6. bölüm / 6
ÖLÜM PENÇESİ-Mafya5.BÖLÜM (Saklı Güneş)
Bölümler 6Şu an: 5.BÖLÜM (Saklı Güneş)
Ziyadesiyle engebeli yokuşlarla dolu olan hayatımın ortasında, nefes almaya çalışıyordum. Ciğerlerim son nefesini tüketircesine beni soldururken, ben ayakta kalmaya çabalamaktan başka bir şey yapamıyordum. Altay, dağın arkasına çöken güneşin karanlığında yanımızda durduğunda, ofisteki bütün sesler susmuştu.
”Altay Bey, bir sıkıntı mı vardı?” Okan’ın pürüzlü çıkan sesinin tınısı çekindiğini de belli ediyordu.
”Karımı almaya geldim” bu laf kafama balyozla darbeler almışım gibi beynimi zonklatırken, Okan dahil arkamda duran ofis arkadaşlarımında şaşkınlığa büründüğünü biliyordum.
”Karınız?” Okan’ın soru dolu sesiyle Altay ona boğucu bir düz bakış attı.
Sonunda başını bana çevirip baktığında, onu uyaran gözlerimden beni takmayarak bir adım atıp yanıma geldi ve elini belime doladı. Onun teması yutkunmama sebep olurken ben Okan’ın yüzündeki arbededen çıkmış gibi oluşan yıkılmayı izliyordum.
”Duru, bu doğru mu?” Okan’ın kelimesi yarıda kesilip çattığı kaşları ile bana baktığında Altay’ın belimdeki sıkı tutuşunu hissettim.
”Evet, kendisi eşim olur” bu laf birine karşı ağzımdan ilk defa çıkmıştı.
”Siz ne zaman evlendiniz?” Okan’ın dağılan görüntüsü kaşlarımı çatmama sebep oldu.
”Daha iki gün oldu” dedim çekinerek. İnsanların bazı şeyleri anlamasından ve bunca planın altüst olmasından korkuyordum.
”Bizi davet etmedin?” bu bir cümleden çok soru işaretleri içeriyordu.
”Aile arasında yaptık” Altay’ın cevabı üzerine ben sessiz kaldım.
”Duru, iyisin değil mi?” Okan’ın gözlerindeki soru işaretleri bir şeylerin yolunda gitmediğini anlayan tonda bakıyordu.
“Evet, iyiyim” iyi felan değildim. Okan’ın sessizliğinin içinde gözleri çok şey haykırır gibi bakıyordu. Bakışları bana derince dokunurken, uzun bir nefesi içine çekti ve konuşmaya başladı.
“Bir haftalık düğün iznine ayrılabilirsin” Okan’ın donuk ve ilgisiz sesi yüzümden ayrıldığında gözlerini benim gözlerimden kaçırmıştı. “Tebrik ederim” dedi arkasına dönüp gitmeden önce son kez.
”Okan beyini duydun?” Altay’ın imalı ve küçümser sesiyle başımı ona çevirip baktım. “Tatilinin tadını çıkar” yüzündeki ince sırıtmaya dişlerimi sıkarak baktım.
“Senin burada ne işin var?” dişlerimin arasında konuştuğumda Altay’ın gözleri keyif alır bir ifadeyle yüzümü inceliyordu.
”Bunun konuşmasını daha sonra yapacağız” sesindeki ton evden kaçarak çıktığımı bilen yanının yansımasıydı. “Şimdilik muhatap olmak zorunda kaldığın şeyler bize doğru gelen arkadaşların” ne dediğini anlamak için kaşlarımı çattığımda, omzumdan geriye baktım. Bütün arkadaşlarım yerinden kalkmış ve bize doğru geliyordu.
Bir ordu gibi bana doğru gelenlerin ardından, belimden tutmaya devam eden Altay’ın tutuşuyla arkamı dönüp yönümü onlara çevirdim. Onun eli benim dönüşümle belimden kayıp karnıma yasladığında, nefesimi bir anlığına içimdeki uykusuna yatırmama sebep oldu. Büyük elinin kapladığı karnımda ki yabancı dokunuşun hissiyle kasılırken karşıma gelen arkadaşlarıma tebessümümü bahşettim.
”Durucum, duyduklarımız doğru mu?” gözlüklerinin altından kırpıştırdığı gözleri ile yanımda durup Altay’a bakan Mine’ye zoraki bir tebessümle baktım.
”Ne duydun Minecim?” dedim resmi bir ses tonuyla. Onun içini biliyordum ve şuan Altay’a kırpıştırarak baktığı gözlerinden neler düşündüğünü de tahmin ediyordum.
”Evlenmişsin” dedi dudaklarının kenarında biriken küçümseme dokunuşuyla.
”Evet, evlendim” bu söylediğim üzerine Mine dışında çoğunluk iyi anlaştığım arkadaşlarım davet etmememe sitem etse de makul açıklamamın ardından bana tek tek sarılıp tebrik etmişlerdi. Arkamda duran Altay’ın sert bakışları ve dik duruşuyla onun aşılmaz duvarlarına yaklaşmaya cesaret bile edemeden geri yerlerine geçmişlerdi.
”Bir gün kutlama yapalım iyi olur” Haldun’un eğlencelere olan düşkünlüğü ve her olayda kutlama yapma isteğini bilen herkes başını iki yana sallayıp gülmüştü.
”Olur” söylediğim kelimeyi gölgeye düşüren şey Altay’ın sessizce yanımda durmasının yanı sıra dört korumanın etrafımızda bulunmasıydı. Arkadaşlarımın hala garip gözlerle bakmalarına sebep olurken tekrar konuşmaya başladım. “Ben gideyim izninizle” Altay’ın burada daha fazla durabileceğini zannetmiyordum zira sıkıntılı nefesleri kulağımın dibinden duyuluyordu.
