9. bölüm / 29
ÖLÜM PENÇESİ-Mafya8.BÖLÜM (Kor Ateş)
Bölümler 29Şu an: 8.BÖLÜM (Kor Ateş)
- 1 TANITIM102 kelime
- 2 1.BÖLÜM (Ölüm Çiçeği)3.420 kelime
- 3 2. BÖLÜM (Dansın Ruhu)4.806 kelime
- 4 3. BÖLÜM (Zehir)4.613 kelime
- 5 4.BÖLÜM (Son Yaz)5.162 kelime
- 6 5.BÖLÜM (Saklı Güneş)6.333 kelime
- 7 6.BÖLÜM (Tanıdık Ruh)5.036 kelime
- 8 7. BÖLÜM (Hayat Oyunu)10.834 kelime
- 9 8.BÖLÜM (Kor Ateş)11.346 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 9.BÖLÜM (Aşkın Ertesi)9.154 kelime
- 11 10.BÖLÜM (Taş Duvarlar)9.640 kelime
- 12 11.BÖLÜM (Sanki Rüya)8.953 kelime
- 13 12.BÖLÜM (Gönül Çıkmazı)7.378 kelime
- 14 13.BÖLÜM (Gece Karası)7.801 kelime
- 15 14.BÖLÜM (Masal)8.636 kelime
- 16 15.BÖLÜM (Deli Divane)5.433 kelime
- 17 16. BÖLÜM (Sessizliği Yırtan İtiraf)8.475 kelime
- 18 İLERİKİ BÖLÜMLERDEN ALINTI;549 kelime
- 19 17.BÖLÜM (Yoksun)11.528 kelime
- 20 18. BÖLÜM (Ki Sen)8.153 kelime
- 21 19.BÖLÜM (Vuslat)8.893 kelime
- 22 20. BÖLÜM (Karanlıktaki Parıltı)5.866 kelime
- 23 21.BÖLÜM (Zerda)6.134 kelime
- 24 22.BÖLÜM (Ruhu Meftun)7.480 kelime
- 25 23.BÖLÜM (O Gözler)8.554 kelime
- 26 24. BÖLÜM (Kırık Hava)13.125 kelime
- 27 25.BÖLÜM (Bana Sen Gel)8.564 kelime
- 28 26.BÖLÜM (Ölüm Çiçeği)10.729 kelime
- 29 SİYAH BARON’UN GECE KARASINA VURGUNU;5.106 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merhabalar.
Karşınızda 11.000 kelimelik yeni bölüm sizlerle.
Sizden ricam emeklerimin karşılığı olarak o güzel yorumlarınızı ve kalplerini eksik etmemeniz.
Şimdiden iyi okumalar.
****
Gökyüzünden akan yağmurlar beni yok etmek ister gibi vücuduma çarparken ben bakışlarımı elimdeki yüzükten ayıramadım. Gözyaşlarını akıtan bulutlar sanki içimdeki yangını söndürmek ister gibi bana acıyarak bakıyordu. Bir tarafta insanlar kahkahalarla neşelerini yaşarken diğer tarafta kalan insanlar hüzünlerinin rüzgarında savruluyordu. Ben o köprünün ortasında kalmış, her iki taraftaki insanlara bakıyordum.
Peki ben hangi tarafın içine karışmıştım. O neşeli Duru muydum? Yoksa hüznünde çaresizce çırpınan Duru mu?
Yanımda acı bir frenle duran arabanın ardından kapı kapanma sesini duydum. Başımı kaldırdığım anda Umut yanımda durdu. Doruk yoktu. Ne zaman gitmişti onu bile anlamamıştım.
“Duru Hanım neden beni barın önünde beklemediniz? Sırılsıklam olmuşsunuz” Umut’un endişeli sesiyle daldığım düşüncelerden çıkıp başımı yukarı kaldırdım. Yüzüme vuran yağmur damlalarıyla dudaklarımda acı bir tebessüm oluştu.
“Daha fazla ıslanmadan hemen arabaya geçin” Umut arka kapıyı açtığında başımı sallayıp yavaşça yerime oturdum.
Kapı kapandığında kulağıma işleyen yağmur damlalarının sesi kesilmişti. Arabanın tavanına vuran yağmur damlaları ile uykum gelmişti. Şuan, şu dakika uyusaydım ya. İçimi delip geçmeye çalışan bütün her şeyi, kalbimin varlığından haberdar olmadığım saklı odalarından duyduğum fısıltıları unutsaydım.
Araba ne zaman hareket etti ya da kaç zaman diliminden sonra evin önünde durmuştu onun bile farkına varmamıştım. Umut bana soru soruyordu ama duymuyordum. Bütün parçalarım sanki avuçlarımın arasındaki yüzükte kalmıştı. Yüzüğün içindeki harflere parmağımın ucuyla dokunduğumda nefesim kesilmiş gibi hissettim.
F&A
Boğuluyormuş gibi derin nefesi içime çektiğimde başımı kaldırıp Umut’a baktım.
Aynadan gördüğüm gözleri beni düşündüğünü belli ediyordu. Şu kısacık zamanda Umut’a alışmıştım. Bir dost gibi, bir kardeş gibi. Umut’un da beni bir kardeş gibi gördüğünü düşünceli ve hassas davranmasından anlıyordum. Benim üzülmemi istemeyen bakışları her zaman iyiliğimi ister gibi bakıyordu.
“Umut” kapıyı açıp çıkmak üzere hazırlanan Umut’u durdurdum.
“Buyrun Duru Hanım” dedi başını bana çevirerek.
“Sana bir şey sorabilir miyim?”
“Tabii ki” dedi başını sallayarak.
“Altay’ın yanında çalışmaya başlayalı ne kadar oldu?” dedim ellerim kucağımda yüzüğü sıkarak.
“12 sene oldu” bakışları neden böyle bir soru sorduğumu sorguladı.
“Altay’ın hayatına dair her şeyi biliyorsundur o zaman” Umut başını hafif yana eğip dudaklarını birbirine bastırdı. Ne soracağımı az çok tahmin etmeye başlamıştı.
“Bize göstermek istediği kadarıyla evet” dedi üstün körü bir cevapla.
“Benim Altay’ın hayatına dair bilmem gereken bir şey var mı Umut?” Gözlerim ona tutundu. Doğruyu söylemesini istedim. Kendimi susuz kuyuların dibinde daha fazla kaybetmeden öğrenmek istedim. Buna neden bu kadar kafayı taktığımın bile farkında değildim. Bunun hesabını sonrasında kendime soracaktım.
“Bunu size söyleyecek kişi ben değilim Duru Hanım. Altay Bey’in hayatına dair tek kelime dahi etmeye ne hakkımız ne de haddimiz var” kelimeleri netti. Ağzından tek bir kelime bile çıkmayacağını o an anladım.
“Sende haklısın” yüzümdeki düşmeye engel olamadan kapıyı açmak için kolu tuttum.
“Duru” ilk defa resmiyetten uzak bir samimiyetle ismimle seslendiğinde elim yerinde kalakaldı. “San tavsiyem geçmişine dair Altay Beye hiçbir şey sorma. O geçmiş sadece karanlıktan ibaret ve kimse onun geri gelmesini istemez” sesi o geçmişten çekinir gibi çıktı.
Dışarı çıkıp kapıyı kapattığımda yağmur damlalarının artık heybetli ve gür akmadığını gördüm. Sakinliğine kavuşan damlalar yüzüme okşar gibi düşerken, bulutların arasındaki güneş kendini göstermeye başlamıştı.
Elimdeki yüzüğü yumruğumun içinde yok etmek ister gibi sıktığımda gözlerim evin arka tarafına düşen bahçeye takıldı. Yaz yağmurunun ardından bahçenin uçsuz bucaksız yeşilliğine gökkuşağı düşmüştü.
Yaşanacak acıların ardından gelecek bir umut demek miydi bu gökkuşağı. O umut kaç kapalı perdelerin ardından gelecekti peki.
“Daha fazla ıslanmayın” Umut yanımda durup şemsiyeyi açtığında ona engel oldum.
“Islanmak iyi geldi. Şemsiyeye gerek yok teşekkür ederim” Umut’u arkamda bırakıp evin kapısına doğru ilerledim. Devasa kapıyı açıp içeri girdiğimde salonda sabah temizliğini yapan Zeliş’le Halime ablayı gördüm. Onlara rahatsızlık vermeden merdivenleri çıkıp odama girdim. Yüzüğü komodinin üstüne koyarken avucumun içindeki gördüğüm iz yüzüğe aitti.
Bütün üstümü çıkarıp yere attığımda artık tamamen fazlalıklarımdan kurtulmuştum. Kendimi banyoya atıp sıcak suyun altında düşüncelere daldığımda içimdekileri tutamayacağımı anladım. Altay geldiğinde bu yüzüğü göstermeliydim. Ne olursa olacaktı ama ben artık gerçekleri öğrenmek istiyordum.
Hızlı bir duşun ardından bornozla birlikte odama geçtim. Üstüme yaz sıcağından beni bunaltmayacak şortumla askılı tişörtümü giydim. Sanki sabah yağmur yağmamış gibi sıcaklığıyla bunaltan güneşten enseme yapışan ıslak saçlarımı tarayarak kurulama gereği görmeden kıstırmalı toka ile tepemde topuz yaptım.
Tam o sırada dışarıdan duyulan araba sesiyle kaşlarımı çatıp pencereye doğru ilerledim. Başımı pencereden çıkartıp mermere elimi yaslayarak öne doğru eğildim. Odamın penceresinden evin ön tarafı çok az görünüyordu. O sesi gelen arabanında Altay’a ait olduğunu böylece görebilmiştim.
Gelmişti. Buradaydı. Kalbimdeki sesin kulağıma geldiğini hissettiğimde onu izlemeye devam ettim. Arabasından asaletiyle çıkıp ceketini düzeltti. Bakışları etrafta dolandığında tek baş hareketiyle Umut’u yanına çağırdı. Aşılmaz duvarındaki yıkılmaz görüntüsüyle karşısındaki Umut’a bir şeyler sordu. Umut saygıyla karşısında durup sanki bugünün raporunu veriyor gibi duruyordu.
Ona sorduğum soruyu söylememesini ümit ettiğimde Altay Umut’un omzuna elini koyup yanından geçerek eve doğru gelmeye başladı. Pencereden hızla geri çekildiğimde elim kalbimi bulmuştu. Odanın içinde volta atmaya başladığımda gözüm durmadan komodinin üstündeki yüzüğü buluyordu. Şimdi mi sormalıydım? Ya da hiç mi göstermemeliydim? Yüzüğü elime alıp çekmecedeki kutuya gizledim. Şuan değil belki ama bu gece bitmeden bunu soracaktım.
Odadan çıktığımda koridoru yürümeye başladım. Altay’ın kapısının önünden geçecekken boğazımdaki yutkunmaya engel olamadım. Kapısı açıktı. İçeriden sesler geliyordu. Başımı önüme çevirip o tarafa bakmadan yürüyecekken Altay’ın sesini duydum.
“Ölüm çiçeği” yerimde duran adımlarım titredi. Başımı çevirip baktığımda onun gömleğinin önünün açık olup karnının ve göğsünün ortada olduğunu gördüm. Gömlek hala üstündeyken gözler önüne serilen hali bir müddet konuşmamı engelledi.
“Efendim” dedim. Sesim neden bu kadar kuvvetsizdi.
Adımlarını bana doğru attığında uzun koridorda artık yalnız ve karşı karşıyaydı.
“Bugün yaz yağmurundan nasibini almışsın” Haberimi mi almıştı.
Sesi her zaman ki gibi sıradandı. Topuz yaptığım saçımı incelediğinde kaşlarında hayalle gerçek arasında bir çatıklık oluştu.
“Bunun için mi durdurdun beni?” kaşlarımı yukarı kaldırıp sorguladım onu.
“Hayır” dedi yüzündeki ciddiyeti daha da arttırarak. “Barın önündeki adamlarım Umut arabayı almaya gittiğinde senin bir adamla konuştuğunu söylediler. O konuştuğun kişi kimdi?” sorusunun ardından yüzümü okumak ister gibi detaylıca bana baktı.
Bense uğradığım şaşkınlığın içinde kendimi toparlamaya çalıştım. Çehreme mühürlenen hayret ile ona baktığımda konuşmaya başladım. Her yerde gözü kulağı vardı.
“Tanımadığım birisi. O caddedeki barlardan birini sorduğunda bilmediğimi söyledim” inanmasını bekledim gergince.
“Tamam” dedi uzun bir incelemenin ardından.
Onun hesabından kaçmak isteyen yanımla arkama dönüp gidecekken kolumdan tuttu. Ben ona dönmeden hala aynı yöne bakarken onun arkamdan bana yaklaştığını hissettim.
“Saçlarını kurutmamışsın?” kalbim rüzgardaki bir yaprak gibi ürperdi.
“Çok sıcak çünkü” hala ona dönememiştim.
“Saçlarını toplama” ne dediğini anlamak için ona bakacaktım ki elini kaldırıp saçımın üstüne koydu. Tam o anda kıstırmalı tokayı açıp saçımdan çıkardı. Uzun saçlarım bukleler halinde dökülüp sırtıma düştüğünde göğsümde bir telaş uyandı.
“Neden ki?” Allah aşkına bana ne oluyordu böyle?
“Soru sorma. Böyle daha iyi” Altay’ın sesinde bir tel kopmuşta yankısı etrafımızda yankılanmış gibiydi.
Sessiz kalışına içimde uyanan merakla dönüp omzumun üstünden baktığımda saçlarıma baktığını gördüm. Gözlerini yukarı kaldırıp gözlerime baktığında o alışık olduğum duvar bir anda tekrar aynı yerini aldı. Tek kelime dahi etmeden beni koridorda yalnız bırakıp odasına girdiğinde kapıyı hızla kapatmıştı.
Sanki engin denizlerin içinden bir anda çıkıp anca nefes alabilmişim gibi göğsüme nefes çektiğimde dizlerimin bağı çözüldü. Tokam onun elinde kalmıştı ve saçlarım omzumdan dökülmüş bir şekildeydi. Adımlarımı hızlı atıp aşağıya indiğimde Halime Abla’nın hala temizlik yaptığını gördüm. Mutfağa girdiğimde ise Zeliş’in meyveleri meyve sıkacağına atıp suyunu çıkardığını gördüm.
