18. bölüm · Sade Kahve
Kül
Yazardan,
Gece yerini gündüze bırakırken Erdal yorgun ve ağrıyan bedeniyle sahafın içinde dolanıyordu. Son yaşanan olaylardan sonra kahve içme alışkanlığı edinmişti. Elinde tuttuğu kahve kavanozunun kapağını açıp derin bir şekilde içine çekti sert kokusunu. Normalde çayı bile açık içen bu çocuk çifte kavrulmuş kahvenin müptelası olmuştu. Zihnine ve bedenine iyi gelen bu koku aynı zamanda kalbinin en mahrem yerine sakladığı sırrının bir kilidi gibiydi.
Sahafta kalmaya başlayalı nerdeyse iki ay olacaktı ve bu süre zarfında ne Kazım Abisi ne de Serçe ona tek kelime sormadılar. Çünkü çarşamba pazarına dönmüş yüzü ve Erdal'a has derin sessizlik olanları haykırır gibiydi. Ailesinden kimse ile karşılaşmamış hatta cahil diye kendi içinde alaya aldığı Cahit Abisinden bir ses dahi çıkmamıştı. Erdal'ı en çok bu üzüyordu. Dayak yediği gece Cahit böyle bir etki yaratmasaydı üzerinde bu beklentiye bile girmezdi kahverengi gözlü oğlan.
Dünyanın akışı bu değil midir zaten? En ihtiyacınız olduğu zamanda çevirdiğiniz o telefon açılmaz, deli gibi nikotin ihtiyacınız varken o lanet çakmağın gazı biter ya da muhabbete dost aradığınız şehri periler sarar! Yazılmamış kural budur. Bu nedenle ya kendinize yetmeyi bileceksiniz ya da Erdal gibi yüreğinizi ezecekler.
Erdal elinde tuttuğu kahve kavanozuyla birlikte sahafın en kuytu yerine konulmuş piknik tüpünün yanına gitmişti. Erdal bu tüpe bakıp tebessüm etti. Erdal aralarında geçen sade kahve muhabbetinden sonra Serçe birkaç gün içinde elinde bir piknik tüpüyle çıkıp gelmişti. Erdal o günü hala mutlu bir şekilde anımsıyordu. Absürd gibi görünen bu hediye Erdal'ın susuzlukla kavrulan bir yudum sevgi bekleyen yüreğine bahar rüzgarları estirmişti.
Tüpün yanındaki masanın üzerindeki cezveyi alıp altını yakarken sahafın kapısının olduğu taraftan gelen seslere dikkat kesilmişti, Erdal. Yavaş adımlarla kapı tarafına yürürken dışarıya görünmediğinden emin olduktan sonra sokağı izlemeye başlamıştı. Sokak güne yeni yeni uyanıyor. Dışarıdan gelen kepenk sesleri, sabahın erken saatlerinde işe giden emekçilerin adımları, ayakkabı boyayıcısı, gazete satıcısı olan çocukların sesleri günün doğumunu müjdeliyordu. Sahafın kapısının hemen önüne günlük gazeteler bırakılmıştı. Erdal kapıyı açacağı sırada taşan kahvenin sesi irkilmesini sağlamıştı, hızlı adımlarla tüpün yanına ulaştı ve homurdanarak;
"Sikeyim yaa! Dalgınlığın sonucu bu. Neyse ki kaynama payı eklemiştim."
Kahvesini doldurduktan sonra elindeki ince belli çay bardağıyla kapıya doğru gitti. Dışarıdaki gazeteleri ve gelen birkaç mektubu aldıktan sonra içeri doğru geçti. Elindeki mektuplara üstün körü baktıktan sonra gazetelere göz atmaya başladı. Fakat okuduğu her haber canını daha da çok sıkıyordu.
"Üçüncü sayfa haberleri gibi bir yaşantımız var. Bunlar nasıl haberler!"
Gazete manşetini zihnine kazıdı.
" Alevler Köyleri Sardı; Müdahale Yetersiz, Vatandaş İsyanda!"
Okuduğu gazetenin sayfalarını elleri titreyerek çeviriyordu ama titreyen kendi kalbiydi. Gazete sayfaları küle dönmüş ormanları gösteriyordu. Yanan evinin enkazında ellerini semaya açmış feryat eden bir kadın fotoğrafı da vardı.
Erdal gözünü kırpmadan baktı o fotoğraf karesine, büyük bir hevesle yaptığı kahvesi buz gibi olmuştu ama aldırış etmedi. O an büyük bir öfke hissediyordu Erdal. Zihninde "Bir şey yapmalı!" diyen iç sesiyle ilk defa aynı fikirdeydi.