”Haberleşiriz” dedi Esra sorun olmadığını gösteren tebessümüyle.
Hepsiyle vedalaşıp çantamı elime aldığım gibi elimi tutan Altay ile birlikte asansörlere doğru ilerledim. Korumalar iki asansöründe düğmesine bastığında, sessizce beklemeye başladık. Asansörlerin kapısı açıldığında korumalar ile ayrı ayrı asansörlere bindik. Adımımızı attığımız anda Altay sanki bu anı bekliyormuş gibi belimdeki elini çekip önüne dönerek kapanan kapıyı izlemeye başladı.
”Neden bu kadar yakın temasta bulunuyorsun? Neticede şuan ailenin yanında değiliz” gecenin karanlığı gibi ruhu çekilmiş sesimle konuşurken yan yana duruyorduk.
”Aniden evlendiğini duyan arkadaşlarının inanması bize artı olarak geri dönecek” dedi dik omuzlarının içinde büyük bir özgüven ile.
”Bu iş hiç hoşuma gitmiyor” canımı en çok yakan şeylerden biride Altay ile yakın temasta olmamızdı.
”Gitsin ya da gitmesin mecbursun” dedi başını omzundan bana doğru çevirerek.
”Bu mecbursun lafında hiç hoşuma gitmiyor” bende omzumdan başımı çevirip ona baktığımda gözlerimde öfke kırıntıları vardı.
Altay bir şey söylemeden dudağının kenarındaki sırıtma ile bana bakıp önüne döndü. Asansör kapıları açıldığında Altay bir elini belime koydu ve asansöre binmek isteyen insanların bakışları eşliğinde yanlarından geçtik. Adımlarımız aynı ritimle ilerlerken, haber kanalının büyük binasından çıkana kadar Altay’ın tutuşunu belimde hissetmeye devam ettim.
Önümüzde duran arabaların kapısını korumalar açarken Altay ile yerlerimize geçmiştik. Arkamızda duran araca korumaların binmesi ile araba hareket etmeye başladı. Başımı cama yaslayıp dışarıyı izlemeye başladığımda, Altay ile büyük bir konuşmanın içine doğru gittiğimizi bildiğim gibi onun sessizliğinin hiç iyi şeyler getirmeyeceğini de biliyordum. Araba caddelerin akıp gittiği yolların sonunda malikanenin önünde durmuştu.
Arabadan inip hızla eve doğru adımlarken Altay’ın arkamdan geldiğini adım seslerinden duyuyordum. Kapı sanki geldiğimiz anlaşılmış gibi açıldığında Halime Hanıma gülümseyip yanından geçtim. Adımlarım merdivenlere yönelip yukarı çıkacağı anda arkamdan Altay’ın sesini duydum.
“Ne o, bir korkak gibi kaçıyor musun?” Altay’ın sesindeki ciddiyet korkuluğa yaslı olan elimle yerimde durmama sebep oldu. Gözlerimi kapatıp içime sabır nefesleri çekerken arkamı dönmeyi ihmal etmemiştim.
”Senden korkmuyorum Altay. Sadece odama gidip dinleneceğim” sesimde tıpkı yüz ifadem gibi korkusuzdu.
”Seni benden korkmamaya iten güvence nereden geliyor peki?” zemini titreten adımları bana doğru yaklaşırken ben onun gözlerindeki derinliğe bakıyordum.
”Güvence değil” dedim gözlerimin önündeki yüzünü kısa bir an incelerken. Ben merdivenlerin ilk basamağında dururken, o benim tam önümde durmuştu ve bu aynı hizada olmamıza sebep olmuştu. “Senden bana gelecek en büyük zarar ölüm ve ben o ölümü çoktan kabullendim. Gelse de hoş gelmese de” bakışları daha fazla derinleşirken, ellerini pantolonunun cebine soktu.
“Şaşırtıyorsun” kaşlarını yukarı kaldırdığında bakışları kısa bir an yüzüme kaydı.
“Şimdi müsaadenle odama gidiyorum” arkamı dönüp gitmek için hamlede bulunmuştum ki Altay beni kolumdan tutup tekrar kendine doğru çevirdi.
”Konuşacaklarımız bitmedi. Salona geç” gözleri gölgeli bir öfkenin içinde parlarken diğer elini kaldırıp salona doğru uzattı.
”Benim bitti” dedim inatla.
”Sabrımla oynama ölüm çiçeği” sesindeki sertlik çenesinin gerilmesiyle birleştiğinde, Altay’ın gerçekten sabrının sonlarında olduğunu anladım.
Onunla en ufacık bir münakaşaya girecek takatim olmadığı için, bir şey söylemeden kolumdaki tutuşundan kurtulup yanından geçerek salona girdim. Güneş batmak üzere olduğu için salonun her bir köşesi kızıl ışıklarla süslenmişti. Adımlarım verandaya açılan büyük sürgülü kapıya yöneldiğinde nefes almaya ihtiyacım olduğunu hissedip dışarı çıktım.
”Sabah işe gitmeyeceğini açıkça söylediğimi hatırlıyorum. Nasıl duvara merdiven dayayıp gitme cesaretinde bulunursun?” verandada yan yana dikilirken ikimizinde yüzüne batmak üzere olan güneşin parıltıları yansıyordu.
”Bende sana gideceğimi söylemiştim” bahçeyi izleyen gözlerimi ona değdirdiğimde aşılmaz olduğumu anlaması için derince baktım.
”Sözümden çıkılmasından hiç hoşlanmam” elleri yine pantolonunun cebindeyken gözleri bana çevriliydi.