“Kolay gelsin Zeliş” dediğimde makineyi durdurup bana baktı.
“Teşekkür ederim Duru Abla” suratındaki masumluğa tebessüm ettim.
“Ne yapıyorsun?” dedim yanına giderek.
“Altay Bey’in emriyle meyve suyu hazırlıyorum” elindeki portakalı gösterdi.
“Neden?” dedim tek kaşımı kaldırarak.
“Bilmem. Gelir gelmez bunun emrini verdi.” yüzündeki tebessümüyle işine devam etti. Altay’ın böyle bir şey söylemesi garibime gitmişti.
“Bende yanına bir kek yapayım mı o zaman?” dediğimde Zeliş telaşla ellerini salladı.
“Öyle şey olur mu Duru abla. Biz dururken sana yapmak düşer mi?” neden bu kadar gerilmişti ki.
“Bir şeylerle uğraşmak istedim Zeliş. Hem benim elim kolum yok mu? Kendim yaparım” onun bir şey söylemesine izin vermeden mutfak dolaplarına bakmaya başladım.
“Yok tabi ki uğraşabilirsiniz ama ne bileyim. Ben dururken size bırakmam garip olur” Zeliş ister istemez benden çekinmeye devam ediyordu.
“Sıkıntı yapma” tebessümün ardından arkama dönüp malzemelerin yerini sora sora bulup tezgahın üstüne koydum. Havuçlu, tarçınlı, fındıklı kek yapacaktım. Bu kekin yeri bende ayrıydı çünkü küçüklüğümdeki aile kelimesinin karşılığı benim için sanki bu kekti. Annemin benim için yaptığı bu keki yerken kendimden geçerdim. Şimdi her seferinde yaptığımda ise hüzünle yiyordum belki ama hep ailemi hatırlıyordum.
İçimde bir ses yankılandı. Küçüklüğünün kekini Altay’a göstermek istiyorsun değil mi? dedi. Elimdeki un kabını sıktığımda başımı iki yana salladım. Hızla bu düşünceyi aklımdan sildim.
“Tarçınlı, havuçlu, fındıklı kek en sevdiğim kektir. Annem bana küçükken hep yapardı. Bunun tadı beni her defasında küçüklüğüme götürür” Zeliş gözlerine çöken hüzün ile bana baktı. Annesine çok düşkündü ve beni anlayan gözleri empati kuruyordu.
“Ne yapıyorsun?” Altay’ın sesini duyduğumda geriye dönüp kapıya baktım. Yine takım elbiselerinden birini giymişti. Benim ev halimin yanında Altay’ın ciddi duruşu birbirimize ne kadar zıt olduğumuzu gösteriyordu.
“Kek yapıyorum” malzemeleri karıştırmaya başladığımda tekrar konuştu.
“Bu evde çalışanlar yok mu da sen yapıyorsun?” kaşlarını çattığında gözlerimi sabır ister gibi yukarı kaldırdım.
“Kendim yapmak istedim ve yapıyorum Altay” dedim.
“Bu evde herkesin bir görevi var. O senin işin değil” hala ısrar etmesi bezginlikle nefes almama sebep oldu.
“Ben yaparım dedim ama Duru Hanım illa kendisi yapmak istedi Altay Bey” Zeliş’in başını eğerek açıklama gereği duymasıyla Altay başını salladı.
Ben işimi yapmaya devam ederken Altay kapının önünden içeri girip sürahideki sudan bardağına doldurmaya başladı. Beni izlediğini anladığımda elimin ayağımın birbirine girmemesi için çabalayıp çay kaşığı ile tarçın alıp harcın içine attım.
“Tarçın mı attın?” diye sordu suyunu içtiği bardağı tezgâhın üstüne koyarak.
“Evet. Bu kek tarçınsız olmaz” havuçlarıda koyduğumda bir tur daha blendırla çırptım.
Altay mutfaktan çıktığında ise ben keki fırına koymuştum.
O andan sonra kek pişene ve fırından çıkıp soğuyana kadar Zeliş’le muhabbet etmiştik. Onun hayatından, hayallerinden konuşurken konu benim ailemede gelmişti. Annem ve babamdan gururla bahsederken onların kızı olduğum için bir kere daha iyi ki demiştim.
“Mis gibi kek kokmuş evin içi” Halime abla yüzündeki samimi gülüşle içeri girdi.
“Duru abla yaptı. En sevdiği kekmiş” dedi Zeliş.
“Kokusundan bile güzel olduğu anlaşılıyor. Ellerine sağlık Duru kızım” dedi.
“Teşekkür ederim” utanarak gülümsediğimde masadan kalkıp elime aldığım tepsiyi tezgahın üstüne koydum. Zeliş’in sıktığı meyve sularından iki bardağa koyduğumda Zeliş’te yardım etmek için bana dolaptan tabak vermişti.
“Altay’a da bir tabak kek koyayım tabak verir misin?” Zeliş’e elimi uzattığımda mahcupça bana baktı.
“Altay Bey tarçını hiç sevmez ki Duru hanım. O yüzden sadece size tabak vermiştim” o an içime çöken hüzün kendini belli etti.
Ben şimdi çocukluğumdaki o tadı Altay’a tattıramayacak mıydım? Ona küçük Duru’nun hislerini gösteremeyecek miydim? Buna neden bu kadar takılmıştım ki? Yemezdi olurdu işte.
“Ben hiç duymamıştım sevmediğini. Keşke bana söyleseydin” dudaklarımı birbirine mühürledim tıpkı sesini duyurmak isteyen yüreğim gibi.
“Siz en sevdiğim kek dediğinizde engel olmayayım dedim” başımı salladığımda yüzüm düşmüştü. Tek tabağa iki dilim kek koyup meyve sularınıda koyduktan sonra tepsiyi elime alıp mutfak balkon kapısından dışarı çıktım. Altay uzun verandanın salon penceresinin önündeki masada oturuyordu. Önündeki bilgisayardan pazar gününde bile iş yaptığı anlaşılıyordu.
“Acıdım, sana da getireyim dedim” tepsiyi masanın üstüne koyup meyve suyunu önüne koyduğumda Altay garip bakışlarını bardağa dikti. Sanki bir vebalıya bakıyormuş gibi baktı.
Tarçını sevmediğini öğrendiğimi ve ona bu yüzden kek getirmediğimi de söylemeyecektim.
“Gerek yok” dedi işine dönerek.
“İç iç sıcakta iyi gider” bardağı masanın üstünden önüne doğru sürdüğümde sessiz bakışlarıyla bana baktı. Bende masada karşısında oturduğumda tabaktaki keki elime alıp yemeye başladım.
“Çalışanlara yakınınmış gibi davranma. İşleri neyse onu yapsınlar. Bu keki yapmakta onların işiydi. Bir daha böyle bir şey olmasın” Altay önündeki bilgisayardan tuşlara basarken gözlerini bana dokundurmadı bile.
“Bırak da buna ben karar vereyim Altay” bütün hevesim kaçmıştı. “Hem bu kekin yeri bende çok ayrı. Sanki bunu yaparken ya da yerken annemle babamla oturup eski zamanlarda ki gibi vakit geçiriyoruz gibi hissediyorum. En sevdiğim keki tabi ki de kendim yapacaktım” Ailemi yanı başımda hissettiğim için kendim yapmayı tercih ediyordum.
“Ailen nasıl vefat etti?” Bu soru hiç beklemediğim anda, hiç beklemediğim kişi tarafından soruldu. Altay yüzündeki ilgisizlik ile bilgisayardaki işini yapmaya devam etse de bu soruyu sormuştu.
“Trafik kazasında. O kazada ben kaldım onlar gitti” gözlerim kekin üstünde dalgınca dolanırken Altay tekrar konuştu.
“O yara izi kazadan mı kaldı?” Altay’ın ne demek istediğini o an anladım. Kazadan bahseder bahsetmez elim kolumdaki yara izine gitmişti. Uzun çizginin pütürlü yüzeyinde dolanan parmağım elektrik çarpmış gibi oradan ayrıldı.
“Evet” dedim kısaca başımı sallayarak.
Kafamdaki dalgınlığı götürmek için tabaktaki keki elime alıp ısırdığımda yüzümde hüzünlü tebessüm kaldı. Ben oldum olası keki hep elimle yemiştim. Annem nezaket kurallarını öğretmeye çalışırken bile keki elimle yemekten vazgeçmemiştim.
Düşünceler arasında elimdeki kek bir anda kapıldığında gözlerimi kırpıştırıp Altay’a baktım. Masanın diğer ucundan uzanmış elimdeki keki alarak büyük lokmayla ısırmıştı.
Şaşırmıştım. Zira Altay tarçın sevmediği halde keki yemişti. Bir kere daha şaşırmıştım çünkü tabakta bir dilim daha dururken o benim ısırdığım keki alıp yemişti.
“Kek güzel olmuş” Altay elindeki kalan keki gösterip kalanını da ağzına attığında içimdeki hüznün dağılıp sevinçle dolduğunu hissettim.
“Afiyet olsun” dedim dişlerimi gösterecek şekilde içtenlikle gülümseyerek.
İkimizin arasında o gün farklı sesler duyuldu. Birbirimizi belki de ilk defa o an farklı tanımaya başladık. Sanki normal iki insan gibi. Yaz havasının sıcaklığında, ikindi güneşinin çöktüğü o hafif esintisiyle balkon oturmalarında belki de ilk defa birbirimizin farkına vardık.
****
Altay hala aşağı verandada oturuyordu. İçimdeki güç artık yüzüğü ona göstermem gerektiğini söylüyordu. Onu aşağıda bırakıp hızla yukarı çıkmıştım ve şimdi komodine gizlediğim yüzük elimde duruyordu. Bir gerginliğin pençesindeydim ama durmak istemiyordum. Hızla aşağıya indiğimde bahçeye açılan kapıdan uçuşan perdelerin arasından geçip verandaya çıktım.
Çoktan ayağa kalkmış, bilgisayarın kapağını kapatıp dosyaları topluyordu.
“Altay” dedim yanında dikilerek.
“Söyle” dedi bana bakmadan. Hala masanın üstünü toplamakla uğraşıyordu.
“Sana bir şey göstereceğim” kalbim yerinden çıkacaktı.
“Ne göstereceksin?” dedi kaşlarını çatıp bana bakarak. O anda arkama sakladığım elimi önüme getirip sıkıca kapattığım elimi açtım.
Yavaşça indirdiği gözleri yüzükle buluştuğunda sanki o yeni yeni tanımaya başladığım Altay hiç tanımadığım birine dönüşmüştü. Yüzü kırmızıdan mora dönmeye başladığında onu ilk defa böyle gördüğümü anımsadım.
Sıktığı boğazındaki damarlar kendini belli ederken, gözlerine çöken kan çanağı kendini kaybettiğini gösteriyordu.
“Bu” dedi nefes nefese. Yapılı göğsü hızla inip kalkıyordu. “Bu nasıl senin eline geçti?” sesindeki solukluk bütün sözleri uçurdu.
“Altay” korku sesim ve gözlerimde dolanıyordu. Elimdeki yüzüğü almış ve içine bakmıştı. Gördüğü harfler ile bir şeyleri doğrulamış olmalı ki göğsünün sertleşip omuzlarının dikleştiğini gördüm.
“Cevap ver bana. Söyle çabuk nereden buldun bunu?” bir anda iki kolumdan da tutup beni sarstığında ben ellerimle onun göğsünden tutunma gereği duydum. Kollarımı o kadar sıkmıştı ki şuan kalbim onların yerinde olsa son nefesini elinde vermiş olurdu.
“Doruk. O verdi bugün. Sana sormamı istedi” duyduğu isim acıyla yüzünün gerilmesine sebep olduğunda gözlerindeki buğuyu gördüm. Altay’ı bu denli sarsan neydi?
Yüzündeki acı vücuduna da yüklenmiş olmalı ki kollarımı bir anda bırakıp masanın üstündeki her şeyi hiddetle fırlatmaya başladı. Bağırışı korumaların bizden uzakta bahçeye gelmesine sebep olurken, Halime abla ve Zeliş’in korkuyla salondan bize baktığını biliyordum.
“Allah kahretsin” Altay bağırdığında korkuyla yerimden sıçradım. Öyle ki ağaç dallarındaki kuşlar kanat çırparak bahçeden uzaklaştı.
“Onu kendi ellerimle gebertmezsem, karşımda diri diri yakmazsam bana da Siyah Baron demesinler” Doruk’tan bahsettiğini biliyordum. İşte şimdi karşımda yeraltının korkulan ismi Siyah Baron duruyordu.
Etrafı yakıp yıkmayı bıraktığında omuzlarındaki çöküşü gördüm. Yavaşça yere çömeldiğinde dağ gibi Altay gözlerimin önünde elindeki yüzüğe bakıp sessizleşti.
“Parmağındaydı” sesi yaralı bir aslan gibiydi. “Onun parmağındaydı” o dediği kimdi? Altay’ı bu denli yıkan kişi kimdi?
Onun kimsesiz gibi nefes nefese kalışı kalbime ağırlık bıraktı. Dayanamayıp yanına gittiğimde elimi omzuna koyup ona doğru eğildim.
“Altay, lütfen kendine gel” bir anda omzunda duran elimi ittiğinde sıktığı dişleriyle bana baktı. Gözlerinde bir yabancıyı gördüm.
“Çek elini” dedi boğuk ve gür sesiyle. “Bu işin içinde senin de payın varsa senden de hesabını soracağım” yapmadığım bir şeyin ithamıyla karşı karşıya geldim.
Onun çöktüğü yerden hiddetle kalkması olduğum yerde dizlerimin üstüne oturmama sebep oldu. Gözlerim etraftaki kek parçalarında dolandı. Keki yere atması sanki aileme, geçmişime, çocukluğuma edilen bir saygısızlıkmış gibi hissettim.
Kekin parçalarını toplayıp avucumun içine koyarken aklım çok başka kişideydi. Düşüncelerdeyken bir anda kırılan camlardan birisi elime battı. Ne gariptir ki tek bir acı bile hissetmedim. Başımı çevirdiğimde Altay’ın arkasına bile bakmadan arabasına doğru yürüdüğünü gördüm. Yere her basışında, sanki ölümün mührünü toprağa vuruyordu.
