.

Kafamın içindeki seslerle ve kalbimdeki kavgayla yaşadığım mahalleye gelmiştim.

"Demek ki adım atıyormuşsun Erdal!" dedi iç sesim, güldüm kendime.

Evin önüne geldiğim zaman uzaktan seyrettim soğuk betonu. Betondu çünkü, içi buz gibiydi. Hep üşüyordum orada. Dışarıda olmakla bu evde olmak aynı şeydi benim için.

Bazen en yakınım dediğiniz kişiler birer kuru kalabalıktan ibaret olurlar hayatınızda. Kan bağınızın olması buna engel değildir. insan kan bağı olmayan kişilerle daha çok şey paylaşabilirmiş. İkinci ailesini kendisi yaratabilirmiş. Ben bunu da yapmamıştım çünkü inancım yoktu. Ben ve kendim vardık başkası ya da başkaları değil. Ha bir de... Neyse o önemli değil, şimdilik.

Evin kapısına doğru yöneldim. Sessiz olmaya dikkat ederek çıkardım cebimdeki anahtarları. Sahafın anahtarı da vardı anahtarlığımda. Ona baktım usul usul. Sanki orada olmam lazımmış gibi. Evin kapısını açarken tedirgin bir şekilde süzdüm karanlık salonu. Ev halkı uykudaydı, bu da işime gelirdi doğrusu. Odama doğru yöneldim, oldukça yorgundum uyumak istiyordum. Uyku, susuzluktan kavrulan bir boğazın delicesine dilediği bir su gibiydi benim için. Işığı açtığım sırada en son karşılaşmak istediğim kişiyi görünce sıçradım yerimden.

"Hassiktirrr, Abi!

Panikle yere düşürdüğüm anahtarlıklarımın sesi dolduruyordu odayı sadece. Celal Abim bomboş gözlerle bana bakıyordu. Yatağımın üzerine oturmuş, kafası duvara yaslı bir şekilde, bakışları insanın kanını donduran cinstendi. İstanbul'un ayazı değil abimin buz gibi bakışları kesmişti ruhumu. Öyle bir bakıyordu ki üşümüştüm. Bir cümle kurmasını bekledim. Odadaki gerilim ben buradayım diyordu sanki.

Ellerinde tuttuğu sarı kağıtları yüzüme fırlattı bir anda. Yüzüme çarpan kağıtlar yanağımı kesmişti. Yüzümü tutarken acı bir şekilde inledim. Yere eğilip kağıtlara baktığım sırada dondum kaldım. Ellerim titremeye başladı, boğazım kurudu. Çömeldiğim yerde küçücük kalmıştım.

Abim agresif bir şekilde ayağa kalktı. Yere savrulmuş kağıtlardan rastgele bir sayfa aldı eline.

"Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun! Kim yazmış, Fireyut mu nedir?"

Bakışlarımı yüzüne sabitledim.

"Freut" dedim kısık bir sesle. Kendi sesimi ben bile zar zor duymuşken o duydu mu, bilmiyordum bile.

"YOK YA! Dur bakıyım daha ne yazıyormuş, Erdal Balcı, Ceza Hukuku 1. sınıf ders notları. Ne bunlar ERDAL?"

Adeta kafesteki bir aslan gibiydi Celal Abim. Adının hakkını sonuna kadar veriyordu. Kıyamet sesleri nefesimi enseme üflüyordu sanki. Hiç bu kadar erken öğreneceğini hesaba katmamıştım. Ama kendimden beklemediğim bir şekilde sakindim ve tek bir korku kırıntısı barındırmayan sesimle;

"Ceza Hukuku ders notlarım abi." dedim.

Kurduğum cümle onu onda bomba etkisi yaratmıştı. Bir anda üzerime doğru eğildi ve tek koluyla kaldırıp duvara vurdu çelimsiz bedenimi. Duvar mı titredi, yoksa kemiklerim kırıldı bilmiyordum. Ama abimin öfkesinden gördüğüm tek bir şey vardı; artık kafesini kırmıştı. Ve avına yani bana bakıyordu.

"Bizi aptal yerine koydun! KANDIRDIN!" diye haykırıyordu.

Yakamdaki eli boğazıma doğru gitmeye başlayınca ellerini tuttum.

"Buna beni siz mecbur ettiniz!" dedim çatallaşan sesimle.