”Ben senin koruman ya da çalışanın değilim Altay Karen. Bana emir veremezsin” kollarımı göğsümde birleştirdiğimde vücudumla ona dönmeyi ihmal etmedim.
“Bu işe girdiysen sözümü dinlemek zorundasın” rahatlığı beni çıldırtacak raddedeyken, o arkasındaki masanın ucuna hafif bir şekilde yaslandı. Bir ayağı diğerinin üzerindeyken kollarını tıpkı benim gibi göğsünde birleştirdi.
“Ben senin sözünü dinleyecek bir köle olarak kabul etmedim o teklifi. İkimizinde işine yarayacak bir evlilikte sadece yapılması gerekeni yaparım. Onun haricinde benim hayatıma karışamazsın” kaşlarım çatılırken çenemi hafif yukarı kaldırdım.
“Çok inatçısın” dedi hüküm verir gibi bakan gözleriyle.
”Öyleyim” dedim inatçı baş kaldırışıma devam ederek.
“İşe gitmene izin veriyorum” bir anda sarf ettiği sözleri kaşlarımı daha derin çatmama sebep olurken lafını yarıda kestim.
”Ben senden izin almıyorum”
”Sözümü kesme” gözlerini sabır dilenir gibi kısa bir an kapatıp geri açtığında devam etti. “Seninle birlikte hareket edecek koruma şartıyla işe gitmene ses etmeyeceğim. O koruma iş yerinde dahi seni bekleyecek” dedi.
”Bu saçmalık” dehşet almış gözlerle ona baktım.
”Saçmalık ya da değil. Kabul edersen bende geri adım atıp ses etmeyeceğim. Yok kabul etmezsen bil ki bu savaşın kazananı ben olurum” gözleri karşısındakinin değerlerini yok sayan ifadeyle bakıyordu.
”Neden başıma koruma dikiyorsun? Şöyle dışarıya bir bak Allah aşkına kim korumayla işe gidiyor ki?” ellerimi iki yana açarken bıkkınla gözlerine baktım.
”Ben” dedi tek kelimelik galibiyetiyle.
”Sen mafyasın” üstüne basa basa söyledim.
”Sende mafya eşisin” bu söylediği beni dumura uğratmış gibi karnıma balyoz etkisi yaratırken, Altay’a bakakaldım. Nefesimin o anlık benden müsaade istediğini hissettiğimde onu tuttuğumdan bile bi haberdim.
”Ben sadece haber kanalında çalışan bir Haber Editörüyüm” bunu söylerken sesimdeki yüksekliğin bir adım geriye gittiğini hissettim.
”Doruk’un ne yapacağı belli olmaz. İşimi görmemi ve onu alt etmemi sağlayacak planıma zarar gelmesini istemem” o planın ben olduğunu çok iyi biliyordum. İçimdeki nefes hiddetlenmeye başladığında ellerim iki yanımda yumruk olmuştu. Altay’a olan öfkem geçmezken aklıma ilk gelen şey ile ayakkabıları ayağımdan çıkartmaya başladım.
”Ne yapıyorsun?” gözleri garipser bir şekilde çıkarttığım ayakkabılarıma bakıyordu. Ona sinirli olsam da bu bakışı komiğime gitmişti.
”İçimdeki siniri ancak toprak alır” söylediğim yalan değildi. İçimdeki geçmek bilmeyen sinir, Altay’ın üstüne atlayıp saçını başını yolmak istiyordu.
”Saçmalık” üstten bakan gözleriyle ceketinin iç cebine elini sokup sigara paketini çıkarırken ben onu dinlemeden çoraplarımı çıkarttım.
”Bir başka yolu daha var ama işte şu anlık getireceği sonuçlarla uğraşmak istemiyorum” dudağımın kenarını yukarı kaldırıp burun kıvırtan ifade ile Altay’a bakıyordum.
“Neymiş o?” dedi sigarayı dudaklarının arasına koyarken. Elindeki çakmağı yakıp sigaranın ucuna değdirirken konuşmaya başladım.
“İçimdeki şeytan diyor git şu Altay’ı devir saçını başını yol” bunları korkusuzca söyleyebiliyor olmama şaşırmıştım zira bu söylediklerimin sahibi yakın zamanda çokça kişiyi öldürdüğüne şahit olduğum Altay Karen’di.
”Güzelmiş” dudaklarının arasında sigara varken gülümsemesi gergin kaşlarımın bir an gevşemesine sebep olurken kirpiklerimi kırpıştırmadan edemedim. “Peki benim saçımı başımı yolarken altta mı olacaksın, üstte mi?” Altay’ın söyledikleri ağzımın şaşkınlıkla açılmasına sebep olurken gözleriminde ondan bir farkı yoktu. Söylediği kelimeler bakışlarındaki küstahlık ile eş değerdi.
”Ahlaksız” dedim yanaklarımdaki kızarmayı hissederek. Altay, dudaklarındaki sırıtmayı silmeden sigaradan içine çektiği kuvvetli dumanı benim yüzüme üfledi. Dudaklarında oluşan imalı gülüş ile içimde oluşan fısıltılı gıdıklanma hissiyle önüme döndüm ve çıplak ayaklarımla çimene bastım.
Az önce konuşulan bütün konuları unutmak isteyen beynimi dinleyip hissettiğim huzuru bütün her şeyiyle kabul ettim. Gözlerim kalbimde yankılanan huzur ile kapanırken, başımı gökyüzüne kaldırdım. Yüzüm güneşin hafif sıcaklığında ısınırken, ayaklarım altındaki çimeni daha çok hissetmek ister gibi kırpıştı. Yüzümün önünde hissettiğim karartı ile kaşlarımı çatıp gözlerimi açtığımda, arkasına aldığı güneş ile önüme geçen Altay’ı gördüm.