Adımlarının sonunda sürücü koltuğuna bindi. Kontağı çalıştırdığı anda başını kaldırdı. Gözlerimiz arabanın camının ardından birbirini buldu. Ben hala yere oturmuş ona bakarken oda arabayı hareket ettirmeden bana bakıyordu. Kulağıma ilişen ama idrakımı bulmama yardımcı olmayan Halime ablayla Zeliş’in sesini duydum.
“Kızım elin çok kanıyor” elimin başka eller tarafından tutulduğunu hissettim. Sıkıca kapattığım elimi açmaya çalışıyorlardı ama kendimi her şeye tamamen kapatmıştım. Bacaklarıma düşen sıcak kan damlalarını da hissediyordum ama bakışlarımı Altay’dan çekemiyordum.
Altay’ın ruhu yüksek dağların tepesindeki gizli evine saklanmıştı. Onun hiçbir duygu kırıntısını bile beslemeyen ölü bakışlarından anladım. Arabayı bahçede yankılanan teker sesiyle birlikte hareket ettirip u dönüşü yaparak gözden kayboldu.
Omuzlarım bu gidişin ardından çöktüğünde önüme dönüp açtığım elime baktım. Büyük cam parçası kek parçalarıyla birlikte avucumun içinde duruyordu. Nasıl olduğunu ya da nasıl battığını bilmiyordum. Aklımı kaybettiğim o anda amacım keki toplamaktı ama ben hem camları hem keki elime toplayıp sıkmıştım.
Sanki bütün bu olanlar beni kendime getirmiş gibi, kim olduğumu yüzüme tokat misali çarpmış gibi başımı kaldırıp Halime ablayla Zeliş’e baktım. Ne ara geldiğini görmediğim Umut’ta Zeliş’in yanında bana endişeyle bakıyordu.
“Sakin olun iyiyim” iyi değildim ama iyi olacaktım. Kimsenin, özellikle Altay’ın beni ezmesine izin vermeyecektim.
“Kızım hadi gel pansuman yapalım. Durmadan kan geliyor elinden” Halime Abla’nın dediğiyle elimdeki kanın fazlalığını gördüm.
“Tamam” dedim ayağa kalkarak. Altay’ın dağıttığı balkondan içeri girdiğimizde Zeliş koşarak ilk yardım çantasını getirdi. Umut beni koltuğa oturtup dikkatli bir şekilde elimin içindeki cam parçasına baktığında yüzünde buruşma vardı.
Bense dik duruyordum. Kimse beni ezemezdi. Ben babamın kızıydım. Bunca zaman yalnız ve kimsesiz bir şekilde başım dik yaşadıysam yine aynısını yapabilirdim.
“Acıyor mu?” Umut üzgün bakışlarıyla bana baktığında başımı iki yana salladım.
“Hadi ne yapacaksan yap Umut” dedim umursamaz bir şekilde.
“Yaranız derin Duru Hanım. Hastaneye gidip orada çıkarılarak dikiş atılması lazım” dediğinde itiraz etmek için ağzımı açacaktım ki bir anda hepsi birden beni engelledi. Zar zor ikna ettiklerinde evden üç kişi çıkmıştık. Halime Abla ne olur ne olmaz diye yanımda Zeliş’i de göndermişti.
Hastaneye gelmemiz bir kaç zaman dilimi ardından oldu. İçeri girip, acil kısmında müdahale yapıldığında tek bir ses bile çıkarmamıştım. Kapıma dayanan hesapları içimde halletmeye çalıştığımda Umut ve Zeliş yanımda beni konuşturmaya çalışıyordu.
“Yaranız derin hanımefendi. En az iki defa pansuman yapılması lazım. 2 gün sonra gelebilirseniz iyi olur” Hemşire pansumanı yaparken bunu birinin yapıp yapmadığını sormuştu. Sormasının sebebi bir insanın kendine bu kadar zarar veremeyeceğini düşünmesindendi.
“Teşekkür ederim” sargının üstüne yapışkanı yapıştırdığında ayağa kalkıp üstüme baktım. Elbisenin dışında kalan bacaklarıma akan kanlar kurumuştu.
“İsterseniz bununla temizleyebilirsiniz” Zeliş çantasından ıslak mendil çıkarıp verdiğinde teşekkür ederek elinden aldım.
“Ben dışarıda bekleyeyim rahat hareket et Duru abla” dedikten sonra perdenin arasından çıkıp gitti.
Dalıp gittiğim tek düşünce, Altay’ın beni bu denli yüreğime akan gözyaşları içinde ardına bakmadan gitmesine değildi. Hayatın kuytularında unutulmayaydı.
İşimi bitirdikten sonra perdenin arasından çıkıp koridora doğru yürüdüm. Arkası bana dönük Umut’u telefonda konuşurken gördüğümde ona doğru gittim.
“Altay Beye bende ulaşamadım?” İsmini duyduğumda içimdeki kan çiçekleri ürperdi.
“Tamam, eğer sen ulaşabilirsen Duru Hanım’ı hastaneye getirip eline dikiş attırdığımızı söylersin” kaşlarımın çatılmasına engel olamadım.
“Kesiklerin ciddi olduğunu da söyle” benim hakkımda bilgi vermesini istemiyordum.
“Umut” telefonu kapatıp cebine koyarken bana dönüşünü izledim.
“Duru Hanım” ne zaman geldiğimi anlamadığını belli ederek bana baktı.
“Benim raporumu hayatımda yeri olmayan insanlara verme” yüzüne ciddiyetle baktım. “Gidelim mi?” dedim son olarak düz sesimle.
“Tabii” dedi hızla başını sallayarak. Gözlerinin ruhsuz yüzümde dolandığını anlayabiliyordum. Neden tepki vermediğimi sorguluyor gibiydi.
“Zeliş nerede?” Umut etrafa baktığında yüzüne çöken telaşı gördüm. Umut’un duygularını uç noktada yaşaması artık alıştığım bir şeydi.
“Az önce yanımdan ayrıldı. Buralardadır” dedim sakince etrafa bakarak.
“Yok ben bir etrafa bakayım. İçim rahat etmez” Umut tam yanımdan ayrılacaktı ki Zeliş lavaboların olduğu taraftan bize doğru geliyordu.
“Zeliş, neredeydin?” Umut’un gergin sesiyle Zeliş şaşırarak ona baktı.
“Lavaboya gitmiştim Umut abi” Zeliş’in cevabıyla Umut’un çenesi gerildi.
“İyi” Umut önüne dönüp Hastanenin çıkışına doğru ilerlediğinde bizde peşinden gitmeye başlamıştık.
“Ne oldu Duru Abla?” Zeliş kulağıma doğru eğilip fısıldadığında ona baktım.
“Seni merak etti. Aramaya geliyordu” dedim.
“Beni mi merak etti?” Zeliş şaşırarak önümüzden giden Umut’a baktığında dudaklarının yamacında belli belirsiz tebessüm oluştu.
Hastaneden çıkıp arabaya bindiğimizde günün yorgunluğu omuzlarıma çökmüştü. Altay’ı düşünmemeye çalışıyordum. Onu aklıma dahi getirmeyecektim. Beni gözünü kırpmadan mahvetmeyi bilen adamın siyahlığına kapılmayacaktım.
Eve geldikten sonrasında odama çıkıp yatağıma yatmıştım. Bundan ertesi günüde aynı şekilde odamdan hiç çıkmadan geçirdim. Altay’ı umursamamaya çalışsam da eve gelmediğini de anlıyordum. Beynimi yiyip bitiren sorular vardı. O ismin kime ait olduğunu bilmek isteyen yanım dört bir tarafımı sıkıyordu.
****
Haftanın yeni başlangıcına geldiğimizde ise hastaneden aldığım rapor ile işten bir hafta izin almıştım. Elim bu haldeyken bilgisayar kullanmayacağım için gitmeme gerek yoktu. Şimdi ise malikanenin ön girişinde ayakta dikilip, demir kapıya bakarak gelecek olan arabayı bekliyordum.
Yaren benim izin aldığımı duyup aradığında ona üstün körü olanları anlatmıştım. Duyar duymaz ne olursa olsun buraya geleceğini söylediğinde reddetmedim. Benim de ona ihtiyacım vardı. Büyük demir kayar kapının yanındaki giriş kapısı açıldığında içeriye Yaren girdi. Gözlerindeki değişen ifadeleri uzaklıktan bile görüyordum. İlk defa gördüğü malikanenin ürkütücü derecedeki büyüklüğünü inceleyen yüzü şaşkınlık, beğeni ve heyecan arasında gidip geliyordu.
“Kızım burası ne böyle? Hogwarts’ın yan bloku felan mı?” Karşıma geldiğinde hala şaşkınlıkla açılan ağzıyla malikaneyi boydan boya inceliyordu.
“Yaren ya gelir gelmez yüzümü güldürmeyi nasıl başarıyorsun?” gülerken aynı zamanda ona sıkıca sarılmıştım.
“Şakasız bayıldım ben bu eve” dedi her karışını inceleyerek. “Ay pardon malikaneyi” dedi kendini düzeltip kahkaha atarak.
“Hadi içeri geçelim artık” cümlesine karşılık gülmeme engel olmadan omzuna hafifçe vurdum. Yan yana gelip evin büyükçe giriş kapısına doğru ilerlerken Yaren kulağıma doğru fısıldadı.
“Bu korumalar ne kadar fazla böyle?” Malikanenin her tarafında yerini alan takım elbiseli korumalara garipseyerek baktı.
“Ben buraya ilk geldiğimde de böyleydi şimdi de böyle” dedim umursamayarak.
“Altay’ın hayatı gerçekten tehlikeli galiba. Bu kadar koruma insanı diken üstünde tutar” bu durum hala onu ürkütüyordu.
“Hiç masum olmadığı gibi karanlığın içinde de kaybolmuş biri” evin kapısından girdiğimizde Yaren hala etrafı inceleme kısmındaydı.
“O karanlığın seni de işine çekmesine izin verecek misin peki?” Yaren’in sorusuyla kısa bir an adımım havada kaldı.
“Asla” dedim net yüzüm ve sesimle.
“Umarım Duru, umarım” dudaklarını birbirine bastırıp bana duygu dolu gözleriyle baktığında önüme dönüp elimle salonu işaret ettim. Birlikte içeri girdiğimizde onun beğeni dolu sesini duydum.
“Abi çıldıracağım burası ne böyle?” ağzını sonuna kadar açmış bir şekilde bakıyordu.
”O kadar da iyi değil. Ruhu yok bir kere” dedim memnuniyetsiz bir şekilde.
“Benim 2+1 evimden üç tane sığar bu salona Duru iyi misin sen?” eve bayıldığını her adımında daha çok anlıyordum.
“Bizi aşar Yaren zaten böyle şeyler. Bırak bildiğimiz hayatta rahatça yaşamaya devam edelim” dedim koltuğa oturarak.
“Sevdiğin kişi yanında olduktan sonra zorlukların üstesinden gelinmez mi Duru?” Yaren’in neden böyle konuştuğunu anlamıyordum.
“Bu durumu hiç yaşamadığım için bilmiyorum” dedim omuz silkerek.
“ Altay’a karşı hiç mi bir şey hissetmiyorsun Duru? Boşanmakta hala kararlı mısın?” Yaren’de yanımdaki boşluğa oturdu.
“Boşanmak ne kelime şuan olması için neleri mi vermezdim” bunu yapmak isteyen yanıma soğukluk bir kere girmişti.
“Hadi artık anlat neler olduğunu? Telefonda anlatmadın” konuyu değiştirmek ister şekilde bir ayağını altına alıp bana döndü. Yavaş yavaş konuya girip olan biteni anlattım. Yaren’in sinirden tutuştuğu anlarda Altay’ın arkasından ettiği lafları dinledim. Nihayetinde rahatlayıp sessizleştiğinde susarak sadece yüzüme baktı. Sanki yüzüme dalıp gitmiş gibi bakan gözlerinde söylenecek sözler dolanıyordu ama susuyor gibiydi.
“Altay’a çok kırılmışsın Duru” söylediği kollarımı göğsümde birleştirip susmama sebep oldu. “Sustuğuna göre doğru” dedi başını ağır ağır sallayarak.
“O kim ki beni kırabilecek Yaren?” Dedim ciddi durarak.
“Eğer seni kırmamış olsaydı onu bu kadar düşünüp, yaptıklarına takılmazdın. Sen hayatın boyunca sana yanlış yapan her insanı silip onun hakkında bir kere bile konuşmamışsındır” dediğinde sessizliğim içimdeki kargaşanın tersineydi.
“Her neyse. Kapatalım artık bu konuyu” anında ortamı dağıtıp hızla yerimden kalktım. “Hadi gel bahçeye çıkalım biraz”
Muhabbetimizin geri kalanı bahçede geçtikten sonra hava tamamen kararmıştı. Yaren’in gitme vakti geldiğinde yüzüm yine düştü. Birlikte dışarı çıkarken muhabbetimize dahil olan Zeliş’te Yaren’i yolcu etmek için bizimle birlikte dışarı çıktı.
“Umut” diye seslendim yanındaki koruma ile konuşan Umut’a bakarak. Kafasını hızla bize doğru çevirip koşarak yanımıza geldi.
“Buyrun Duru Hanım” dedi önümde dikilerek.
“Hava çok karardı. Yaren’i evine kadar götürebilir misin zahmet olmazsa?” bu teklifi aramızdaki samimiyeti bildiğim için ediyordum.
“Tabi, nasıl isterseniz?” Dedi tek bir itiraz bile etmeyen ifadesiyle.
“Şu meşhur Umut’la da yakından tanışma fırsatımız oldu sonunda” Yaren takılır bir şekilde Umut’un koluna vurduğunda, Umut’un gözleri sadece yanımızda dikilen Zeliş’e dokunmuştu.
“Evet Yaren Hanım” Umut’un resmi sesi istemsizce Zeliş’e bakmama sebep oldu.
Yüzündeki düz ifade ile başını yere eğmiş yerdeki taşları inceliyordu.
“O samimi gördüğü kişilere karşı böyledir. Yanlış anlama” Umut’un ciddiyetinin üstüne Yaren’i açıklama yapma gereği duydum.
“Ay bir kasıntı da burada var. Sanırsın yedik beyefendimizi” bu lafı Umut’un Yaren’e garip garip bakıp kenara çekilmesine sebep oldu. Bu haline kahkaha atarken Umut bu sefer hepimize aynı bakışı attı.
