16. bölüm · Sade Kahve
Devrim
Erdal'dan
"Merhaba Leyla ben."
"Merhaba Leyla Hanım."
Sesim buz gibi çıkmıştı. Ruhum mu buz gibiydi, ben bilmiyordum. Sorgular bakışlarımla ve istemsizce elimi uzattım karşımdaki kadına. Daha kim olduğunu bilmeden içimde büyüyen kıskançlık tohumlarına aldırış etmemeye gayret ederek yerimde durmaya çalıştım.
Serçe'nin yanında bir kadın görmeyi hiç düşünmemiştim. Duygularım ve iç sesim bir karabasan gibi çökmüştü içime. Serçe bir kadından hoşlanabilirdi. Bir kadının ilgisini çekmemesi imkansızdı zaten. Kıvırcık tutamları, iri elaları ve güzel vücuduyla herkesin ilgisini çekerdi o. Ona daha önce hiç bu kadar dikkatli bakmamıştım. Ama Serçe'de Leyla'ya bakarken ki gibi kimseye böyle sevecen bakmamıştı, onu biliyordum. Sanki başka bir Serçe vardı karşımda.
Odanın bir köşesinde onların konuşmalarını dinlerken bu esnada görünmez olmuş gibiydim. Belki de böyle olmak işime geliyordu. Ama bedenim benimle aynı fikirde değilmiş gibi garip bir titreme hissetmeye başlamıştım. Vücudum aldığım darbelerin acısını çıkarır gibi zulmetmeye başlamıştı bana. Hem duygusal hem de bedensel sancım şiddetleniyordu sanki. Kazım Abi'nin yanıma geldiğini anlamayacak kadar sağır olmuştum odadaki seslere.
"Erdalım iyi misin, ne oldu sana?"
diye soran telaşlı sesi ile kırılgan haldeki ruhum ve bedenim karanlığa daha da yaklaşıyordu sanki. İyiyim demek için dudaklarımı araladığım halde konuşamadım. Görüntü bulanıklaşmaya, sesler silikleşmeye başlamıştı. Yer ayağımın altından kayıyor sanırken düşmemek adına tutunacak bir şeyler ararken;
"Serçe koş!" diye bağıran Kazım Abiyle birlikte ayakta tutmaya zorlandığım bedenimi daha fazla taşıyamadım ve yere yığıldım. Ama düştüğüm zemin sert değildi, sıcacıktı. Ve kokusu kalbimin en muhtaç olduğu kokuydu.
"S, Serçe..."
Fısıltı halinde çıkan sesimi duyup duymadığından bile emin değildim.
"Buradayım."
dediğinde o olduğundan emin olmuştum. Serçe beni hiç zorlanmadan taşırken Leyla Hanım;
"Mindere doğru getir!" diye bağırıyordu. Benim için paniklemişlerdi, benim için. Bir insanın benim için endişelenmesine ne kadar ihtiyacım olduğunu o zaman fark ettim. Kendime acıdım. Gözlerim artık daha da açık tutamayacağım kadar ağırlaşırken
"Erdal kendine gel!" diye panikle haykıran ses Serçe'nin miydi, yoksa benim iç sesim mi, bilmiyordum.
Yazardan
"Kazım Abi, ne oluyor abi?"
Panik içindeki oğlana ne diyeceğini bilmiyordu Kazım.
"Oğlum bilmiyorum, nasıl bu hale gelmiş bu çocuk aklım almıyor. Kim ona zarar verir ve şiddet uygular ki, elleri kırılsın!"
Leyla odada panikleyen ve soğuk kanlılığını yitiren bu iki erkeği kendine getirmesi gerektiğini biliyordu. Erdal ile ilgilenmeleri gerekirken nedenini ve nasılını düşünmek şimdi ikinci sırada olmalıydı.
"Beyler, kendinize gelin! Erdalla ilgilenelim gerisi sonraki iş. Serçe temiz bir havlu ve pansuman malzemelerini bul getir. Yaraları kanıyor baksanıza."
Transtan çıkmış gibi kendilerine gelen iki koca adam görev bilinciyle hareket etmeye başlamışlardı.
"Tamam Leyla, hemen bakıyorum." diyerek odadan çıkan Serçe'ye Kazım seslendi.
"Oğlum hemen kapının girişindeki rafta göreceksin eczane dolabını."