”Azıcık huzuru hissetmiştim onu da hemen engelle” kaşlarım çatılırken bakışlarımdaki tahammülsüzlük Altay’daydı.
”Hala kararlı mısın?” Dedi.
”Neyden?” neyden bahsettiğini anlayamadığım için gözlerimi kıstım.
”Koruma ile işe gitmekten” onun gözleri sanki kabul etmeyeceğimden eminmiş gibi bakarken, ben ne yapmaya çalıştığını anlamıştım. Beni böyle pes ettirmeye çalışıyordu. Oyununu kendi elinden patlatmak istediğim için yüzümdeki gülüşe engel olmadan konuştum.
”Kabul, giderim” onun yüzündeki ifadenin bozulması keyfimi daha çok yerine getirdiğinde, yüzüme eklediğim sırıtma ile kollarımı yukarı kaldırıp gerinme hareketleri yapmaya başladım.
”Şu vasat kırmızı ojeleri sürmüşsün yine” Alayla parlayan gözbebekleri ayaklarımdaki koyu kırmızı ojedeyken, yüzünde küçümseyen bir ifade vardı. Yenilgisini kabul etmeyip nereye saldırsam diye düşünmüş olmalıydı.
”Kime göre neye göre vasat?” dedim kendimden emin bir şekilde.
”Eminim çoğu erkeğe de vasat geliyordur” sözlerindeki kırıcılık yutkunmama sebep oldu.
”Çok umrumda olduğunu mu zannediyorsun sen ve senin gibi erkeklerin” dedim.
”Kırmızı ojeye devam edersen hiç biri umrunda olamayacak zaten” dudağının kenarı kıvrılırken, bu andan keyif aldığını çok güzel belli ediyordu.
”Sen böyle diyorsun ya daha fazla süreceğim” gözlerim sinirin aleviyle yanarken devam ettim. “Bir erkek için dış görünüşümden ödün verecek değilim”
”Bu yüzden hala bir sevgilin olmamış belli oldu” sözlerindeki iğnelemenin sabrımı son raddesine getirdiğini hissederken, o arkasına dönüp eve doğru adımlamaya başladı. Ben ise içimdeki alev ile kendimin bile hiç beklemediği anda verandaya doğru giden Altay’a doğru koştum.
”Benden günah gitti” sesimdeki öfke bağırarak ona koşmama sebep olurken o ne dediğimi anlamak için arkasına dönmek istese de ben hızla sırtına atlamıştım. Boynuna bir kolumu dolarken, diğer elimle saçını çekiyordum.
”Ne yapıyorsun?” sesindeki sabrın son kırıntıları ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
”Benimle uğraşmayacaktın” dişlerimi sıkarken bir an kafasını ısırmak istedim.
”Ölmek mi istiyorsun sen?” düşmemek için tutunduğum boynundan dolayı sesi boğuk çıkıyordu.
”Allah aşkına öldürsene ya. Sende kurtul bende kurtulayım” öfkem bir türlü dinmezken bu sefer saçını çeken elimle omzuna vurmaya çalıştım.
”Bunu sen istedin” ne dediğini anlayamadan, o bacağımdan tuttuğu elini biraz daha geriye getirip belimden tuttu ve başımı döndürecek hızla önüne getirdi. Gözlerim şaşkınlığa bürünürken korkuyla iki elimi boynuna dolamıştım. Bacaklarımın da tıpkı kollarım gibi beline sıkıca sarıldığını fark ettiğimde alt dudağımı utançla ısırdım.
”Ne yaptığını zannediyorsun sen?” Onun boğuk sesi yutkunmama sebep olurken, ben sonuna kadar açtığım gözlerimle bulunduğumuz durumu idrak etmeye başlamıştım.
”Üstüme gelmeseydin bunların hiç biri olmazdı” sesim ne taraflara kaçmıştı acaba.
”Sende fırsattan istifade üstüme mi atladın?” yüzümün önünde olan gözleri kısıldığında kaşlarıma doğru uzanan yay gibi kıvrak kirpiklerime baktığını gördüm.
”Gözüm döndü ne yapayım?” sesimi hala bulabilmiş değildim.
“Belli” dedi sıktığı dişleriyle.
”Bırak hadi” onun belimdeki ellerindeki yakıcılık sanki bütün vücuduma yayılmış gibi garip bir hisle rahatsızlanmaya başlamıştım.
”Devam etseydin. İçinde ne var ne yok bitir. Geceleri odama felan gelmeni istemem” dedi. Sesinde büyük bir bıkkınlık vardı. Beni nereden başına sardığını düşünüyor olmalıydı.
”Sen ne kadar sapıksın ya” elimle omzuna vurduğumda dudaklarımı utançla birbirine bastırdım. “İndir çabuk beni” o bu hallerimden daralmış gibi başını iki yana sallarken ben utancın devamıyla başımı çevirip etrafa baktım.
”Sapıkça anlayan sensin. Ben dövmek için gelmenden bahsettim” sesindeki öfke açıklama gereği duymasındandı. Daha ben karşılığını veremeden etrafta gördüğüm korumalar ile ne yapacağımı bilemez afallamasıyla baş başa kaldım.
”Korumalar burada” dedim dehşet bir fısıltıyla Altay’a dönerken.
”Başından beri” dedi yüzüme ifadesiz bakarken.
”Ne?” kısık sesimdeki dehşetle ne yapacağımı bilemedim. “Ne işleri var bunların burada ya” başım Altay’ın omzuna doğru çekilirken yok olup gitmek istedim.