“Uzun zamandır bu kadar gülmemiştim” yanaklarımdaki kaslar ağrımaya başlamıştı. Ayaküstü muhabbetimiz biraz daha devam ettikten sonra Yaren’e veda edip gidişini izledim.
Hiç tepki bile vermeden öylece ayakta dikilip gökyüzünü izledim. Serseri yüreğim vermeye çabaladığı kararların dışına çıkmaya çalışıyordu. Bir yanım ölesiye nerede olduğunu merak etmeye başlarken, diğer yanım elindeki tokmak ile ona vurup susturmaya çalışıyordu.
Kaç zaman diliminde hala aynı yerde durduğumu bilmesem de dikkatim büyük demir kapının açılması ile gitmişti.
Umut Yaren’i bırakmış ve geri dönmüştü. Arabayı diğer arabaların yanına park edip çıktığında gözleri beni buldu. O gözlerde resmi bir koruma değil de beni düşünen bir Umut vardı. Bende ne görüyordu bilmiyorum ama bana konuşmadan iyi olup olmadığımı soruyordu.
Adımlarımı ona doğru atmaya başladığımda bir şey sormak isteyeceğimi anlamıştı. Hatta neyi soracağımı bile bildiğine emindim. Tokmağı vuran yanım sessizleştiğinde Altay’ı merak eden yanım zaferini kazanmıştı.
Evet, beni değersizleştiren adamı merak ediyordum.
“Bir şey mi oldu Duru Hanım” dedi resmiyetle. Onun resmi olmasından hiç hoşlanmıyordum.
“O nerede Umut?” sorum düz ve netti. Sadece cevabını alıp arkamı dönerek gidecektim. Umut ise kimi sorduğumu anladığında başını belli belirsiz iki yana salladı.
“Altay beyi bizde bulamıyoruz Duru Hanım. Kapıdaki korumalardan birine beni rahatsız etmeyin demiş. Kendini iyi hissetmediği zamanlarda böyle ortadan kaybolurdu ama oda en son seneler önce olmuştu” Umut’un söyledikleri yolumdan beni geri çevirecek kuvvetteydi.
“Nasıl bulamıyoruz? Hiç mi soruşturmuyorsunuz etrafa? Ya başına bir şey geldiyse?” adam iki gündür ortada yoktu ve kimse peşinden aramamış mıydı?
“Beni rahatsız etmeyin dediyse lafını ezemeyiz” Umut’ta merak ediyordu ama Altay’ın lafını ezemezdi.
“Şaka gibisiniz” hayretim gözlerime ilişti.
“Merak etmeyin. Altay Bey kendini iyi hissettiğinde geri döner” Umut’un yüzündeki rahatlık içimdeki sıkışıklığa biraz olsun iyi geldi.
“Ne merak edeceğim canım. Patronunuz diye dedim” Umut bu söylediğime karşılık vermese de dudağının kenarına belli belirsiz bir çizgi ekledi.
Hızla arkamı dönüp eve doğru gittiğimde Umut’un o gülüşüne sinir olmaya başladım.
Sinirim yavaş yavaş geçmeye başladığında aklım sadece Altay’da kalmıştı. O son hali gözlerimin önünde dolanırken nereye gitmiş olabileceğini düşündüm. İşte bir kere daha büyük bir darbeyle karşı karşıya geldim. Ben Altay’ı tanımıyordum. Neyi severdi, neyden hoşlanır ya da hoşlanmazdı. Kafa dinlemek istediği zaman nereye giderdi. Barına gidip orada durduğunu biliyordum ama daha fazlası yoktu. Altay benim gözümde sırlarla doluydu.
****
Başımı salıncağın zincirine yaslayıp ayaklarımla kendimi ileri geri hareket ettirdim. Altay’ın ortadan kaybolmasının üzerinden üç gün geçmişti. Ona olan öfkemle, merak ettiğim yanım yarışıyordu. Umut’a her soruşumda beni geçiştiriyordu. Bir şey vardı ve bana söylemiyordu. Yüzünün düşüklüğünden, saatlerce ortadan kayboluşundan ya da sorularıma vermediği cevaplardan anlıyordum. Şimdi ise yürüyüş diye çıktığım yolun sonunda kendimi bir parka atıp salıncakta sallanıyordum.
Korumalar benden uzakta nöbet tutarak etrafı dikkatle incelerken ben dalgınca sallanıyordum. İnsanların garip bakışları kendi üstümde ve korumalardaydı. Anneler bu durumdan korkmuş olmalı ki çocuklarının ellerinden tutup uzaklara götürüyordu. Altay hayatıma girdiğinden beri yapayalnız kalmış gibi hissediyordum.
İnsanların benden rahatsızlık duymasını istemediğimden parktan ayrılıp evin yolunu tekrar yürüdüm. Demir kapıdan içeri girdiğimde ilk gözüme çarpan Umut oldu. Telefonla konuşurken gergin yüzüne ek olarak elini hararetle sallıyordu. Karşıdan her ne duyduysa kötü olduğu belliydi. Ona doğru hızlı adımlarla giderken sesi artık kulağıma ilişmeye başladı.
“Bile bile bunu kendisine nasıl yapar?” Elini saçına karıştırdı. “Eğer oradan çıkartmazsak son nefesini verene kadar kalır” kimden bahsediyordu.
Telefonu kapatıp hiddetle arkasına döndüğünde beni gördü. Yüzünde geçen duygu geçişleri sonunda derin nefes verip pes etti.
“Neler oluyor?” dedim.
”Duru Hanım ne zaman geldiniz?” duymamam gereken şeyleri duyduğum için çekinerek bakıyordu.
”Sana neler olduğunu sordum Umut?” dedim sadece tek bir şeye odaklanarak.
“Size söyleyip söylememek arasında gidip geliyorum” kararsızdı.
“Söyle Umut” netliğimi gören yüzü pes edip konuşmaya başladı.
“Altay Bey kendi ölümünü getirmek ister gibi dövüşlere katılıyor Duru Hanım. 3 gündür dövüş ringinden neredeyse hiç çıkmadan rakipleriyle dövüşüyormuş” Umut’un söyledikleri şok içinde elimi ağzıma götürmeme sebep oldu.
“Altay böyle dövüşlere katılıyor muydu?” Dedim şaşırarak.
“Üstünden atamayacağı kadar sinirlendiğinde ya da kafası çok dolu olduğunda gidiyordu ama bu sefer ki çok uzun sürdü” onun hakkında bir gerçek daha öğrenmiştim. “Bu kadar uzun süre dövüşlerde kaldığını hiç görmemişimdir”
“Nasılmış peki?” Yüzü gözlerimin önüne geldiğinde kötü şeylerin olmamasını istedim.
“Bile isteye kendini dövdürüp kendinden geçmiş durumda” kaşları acı ile kapandı.
“Bir kuralı felan yok mu bu yerlerin? Belli bir şeyden sonra dövüştürmemeleri gerekli” kalbime işleyen telaşı geri plana atmaya çalıştım.
“Ne yazık ki yeraltı dövüşleri de çoğu işler gibi yasadışı. Orada kurallar yoktur. Ölsen de kimsenin umurunda olmazsın” Umut işin ciddiyetini söyledikçe benim içimdeki sancı artıyordu.
“Ne duruyorsunuz peki Umut? Adamın ölmesine izin mi vereceksiniz? Çıkartsanıza oradan” bağırarak konuştuğumda bütün korumalar mahcupça kafalarını eğdi.
“Denedik Duru Hanım. Çıkartmaya da çalıştık ama bir daha müdahale edersek hepimizi kurşuna dizeceğini söyledi” oda ne yapacağını bilemez şekilde bakıyordu.
“Bir adamı ikna edemediniz yani?” kınar gibi baktığımda bana utanarak baktılar. “Beni hemen oraya götürün” gidecektim. Altay’ın bütün yaptıkları aklımın bütün hatıralarından silinip geri plana atılmıştı. Muhakkak bu konu konuşulacaktı. Kırgınlıklarımı unutmayacaktım ama şuan tek derdim onu oradan çıkarmaktı.
“Olmaz. Altay Bey bu sefer kesin bizi öldürür” Umut telaşla kafasını iki yan salladı. Karşımdaki kalıplı adam utanmadan Altay’dan korktuğunu gösteriyordu.
“Umut eğer beni götürmezseniz belki de Altay’a kötü şeyler olacak. Beni götürün ikna edebilirim. Söz tehditlerle getirttiğimi söyleyeceğim” Bütün kozlarımı kullanıyordum.
“Vay anasını satayım. Nasıl bir seçimin içine düştük böyle? Götürsek bir dert götürmesek bir dert” Umut yanında dikilen korumalara bakıp konuştu.
“Abi ben Duru Hanımı götürme taraftarıyım” Gökhan ile birlikte yanındaki diğer korumalarda başını salladı.
Umut sakalını sıvazladıktan sonra pes ederek bana baktı. Eliyle arabayı gösterdiğinde götüreceğini anladım. Hızla arabaya bindiğimde arkamızdan da bir kaç korumanın bizimle geldiğini gördüm.
“Orası illegal bir yer olduğu için fazlasıyla tehlikeli insanlarla dolu. Yanımızdan bir an olsun ayrılmadan Altay Bey’i ikna etmeye çalışın Duru Hanım” direksiyon başında arabayı hızla sürerken bana baktı. “Ümit ediyorum ki bir sıkıntı çıkmadan işimizi halledebiliriz” düşünceli duruyordu. Nasıl bir yer olduğunu gidince görecektim.
“Merak etme hiçbir sıkıntı olmayacak” dedim rahatlatmaya çalışarak.
“Umarım Duru Hanım. Altay Bey sizi korumak için bize emir vermişken tehlikenin göbeğine götürmek ayağımıza kurşun sıkmakla eş değer” stresliydi. Stresi Altay oradan çıkmadan da gitmeyecekti. Onun gibi bende stresliydim. Altay’ın olabilecek hali gözlerimin önüne geldikçe ayazların içinde kalmışım gibi buz kesiyordum.
Araba dar sokakların arasında, yıkılmak üzere olan binaların önünde durduğunda aynı anda arabadan çıkmıştık. İçeri giren tehlikeli tipler ile yerimde gerildim. Korumalar ve Umut ile birlikte bende içeri girdiğimde ağır rutubet kokusundan genzim yandı. Değişik tipteki insanların arasından geçtiğimde bu büyük mekandaki insanların tekinsizliği beni bir kere daha tedirgin etti. Umut’un yönlendirmeleri ile merdivenlerden aşağı indiğimizde kulağımıza dolan tezahürat sesleriyle kalbim hızlandı.
Duvarlarındaki alçıların döküldüğü merdivenin son basamağından sonra etrafı inceledim. Kalabalık insanlar tel örgüler ile kapatılmış ringin etrafında birbirini ezecek şekilde tezahürat yaparken, ben parmaklarımın üstünde yükselip içeriyi görmeye çalıştım.
“Oradaki Altay’ mı?” dedim yanımdaki Umut’a.
“Büyük olasılıkla” bunu söylediği anda ben hızlı adımlarımı insanların arasına doğru atmaya başladım.
“Duru Hanım kalabalığa karışmayın bekleyin” Umut arkamdan bağırsa da nafileydi. İnsanları ellerimle itekleyip aralarından geçerken bazı erkeklerin pis bakışlarını üstümde hissediyordum.
Üstümde ip askılı siyah crop atletim ve aynı renkte taytım vardı. Yürüyüş dönüşü aynı kıyafetlerimle geldiğim için böyle gelmek zorunda kalmıştım. Önümdeki son insanı da kenara çekip tel örgülere parmaklarımı geçirip içerideki iki kişiye baktım.
Üstü çıplak olan adam altında yatan başka bir adama yumruklarını sıralarken yüzündeki hırsı gördüm. Adamın boğa gibi kükreyerek ağır darbelerle harmanlanan yumruklarını indirdiği kişiye bakışlarımı indirdim. O yumruklar benim göğsüme atılmış gibi dizlerimin bağı çözüldü. Dövdüğü kişi Altay’dan başkası değildi ve o bilinci yerinde olsa da karşılık dahi vermeden tavanı izliyordu. Elleri dermansız bir güçsüzlükle yanında dururken ben yerimde çırpınmaya başladım.
Altay’ın yüzünde ise sanki zorlu yolların sonunda ulaştığı büyük bir vazgeçiş vardı. Kendiyle olduğu hesaplaşmanın içinde o yumrukları hak ediyormuş gibi hareket dahi etmiyordu. Vücudu burada ama gözleri başka bir alemi izliyor gibiydi. Ne görüyordu o hayalde bilmiyordum ama sanki hüzünlü bir veda içindeydi.
“Altay” diye bağırdım tel örgüye vurarak. Beni duymuyordu. Kalbim o beni duymadıkça daha çok acıdı. Onu böyle kanlar içinde görmek saçıma aklar düşürmüş gibi hissettirdi.
“Kendine gel ne olur?” Daha çok bağırdım ama tezahürat yapan insanların arasında sesim hiç yankılanmıyordu. Etrafa baktığımda ne yapabilirim diye düşündüm.
Düşüncelerim yerle yeksan oldu. Adımlarım tek bildiğim amaç için harekete geçti. Tel örgülerle kapatılmış ringin kapısında nöbet tutan adamın da nefessiz bir şekilde maçı izlediğini gördüğümde fırsattan istifade kapının üstündeki anahtarı alıp ringten içeriye girdim. Kapıyı kapatıp kilitledikten sonra anahtarı geri çıkardım. Ne yaptığımın ben bile farkında değildim ama artık ringte üç kişi olduğumuzu biliyordum.
“Lan ne oluyor?” Nöbet tutan adam beni içeride gördüğünde şok içinde bir bana bir kapıya baktı. Sonrasında hızla kapıyı açmaya çalıştığında kapıyı sarsmaya başladı.
“Anahtar nerede?” Kilitli kapıyı daha çok sallayarak açmaya çalışırken onu görmemezlikten gelip arkamı döndüm ve Altay’a vurmaya devam eden adama doğru bağırarak koştum.
“Bırak onu pislik herif” sesim etrafta yankılanırken tezahürat yapan insanlar ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Son olarak Umut’un korkuyla ismimi bağırdığını duysam da artık hiçbir şey beni durduramazdı.
Altay’ın üstündeki adamın sırtına atladığımda boynunu iki kolumla sıkıca sıktım. Son darbem ise dişlerimi kulağına geçirmek oldu. Öyle kuvvetle ısırıyordum ki koparmama az kalmıştı. Adam ne olduğunu anlamadan kollarımı çekerek beni kenara atmaya çalışsa da nafileydi.