Yangınlar ormanları sarmış ve iklimin de etkisiyle yerleşim birimlerine kadar yürümüştü. Müdahalelerin yetersizliği nedeniyle insanlar ellerindeki su şişleriyle yangına müdahale ederken kimisi canından olmuştu kimisi evinden. Ev yapılırdı ama giden can geri gelmezdi. Ülkenin ciğerleri yanarken betonu kim düşünürdü ki?
Gözlerini kapattı, titrek bir nefes aldı, masanın üzerine bıraktığı kafa defterine bir şeyler yazmaya başladı. Ama ne yazsa içindekileri anlatmasına yetmiyor, boğuluyormuş gibi bir his veriyordu. Kahvesini aldı ve tek yudumda içti acı kahveyi. Aklına dolan üç isimle ayağa fırladı, sandalyenin üzerindeki hırkasını üzerine geçirdi. Sahafa son kez bakıp kendini dışarı attı. Koşar adımlarla geçti sahafın dar sokağından. Gazetede gördüğü görüntüler kendi içini kavurmuştu Erdal'ın.
Hisseden bir insan için bu dünya sonsuz ateş çemberleriyle doludur. Çünkü bu dünyada insan olanın başına her şey gelir. İnsan dediğimiz kavram sadece kendisine bakıp başkasına körse işte o zaman kıyamet gerçekten kopmuştur. Bunun için İsrâfil'in Sûr'una gerek bile kalmaz.
Erdal hızlı adımlarla fakültenin olduğu sokağa yetişmek üzereyken soluk sarı renkli bir duvarın üzerine kalın siyah harflerle yazılmış bir cümle dikkatini çekti.
" SESSİZLİK YAPILANLARA ORTAK OLMAKTIR. DURMA, HAYKIR!"
Bu yazı Erdal tarafından duvara yazılsa ancak öyle bir etki bırakırdı, yazıya uzunca baktı. Bir ara parmağını duvara doğru uzattı ama dokunmadı.
"Sen ne kadar susmayı düşünüyorsun Erdal?" diyen iç sesiyle birlikte yeniden koşmaya başladı. Ülkenin külleri Erdal'ın her bir adımında sokaklara yayılıyordu sanki.
Fakülte binasından içeri girdiği zaman ayakları onu doğrudan arka bahçeye götürdü, bulmak istediği kişi ve kişiler yüzünden.
"OFF! Serçe olmasa bile ona yakın olan birilerini görsem de olurdu!"
Kendi kendine konuşurken arka bahçedeki taş sıraya oturdu Erdal. Başını öne eğip eliyle saçlarını sert bir şekilde geriye doğru taradı. Kahve tutamları bile isyandaydı genç oğlanın. Bez çantasındaki kafa defterini çıkarıp sahafta kalem oynatamadığı boş sayfalara yüreğindeki isyanı yazmaya başladı Erdal onu izleyen bir çift gözden habersiz.
"Yanarken güzelim ülkemin nefesi, insanları ben neden susuyorum? Hangi korku ya da suskunluk bu korku yangınından büyük olabilir? Evinin enkazının önünde ağıtlar yakan kadın ya da eteğindeki göz pınarları dolmuş çocuklar kim göz ardı edebilir? Herkes gibi olmak için mi geldim ben bu sıralara? ASLA!!!"
Yazdıkça daha da hırslanıyor ve yazmaya devam ediyordu Erdal, kendini o kadar kaptırmıştı ki yanında duran bedeni fark edemeyecek kadar sağır olmuştu. Çünkü Erdal o kadar kolay haykıran bir ses olmamıştı hiçbir zaman. Ama yanıldığı husus şuydu. Erdal kendisi için değil ama başkaları için daima yüksek sesle konuşurdu yani anlayacağınız bir tek kendisi söz konusu olunca dili laldi bu çocuğun.
Omzuna değen elle bir anda irkildi Erdal, arkasına dönünce bir çift yeşil göz ona bakıyordu.
"Korkutmak istememiştim ama kendini o kadar kaptırmıştın ki beni fark etmedin bile."
"Merhaba Leyla Hocam, bunun farkında değildim üzgünüm."
Leyla tebessüm etti ve konuşmasına devam etti.
"Odamın camının önünde dışarıya bakarken seni gördüm Erdal. Bu saatte okulda işin ne?"
Leyla'ya cevap vereceği sırada önüne konulan kahve bardağıyla mutlu bir şaşkınlık yaşadı Erdal. Çaycı Bekir Abi elindeki kahve tepsisiyle yanlarına gelmiş;
"Leyla Hocam kahveleriniz." diyerek gitmişti.
Leyla kahve bardağını eline alıp
"Hadisene Erdal" diyene kadar Erdal kahve bardağına bakıp durmuştu.