”Onların işi bu” başını bana doğru çevirip hafif eğdiğinde onunla göz göze geldim. Ben utançla onun boynuna doğru geldiğim için yüzümüz birbirine yakın olmuştu.
”İndir hadi” dedim. O bunu dememi bekliyormuş gibi belimdeki ellerini bir anda çektiğinde ben sonuna kadar açtığım gözlerimle ne olduğunu anlayamadan bir taraflarımın üstüne kuvvetle düşmüştüm. Buruşturduğum yüzümle Altay’a bakarken o ciddi ifadesinden ödün bile vermedi.
”Bir daha böyle bir şey olmasın” Altay’ın sesindeki ciddiyet beni ürpertirken gözlerimi ince bir çizgiye dönüştürdüm.
”Sende bir daha benimle öyle konuşma” sesim çatallı çıkarken onun damarları şakağında attı. Onun gidişini sırtından izlediğimde gözden kaybolmuştu. Ben hala acıyı hissederken önüme döndüm ve etraftaki korumalara baktım.
“Ne bakıyorsunuz be? Dönün önünüze” Onların yüzlerindeki afallamayı ve kızarmayı gördükten sonra arkamı dönüp parmak uçlarımda koşar adımlarla verandaya ilerledim. Yere eğildim ve ayakkabılarımı alıp evin içine girdim.
****
Günler bir bir ilerlerken ben hayatın akışına kendimi kaptırmıştım. Altay ile anlaştığımız gibi işe gelmeye devam ediyordum ama onun şartıda hala geçerliydi. Koridorda duran koruma hiç hareket etmeden elleri önünde yıkılmaz bir şekilde duruyordu.
Ofis arkadaşlarım ilk günler garipsemişlerdi ama sonradan alışarak sorgulamayı bırakmışlardı. Sadece, Okan bu durumdan hoşnut değildi. Tam o anda odasında çıkan Okan’ı gördüğümde, onunda bakışları ilk olarak beni buldu. Gözlerinde dönülmez yolun başındaki pişmanlığın parıltıları dolanırken, ben onu görmemezlikten gelip elimdeki kağıtlarla ayağa kalktım ve fotokopi makinesinin önüne gittim.
“Duru” Okan’ın sesini duyarken yanıma gelmesini beklemiyordum.
”Efendim Okan Bey” dedim resmiyetle.
”Yalnız olduğumuz zamanlarda bey demene gerek yok Duru” dedi çenesini sıvazlarken. Söyleyecekleri sadece bundan ibaret değil gibiydi. “Duru ben yanlış bir şey yaptığımın farkındayım. O kaydı Altay’a vermemem gerektiğini de biliyordum. Ama haber kanalının sahibine videodan bahsettiğimde kesinlikle videoyu yayınlamamamı söyledi. Telefonu kapatıp bir müddet sonra tekrar aradığında Altay’ın geleceğini ve videoyu ona teslim etmemi söyledi” Okan’ın söyledikleri taşların tek tek yerine oturmasına sebep oluyordu. Be kaşlarım çatık olayı anlamaya çalışırken o devam etti.
“Bunların sorumlusu ben değilim Duru. Bana küskün bakmanı, benimle konuşmamanı istemiyorum” dedi kısılan kaşlarıyla.
”Evet yaptığınız yanlış bir şeydi ama sizde emir kulusunuz Okan Bey” dedim anlayışla. Uzatmaya gerek yoktu. Olan olmuş, duyacaklarımı duymuştum.
”Lütfen bey deme” sesindeki rica derindi.
”Tamam” şaşkınlığım üzerimdeydi zira Okan’a bir gün bey demeyeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi.
”Affettin mi peki?” dedi yüzündeki rahatlama ile.
”Affettim Okan” dedim ismini kullanarak. Okan’dan hoşlanan taraflarım ufakta olsa bir kıpırtı olmazken aslında onu affetmemi gerektirecek kadar hayatıma bile almadığımı fark ettim.
”Bir sıkıntı mı var Duru Hanım?” Okan’la karşılıklı konuşurken yanımızda duran Umut yerimden sıçramama sebep oldu. Umut’un bakışları aşılmaz bir duvar gibi Okan’daydı.
Umut Altay ile ilk karşılaştığımız yerde her daim arkasından beliren adamdı. Kulağına bir şeyler fısıldayıp olan biteni ona haber veren, silahını her daim elinden alıp beline koyan Umut’tu. Şimdi ise Altay en güvendiği ve işinde iyi olan korumasını benim başıma dikmişti.
”Yok Umut. Sen işine bakabilirsin” dedim uyarıcı bir tonda. Umut ile geçen günlerin ve haftaların ardından iki arkadaş gibi tanışıp konuşmaya başlamıştık. Daha doğrusu o susuyor ben konuşuyordum. Hatta artık konuşmalarımdan yorulmuş olabilirdi. Hala da onu ikna edebilmiş değildim. Altay’ın eşi olmam benimle tek kelime bile etmesine engel oluyordu.
”Beyefendi de işine dönmek isteyebilir” Umut’un net sesi Okan’ın boğazındaki gıcığı temizlemesine ve veda edip yanımdan gitmesine sebep oldu.
”Bu neydi şimdi?” dedim Umut’a şaşkınlıkla dönerek.
”Emir kuluyum efendim” dedi Umut aşılmaz bir duvar gibi. Ben ona sinirle bakarken, o arkasına dönüp aynı yerinde dikilmeye başladı. Sinirli bakışlarım hala ondayken ben elime kağıtları aldım ve yerime geçtim.
“Ne konuştunuz kız?” Yaren oturduğu sandalyeyi fayansta kaydırıp yanıma geldiğinde ben kağıtları dosyalara yerleştiriyordum.