"Tamam Kazım Abi." diyerek çıktı Serçe odadan.
Leyla ile Kazım Erdal'ın baş ucuna çömelmiş yaralarını kontrol ediyorlardı. Erdal'ın kaşındaki yara açılmış ve kanıyordu. Sol gözü morun en koyu haline bürünürken bu kadar güzel bir yüzü nasıl bu hale getirebilirlerdi, nasıl bir vicdansızlıktı bu anlayamamışlardı. Kazım hayıflanarak;
"Etli de sütlü de işi olmaz bu çocuğun Leyla." sesi titremişti o esnada Kazım'ın.
Leyla bu sesi yıllar öncesinden bilirdi. Okul baskınlarında kaçarken ya da abisini kaybını anlatırken kısacası Kazım'ın canı yandığındaki tonlamasıydı bu. Demek ki Erdal onlar için sıradan biri değildi, Leyla bu yeni anlamaya başlamıştı.
"En büyük yaralar daimen yakından gelir Kazım!" dedi Leyla kati bir ses tonuyla.
"Abileri olabilir mi?" dedi Kazım şaşkınlıkla.
"Bu kadarını yapabilirler miydi?" kendi kendine konuşur gibiydi. Ama bunun cevabını adı kadar iyi biliyordu. Kesinlikle evet!
"Çok yazık, neden peki Kazım?" Leyla öfkeli ve hayret dolu bakışlarla ondan gelecek cevabı bekliyordu.
"Erdal babasız bir çocuk Leyla, İstanbul'a göçüp gelmişler ailecek. Abileri serseri tipler zaten, başlarından bir baba olmayınca da var olan otorite boşluğunu kendilerine hak görmüşler."
"Anneleri yok mu bunların Kazım? Oğlu dayak yerken nerde unutmuş anneliğini!"
Leyla hesap sorar gibi konuşuyordu, sesini yükselttiğinin farkında bile değildi. Kazım Leyla'nın bu sesini iyi tanırdı. Anne acısını bilen biri ile annesi hayattayken ama aslında olmayan bir insanın acısını anlamak ya da anlatmak mümkün değildi. Tıpkı Erdal ve Leyla gibi. Yaraları ortaktı. Kazım sabırla öfkeden çıldıran kadını dinledi.
"Pasif bir karakter sanırım Leyla. Nasıl büyütülmüşse öyle davranmış belli. Bak Erdal üniversiteyi gizli gizli kazandı ve okuluna öyle gitti. 2-3 yıldır benim yanımda bu çocuk, o bilmez ama gördüm nasıl çalıştığını, sahafta olsun dışarıda kitap satarken olsun ellerinden düşmeyen ders notlarını." Kazım bunlarını anlatırken tebessüm ediyordu.
"Hatta biliyor musun, üniversiteye gittiğini bana dahi söylememişti. O menfur yurt baskınında öğrendim ben de."
"Nasıl yani?"
Leyla şaşırmıştı. Minderin üzerinde kendinden geçmiş şekilde uyuyan çocuğa kaydı bakışları. O kadar savunmasızdı ki karşısındaki beden. Kahverengi saçları yüzüne doğru yayılmıştı. Dudağı yediği yumruklardan dolayı patlamıştı. Yere düşmenin verdiği hasarla yüzünün sol tarafında çizikler ve çürükler vardı. Leyla'nın elleri Erdal'ın saçlarına doğru giderken;
"Güzel çocuk, artık yalnız değilsin." diye fısıldadı.
Kazım karşısındaki bedene yeniden hayranlıkla baktı. Yıllar öncesinde Mülkiye sıralarında gördüğü kadınla şimdi karşısında duran kadın aynı kişiydi işte. Sadece yıllar birkaç yaşanmışlık imzasını atmıştı gözlerinin çevresine hepsi bu.
Serçe ellerinde pansuman malzemeleri ile Kazım ve Leyla'nın konuşmalarını dinlerken kapıda put kesilmişti. Yerde yatan beden sessiz kişiliğinin altında meğer ne kadar çığlık atmış ama kimse onu duymamıştı. Serçe bu farkındalıkla kendine kızdı bir anda. O kadar herkese ve ülkenin iyiliğine dair istek ve düşüncelerle doluyken yanında duran bedene bu kadar kayıtsız kalması ne kadar saçma bir çelişkiydi?