“Ah bırak ulan kulağımı” gözlerim yerdeki Altay’ı görürken onun gözleri artık kapalıydı. Hala benim geldiğimi görmemişti ya da en kötü ihtimalle bilinci gitmişti.
“Sende kimsin?” Adamın gürleyen sesi beni korkuyla titretti. Kuvvetle dişimi daha çok sıktığımda adam artık sırtında benimle birlikte ayağa kalkmıştı.
“Seni gebertmezsem bana da kertenkele demesinler” bunu yapacağını belli eden sesi gürlediğinde artık bütün herkes bizi izliyordu.
İnsanlar bu sefer bize tezahürat yaparken bu insanların sadece kaos istediğini anlamıştım. Ben bu adamın üçte biri kadar bile değilken beni eline geçirse öldüreceğini benim kadar onlarda biliyordu. Ona rağmen büyük bir heyecanla coşku veriyorlardı. Umut ve korumalar tellere vurup beni kurtarmak için çabalarken adam beni sırtında daha çok savurmaya başladı.
At kuyruğu yaptığım saçım o kuvvetle adama çarpmaya başladığında kadın olduğumu anlamış olmalı ki gururuna yediremediği sesiyle bağırdı. “Hemen ellerini çek yoksa seni şuracıkta öldürmek bir dakika mı bile almaz kadın” işte o an olanlar oldu. Altay kadın lafını duyduğu anda yattığı yerde gözlerini hızla açtı. Sanki derin denizlerden sıyrılmış gibi, sanki gökten yeryüzüne çakılmış gibi başını çevirip kanlar içindeki yüzüyle bana baktı. O gözlerindeki ani geçişler ile bana baktığında ben onun yaralı haline düğümlenen boğazımla baktım. Adamın üstüne atlayanın, hatta kapıyı kitleyenin de ben olduğunu o zaman anladı.
O sırada dikkatim dağılırken sırtında olduğum adam dediğini yapmak ister gibi beni hızla sırt üstü yere attı. Sırtım yere hızla çarptığında kemiklerimde hissettiğim acı nefesimi kesti. Sesim boğazımda takılı kalırken acıyla inledim.
“Seni geberteceğim ve bu çok kolay olacak” ben kemiklerimdeki acıyı defedemezken yerimden bir milim bile kımrayamadım. Üzerime gelip yumruğunu yanağıma attığında hayatım tepetaklak olmuş gibi gözümün önü kararmıştı. İlk defa yediğim yumruk ömrümü bitirmek ister gibi acımasızcaydı.
Gözümden süzülen yaş hissettiğim acıyaydı. Altay bundan daha fazlasını nasıl kaldırmıştı?
“Benim üstüme atlayıp gururumu ayaklar altına almak neymiş göreceksin” son yumruğunu bana kaldırmıştı ki nereden geldiğini anlamadığım ayak darbesiyle tel örgülere doğru fırladı.
Karnının yan boşluğuna ayağıyla vurup fırlatan kişi Altay’dı ve ne zaman ayağa kalktığını sorgulayamadan adamın üstüne çullanmıştı.
“Nasıl cüret edersin ona vurmaya?” Sanki az önce yerde hareketsizce dayak yiyen kendisi değilmiş gibi adamın yüzüne darbelerini indirirken kısılan kirpiklerimin arasından havaya kalkan kolunu görüyordum. Öyle sıklıkla adamın yüzüne vuruyordu ki sayısını unutmuştum.
“Sen Karen soyadından olan bir kadına nasıl dokunmaya cüret edersin?” Altay kendinden geçmişti. Öyle ki göğsü hızla inip kalkarken bir öncekinden daha çok sert olup aşılmaz oluyordu. Çenesindeki gerginlik dişlerini sıktığını gösteriyordu. Buradaki bütün insanlar gelse bile onu adamın üstünden çekemeyeceklermiş gibi gücüne güç katmıştı.
“Altay” canımın acısı yavaş yavaş giderken ona seslensem de duymadı.
“Ölüm fermanını kendi ellerinle, attığın o yumrukla imzaladın kertenkele” bir anda yumruklarını bırakıp adamın boğazını elleriyle sıkmaya başladığında öyle bir kuvvetle kaplan kesilmişti ki, demire bürünen vücudu adamın karnına attığı yumruklardan etkilenmiyordu bile. Adam artık garip sesler çıkarıp ellerini kurtulmak için tellere vurarken karşımda birinin ölmek üzere olduğu son halini gördüm.
“Lütfen dur artık” yerimden zorlukla doğruldum. Yanağımda hissettiğim zonklama başıma geçtiğinde elim dönen başıma gitti. Burnumdan sızan kanlar dudağımın üstüne gelmişti.
“Ölmek istemiyorum” adamın boğuk çıkan sesiyle yüzünün kızardığını gördüm. Adımlarımı Altay’a doğru attığımda hızla yanına oturdum. Ellerimi adamın boğazını sıktığı ellerinin üstüne koyduğumda demir gibi olan elleri bir anda durur gibi oldu.
Başını bana çevirip baktığında gözlerinde başka bir canavarla karşı karşıya geldim. O canavar iyi biriydi. Sadece korumaya odaklanmış bir canavardan başka bir şey değildi.
“Lütfen bırak” dedim fısıltıyla başımı iki yana sallayarak. Gözleri sık sık yanağımdaki morluğun üstünde ve burnumdan akan kanda dolanıyordu.
“Ulan” dedi boğazındaki kasılma ile. Yutkundu derince. Ardından tekrar adama döndü.
“Gebermen senin hakkına yazıldı bir kere” Altay eski haline tekrar dönerken bir anda tekrar adamı boğmaya başladı. “Bak bir ölüm sebebine. Bak yaptığına” dedi kükrer gibi. Gözleri yerinden fırlayacakmış gibi bakan adam kısa bir an bana baktı. Yanağımdaki morarmaya başladığından emin olduğum yere ve burnumdan akan kanlara baktı.
“Yalvarıyorum artık ne olur bırak?” Bırakması için çırpınıyordum. Etrafa baktığımda kapıdaki insanların ellerindeki bir sürü anahtarlarla kilidi açacak anahtarı aradıklarını gördüm. Aklıma gelenle hızla cebimde sakladığım anahtarı kapıya doğru fırlattım. Adamlar ellerindekilerini bırakıp anahtarı tel örgüler arasından almaya çalıştılar. Bense Altay’a döndüğümde tekrar ellerini adamın boynundan çekmek için kurtarmaya çalıştım.
“Birini daha öldürdüğünü görmek istemiyorum Altay. Bu sen değilsin” son kelimemde bağırdığımda Altay aniden yerinde durdu. Boğazından içeri nefes giren adam öksürerek nefes almaya başladı.
“Bu işin burada bittiğini düşünme. Kara listeme eklendin” Altay her ne kadar adamın kulağına fısıldasa da ne dediğini duymuştum.
Bir anda ayağa kalkıp sanki az önce bir ton dayağı kendisi yememiş gibi yerinde dik durdu.
Kapının kilidini açıp içeriye giren adamlarsa Altay’a bir adım bile atamadan ayakta dikilmeye devam ettiler. Onların gözleri Altay ve yerdeki kertenkele lakaplı adamda dolanırken kim olduğumu merak ettikleri bakışları da arada beni buluyordu.
Ayakta dikilen adamları itekleyip aralarından çıkan başka bir adama gözüm takıldı. Boynundaki altın zincir kolyesi ve elindeki tesbihi ile buranın kabadayısı gibi görünüyordu.
“Kim bu kal*ak? Bütün oyunu mahvetti hemen çıkartın buradan” çattığı kaşları benim üzerimdeydi.
“O bakışlarını düzelt Gölge. Benim himayemdeki kadına ağzından çıkacak kelimelere de dikkat et” Altay’ın sert sesi tekrar ona bakmama sebep oldu. Yanımda durmuş ayakta dikiliyordu. Gözünü bana çevirdiğinde kalkmam gerektiğini anladım. Oturduğum yerden ayağa kalktığımda yanağımdaki acının tekrar başıma gittiğini hissettim. Elim dönmesini engellemek için başıma giderken Altay’ın sesini duydum.
“Sen hangi akılla buraya gelirsin be kadın. Akıllı ve cesaretli gibi görünüyordun ama tam tersiymişsin” kulağımın dibinde konuşsa da sesi gürlüğünü belli ediyordu. Yanıma eğilip bir anda beni kucağına aldığında içime kapanır gibi Altay’a doğru çekilerek beni taşımasına ses etmedim.
“Bana diyene bak. Hangi akıllı adam buraya gelip kendini dövdürür ki?” başım dönse de kaşlarım çatık net bir bakışla ona bakıyordum.
“Akıllı adam olduğum için buradayım” ne demekti bu?
Kucağında dururken ellerimi boynuna sardım. Gözlerim onun yan profiline dalıp giderken ringin içine giren kalabalık insanların arasından geçmeye başladık.
“Siyah Baron” tam yanından geçtiğimiz kabadayı adam dudağının kenarındaki hafif sırıtma ile bize bakıyordu. “Bu küçük hanım hızla evlendiğin karın mı oluyor?“ adam beni incelerken burnunun kenarının tiksintiyle yukarı kalktığını gördüm.
“Vereceğim cevap senin seviyene ağır kaçar Gölge. İşine bak” Altay’ın dik duruşu karşımdaki adamı ezip un ufak etti.
“Öyle olsun” adam her ne kadar kabul ediyor gibi görünse de gözlerinde hiddet vardı. Çözülmemiş sorunlarla dolu gibiydi.
“Şimdi çekilin yolumdan” Altay’ın cümlesi herkesin emrini yerine getirme yarışıyla kenara çekilmesine sebep oldu. Sıralı halde kenarda duran insanların arasından geçip dışarı çıktık.
Merdivenleri sanki kucağında ben yokmuşum gibi hızla çıktığında artık depo gibi yerden kurtulup dışarıya kavuşmuştuk. Umut ve diğer korumalar arkamızdan koşup yanımıza geldiğinde elleri önlerinde alacakları hükmü bekliyorlardı.
“Bunun hesabını hangi mantıklı cevaplarla vereceksiniz” sesi sakindi ama bunun fırtınadan önceki sessizlik olduğunu hepimiz biliyorduk.
“Efendim sizi çıkaramayınca ne yapacağımızı şaşırdık” Umut’un konuşurken sesi titredi.
“S*ktirtmeyin lan hepinizi” öyle bir bağırdı ki depodan çıkan insanların gözü bizi buldu. “Sizin göreviniz Duru’yu korumakken hangi beyin hücrenizle bu it yuvasına getirdiniz?!” sesi bir öncekinden daha gür ve yüksekti. Ellerimi sardığım boynu kaskatı kesilirken ses tellerindeki titreşimi parmak uçlarımda hissettim.
“Benim yüzümden” dedim sesime çöken çekinme ile. Hızla kafasını bana çevirip eğdiğinde gözlerinde gördüğüm karanlık ile bakışlarımı kaçırıp başımı yavaşça boynuna doğru yaklaştırarak yüzümü gizledim.
“Senin hesabın sonra kesilecek” Altay’ın sesi kulaklarımdaydı ama ben onu duyamıyor gibiydim. Burnum yaz şenliğinin ortasında huzurun kokusunu aldı. Altay’ın kokusuydu bu. İçimdeki şen kahkahaların çoğaldığı kapıların anahtarını elleriyle açan bu koku yüreğimdeki telaşın sesini duyurdu.
“Ne derseniz haklısınız efendim” Gökhan’da başını eğdiğinde Altay tekrar konuştu.
“Bu konu burada kapanmadı. Hesabını ağır ağır keseceğim” duyduklarıyla birbirlerine baktıklarında hepsinin gözünde Altay’ın kestiği hesaplar geçti. Altay’ın arabaya geçmelerini emretmesinin ardından diğer arabaya doğru hareket ettiler.
“Yerin rahat mı?” Arabalarına binen korumalardan gözümü çekip Altay’a çevirdiğimde başını hafif eğmiş bana bakıyordu.
“Ne?” dedim yüzüne anlamaz şekilde bakarak.
“Kucağımdan inmemene diyorum. Rahatsa hep sana tahsis edeyim” söyledikleri kalbimde bir cümbüşü doğurdu. Ellerimi boynundan çözüp kendimi hızla yere attığımda at kuyruğu yaptığım saçımdan çıkan tutamları kulağımın arkasına verdim.
“Ne alaka? Beni kucağına alan sendin”
“Eğer kucağıma almasam o sürünün içinden çıkamazdın” öyle ortamları bilmesem de hiç tekin olmadığını anlamıştım. “Geç arabaya” arkamda duran arabayı işaret ettiğinde kendisi çoktan sürücü koltuğuna oturmuştu.
Yolumuz sessizlikle geçti. Sokakların arasından son gaz geçerken dışarıdaki hiçbir şeyi görememem daha da endişelendirdi. Ellerimle koltuğun iki yanından tutundum. Tırnaklarımın sürttüğü deri yüzey gıcırdadı.
“Yavaşla biraz” dedim yola odaklanarak. Gözümün önüne gelen tek sahne kazaydı. Ailemi benden koparan o kara geceydi.
“Korkuyor musun?” dik duruşumdaki stresi görür gibi baktı.
“Korkum varsa da kendi can sağlımı düşünmemden. Yavaşla dedim sana” gaza daha çok yüklenmesi son cümlemde tekrar etmeme sebep oldu.
“Kork Ölüm çiçeği. En çok kendi canın için kork” sesi ölüm rüzgarı gibi bana doğru esti.
“Ne demek oluyor bu?” gözlerimi kısıp ona baktım.
“Korku iyidir. Kimi korkunun esirliğinde yok olduğunu düşünür ama cesaretli olmanı sağlayanda, seni dik tutanda korkudur. Duyguları taze tutar”
“Ben öyle düşünmüyorum” dedim savunarak. “Nasıl mutluluk ve üzüntü bir duyguysa korku da bir duygudur”
“Sen hiç korku içinde kendi canını korudun mu?” Gözlerime öyle bir baktı ki köşelerde bir yerde o uçurumdan düşmüş Altay’ı gördüm. “Bu dediğimi yaşadığın an korku senin için artık sıradan bir duygu olmaz. O an anlarsın ki korku içindeki cesaretinle çoktan harmanlanmış olur” ne yaşamıştı bu adam?