”Yine özür diledi” dedim.
”Kabul ettin mi?” sesi meraklıydı.
”Ettim” dedim başımı sallayarak.
”Sürünseydi azıcık” burun kıvırdığında ona yorgun bir tebessümle baktım.
”Adamda neticede emir kulu Yaren. Haber kanalının sahibi yayınlamamasını emredip Altay’a haber vermiş” dedim yeni öğrendiğim bilgiyi ona aktarırken.
”Bu Altay’ın nasıl bir gücü var ki haber kanalını bile eline almış. Hem çok cool hem çok korkutucu” dedi.
”Boşversene şu Altay’ı” bakışlarımı masama çevirdim. Altay ile şu iki haftanın içinde neredeyse hiç karşılaşmamıştık. Benden önce evden çıkarken, gece geç saatlerde eve geliyordu.
Yaren ciddiyetimi gördükten sonra sandalyesini fayans üzerinde kaydırıp kendi masasına gitti. Elimdeki işleri bitirip, mesai çıkış saati geldiğinde eşyalarımı topladım ve Yaren’e veda ederek ofisten ayrıldım. Umut yanımdan hızla koşup benim tarafımı açarken, ben gözlerimi devirerek baktım.
”Kapımı açma diye daha kaç defa diyeceğim” dedim.
”Bu benim vazifem Duru Hanım” kapının yanında dikilmeye devam ederken yüzü ciddiydi.
Daha fazla konuşmadan yerime oturdum ve onun kapıyı kapatıp sürücü koltuğuna hızla geçişini izledim. Araba caddelerin trafiğinden akıp geçtiğinde malikâneye gelmiştik. Demir kapıdan içeri girdiğimizde Altay’ın arabasını gördüm. Evde olduğunu bilmek garip bir hisle gerilmeme sebep oldu. Arabadan çıkıp eve doğru adımlayıp içeri girdiğimde Halime Teyze’ye selam verdim. Altay’ın salonda beklediğini belirtmesiyle bugün çokça yaptığım göz devirmemi tekrar yaptım.
Salona girdiğimde Altay’ın pencerenin önünde dışarıyı izlerken telefonla konuştuğunu gördüm. Adımlarım önümdeki iki basamağı inerken gözlerim Altay’ın üstündeydi. Takım elbisesinin ceketi yemek masasının sandalyesinde asılıydı. Kumaş pantolonun içine soktuğu gömleği bütün vücudunu ön plana çıkarırken, bir eli pantolonun cebindeydi. Ben geldiğimi belirtmek için boğazımı temizlerken o yönünü yavaşça bana doğru döndü.
”Bu iş kökünden hallolmazsa ucu eninde sonunda bize dokunacak” bakışları beni boydan aşağıya süzerken, kulağındaki telefonla görüşmeye devam ediyordu.
Adımları yavaşça bana doğru geldiğinde ben yerime mıh gibi takılı kalmıştım. Gözlerim gözlerinde takılıyken, bahçeye açılan kapıdan içeriye kuş sesleri doluyordu. Adımları tam önümde durdu. Gözleri ise sanki aklımdan geçenleri okumak ister gibi gözlerime odaklıydı.
“Bana bütün raporları tek tek ilet” bu karşı tarafa söylediği son sözüydü. Telefonu kapatıp yanımızda duran koyu renkteki ahşap yemek masasının üstüne koyarken gözleri hafifçe kısılmıştı.
”İşiniz nasıl geçti Duru Hanım?” sözlerindeki ima benimde gözlerimi kısmama sebep oldu.
”İyi geçti Altay Bey. Sizin mafyacılık işleri nasıl geçti?” alaylı sözlerine verdiğim karşılık onun başını hafif yana eğip yüzümü kısa bir an incelemesine sebep oldu.
”İyi olmaz mı? Bugün birinin infazını izledim” sesindeki can alıcı soğuk nefes yutkunmama sebep oldu.
”Ne?” dedim titrek bir nefesle. “Şaka mı?”
”Şaka” dudağının kenarında sevmediği yaramaz çocuğa bakan bir ifade oluştu.
”Gerçi neye şaşırıyorum ki. Yapmadığın bir şey değil sonuçta” dedim.
”Hak eden hak ettiğini bulur. Benim karşımda son nefesini veren kişinin muhakkak bir yanlışı olmuştur” sözleri derin sulardaki karanlık kısımlar gibi korkutucuydu.
”Benimle ne konuşacaktın?” konuyu değiştirmek istiyordum zira bunlar duymak isteyeceğim kelimeler değildi. Soruma karşılık ne diyeceğini hatırlamış olacak ki yerinde dikleşip konuşmaya başladı.
”Okan’la konuşmalarını ulu orta yerlerde yapma” sesindeki resmiyet aramıza betondan duvarlar ördü.
“Buda ne demek oluyor?” Ofiste Okan ile konuştuğumun haberini verenin Umut olduğunu anlamıştım.
“İtibarıma gelecek tek bir laf bile kabulüm değildir Duru” bakışları bir şahin gibi keskin bakıyorken, bu konuşmanın nereye gideceğini anlamıştım.
”Sen ne demek istiyorsun açık konuşsana” oldukça uzun olan boyuna dik başlılığımla bakarken, bir adım öne gelip ona meydan okudum.
”Kiminle istersen görüş ama bu benim karım olduğunu bilen insanların gözü önünde olmasın. Sen bu evlilikte severek evlenmiş gibi mutlu eş rolü yapacaksın. Boşanıp ayrılana dek ne yapacaksan gizliden yap” duruşu yıkılmaz bir dağ gibiyken ben o dağın dibine kibrit suyu dökmek istedim.