Evin diğer odalarından adım sesleri yükselmeye başlamıştı. Annem panik içinde odama doğru gelirken Cahit Abime uyanması için bağırıyordu.

Annem odaya girdiği anda Celal Abimin öfkeden kudurmuş halini görünce dondu kaldı bir anda. Ardından bastı feryadı.

"Bırak oğlum, bırak öldüreceksin kardeşini. Cahit koş CAHİTTT!"

Gözleri dolu doluydu annemin. Abimin bir kolunu tutmuş onu çekmeye çalışıyor ama Celal Abimin elleri giderek sıkılaşıyor ve milim oynamıyordu yerinden.

"Neden lan neden?"

Onlara ihanet etmişim gibi davranıyordu. Ama ortada bir suç ya da suçlu yoktu bana göre. Nefesim daralmaya başlamıştı. Odaya giren Cahit Abim neye uğradığını şaşırdı. Güç bela çekti Celal Abimi. Duvara daha da sindim. Soluk alışım biraz düzene girince Celal Abime fırsat vermeden söyleyiverdim:

"BEN ÜNİVERSİTEYE GİDİYORUM!"

Annem bakakaldı bana. Yüzündeki ifade korkudan çok başka bir şeye büründü. Van Gogh Çığlık Tablosu gibiydi yüzü. Cahit Abim ise tepkisizdi her zaman olduğu gibi. Celal Abimi tutuyor oluşu iyiye işaretti sanırım, en azında şimdilik.

"Neden söylemedin oğlum?" dedi annem, kan çanağına dönmüş gözleriyle.

"İşte bu yüzden!" diyip gösterdim Celal Abimi.

"Kitaplarımı ,defterlerimi yıllarca sobaya attı, parçaladı. Ondan gizli gizli okudum, ettim hep. Hep bir suç işlemişim gibi baktı bana. Kendime iyi gelen bir şey yapmak istedim. Onu devamlı ellerimden aldı. Neden anne neden!!"

Farkında değildim ama ağlıyordum. Bunu yüzümdeki soğukluk hissettirmişti. Yere eğildim ve yerdeki notlarımı bu sefer ben attım yüzüne.

"Yapmadığım şeylerin acısını hep benden çıkardın. Dövdün aç bıraktın. Korku içinde yaşadım yıllarca. Sesini duyduğum an kaçmak için yer aradım, sadece radarına girmiyim diye. "

Hıçkırıklarımın arasında sesim boğuk boğuk çıkıyor ama ben asla susmuyordum. Bir çeşit krizdi sanırım bu. Yılların birikmişliğini tutamıyordum artık kalbimde.

"Dayak yediğim güne kadar bana bir kez bile sarılmadın, ben düşmanın mıyım abi! Ne derdin var benimle? "

Sinirimden ve üzüntümden kahkaha atıyordum. Yüzüm kıpkırımızıydı. Boynumdaki damarlar şişmiş ve kıpkırmızı olmuştu.

"Kıskanıyorsun değil mi? Kendi yapamadığın şeylerin acısını benden çıkarıyorsun sana karşılık veremiyorum diye. Güç gösterisi yapmak hoşuna gidiyor değil mi Celal ABİİİİ!!"

Vücudum zangır zangır titremeye başlamıştı. Bedenimi ter basmıştı. İçim yanıyordu ama garip bir rahatlama içindeydim. Hafiflemiştim.

Tepksizce yüzüme bakan Celal Abim Cahit abimin kollarından fırlayarak bana öyle bir tokat atmıştı ki varlığını defalarca kez sorguladığım Tanrı'yı görmüştüm. Yere kapaklandım, annemin çığlıkları evi inletiyordu. Yerimden kalkmaya çalışınca üstüme kapaklandı, onu kaldırmaya gelen Cahit Abime bir tekme atıp yere düşürdü.

"Nerde kalmıştık kardeşim?" diye sırıtarak yumruklarını sallamaya başladı bedenime. Küfürler ediyor ve bana kum torbası gibi muamele ediyordu. Cahit Abim girmiş olduğu transtan nihayet çıkıp atıldı atıldı üzerine.

"Celal kendine gel, öldüreceksin lan çocuğu CELALLLL!

