23. bölüm · Sade Kahve
Kurşun
Ara sokakta beklerken yanımızdan geçip giden gölgeler bizden habersizdi. Bekliyorduk, neyi beklediğimizi bilmeden. Serçe kenedini sıkmaktan parmakları bembeyaz olmuştu. Eylül ayı bu kadar soğuk muydu yoksa bilinmezlik mi titretiyordu insanı?
Serçe yerinden kalktı ve sokağın başına bakmaya başladı.
"Uzaklaşıyorlar." dedi pürüzlü çıkan sesiyle.
"Yanında olmalıydım Erdal, burada değil."
"Elinden ne gelirdi, Yavuz? İkinizi alırlardı o zaman. Onun adına yapacağın bir şey olmazdı." Donuk ifadesi yüzümü turlarken;
"Neden böyle oldu aklım almıyor, aklım çıkıyor ama o görüntü zihnimden silinmiyor." Duvara bir tekme sallarken.
"Neden her şeyin faturası bize kesiliyor anlamıyorum, düşünmenin sorgulamanın faturası mı bu iki kurşun?" Onu kendime çevirirken başını duvara yasladı. Ellerimle yüzünü tutarken;
"Düşüncelere kurşun işlemez, düşünceler ölmez." dedim.
"Ama insanlar ölüyor, öldürülüyor, insanın öldüğü yerde düşünce nedir ki, duman gibi, kül gibi bir şey olur, savrulur gider." Kızgındı ama en çok kendine.
"Birinin yarım bıraktığını diğeri tamamlar ya da geliştirir, düşünce bu yüzden değerli, siz bunun için itici güçsünüz bu ülkede." Yüzüme baktığında;
"Bu ülke en çok gençlerine kıyıyor zaten, onu seven gençlerine hem de."
Diyecek bir şey bulamadım, görüntüler gözümün önündeydi. Sokakta yürürken bu olayın olması vahşetti. Güpegündüz, insanların içinde bir insanın infazını vermek. Hani Allah'ın verdiği canı ondan başkası alamazdı?
Zaman akıyor muydu bilmiyorum, kaç zaman bekledik onun da farkında değildim, aydınlık yerini karanlığa bırakırken bana elini uzattı.
"Haydi gidelim artık."
"Nereye Yavuz? Tehlikeli olmaz mı?"
"Umurumda mı sanıyorsun Erdal, artık hiçbir şey umurumda olmaz benim. Kendi canım bile."
"Ama benim umurumda Yavuz, sana bir şey olacak olmasının ihtimali bile ne kadar yakar canımı haberin var mı?" İfadesiz bakışları bana bakmıyordu ama sanırım ben cevabımı almıştım. Yüreğini yine bana kapatmıştı. Ağır aksak adımlarla yürürken tek kelime etmedi, onu takip etmeye başladım. Ne kadar gurursuz bir şeydi bu. Dün kendimi açtığım adam beni kabul etti sanırken ilk günden daha sert buzdan duvarları vardı etrafımızda. Soğuk yakardı ama Yavuz'un yüreğindeki soğukluk en kara kıştan daha çok sertti, biliyordum.
Leyla'nın evinin önüne geldiğimizde, etrafa baktı Yavuz, varlığımı yeni hatırlarmışçasına bana döndü.
"Sıkıntı yok." dedi. Sıkıntı vardı ama artık bilmesine gerek yoktu. Kapıyı çaldığımız zaman Leyla bizi görür görmez sarıldı Yavuz'a.
"Çok korktum oğlum, iyi misiniz?" Yavuz'a ve bana bakıyor, hasar kontrolü yapıyordu Leyla. Serçe cevap vermedi ona. İçeri girdiğimizde Kazım Abi, Boran, Veysel içerideydi. Kazım abi her zamanki babacan tavrını takınıp yanımıza geldi.
"Her şey iyi olacak." dedi. Buna inanmak isterdim ama kalbim ve beynim korkunç felaket senaryoları yazarken buna inanmak oldukça güçtü.
Nefeslerin tutulduğu ve sinir harbinin yoğun olduğu bir gecede, Leyla'nın evinde konuşlanmıştık. Serçe karşımdaki koltukta oturmuş, bir yandan tırnaklarını kemirirken diğer taraftan ayaklarını sallıyordu. Boran ve Veysel camın yanındaydı, kimse konuşmuyor sadece içilen sigara dumanın boğuculuğu odanın kasvetini arttırıyordu. Bense gördüklerimle tepe taklak olmuştum, gözümün önünde birini vurmuşlardı. Sadece düşünen ve ülkesi için iyi şeyler yapmak için çabalayan birini.
Sessizliğin can yakıcı bir noktaya vardığı zamanda, Boran'ın gözleri benim üzerimde dolanıyordu, yerimde huzursuzca kıpırdanırken iyi şeylerin olmayacağını hissediyordum. Elinde tuttuğu bardağı bir hışımla fırlatıp ayağa kalktığı zaman, üzerime doğru yürüdü. Afallamış şekilde yüzüne bakarken yakamdan tuttuğu gibi duvara yapıştırdı beni.