”Oradan bakınca ne görüyorsun bilmiyorum, ki ne düşündüğün hiç mi hiç umrumda değil; ama ben aynadan kendime her baktığımda, kızını bu kötü dünyanın içinde açan nadide bir çiçek gibi yetiştiren Kenan Yılmaz’ın kızı Duru Yılmaz’ı görüyorum” nefesim boğazımda dizildiğinde kendime müsade ettim.
“Yani sen ve senin çevrendeki insanlar gibi pis hayatlara, pis zihniyetlere sahip değilim” bu lafım onun çenesindeki gerilmelere sebep olurken ben ona arkamı dönüp salonun çıkışına doğru ilerledim. Tam o anda karşımda gördüğüm Halime Ablanın elindeki çiçekler ile kaşlarım istemsizce çatıldı.
”Çiçekler size Duru Hanım” Halime Ablanın söylediği ile Altay’a baktım. Oda bunu beklemiyor olmalı ki dağ gibi durduğu yerden adımlarını atıp yanımıza geldi.
“Kimdenmiş?” sorduğum soruyla aynı zamanda çiçeği elime almıştım.
”Bilmiyorum efendim” dedi müsaade isteyip yanımızdan ayrılarak. Ben çiçeklerin arasında duran zarfı elime alırken, Altay’ın yanımda dikildiğini gördüm.
”Özel alan diye bir şey var?” sesimdeki sertlik gözlerime de yansıyordu zira az önceki konuşmayı unutmuş değildim.
”Aç” gözleri zarftayken söylediklerimi dikkate almış gibi görünmüyordu.
Zarfı açtığımda içinden bir adet fotoğraf ile kağıt çıktı. Resimdeki kişi benden başkası değildi. Bugün giydiğim kıyafetlerle ofiste çalışırken çekilmişti. Şaşkınlığımı üzerimden atamadan kağıdı açıp yazanları okudum.
“Benim olanı elde edeceğim ve bu çok kolay olacak. Sen benimsin güzel kadın“ -Doruk
Benimle birlikte Altay’ında okuduğunu kulağımın gerisinde hissettiğim nefesin varlığının koyulaşmasıyla anladım. Elimdeki çiçek bir anda çekilip alındığında ben ne olduğunu anlayamadan Altay’ın elindeki çiçek ile salondan çıkışını izledim.
”Ne yapıyorsun?” adımlarım hızla onu takip ederken Altay dış kapıyı açıp çoktan dışarı çıkmıştı.
”Umut” sesindeki gürlük bütün malikaneyi ayağa kaldırmasına ve etrafa konumlanmış bütün korumaların başını Altay’a çevirmesine neden oldu.
”Umut nerede?” Altay etraftaki korumalara bunu sorarken, konuşmayı akıl eden korumalardan biri Altay’ın karşısına geldi.
“Üstünü değiştirmek için müştemilata kadar gitmişti efendim” korumanın Altay’ın karşısında elleri önünde bağlı, başı eğik bir şekilde durması ondan ne derece korktuklarını tekrar gün yüzüne çıkarmıştı.
”Çabuk çağırın Umut’u” dedi Altay dişlerinin arasından.
”Buyrun efendim” Umut uzaktan gelirken ismini duymasıyla koşar adımlarla bize doğru gelmeye başladı.
”Yanlış bir şey yapmayacaksın değil mi?” Altay’ın yanına kadar gelip kolundan tuttuğumda başını çevirip bana baktı.
”Çek elini” temasımdan hoşlanmayan bakışları elimdeydi.
”Sorumun cevabını ver” elimi çektiğimde kaşlarımdaki çatıklık daha da artmıştı.
”Bu seni ilgilendirmez” cevabındaki saçmalık tepemdeki saçları gelişigüzel sinirle geriye itmeme sebep oldu.
”Efendim bir şey mi oldu?” Umut karşımıza geldiğinde ikimizde başımızı çevirip ona baktık.
“Duru‘nun yanında olman gerekirken de onu yalnız bırakıp böyle rahatlıkla gidiyor musun?” Altay’ın dişlerinin arasındaki tıslama Umut’u korkutmuş olacak ki boğazındaki düğümleri ard arda yutmasına sebep oldu.
”Ben siz ne emir verdiyseniz onu yaptım efendim. Duru hanımı hiç yalnız bırakmadım” dedi Umut eğik başı ile.
”Bunlar ne peki?” Altay elindeki fotoğraf ve zarfı Umut’a gösterdiğinde, Umut fotoğrafın hangi zaman diliminde çekilmiş olabileceğini beyninde sorgulamaya başlamış gibi bir ifadeye büründü.
”Özür dilerim efendim” dedi hatırlamış olan ifadesiyle.
“Duru’yu korumak gibi basit bir görevi de yerine getiremeyeceksen, ben seni artık neden koruma diye yanımda tutayım Umut?” sesi büyük bir hesabın içine çeken azraile büründüğünde belinden çıkardığı silahı bir anda Umut’a yöneltti. Elimle ağzımı kapatırken kalbimdeki hızlanmayı hissettim.
”Umut’u ben yolladım kahve alması için. Onun bir suçu yok” bu doğruydu. Gün içinde Umut’un yanımdan ayrıldığı tek an bize kahve alması için yolladığım andı. Beynimdeki kayıtları sorgulasam da benim resmimi çeken birinin varlığını hatırlamıyordum.
”Ben onu oraya kahve alsın diye dikmedim” bakışları yakıcılığıyla bana çevrilse de silah hala Umut’a yönelikti.