Sonunda Celal abimi üzerimden almıştı. Celal bana kırmızı renk görmüş bir boğa gibi bakıyordu yüzüme. Yerde küçücük kalmıştım. Cenin pozisyonunda duruyordum. Ellerim kafamın üzerindeydi. Ağzıma kanın metalik tadı geliyordu. Ağzımdaki kanı tükürünce yerdeki sarı kağıtlar kızıla boyandı birden. Öksürüyordum. Kemiklerim ciğerime batıyordu sanki.

Celal Abim bir hışımla gelip saçlarımdan kaldırıp baktı yüzüme.

"Siktir git lan bu evden, yerin yok burada senin artık!" diye bağırarak saçlarımı bıraktı ve kafamı vurdum zemine. Zaten bu evde hiç yerim olmadığını daha iyi anlamıştım. Uzaklaşan adım seslerinden çekip gittiğini anladım.

Annem beni kaldırmaya çalışıyordu, Cahit abim annemi kenara çekip beni kucakladı ve yatağıma yatırdı. Yüzümü kapatan saçlarımı geriye doğru attı, gözlerinde sinir ve öfke yoktu. Ama yaşlıydı gözleri. Cahit abimden gelecek ağır cümleleri bekledim. O da kussun gitsin bitsin bu işkence diye!

" Temiz su ve bez getir ana! Pansumana dair ne varsa getir evde! Acele et!" panik içindeydi abim.

Annem hemen çıktı odadan, bir şey demeden. Cahit Abimin bu tepkisine şaşırmıştım. Bunu beklemiyordum, abim yatağın bir ucuna oturdu. Tuttu ellerimi. Derin bir nefes alarak devam etti sözlerine.

" Daha küçükken en akıllımız olduğunu biliyordum. Sendeki ışığı o zamandan gördüm Edalım. Bu bok çukurundan kurtulmak için en doğru yolu seçtin sen. Bakma sen o hıyara! Hiçbirimizin cesareti yoktu okul için. Cesaret olsa da kafamız basmazdı zaten."

Güldü ama ağladığını fark ettim.

" Gurur duyuyorum lan seninle!"

Ağlamaklı çıkan sesi kömür olmuş kalbime bir filiz verdi.

"Abi kızmadın mı yani?" derken kelimeler güç bela çıkıyordu ağzımdan. Boğazım kupkuruydu, sesim bana ait değilmiş gibi.

"Manyak mısın oğlum sen! Avukat kardeşim olacak benim!" Güldü, daha da artan bir sesle. Saçlarımı karıştırırken acıyla tısladım.

"Anne acele et!" diye bağırdı Cahit abim.

Her kötü ihtimali düşünürdüm ama bunu ummazdım. Cahit Abime hep kör bakmıştım. Hatta kendi içimde ona "Cahil Cahit" diye alay ettiğim çok olmuştu. Çocukluk işte.

O gece nerdeyse sabaha kadar yaralarımla ilgilendiler annem ve abim. Tan ağarırken konuşmaya başladı Cahit Abim.

"Bu manyağa güven olmaz Erdalım. Sinirinden önünü görmez. Adı gibidir bilirsin." çekinerek baktı yüzüme.

"Kendine kalacak bir yer ayarlasan olmaz mı şimdilik? O sakinleşene kadar sadece sonra dön evine."

Ev kelimesi çınladı kulaklarımda. Tek hece, iki harf içimin yangını kelime.

"Tamam abi" diyebildim sadece.

Cahit abim odadan çıkarken, annem yanıma gelip alnımı öptü.

"Dualarım seninle yavrum kalbim seninle." diyerek çıktı odadan.

Bomboş gözlerle odamın tavanını izlerken çocukken ve babam hayattayken tavana yapıştırdığımız yıldızlar ilişti gözüme. Gecenin ağırlığı beni daha ezerken gözlerim yeniden dolmaya başlamıştı.

"Baba"

Her gecenin bir sabahı olduğunu o gün anlamıştım. Berbat bir günün ardından hatta günden daha da berbat bir gece yaşamışken söz verdim kendime.

"Pes etmek lügatında yok!"

Gece yerine şafağa teslim ederken benim içimde de yen bir gün, yeni bir dönem uyanıyordu. Güneş perdelerin ardından odama sızarken gözlerim usul usul kapanıyordu. Yeni bir gün yeni umutlar demekti. Ben de kalbimdeki umut kırıntısına sarılıp uyudum, yarının neler getireceğini bilmeden.