“Ben hala aynı düşüncedeyim” önüme döndüğümde sorgulama isteğim suallerimle doluydu.
“Bunu anca yaşayınca anlarsın” mahşer yeri yalnızlığı aramızda köprüler kurdu. Sonra bir şey demeden torpidoya uzandı ve içinden mendil çıkardı. Gözümün önüne uzattığı mendile baktıktan sonra bakışlarımı ona çevirdim.
”Bu ne için?” dedim.
”Burnundan akan kanı sil” dedi mendili sallayarak.
”Sen ilk önce kendini düşün” benim yüzümden daha kötü durumdaydı.
”Beni boşver” dedi umursamazca. Elindeki mendili daha fazla bekletmeden aldım ve üstteki kapağı indirip aynadan yüzüme baktım. Yanağımda kocaman bir morluk vardı ve onun etkisiyle burnumda kanamıştı. Hissettiğim acı yüzümü buruşturmama sebep olurken Altay’ın sesini duydum.
”Gelmişini geçmişini si-” fısıltıyla konuştuğu kelimeyi devam ettirmeden tamamen içinden konuştu. Ben yüzümü temizlemeye başladığımda artık sessizliğin esiriydik. Yol uzun bir sürüşün ardından durduğunda Altay arabadan indi. Bende hızla indiğimde hızla onu takip ettim. O an kendi barına geldiğimizi de anlamıştım.
“Sen diğer arabaya geç. Umut seni eve götürecek” o an arkamızda duran araçtan inen Umut’u gördüğümde hızla Altay’a döndüm.
“Ben gitmiyorum. Konuşacaklarımız var” artık beklemek istemiyordum. Ne konuşulacaksa konuşulacaktı.
“Benim konuşacak bir şeyim yok. Bugünlük maceran sana yettiyse eve git” kestirip atması ellerimi iki yanımda yumruk yapmama sebep oldu. Ona doğru bir adım atıp sesimdeki sinirle tekrar konuştum.
“Öyle istediğin gibi bana emir veremezsin Altay Karen. Sen istediğini söyleyip sorabiliyorsan bende sorabilirim. Şimdi nerede konuşmak istediğine sen karar ver” gururumu ezmesine izin vermeyecektim.
“Haddinin ve sınırının çizgisini sana en başından gösterdim. O kuralı ezme Ölüm Çiçeği” adımları bana yaklaştı. Etrafımızdaki insanları umursamadan yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Yüzü ruhsuzdu ama gözleri farklıydı. Simamın her satırında takılan gözleri sessiz kelimeleri sıralıyor gibiydi.
“Ezersem ne olur?” dedim dik başlılıkla.
“Bende seni ezer geçerim ve emin ol bundan bir an olsun tereddüt etmem” acımasızlığı varlığını çözemediğim bir yerleri yıktı geçti. Sanki aşılmaz bir darbeyle savrulmuş gibi bir adım geriye sendeledim.
“Buna izin vermem. Beni böyle saçma bir evliliğin içine sürükledin ama daha fazlasına izin vermem” başımı diktiğimde oda tıpkı benim gibi bana doğru başını eğdi.
Sessizlik bizi birbirimize bağladı. Neydi bu yaşananlar ya da hissedilenler? Bilmediğim ama varlığından emin olmaya başladığım bir gerçekten kaçıyordum. Düşe kalka kaçtığım her şey dizlerimi kanatmaya başladı. Aniden, bir anda o ipleri koparan gözlerimin içine bakıp Umut’la konuşan Altay oldu.
“Umut” dedi bağırarak. Bense gözlerimi ve dik duruşumu ondan çekmiyordum. “Gidin buradan” dedi hala gözlerime bakarken.
“Tabi efendim” Umut yanıma gelip dikildiğinde hala Altay’a bakmaya devam ediyordum. Bir yandan boğmak isterken diğer yandan yüzündeki yaralara canımı sıkıyordum. Neden böyleydim ki?
“Ferdi” dedi barın kapısında nöbet tutan korumaya. “Bu kadın bu barın içinden bir adım dahi atmayacak” onu boğma isteğim biraz daha çoğalmıştı.
“Emredersiniz Altay Bey” dedi koruma başını sallayarak.
Altay arkasını dönüp giderken çıplak sırtındaki gerginliğe baktım. Üst tarafında hiçbir kıyafeti olmadan bardan içeri girip gözden kayboldu. İçimdeki siniri çığırarak atmama ramak kalmıştı.
“Gidelim mi Duru Hanım?” dedi yanımdaki Umut. Bugün buradan konuşmadan ayrılmayacaktım. Söylenmesi gerekenlerden kaçamayacaktı.
“Umut, Altay’ın arabasında telefonum kaldı. Onu alabilir misin?” Sesim sakindi. Bu sakinliğime inanarak başını sallayıp yanımdan uzaklaştı. Gökhan ise peşinden geldiğimi zannederek arabaya doğru ilerlerken etrafıma baktım.
Kapıdan giremeyeceğimi biliyordum. Havanın kararmaya başlamasıyla insanların yoğunluğu artmıştı. Buda benim işimi daha da kolaylaştırıyordu. Arkamı dönüp dikkat çekmemeye çalışarak barın yan sokağına doğru girdim.
Ön taraftaki müzik seslerinin inadına ara sokaklar sessizdi. Ayağımdaki ayakkabımın sesi dar sokakta yankılanırken barın başka girişi olup olmadığını incelemeye başladım. Ne kadar ilerlesem de bir pencere bile görememek ümidimi kaybettirdi. Tam vazgeçecektim ki binanın köşesinde bir kapı gördüm. Demir ve dıştan açılmayan kapının önünde afrika örgülü barmen duruyordu. Bir kere görsem de çok dikkat çektiği için unutmam imkansızdı. Elindeki sigarayı acele acele içerken içeri yetişmek için yaptığı her halinden anlaşılıyordu.
Beni görmedi. Etrafına bakmıyordu bile. Elinde sigarası, yerdeki taşları ayağının ucuyla oynayarak eziyordu. Tek giriş biletimin bu olduğunu bildiğim için ona belli etmeden duvar dibine sindim. İçeri girdiğinde kapı kapanmadan benimde girmem lazımdı. Geldiğim yöne bakıp stresle beklemeye başladım. Belki de şuan beni aramaya koyulmuşlardı.
Afrika örgüleri olan barmen sigaranın sonuna gelip yere attı ve ayağının ucuyla ezdi. O hareketlendiğinde bende hareketlendim. Arkasına dönüp kapanmasın diye önüne taş koyduğu kapıyı açarak içeri girdiğinde gözden kayboldu. Kapı ağır ağır kapanırken koştum ve tam kapanmak üzereyken elimi araya soktum. Etrafı kontrol edip içeri girdiğimde artık kulağıma sadece müzik sesleri geliyordu.
Hızlı hareket edip içeri girdiğimde insanlar dans etmekten başka gayesi yok gibi zıplarken ben bildiğim merdivenleri çıkmaya başladım. En son buraya geldiğimde olanları hatırlamam korkuluktaki elimin titremesine sebep oldu. Uzun koridora çıkıp koştur adımlarla iki kanatlı kapının önünde durduğumda hiç düşünmeden kapıyı açtım.
İçerisi bu sefer boştu. Kapıyı kapatıp içeriye girdiğimde en ufak sese bile yoğunlaştım. Çalışma odası kısmında olmayan Altay’ın arka tarafta olabileceğini düşünüp adımlarımı oraya attım. Yatak odası kısmına girip içeri girdiğimde tahmin ettiğim gibi buradaydı. Banyodan su sesi geliyordu. Benim girişimle su seside kapandı ve kısa süre içinde banyodan çıktı. Ben yatak odasının ortasında aşılmaz bakışlarımla ona bakarken kafasını kaldırdığında beni gördü. Beni beklemediğini gösteren bakışları kısıldığında kollarımı göğsümde birleştirdim. Yerinden kımıldamadan beni usulca baştan aşağıya süzdü.
Tam o sırada cebindeki telefonu çaldığında benimle tek kelime bile konuşmadan çıkarıp kulağına yasladı. Kısa bir dinleyişin ardından dudakları aralandı.
“Burada” gözleri hala benim üstümdeyken telefondakine konuştu. “Defterin iyice kabarıyor Umut. Kapat” sesi gür bir öfkeyle çıktığında telefonu kapatıp gözleri bir son vadeder gibi bana bakıyordu.
“Nasıl girdin buraya?” elindeki telefonu yatağın üstüne fırlattığında ben kısa bir an telefona baktım.
“Binanın yanındaki acil çıkış kapısından” dedim yalansız dolansız.
“Oraya da bir koruma koyma vakti gelmiş” bakışlarının kuyusundan yankılanan koca bir sessizlik ile karşılaştım. Adımları bana doğru yaklaşırken üstüme çöken akımın altında kıvılcımlara kapıldım.
“Umut’a ve diğer korumalara bir şey yapmayacaksın”
dik başlılığıma son tahammülüne gelmiş olan Altay dibimde dururken kolumdan tutup beni bir anda yatağa fırlattı. Düşmenin hızıyla iki kere yatakta zıpladığımda o tek dizini yatağa yaslayıp üstüme doğru çıktı. Avucunun içiyle yanağım karışık çenemi tutup yüzümü kendi yüzüne kaldırdı. Gözleri öfkeyle üstümde dolanırken burnundan alıp verdiği nefesler yüzümle boynumda dolanıyordu.
“Sana bir şeyi yapma diyorsam yapmayacaksın” sesi yüzümün her bir noktasına tutundu.
“Bana emir veremezsin” kirpiklerime bakan gözlerine kitlendim. “Kalk üzerimden” dedim kurtulmaya çalışarak.
“Benim verdiğim emirleri ve sözleri dinlemek zorundasın” tuttuğu çenemi hafifçe sıkarak sözünü bitirene kadar bırakmayacağını açık açık belli etmişti.
“Ben bu evliliği senin emirlerini dinlemek için kabul etmedim” bunu kabul edersem hayatım tamamen ellerimden kayardı.
“Sözümü dinlemezsen bunun sonucunu hayatınla ödersin” sesindeki buz dağı göğsümü dondurdu.
“Ne o? Beni mi öldürürsün?” sustu. Konuşmak için ağzını açtığında pes edip tekrar sustu. Uzun bir susuş akıllarda soru işareti yeşertti.
“Bu yaptığın başına buyruk işlerinle seni öldürecek birisi muhakkak çıkar” sözleri beni savurmaya çalışıyordu.
“Kim öldürecekmiş?” Aklıma bunu yapabilecek kişiler sıralansa da hiç tanımadığım Altay’ın düşmanlarından biride yapabilir diye düşündüm.
“Girdiğin bu hayat gördüğünden daha karanlık Ölüm Çiçeği” hiç bilmediğim yolların izinde şifreli konuşmalarından çok yorulmuştum.
“Karanlık hayatınız batsın” dedim çıplak göğsünden itip altından çıkarak.
Altay’ın himayesinden çıktığım her an da üzerime bir üşüme, titreme çullanıyordu. Şimdi de öyle olmuştu. Üzerimdeki telaşı belli etmemek için odada volta atmaya başladım.
“Şu yüzünün haline baksana. Bu karanlık hayat dediğin yer senin ölümün olacak haberin yok” o yan dönüp yatağa otururken ben elimle yüzünü gösterdim.
“Neden bu kadar çok irdeliyorsun bu meseleyi?” dedi az önceki dediklerimi umursamazca.
“Hangi meseleyi?” dedim.
“Neden onca lafı işittikten sonra beni oradan çıkarmak için geldin?” Benim kendime sormaya cesaret dahi edemeyeceğim şeyi o sordu.
“Seni kurtarmak için değil. Aklımdaki soruların cevabını almak için geldim” dedim savunarak.
“Sakın” sesi keskinliğini koruduğunda yutkundum.
“Şuan değil zaten Altay. Her şeyin bir zamanı var. İlk önce şu yüzündeki kurumuş kanları temizle” banyoya doğru giderken arkamdan konuştu.
“Sen laftan anlamıyor musun be kadın. Neden bir şeyler yapmaya çabalıyorsun?” sorusuyla yerimde kalakaldım.
“Çünkü yüzündeki kanlar midemi bulandırıyor. Bir an önce temizlenmesi lazım” aklıma ilk gelen cümle buydu ve ben verdiğim cevapların saçmalığıyla yüzümü buruşturdum.
“Git Duru. Sana gelme dediğim halde buraya geldin. Sınırlarıma gelme dedikçe zorla girdin. Git buradan” Arkamı dönüp yüzüne bakamıyordum.
“Hayır. Bugün cevabını bilmem gereken soruları soracağım ondan sonra gideceğim” bu son cümlemdi. Banyoya girdiğim anda elimle mermer lavabodan tutunup aynadan kendime baktım.
Omzumdaki yükler kederli bir çöküşün eşiğindeydi. Ben neyin zorlamasını yapıyordum? Ya bu işin sonunda çıkmaz sokağın önünde yapayalnız bir terk ediliş ile sınanırsam ne olacaktı? O an sol omzumdan bir ses yükseldi içime. ‘Sen zaten yalnızsın Duru’ dedi bir cadı korkunçluğunda. Evet, ben yalnızdım. Yalnızlığımın içinde alacağım cevaplarda beni korkutmamalıydı.
Dolapların içini karıştırıp aradığım kutuyu bularak içeri geçtim. Altay yatağın ucunda oturmuş ayakları yere basıyordu. Kolunun dirseklerini bacaklarına yaslamış ellerini de alnına dayamıştı. Yorgunluğu buradan bile belli oluyordu.
“Doğrul hadi” yanına oturup konuştuğumda yavaşça başını dayadığı ellerinden çevirip bana baktı.
“Çocuk gibi pansuman mı yapacaksın?” dedi elimdeki kutuya bakarak.
“Evet, sende bir nevi çocuk gibisin. Kim bile bile kendine bunu yapar ki?” dedim kınar bakışlarla.
“Ölüm çiçeği!” dişlerini sıkıp gözlerindeki günahla bana baktığında umursamaz bir şekilde ona bakıp kutuyu açtım.
“Ne? Yalan mı?” elime aldığım pamuk ile sonunda yüzünü telaşsız incelemeye başlamıştım. Kaşlarının kenarlarında, dudağında, burnunda kanlar vardı.