"Rahmetli annem kahve içilerek yapılan sohbetin daima insana iyi geldiğini söylerdi, tabi kendisinin de bir kahvekolik olduğunu göz ardı etmezsek ne kadar doğru olduğu meçhul ama ben de aynı fikirdeyim onunla."
Leyla kahvesinden bir yudum aldı ve tekrar sözlerine devam etti.
"Kafanın içinde neler dönüyor, anlatmak ister misin?"
Erdal elindeki kahvesinden içip derin bir nefes aldı ama hemen konuşmadı. Kelimeler dilinin ucuna geliyor ama dudaklarından dökülmüyordu. Ama Leyla'nın kendisine güven veren havası ve bugün ruhunda dalgalanmaya başlayan haykır bayrağı ile nankör suskunluğunu bozdu.
"Nasıl başlanır bilmiyorum hocam, ne yapmalı onu da bilmiyorum."
Elinde sıkmaktan buruşan gazete haberini gösterdi Leyla'ya.
"Bu fotoğraf beni de yaktı hocam. Bir şey yapmak istiyorum, hiçbir şey olmasa bile destek olmak istiyorum. Ama bir adımla başlayacağım ve gerisi gelecek ardından."
Leyla pür dikkat Erdal'ı dinliyordu.
"Biliyor musun Erdal ben de yıllar önce bu cümlelerle başlamıştım. Bu bizdeki aynı yangın, zamanı, tarihi değişir ama hissettirdiği değişmez. Bunu bugün sınıfta tartışmayı planlamıştım. Bugün senden ilk adımını atmanı istiyorum o vakit."
Leyla kahvesinin son yudumunu içti, elindeki bitmiş kahve bardağını alıp ağır adımlarla yürürken mutluydu. Erdal kendini açmaya karar vermiş ve hatta bunu ilk duyan kendisi olmuştu.
SINIF
Erdal sabahki muhabbetin etkisiyle sınıfa doğru yürürken kendini heyecanlı hissediyordu. Çünkü eğer bugün bir adım atarsa artık dinleyen taraf da değil dinlenilen tarafta da olacaktı. Bunun hazzını bilmiyordu Erdal ya da hep bastırmıştı kim bilir.
Sınıfın kapısından içeri girdiğinde henüz öğrencilerin tamamı yerinde değildi ama hatrı sayılır bir kalabalık vardı. Sanırım bu duruma Leyla Ran etkisi deniliyordu. Çünkü hukuk fakültesi amfileri bu kadar kalabalığa yalnızca final zamanında sahip oluyordu. Erdal yerine geçince dışarıdan duyulan topuklu ayakkabı sesleri kimin geldiğinin haberini veriyordu.
Leyla Ran her zamanki keskin ve içten bakışlarıyla sınıfı tararken ensesinde yapmış olduğu topuzu eliyle düzeltti. Kitaplarını her zaman açan kadın bugün elleri boş gelmişti sınıfa. Sınıftaki fısıltılar artarken Leyla yuvarlak gözlüklerini takıp yeşillerini sınıfta gezdirdikten sonra aldığı tebeşirle amfide adımlamaya başladı.
"Evett, bugün ders işlemeyeceğiz arkadaşlar. Size bugün soruda sormayacağım. Bugün bu tebeşirle içinizden biri bize soru soracak."
Leyla elinde tuttuğu tebeşirle Erdal'a doğru döndü ve tok sesiyle
"ERDAL!" diye seslendi.
Erdal demin kendisine o kadar telkinde bulunmasına rağmen adının amfide yankılanmasıyla tutunduğu birkaç güven kırıntısı da uçmuştu sanki. Yerinden kalkmaya çalışırken bile ona karşı gelen ayakları terleyen elleri ile ne kadar gergin olduğunu biliyordu.
"Acaba dışarıdan nasılım?" demeye kalmadan;
"Haydi Erdal" diyen yüreğinin tanıdığı ses hemen ensesindeydi. Arkasına bile bakmadan ayağa kalkan Erdal sanki Serçe'nin sesini duyması gerekiyormuşçasına ağır aksak yürümeye devam etti, ve
"Bugün olmazsa ne zaman?" diye bağıran iç sesini sessize aldı.
Leyla Ran yüzündeki tebessümle ve güven veren bakışlarıyla tebeşiri Erdal'a uzatıp amfide boş bir sıraya oturdu. Şimdi tüm gözler üzerindeydi Erdal'ın. Kendi halinde sessizce gidip gelen bu çocuğu sınıfın büyük bir kısmı görmemişti bile. Ön sıradaki kızlar
"Sahafçı çocuk." diyerek konuşuyordu kendi aralarında. Erdal tek kelime dahi etmeden kara tahtaya doğru yürüdü, ellerindeki tebeşirle yüreğinde geçen soruyu yazdı:
"YANAN BİR AĞACIN ÇIĞLIĞI BASTIRILAN BİR SESLE AYNI DEĞİL MİDİR?"