Bir isyan, bir direniş, bir devrim tek bir kişiyle başlar kimi zaman. O gece Erdal henüz bunun farkında olmasa da öyle bir gece olmuştu. Yıllardır kendi içindeki miting meydanında daima yalnız olan ve ne kadar bağırırsa bağırsın sesi duyulamayan o güzel çocuğun sesi nihayet kalbinin duvarlarını yara yara en duyması gereken üç kişi tarafından duyulmuştu. Halbuki duyması gereken üç kişi daha vardı Erdal'ın hayatında. Demek ki sağır olmak kulaklar duyuyorken, kör olmak da gözler görürken de mümkünmüş.
O gece Serçe'nin gözlerindeki perdelerden biri savruldu Erdal'a karşı. Ne tuhaftı ki yurt baskınında yaralı halde yerde yatan Erdalla sahafta yaralı olan Erdal Serçe için artık aynı kişi değildi.
Sabah saatlerine doğru odadaki dört kişi derin bir uykudaydı. Nefes sesleri ve duvardaki saatin sesi dışında çıt yoktu. Erdal hafifçe yerinde kıpırdanmaya başlamıştı. Gözlerini uykuyla uyanıklık arasında açmaya çalışıyor ama başaramıyordu. Vücudu ağırlaşmıştı ama ağrıları dün geceye göre varla yok arasında gibiydi. Elini başına doğru götürürken kaşındaki bandaja değdi elleri. Bir süre duraksadı. Dün gece burada bir bandajın olmadığına adı kadar emindi. Yattığı yerden kalkmaya çalıştığı sırada hemen yanı başında iki büklüm yatan Serçe'yi görmek ne güzel bir histi.
"Başımda mı beklemiş, neden?"
Mutlu bir şaşkınlık yaşarken odadaki sandalyelerden birinde sandalyelerin birinde kafası duvara yaslı Kazım Abi'yi ve hemen yanı başındaki Leyla'yı görmek sabah sürprizlerinin devamını simgeliyordu sanki.
"Senin için endişelenmişler Erdal." diye çınlayan iç sesi ilk kez mutlu etmişti Erdal'ı. Sahi bu hissi en son ne zaman yaşamıştı, hatırlamıyordu bile.
Gözleri odadaki üç kişide mekik dokurken kalbinin bakışları ise tek bir kişideydi. Omzundan düşmek üzere olan montu, dağınık kıvırcık tutamları, uzun kirpikleri... Erdal için mükemmel bir fotoğraf karesiydi. Gözünü yumup yeniden açtı ve kendi içinde Serçe'nin fotoğrafını çekti. Kalbinin kadrajından çıkan bu fotoğraf, yüreğindeki en güzel duvara asılıydı artık.
Erdal'dan
Yerimde hafifçe kıpırdanıp kalkmaya çalıştığım sırada karnıma giren krampla durdum. Odadakileri uyandırmak en son istediğim son şey bile değildi.
"Geçti, geçti." diye mırıldanırken;
"Erdal"
diyen boğuk sesle Serçe'nin uyandığını anladım. Gözlerini kaşıyor bir yandan da esniyordu. Saçlarını kabaca düzeltip bana döndü;
"Korktum, korktuk Erdal."
Bir cümle ne hissettirebilir? Bir yandan yıkarken bir yandan da inşa eder. Ben bu ikisi arasında kalmış gibiydim. Benim arafım buydu belki de.
"Sizi korkuttuğum için üzgünüm."
"Sen iyi ol da gerisi mühim değil." tebessüm etti bunu söylerken.
"Ağrın var mı?"
"Çok daha iyiyim teşekkür ederim."
Sessiz olmaya çalışıp küçük adımlarla odadan çıkarken Serçe'de peşimden geliyordu.
"OOOOFF! Soğukmuş" dedi, elleriyle kollarını ovalamaya çalışırken. Bu soğuğa alışkın olduğum için bana etki etmiyordu. İnsan aşık olunca üşümüyormuş meğer. Anlık cesaretle;
"Kahve içer misin?" diye sordum.
"Olur harika olur da nerden bulacağız bu saatte kahveyi?"
"Kahvehane açılmıştır, alır gelirim hemen." dedim.
Serçe yanıma geldi.
"Sen dur yaraların açılmasın yeniden ben giderim." dedi.