Ben ne zaman Altay’ı bu kadar düşünmeye başlamıştım. Birbirimizi tanıyalı daha ne kadar olmuştu da Altay’ın yüzündeki kanlara nefesim kısılacak kadar kötü olmuştum?
“Neden oraya gittin Altay?” Bu sorumu alaydan ve kınamaktan uzakta, hissedilmeyecek kadar ufacık olan endişemle sormuştum.
“Zihnimdeki silinmesi gerekenler için” ve ilk defa oda ciddiyetle cevap verdi.
“Şifreli konuşma” dedim kaşlarımı çatarak. Elimdeki pamuğa tentürdiyot döküp kaşına değdirdiğimde yönünü bana dönüp bir bacağını yatağa çıkardı. Benim dizlerim onun bacağıyla temas ediyordu.
“Şifreli konuşmuyorum” dedi sakin bir ses tonuyla çatık kaşlarıma bakarak.
“Böyle yerlere gidersen yüzünde fare yuvası gibi delik deşik olur işte” kınar gibi baktıktan sonra başka bir pamuğa tentürdiyot döküp işime devam ettim.
“Ne?!” Altay’ın şaşırmış ve şok olmuş ifadesi kahkaha atmama sebep olacakken dişlerimle alt dudağımı ısırdım.
“Ne ne? Yüzüne baktın mı sen hiç?” dedim burnundan akan kanı silmeye başlayarak.
“Çok cüretkar olmaya başladın Ölüm Çiçeği. Şuan başkası karşımda olsa çoktan ölüm fermanıyla kavuşurdu” sözleri beni korkutmamıştı. Altay’dan ne zaman korkmamaya başladım onu sorgulamayı sonraya bıraktım.
“Böyle konuşmam benim değil senin yüzünden. Benimle güzel konuşursan aynı şekilde karşılığını alırsın” pamuğu sinirle şakağına bastırdım. Canını acıtmamıştı ama kaşlarını çatıp yüzüme odaklanmasına sebep olmuştu.
“Nasıl güzel konuşayım? Evli karı kocaların kelimelerinden mi kullanayım?” sesindeki alay yüzüne de yansıdı. Bu evlilik oyundu evet ama bazen karşısındakini düşünmeden alay ediyordu.
“Bu evliliğin gerçek olmadığını ikimizde biliyoruz Altay. Hem benim bahsetmek istediğim güzel konuşma o değil” dedim dudağının kenarını temizlemeye odaklanarak.
Sessizliğiyle bakışlarımı temizlediğim yarasından çekip gözlerine çevirdim. İkimize vurulan zincirlerin bizi birbirimize nasıl yakınlaştırdı aşikardı. Gözlerinin haresini ilk defa bu kadar yakından görüyordum. Kahverengi gözlerinin arasında serpiştirilen bal rengindeki çizgiler karanlık göklere karışmış gibiydi.
Yüzünün keskinliği bütün asaletini daha fazla ön plana çıkarıyordu. Yanağındaki ve çenesindeki tablo gibi izlettiren hafif kirli sakalından sonraki meskenim dudakları oldu. Öpüştüğümüz o anlar aklıma geldi. Kalbim yüksek dağdan atlamış gibi kasılıp hızla atmaya başladığında pamukla temizlediğim dudağının kenarına parmağım değiyordu. Karnımla göğsümün arasında tarifindeki imkansızlığın gücüyle sarsılan sarsıntılar hissettim.
Allah aşkına, hiç yaşamadığım bu hisler de neyin nesiydi? Elim alışmaya başladığım elektrik akımıyla tekrar sızladığında çekmek için hareket ettirmiştim ki Altay bileğimden tuttu. Onun da gözleri, tıpkı benim gibi gözlerimdeydi. Yüzümüzün yakınlığı harelerimizin birbirine karışmasına sebep oldu. Hiç bilmediğim ama güzelliğinden emin olduğum bir gölün üstünde kayıkta seyre çıktık. Yalnızdık. Baş başaydık. O kayıkta sadece ikimiz vardık. Güneş güzel bir ışıltıyla tepemizde dururken kuş cıvıltıları etrafımızda şakıyordu.
Gözlerini bin asır gibi yavaş geçen sakinlikle benden çekip elimdeki sargının içinden sızan kana baktığında kaşlarını çattı.
“Acıyor mu?” Sesindeki tını bana ait gökyüzünde bir yıldız yaşattı.
“Acıyor” o yaradan değilde başka bir yerden bahsediyormuş gibi derin bir manayla konuştuğumdan habersizdim.
“Neden dikkat etmedin kendine? Hadi ben seni yıkıp geçtim peki sen kendini kendinden niye korumadın?” yüzündeki yara izlerine bakarken aşamadığım gözlerinde takılı kaldım.
“Bilmem. Belki de senin yaptıklarını silip atmak istediğim için yapmışımdır” omzumu silktiğimde elimdeki gözlerini yavaşça bana çevirdi. Bir kor ateş miydi gözlerinde alev alan?
“Silebildin mi peki?” gözlerimiz birbirine iki davalı gibi kilitlendi.
“Sildim” yüzümde tek bir mimik bile oynamadı. Elim elinin arasındayken, yüzlerimiz birbirine bu kadar yakınken gitmekle kalmak arasında dolandım.
“İçindeki bütün her şeyi sil” sesi mağaranın derinliklerindeki yankılanma gibi yankılandı.
“Her şeyi sildim” detayları konuşmadan sanki birbirimizi anlamış gibi konuşuyorduk. Başını ağırca sallayıp tuttuğu elimi indirdi. Ben her hareketini izlerken o avuçlarımın arasındaki sargıyı çözmeye başladı.
“Ne yapıyorsun?” şaşkınlıkla kaşlarım çatılmıştı.
“Sebep olduğum yarayı saracağım” bu söylediği bin bir manayı kucakladı.
“Altından kalkabilecek misin peki?” Elleri durdu. Gözleri çözdüğü sargının üstünde oyalandı lakin gözlerime bakmadı.
“Denerim” dedi kısık sesiyle. Sargıyı tamamen açıp avuç içimdeki yarayı gördüğünde boğazındaki adem elmasının oynadığını gördüm.
“Çok derin” bu iki kelime satırlarca cümle kurulmuş gibi manalı hissettirdi. Suskunluğumsa onu izlediğimi fark etmediğimdendi. “Ne çok derin yaralamışsın kendini” sesi büyük sızıdan sıyrılan ok gibiydi.
“Bazı acılar insanı kendine getirmek için vardır. Beni de bu yara kendime getirdi” bu yara, yerimi ve nerede durmam gerektiğini hatırlatmıştı bana değil mi? Peki ben neden şimdi burada ve onunla dip dibeydim.
“Kendine gelebilmek için savaştığın o yolda yönünü de kaybetme” allak bullak oldum.
“Kaybetmem” bunu söylerken kendimden emin miydim ondan da emin değildim. Altay yüzünden ne kendimi ne de yönümü kaybetmeyecektim.
Sırra kadem basan sözlerimizin yerini Altay’ın avucumun içindeki yarayı temizlemesi aldı. Büyük elinin içinde kaybolan elim bir avucunun içindeyken diğer elinin parmakları tuttuğu pamukla yaramı temizliyordu.
Sargıyı sarmaya başladığında konuşmak için kendimi cesaretlendirdim. O yüzüğün sahibini, bahsettiği kişiyi öğrenmem lazımdı.
“O yüzüğü konuşma vakti gelmedi mi sencede” Elimin altındaki eli kaskatı kesildi. Parmakları gerginlikle açılırken elimi bıraktı.
Gözlerini gözlerimden çekip ayağa kalktığında giyinme odası bölümüne doğru gitti. Ben hala yatakta otururken o çoktan üzerine bir şeyler giyinip çıkmıştı. Altında siyah kumaş pantolon varken üzerinde sadece beyaz bir gömlek vardı.
“Git buradan Duru. Bir daha da bu konuyu açayım deme” sesi ilk tanıdığım Altay’a döndü. Beni arkasında bırakıp odadan çıktığında iki kanatlı kapınında kapanma sesini duydum. Tamamen çıkıp gitmişti. Onun izini kaybetmemek için koşar adımlarla bende peşinden çıkıp koridora baktım. Onu son gördüğüm yer merdivenlerdi. Yetişmek için koştum ve aşağı indim.
Kalabalığın içinde gözlerim Altay’ı ararken tepemizdeki renkli topların aydınlatıp karanlığa kavuşturduğu alanda bulmam hiçte kolay olmamıştı. Tam pes etmek üzereydim ki o an Altay’ı bir garsonu durdururken gördüm. Ona bir şeyler söyleyip yukarı çıkan başka bir merdivenlere ilerlediğinde Vip. bölüme gittiğini anladım.
Onu görüyordum. Camlarla kaplı ve aşağıda oynayan insanları görebildiği özel odalardan birine girip koltuğa kendini attı. Hızlı adımlarla Vip. bölüme çıkan merdivenlere gidip yukarı çıktım. Pes etmeye niyetim yoktu ve bugün her şey konuşulacaktı.
Girdiği odaya adımımı attığım anda başını yasladığı koltuktan kaldırıp bana baktı. Beni gördüğünde bıkkınla nefesini dışarı verip elleriyle saçını karıştırdı.
“Sen laftan anlamaz mısın? Sana git dedikçe dibimde bitiyorsun. Başıma bela mı olmak istiyorsun?” bağırarak söyledikleri elimi yumruk yapmama sebep oldu. Tam o anda içeri elindeki tepside içki şişeyle giren garson ile sessiz kaldım. Onun çıkmasının ardından zaman kaybetmeden lafıma başladım.
“Senin yanında durmaya çok meraklı değilim. Doruk benimde öğrenmem gereken şeylerden bahsetti. Onları söyle bende seni rahat bırakıyım” Altay beni duymamış gibi sırtını yasladığı yerden doğruldu. Bacaklarını iki yana açarak kolunu dirseğine yaslayıp elini boşluğa sallandırdı. İçki şişesini bardağa doldurduğunda sinirle yanına oturdum.
“Cevap vermek bu kadar zor mu?” artık sabrımın sonuna gelmiştim.
“Alacağın cevaplar seni ilgilendirmiyor” ortadaki masanın üstünde duran bardağı alıp içeceği sonuna kadar içti. Bu benim geçen gün ki içtiğim tadı iğrenç olan içkiydi ve Altay’ın yüzünde en ufak bir oynama dahi olmadı.
“Bırak da ona ben karar vereyim” ben sordukça o daha çok hiddete gelip bardağa içki doldurup içiyordu. Yine aynı şekilde bardağı doldurup içecekti ki bir anda elinden alıp bardağı kafama diktim. Yüzüm buruşmuş, midem alev alev yanmaya başlamıştı. Bu nasıl iğrenç bir tattı.
“Sonuçları ağır gelecek hareketler yapıyorsun? İçtiğin o günü ne çabuk unuttun” o bunları derken ben yüzümü buruşturup ağzımdaki iğrenç tadı götürmeye çalışıyordum.
“Sende uğraştırma beni de cevap ver. Yemin ederim her doldurduğun bardağı elinden alır ben içerim” saçımı başımı yolup bağırmama az kalmıştı.
“Sana tahammül seviyemin sonuna geldim Ölüm Çiçeği. Son kırıntılarını kullanıyorsun” gözlerimi devirip tavana baktım.
“Ne dersen de o cevabı duyacağım Altay. Ya senden ya da Doruk’tan” bu sözüm gözlerinin gerisinde gizlenen öfkenin şahlanıp yerine gelmesine sebep oldu. Elindeki bardağı sıktığında kırılmasından çekinerek baktım.
“O adamın adını ağzına alma” ateş lavlarının arasından çıkan gözleri bir şehri küle çevirmeye yeterdi.
“O zaman sende cevap ver. Doruk’un bahsettiği geçmiş ne? O yüzük kime ait. İçindeki F ile A harfi kimin harfleri?” Şüphelendiğim şeylerin doğruluğunu Altay’dan almak istiyordum.
“Firuze. Evlenmek için hayaller kurduğum, bu dünyada sevdiğim tek kadın. O yüzükse evlenme teklifi edip parmağına taktığım yüzük. İşte durmadan sorduğun sorunun cevabı bu. Rahatladın mı?” Altay’ın ustalıkla sakladığı geçmişi kulaklarımdan girip zihnime sızmıştı.
Altay’ın da dediği gibi rahatlamam lazımdı değil mi? Evet ama ben neden nefesimin gittiğini hissediyordum? Zihnimin içinde kopan fırtınanın enkazında kalmışım gibi gözlerine suskunca baktım. Bir sevgilisi vardı. Sırf sordum diye benim yaptığım keki yere fırlatıp, benim canımı acıtacak kadar hırpalamasına sebep olan bir sevgilisi vardı. Kim olduğumu, hangi konumda olduğumu acı gerçekle bir kere daha görmüş oldum. Ruhsuzluğundan korktukları karanlık güçlerle çevrili koskoca Altay Karen’in kalbinde bir kadın vardı.
“Peki, şuan nerede? Yani benimle anlaşmalı bir evlilik yapmak yerine neden sevdiğin kadınla evlenmedin?” sesim artık gür ve iddialı değildi.
“Bana acı çektirmek mi istiyorsun?” başını bana çevirip gözlerine oturan kırmızı damarlar ile baktı.
“Hayır. Sadece merak ediyorum. Yerimin olmadığı bu konuma beni getiren sensin. Neden yaptığının cevabını da sen vermelisin” dik dur diyordum kendime ama nafileydi. Ellerimi kucağımda birleştirip, düşük omuzlarımla içkisini kafasına diken Altay’a bakıyordum.
“Çünkü öldü tamam mı?” başını bana çevirip bağırdığında yerimde sıçradım. Göğsümde bir hıçkırık koştuğunda o devam etti. “Bir daha sakın bana bu konuyla alakalı bir şey sorma” önüne dönüp bardağına içki doldurduğunda içimdeki fısıltıyla konuşan sesi dinledim ve bardağı elinden alıp bir kere daha kafama diktim.
Bu sefer sesini çıkarmadı. Bardağı ona uzattığımda elimden alıp tekrar doldurdu.
“Üstelediğim için özür dilerim ama öğrenmem lazımdı” ağzına götürdüğü bardağı durdurdu. “Bu konu hakkında bir daha hiçbir şey sormayacağıma da emin ol” sesim kaymaya başlamıştı. İçkinin etkisini bu kadar hızlı göstermesi hiç alışık olmadığımı gösteriyordu.