"Ahh!"
Aniden yanımıza koşan Serçe;
"Bırak onu Boran bırak!" diye bağırıyor, Boran'ın kolundan çekiyordu ama o milim oynamadı yerinden.
"Neden, neden bıraktın onu orada?" diye bağırdığında ağzından çıkan salyalar yüzüme sıçramıştı. Gözlerimi yumdum.
"Çünkü o ellerinden kurtulmuştu Boran, Serçe arabadaydı." dedim titreyen sesimle.
"Vurdular lan onu! Vurdular!"
Boran kendini kaybetmiş gibiydi, yanındaki insanları görmüyor ve duymuyordu.
"Neden yalnız bıraktınız onu YAVUZ?" Beni yere fırlattığı an Serçe'nin üzerine yürüdü.
"Bunun için mi yoldaşını yalnız bıraktın?" diyerek beni işaret ediyordu.
"Ne saçmalıyorsun sen Boran, ikimizde yakalanmıştık, arabadan güç bela attım kendimi dışarı!"
"Sen de Semih'in peşinden gideceğine, bu çocuğun peşinden gittin öyle mi?" Yavuz sinirden kıpkırmızı kesilmişti. Yerden kalkıp Boran'ın kolunu tuttum.
"O gelmedi yanıma ben gittim Boran, benim yüzümden. Onun bir suçu yok!"
"Ben Semih'i asla bırakmam Boran, neden ihanet etmişim gibi davranıyorsun?" Boran acı bir şekilde kahkaha atmaya başladığı zaman ağzından çıkan cümleler beni olduğum yere çivilemişti bile.
" O bulunduğunuz ara sokağa gittim ben. Size bir şey oldu sandım ama gördüğüm manzara hiç de öyle değildi. Birbirinize sarılmış sevgi sözcükleri söylüyordunuz!"
"Ne saçmalıyorsun sen Boran?" Serçe tıslar gibi konuştuğunda yumruklarını sıkıyordu.
"Erkek mi seviyorsun sen ha! İbne misin lan sen?" Gözlerim fal taşı gibi açılmışken Serçe sabrının son kırıntısını da bir kenara attı ve yumruğunu geçirdi Boran'ın yüzüne.
"Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin ne erkek sevmesi!" Bir yumruk daha ve duyulan kemik sesi. Boran burnunu tutmuş vaziyette inlerken, Kazım abi koştu, tuttu Serçe'yi.
"Yeter Yavuz, yeter!" Serçe bir hışımla ayağa kalktığı zaman;
"Benim yüreğimde düşüncelerden ve ülkemin aydınlık günlerinden başka bir sevdam olamaz, hiçbir zaman olmadı, olamaz da. Anladın mı Boran?"
Etrafı korkunç bir sessizlik kaplarken tutamadığım yaşım aktı gözümden. İnsan vurulduğunda ilk başta ne olduğunu anlayamaz, aradan geçen 30 saniye sonunda şiddetli bir yanma hisseder ve kan kaybı meydana gelirmiş, bir yerde okumuştum. Serçe'nin ağzından çıkan her cümle bir kurşun gibi yüreğime öyle saplanmıştı. Acı acı tebessüm ettim. Vurulmuştum ama kimse farkında değildi.
Ağır adımlarla yanına yürürken;
"Anladım Serçe merak etme." dedim. Bakışlarında ne gördüm bilmiyorum, üzgün müydü, belki ama benim kadar değil. Yüzümün ıslaklığını elimin tersiyle sildim. Boran'ın yanına çömeldim.
"Senin yoldaşın erkekçi değil, ibne olan benim merak etme!"
"Erdal." dedi uyarıcı bir sesle, artık umurumda değildi, ayağa kalktığım zaman herkesin suskunluğunu ürpertiyordu beni. Bunu söylediğim zaman rahatlamıştım ama yüreğimin acısı geçmiyordu. Böyle hayal etmemiştim, ona bir şey olmamasını isterken o vurmuştu beni, olsundu, yeter ki canı sağ olsun. Bakışlarımız birbirine kenetlenmişken, radyodan gelen cızırtılı ses odadaki sessizliği bozmaya yetmişti.
"İstanbul Üniversitesi Kampüsü yakınlarında vurulan ve ağır yaralanan genç kaldırıldığı hastanede, akşam saatlerinde hayatını kaybetti."
Duyduğumuz haberle sarsıldık hepimiz, bir mucize beklemiştik ama olmamıştı. Hiç düşünmeden Serçe'ye koşup sarıldım, gözyaşlarını tenimde hissediyordum.
"Özür dilerim." dedi çatallaşmış sesiyle. Artık bir önemi yoktu. O gün kişi vurulmuştu, biri öldü ama diğerinin yarasını onun dışında kimse fark etmedi.