Heyecanlandım ve olur anlamında başımı salladım, belli belirsiz bir gülüşle.
" Nasıl içersin kahveni?"
"Sade."
"Sade kahve mi vay bee! Kahveniz hemen geliyor Erdal Bey siz şöyle geçin." diyerek çıktı sahaftan Serçe. İkimizin birlikte güldüğü ender anlardan biriydi.
Bugün güzel başlamıştı ve güzel devam etmesini diliyordum içten içe. Serçe gelene kadar sahafın kitapları arasında kaybolmaya karar verdim. Sahaf genel olarak siyasi kitaplardan oluşuyordu. Bu nedenle bir miting alanı gibiydi, her kesimin sesi, şahane bir renk ve coşku vardı.
Kitaplıklar arasında gezerken fazla dolanmadığım kitaplıklara doğru adımladım. Kitaplara bakarken alt raflardan birinde köşede sıkışmış olan bir kitap çarptı gözüme. Daha önce ne adını duyduğum bir yazar ne de aşina olduğum bir kitaptı.
"James Baldwin, Giovanni'nin Odası,1956."
Heyecanla sayfalarına bakmak istedim, adım atılmamış topraklar gibiydi konusu. Köşede oturup bağdaş kurdum, kitaptaki cümleler ruhuma işliyordu sanki. Çok tanıdık birinin günlüğünü karıştırmak gibi bir şeydi. O kadar yakın.
"Kendi günlüğün gibi mi mesela?" diyen iç sesim varlığını hatırlatıyordu bana yeniden.
Kitaptaki bazı cümlelerin altı çiziliydi. Demek ki birileri okumuş daha önceden.
"Gerçekle yüzleşmek bir ömür sürer."
Benim de artık farkında olduğum gerçeğim gibi. Kafamı yasladım ve devam ettim sayfalara. Kitap beni o kadar içine çekmişti ki neden daha önce keşfetmediğimi bilmiyordum. Zamanı şimdiymiş demek ki. Satırları okumaya devam ettiğim sırada şu cümle kurduğum tüm doğruları deldi geçti.
"Bir erkeği sevdim, o kadar."
Bu cümle 20 yıllık ömrümün bir imzası gibiydi. Ruhumda kırılan zincirler kalbimde başlayan bir kabullenişti. Benim devrimim bu cümleydi işte.
"Erdal!"
diye yankılanan ses devrimin liderinin geldiğini gösteriyordu. Kitabı bulduğum yere koymaya çalışırken üzerime düşen gölge ile duraksadım. Ellerinde tuttuğu bardaklarla devrimcim beni bulmuştu, en çıplak halimle.
Sahafın tozlu, loş ışıklı bir köşesinde elimde Giovanni'nin Odası kitabıyla yakalanmıştım Serçe'ye. Şaşkın ve panik bakışlarıyla bana ve elimdeki kitaba bakıyordu.
"Onu nerden buldun?" sesi fısıltıdan ibaretti. Sinirli miydi, gergin mi çözememiştim. Bunu sorduğuna göre okumuş muydu yani? Altı çizili cümleler yanındaki bazı yazılar onun muydu? Bu sefer şaşırma sırası bana geçmişti. Ama sanki Serçe'ye ait özel bir şeyi ondan izinsiz almışım gibi kalbime çöreklenen rahatsızlık hissini üzerimden atamıyordum.
"Seni beklerken tesadüf eseri buldum Serçe."
Serçe ellerindeki kahve bardaklarını yere bırakıp yanıma oturdu. Gözleri demin okuduğum altı çizili satırdaydı.
"Okudun mu altı çizili cümleleri?"
"B,bi, bir erkeği s,se,sevdim...."
"Hepsi bu kadar." diyerek cümleyi tamamladı benim yerime.
Serçe yerden uzanıp kahve bardağını aldı ve belli belirsiz bir ifadeyle kahvesini yudumlarken;
"Birinin okuyacağını hiç düşünmemiştim." dedi.
Başımı kaldırıp onunla göz göze geldiğim sırada,
"Biriyle aynı cümlede buluşacağımızı ben de hiç düşünmemiştim Serçe."
Gözleri anlık parlasa da eski ifadesizliğine geri döndü.
"Kahveni soğutma, iç haydi Erdal."
O gün farkında değildik ama sade kahve bizim devrim parolamızdı artık. Bunu zamanla anlayacaktık.