“İyi olur” netliği beni bir kere daha kapı dışarı etti. Yan bir şekilde dönüp dönmeye başlayan başımı koltuğa yasladım. Altay’ın yıkılmaz görüntüsünü yan profilden görüyordum. Benim gibi etkilenmediği belliydi. İçkiyi hiç zorlanmadan içmeye devam ediyordu.
Gözlerimi kapatıp Altay’ın az önceki söylediklerini düşünmeye başladım. Kalp terazim ağırlığını kaldıramayacağını söyleyip akıl terazime bıraktı. Duyduklarım öylece ortada kalakaldı. Ne hissedecektim ya da ne hissetmemem gerekti.
“Uyan” ses uzaklardan geliyor gibi bilincimi yerine getirmemişti.
“Sen hep böyle benim başıma mı kalacaksın?” Altay’ın sesi kulaklarımın dibinde çalındığında başım koyduğum yerden kaldırılmıştı. Uyumakla uyumamak arasında gidip gelirken boşlukta kalan başımı mırıldanıp sıcak kuytuya gömdüm.
Hareket etmediğimiz o anda Altay bacaklarımı ve belimi sardığı kollarını sıktı. Derin nefesi göğsünü kabarttıktan sonra adım atmaya başladı. Aklım huzurlu bir uykunun içine çekilmek için dolanırken kalabalıktan geçip Altay’ın odasına geldiğimizi anlamamıştım.
“İyice alıştın sende burada uyumaya” sinirlenmiş ama bir şey diyemiyor gibiydi.
”Yatağın çok rahat ama şimdi yalan değil” kıkırdayarak konuştuğumda aklı başında olan Duru şu dediğimi duysa saçını başını yolardı.
“Madem duyuyordun ne diye taşıttırdın kendini buraya kadar?” sesi sinirli çıkıyordu.
“Bedavadan ulaşım sağladım ne diye söyleyeyim uyanık olduğumu” başımı boynundan kaldırıp sırıtarak Altay’a baktığımda gözlerim kayıp duruyordu.
“Demek öyle” gözlerini kıstığında ne yapacağını anlamıştım ama çok geçti. Beni bir anda havaya atıp yatağa fırlattığında gözlerim sonuna kadar açılıp kalbim hızla atmıştı. Çığlığım odayı doldururken çoktan yatakla buluşmuştum.
“Manyak herif! ya bir taraflarım kırılsaydı?” bağırdıktan sonra parmağımla damağımı kaldırdım. İçkiden kaynaklı dönen başım hala yerine gelmemişken Altay’ı bile zor görüyordum.
“Kötüye bir şey olmaz” onun yüzünden oluşan gayesiz kıvılcım ile yerimde doğruldum. Bir şişe kadar içtiği içki sarhoşluğu onunda kollarına bırakmış gibi duruyordu. Altay’ı ilk defa böyle gördüğüme emindim.
“Sen o yüzden hayattasın desene” yüzümde oluşan galip sırıtmayla Altay bana dik dik baktı.
“Sana insanlık edende hata. Gel buraya çabuk” o hala yatağın ayak ucunda dikilirken beni ayak bileğimden tutup aşağı doğru çekmeye başladı.
“Ya hayır bırak beni” kahkahamın arasında ayağımı çekmeye çalışsam da onun gücüyle yarışamazdım. Bir dizini yatağa koyup beni daha çok çekmeye çalıştığında kurtulmak için diğer ayağımla ona vurmaya başladım.
“Çekmesene be” ben kendimi yukarı çekmeye çalıştıkça o beni aşağı çekiyordu. Diğer ayağımla omzuna vururken bir anda yataktan destek aldığı diğer eline vurdum. Tam o anda dengesini kaybedip nasıl olduğunu anlamadığımız bir şekilde üstüme düştü.
Aramızda hiçbir engel yokken yüzlerimiz birbirine değecek şekilde yakındı. Kanatlanıp uçan kalbim bu aralar alıştığı hıza tekrar kavuşurken ben hızlı hızlı nefes almaya başladım. Ellerim Altay’ın omzundayken, onun kolları başımın iki yanına yaslıydı. Öyle bir kısıldı ki bakışları; sanki tüm dünyayı dışarıda bırakıp sadece bu anı içeriye hapsetti. İncecik izler çizerek yüzümde dolandı.
“Bu kirpiklerin neden bu kadar uzun?” sözleri dilinde kaymıyordu ama sarhoşluk ikimizin de her tarafını sarmıştı. O kadar içmeye yine iyi duruyordu. Muhakkaktı ki yeni günün sabahında hissedeceğimiz ve hatırlayacağımız tek şey yoğun bir baş ağrısı ile içtiğimiz içkiler olacaktı. Belki de bu yaşananlar yüreğimizin çatı katına unutulmak için çıkarılıp, kapısı kapatılsa da o güzel hissi her daim bir yerlerden rüzgar estirerek hissetirecekti.
“Anneme çekmişim” dedim mayışmaya başlayarak. Sanki bu huzur uykumu getirmişti.
“Her bir kıvrımı birilerinin içini ok gibi delip geçecek kadar uzun” parmağının ucu kirpiklerimde dolandığında gözlerimi kapatmadım. Biraz daha izlemek istedim onun yüzünü.
“Bu zamana kadar o dediğin hiç olmadı” dedim kıkırdayarak.
“Neyin ne zaman olacağını ne bilebiliriz ne de engelleyebiliriz” sesi ruhuma çarptı. Ufak esintisi yüzümde dolanırken içkiden aldığım güçle elimi kaldırıp göğsüne yasladım. Belki kuvvet almam lazımdı belki de hissetmem. Onu hissetmek istiyordum.
“Bu sık ve uzun kirpiklerin bazen canımı sıkmıyor değil” rahatsız olduğu şey ile yutkunup kaşlarını çattı.
“Neden rahatsız oluyorsun?” kaşlarımı merakla yukarı kaldırdım.
“Çok fazla dikkat çekiyor” dedi daha çok çatarak. Bir iç hesaplaşmasının sonucuydu kaşlarındaki çatıklık.
“Zannetmem” dedim omuz silkerek.
“Peki, bu dudakların?” diye sordu bu sefer parmağını yüzümden kaydırıp dudağıma dokunarak.
“Ne olmuş dudaklarıma?” yine merakla sormuştum.
“Ne diye durmadan ruj sürüyorsun?” tehlikeli ışık aramızda yandı.
“Ben özel zamanlar hariç hiç ruj sürmem ki. Dudaklarımın kendi rengi bu” dedim kalbim ağzımda atarak. Altay’ın gözleri sanki bizi yok etmek ister gibi bakıyordu.
“Yalancı” dedi sanki inanmak istemiyormuş gibi.
“Bak işte kendi rengi” bunu derken aynı zamanda dişimle alt dudağımı ısırıp ruj olmadığını göstermeye çalıştım.
“Yapma” gözleri dudaklarımda karanlığa kavuşurken aniden beni durdurması ile hareketimi yavaşça bıraktım. Gözlerimi kırpıştırıp sorgulamak için ağzımı açacaktım ki gözlerim onun dudaklarındaki bir detaya takılı kaldı.
“Aa bak senin de dudağının içinde ben var” cesaretim değişmez kural gibi olan sarhoşluktandı. Gözlerim dudaklarındayken onun gözleri de hala benim dudaklarımdaydı.
“Öyle miymiş?” erkeksi fısıltısıyla konuştu lakin bununla hiç ilgilenmiyormuş gibi yüzümü inceliyordu.
“Hiç mi görmedin?” dedim hala dudağına bakarken.
“Yok, görmedim” sesi büyülü, gözleri ise ondan da büyülüydü.
“Tam burada” parmağımı kaldırıp dudağının kenarına dokundurduğumda gözlerinde, dumanı üstünde tüten bir tehlikeli parıltı belirdi.
“Tehlikeli yerlerdesin” ürkütücü ve cezbedici yakıcılığın içindeydik.
“Neredeyim ki?” saf saf gözlerine baktığımda göğsünden nefesini dışarı verecek şekilde hafifçe güldü.
“Bu kadar masum ama bir yandan da dişli olman şaşırtmıyor değil” ondan böyle bir cümle beklemiyordum.
“Altay” dedim söylediğine karşılık.
“Evet” dedi cevap bekleyerek.
“Çok ağırsın be adam. Bütün vücudunu bana yasladın kırdın kemiklerimi. Altında ezildim resmen. Çık üstümden” gerçek manada artık nefes alamaz olmuştum. Benim kaç katım büyüktü ve bütün vücudu benim üstümdeydi. Sesim kısık kısık çıktığı için Altay garip bir komiklik ile beni inceleyip bir anda kahkaha attı. Onun böyle güldüğünü ilk defa görmüştüm. Kahkahasının sebebinin içkiden olduğunu da biliyordum lakin yine izlemeden geçememiştim. Her saniyesini, her göz kenarlarındaki kırışmayı, dudaklarının kıvrımını, dişlerinin inci gibi sıra sıra dizilimini zihnime kazıdım.
“Sen çok safsın gerçekten. Hem de çok” kahkahası durduğunda yüzündeki gülüş hala aynıydı. Belki de Altay’ı tanıdığım şu süre boyunca onu ilk defa böyle görüyordum.
“Neden ya?” dedim anlamaz bakışlarımla ona bakarken.
“Bir erkeğe nasıl konuşmaman gerektiğini bilmiyorsun” bir elini başımın yanına koyup doğrulduğunda yüzümüzün arasında biraz olsun mesafe açıldı.
“Ne demişim ki?” hala anlamamıştım.
“Az önceki cümlen çok başka manalara çekilebilecek kadar ucu açık” başını eğip vücudumu şuh bir bakışla süzdüğünde bende başımı indirerek baktığı yere baktım. İnce crop atletimden belli olan göğüs dekoltem ikimizin arasında gözler önündeydi.
“O siz erkeklerin sapıklığı. Her lafı her yere çekmeyin sizde” kaşlarımı çatmam onu daha çok eğlendirmiş gibi baktığında “çekil üstümden hadi” diyerek kollarını üstümden çekmeye çalıştım.
“Sakin” dedi gülerek. Bense onu dinlemeden kıpırdanarak altından çıkmaya çalışıyordum.
“Çekil işte sende” kolunu çekiştirip altından kalkmaya çalıştığımda beni durdurup tekrar eski halime getirdi. Şimdi yine yüz yüzeydik.
“Kıpırdanıp durma altımda” sesi boğazından çıktı. Yüzündeki gerilme belli oluyordu.
“Kıpırdarsam ne olur?” altında bir kere daha kıpırdandığımda ona meydan okudum lakin biraz sonra ki yapacağı şeyi hiç beklemedim.
Uzun uzun gözlerime baktıktan sonra bir daha düşünme şansını kendine vermeden elini kaldırdı ve çenemi tutarak kafamı kaldırdı. Yüzüm, özellikle dudaklarım çenemi kaldırmasından kaynaklı ona daha da yakınlaşmıştı. Gözleri kısa bir an daha dudaklarımda durup hiç beklemediğim o hamleyi yaptı. Oldukça sert ve hoyratça dudaklarını dudaklarıma yasladı.
Nefesimi istiyordu. Bense kendim bile farkına varmadan vermeye razıydım. Karşılığım elimi yüzüne çıkarmak oldu. Eğer olurda sabah hatırlarsam yalanına sığınacağım gerçek alkol olacaktı. Şimdi ise tek istediğim bu anı bütün hislerimle yaşamaktı.
Bir elim yanağındaki kirli sakalına yaslıyken diğer elim saçının arasına karıştı. Parmaklarım saçlarının arasında süzülürken dudaklarımın üstüne doğru derin nefesini verdi. Kalbimdeki şiddet karşısındaki celladına yalvardı. O cellat ise hiç acımadan öpüşünü daha da derinleştirdi. Bir eli yine ensemdeki saçlarıma kayıp yanağımı tutarken diğer elini yatakta kaydırıp göbeğimin üstüne getirdi.
Yollarıma düşen bu çiçeklerde neyin nesiydi? Ben ne yaşıyordum böyle? Altay alt dudağımı ısırdığında boğazımdan akıp giden o ince sese engel olamadım. Sanki az önceki benim kendi dudağımı ısırdığımın hıncını alır gibi ısırmıştı. Isırdığı yeri tekrar öptüğünde kalbim ve karnım arasında hissettiğim sızlamalar elimin içindeki saçlarını acıtmayacak şekilde çekmeme neden oldu. Bu sanki onun bam teliymiş gibi boğazından kuvvetli ses çıkartıp üstüme daha çok çullanmasına sebep oldu. Öpüşünü bir an olsun bırakmadan göbeğimdeki elini kaydırıp cropun içinden karnımın üstüne koydu. Tenimde hissettiğim sıcak ve büyük eli saç uçlarıma kadar titrememe sebep oldu.
“Altay” dedim dudaklarının üstüne. Aklımı başımı kaybedecektim. Öpüşmemiz beni gökyüzüne çıkarırken, karnımdaki dokunuşu bin bir parçaya ayrılıp her parçamda da aynı hissi yaşamama sebep oluyordu.
İsminin dudaklarımdan inler gibi çıkması onun daha da hırslanmasına sebep oldu. Eli, belimle karnımı sarıp sıktığında hissettiğim acı değildi. Aksine tenimi okşayan elinin oradan hiç ayrılmasını istemedim.
Dudaklarım öpüşmekten sızlarken saçındaki elimi yüzünde kaydırıp yanağına yasladım. Anlatmaya gücümün yetmeyeceği, hatırladığımda kalbimin cümbüşünde ezilip gideceğim bu an hatıramda saklanacaktı.
Altay yavaşça geriye çekildiğinde ikimizde nefes nefese kalmıştık. Göğüslerimiz birbirine değerken kalbimin atışı kulaklarıma geliyordu. Sustuk. Sanki mümkünmüş gibi gözlerimizle konuştuk. Gurbetlere gönderilen mektup heyecanıyla susarken o elini karnımın üstünden çekip saçıma getirdi. Kirpiğimin arasına sıkışan saç telimi kurtarıp gözlerime kilitlendi.
“Bu aramızda bir sır olarak kalacak. İkimizi de yakacak büyük sır”
Devam Edecek…
Bölüm etkileşimi