Sınıftakiler sorulan soruyla şaşırmışlardı çünkü kimisinin haberi bile yoktu kimisinin de umrunda olmamıştı. Serçe Erdal'a dikkat kesilirken sınıfın suskunluğunu arka sıralardaki bir erkek sesi kesmişti.
"Ben yangını, yıkımı iyi biliyorum arkadaş. Memleketim Hatay benim. Ormanları cayır cayır yanan memleketim. Dün gece annemlere güç bela ulaştım, artık bir köyümüzün olmadığını söyledi. Müdahale yetersiz kalmış, laff! Neden hocam, neden arkadaşlar? Bizler geçen haftalarda yürümek istediğimizde tomaların fikirlerimize püskürttüğü su neden ağaçlara işlemiyor? Bu yangın hepimizi saracak."
Erdal konuşan Rıza'yı dinlediğinde boğazı düğüm düğüm olmuştu. Ön sıralarda oturan Selim isimli genç söze girdi ve;
"Yangın konuşmakla sönmez arkadaşlar. Biz burada sadece konuşuyoruz. Bir kelime bir su eder mi? Boşa zaman kaybetmeden harekete geçme zamanı! Yoksa elimizde külden başka hiçbir şey kalmayacak!"
"Haklısın arkadaş!" diye konuşan bu kez Borandı.
"Biz burada konuşmaya devam ederken kimisi evini kimisi toprağını kaybediyor. Ve bunların duymayan insanlar da çok. Çünkü yangın sadece doğayı yakmıyor. Utancı da yakıyor, seyirci kalanları da."
"Yangını biz çıkarmadık ama bir damla su bile taşımadıysak bu bizi de suçlu yapmaz mı arkadaşlar? Hatay'da İzmir'de olan insanlarımıza yardım etmezsek ne farkımız kalır ateşten? Yardım sandıkları yapalım, yardım yürüyüşleri, gerekirse biz de gidelim oraya! Ama ne olur iyiye doğru bir şey olsun artık!"
Aygün'ün sonlara doğru kısılan sesi toplumun kısılan sesi gibiydi, herkes mutsuz ve bıkmış ama kimseden bir adım gelmiyordu, en büyük problem budur belki de. İsyan edip bir şey yapmamak.
Leyla oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı ve Erdal'ın yanına yaklaştı. Gözlüklerini düzeltip yorgun ama bir o kadar da inatçı gözlere döndü:
" Yangın sizin yüreğinizde şimdi. Tıpkı yanan o ağaçların çatırtıları gibi. Erdal bugün yangındaki bir kozalak oldu ve ateşi size sıçrattı. Siz ne yapacaksınız?"
Sınıf hep bir ağızdan konuşuyor, sesleri amfiyi inletiyordu.
"Önce görmemiz gerek hocam, yananı, yok edileni, üstü örtülmeye çalışılanı. Şehrin göbeğinde yangın varsa ve biz sadece camdan bakıyorsak, suçluyuz. Gidelim hocam. Bir fotoğraf çekelim, belgeleyelim. İnsanlar duysun!" diyen Serçe'ye ile birlikte Boran yeniden konuşmaya başladı.
"Yetmez! Onların sözcüsü de olmak gerek. Ellerimizle fidanlarla gidelim. Okullarla anlaşıp orman koruyuculuğunu anlatalım. Gerekirse nöbet tutalım."
Leyla sınıftaki seslerden, renklerden çok mutluydu. Bunlar birer başlangıçtı kimi zaman. Eylem fikri olan sınıf artık sadece bir sınıf değildir. Adalet sadece adliye koridorlarında aranmaz bazen bir yangının etrafında filizlenir.
Kimisinin canından çok sevdiği kimisinin de adından korktuğu mavi gözlü dev her zamanki ileri görüşlülüğüyle şu cümleleri demişti:
"Ağaçsız orman ve ağaçsız toprak vatan değildir. Eğer vatan denen şey kupkuru dallardan, taşlardan, ekilmemiş alanlardan, çıplak ovalardan, kentlerden, köylerden oluşmuş olsaydı, onun zindandan hiçbir farkı olmazdı."
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Uzun zamandır yazamıyordum ki hala içime sinmedi ama olsun. Eleştirilerinizi lütfen yazın, mutlu olurum.
Bu bölüm yazma isteğimi körükleyen duchessiviola'ya ithafendir. Teşekkür ederim düşesim.