”Siz en doğrusunu bilirsiniz Altay Bey. Ne yaparsanız kabulüm” Umut elleri önünde başını eğerken, yüzündeki mahcubiyet bir kardeş gibi yüreğimin sızlamasına sebep oldu.
”Altay lütfen yanlış bir şey yapma” sözlerim Altay’ı etkilememiş olmalı ki Umut’a yönelttiği silahı bir anda eğdi ve bacağına ateş etti.
Umut’un acı dolu sesi ağzından çıkarken ben ellerimle kulaklarımı kapatıp çığırmamı engelleyemedim. Her şey saniyeler içinde gelişirken Altay büyük bir soğukkanlılık ile silahı indirip beline koydu. Ben vücudumu sarsacak bir hızla yere çöktüğümde Umut’un kanayan bacağına ellerimi bastırdım. Elbiseden açıkta kalan dizlerimin yere bir anda oturup sürtmemden kaynaklı kanadığını hissetsem de kendi canımı düşünecek durumda değildim.
”Sen nasıl bir canisin be adam” Altay’a bağırırken elimle daha çok bastırıyordum. Umut’un benim yüzümden vurulması canımı o kadar yakmıştı ki nefes alamıyordum.
“Ertem Bey” Umut’un bacağındaki kurşun yarasını elimle kapatırken onun benim söylediklerimi duymamazlıktan gelerek dedesini aradığını duydum. Ona bey demesinin hürmetten değil de mesafeden olduğunu anlayacak kadar tanımaya başlamıştım Altay’ı. “Yarın müsaitseniz akşam yemeğine sizdeyiz” ne yapmaya çalıştığını anlamak için baksam da o kapalı kutu gibi olmaktan bir adım bile geriye gitmiyordu.
Gözlerim bu sefer etraftaki korumalara kaydığında hiçbirinin yerinden kımramadığını görmem canımı daha da sıkmıştı. Altay telefonu kapatıp arkasına döndüğünde eve doğru adımlayarak gözden kayboldu. Onun eve girmesiyle korumaların koşar adım bize gelmeleri de aynı anda olmuştu.
“Neden Altay varken gelmediniz yardıma?” dedim sinirle.
“Eğer yardıma gelseydik Altay Beyin verdiği hükme karşı çıkmış olurduk Duru hanım” koruma benim bastırdığım yere ceketini çıkarıp bastırırken ben ellerimi çekmiştim.
“Bu delilik” dehşet alan gözlerim korumaların yüzünde dolandı.
“Altay Bey gördüğü tek bir yanlışı bile affetmez Duru hanım. Emin olun şuan bacağımdan vurması bana ödülden başka bir şey değil” Umut bacağındaki kurşun yarasına acı dolu yüzle karşılık verirken, Altay’ı savunması daha çok şaşkınlığa bürünmeme sebep oldu.
“Hedefini tam yerinden vuran patron bacağını sıyırtmış” Korumalardan biri yaraya bakıp tekrar kapattı.
“Şanslı it seni” dedi diğer korumada Umut’un omzuna vurarak.
“Patron seviyorlar lan bu ş*refsizi” Adının Gökhan olduğunu yeni yeni öğrendiğim koruma sırıtmıştı.
“Seviyor değil mi lan?” Umut’un acı içinde sızlayan yüzündeki keyif alan kıvrımı gördüm. Adam öldürmedi sadece ayağından vurdu diye seviyor diyorlardı.
“Siz ne yaşıyorsunuz Allah aşkına. Bir adamdan bu kadar korkulur mu?” ayağa kalktığımda ellerimi hiddetle iki yana açmıştım.
”Eğer o adam Altay Karen ise korkulur Duru Hanım” dedi korumalardan biri. Ben içimdeki hiddeti yenemeden arkamı döndüm ve koşar adımlarla eve girdim. Tam o sırada Altay eline aldığı ceketi ile salondan çıkmış merdivenlere doğru ilerliyordu. Hızlı adımlarla yürüyüp önüne geçtim.
”Sana benim hatam dediğim halde neden adamı vuruyorsun?” ellerim iki yanımda yumruk oldu.
”Onun görevi sadece sana sahip çıkmaktı. Gerekirse lavaboya bile gitmeyecekken bir kahve emriyle orayı terk etmesi acemilikten başka bir şey değil. Bunu da yapamayacaksa benim çatım altında yeri yok” dedikten sonra yürümeye devam edecekken kolundan tuttum.
”Ben köpek miyim de sahip çıkılmaya ihtiyacım var” dedim. Başı dik konumda dururken gözlerini indirip kolunu tutan elime baktı.
“Sınırını aşmamayı öğren ve bir daha bana temasta bulunma” sözleri aşılmaz bir güçle karşısındakini sarsıyordu. Kolunu tek ve kuvvetli bir hareketle benden çektiğinde konuşmaya devam etti.
“Doruk’un sana yapabileceklerinin önüne geçmek istiyorsan ne dersem onu yapacaksın. Kendini sahip çıkılan bir köpek gibi görüyorsan da o senin bileceğin iş” son sözünün ardından merdivenleri hızla çıktı. Adımları son basamakta kalırken arkasını dönmeden tekrar konuşmaya başladı.
”Yarın Ertem beyin evine yemeğe gidiyoruz. Saat 18:00’da hazır ol” dedikten sonra artık tamamen gözden kaybolmuştu.
Ben sinirimi atamadığım göğsümün içinde panik atak yaşarken, nefeslerimi hızlı hızlı almaya başladım. Kalbimde hissettiğim acı çenemi titretiyordu. Adımlarımı zar zor merdivenlere doğru atıp ilk basamağına oturdum. Gördüklerimin ve duyduklarımın ağır gelmesi oturduğum yerde sessiz gözyaşlarını dökmemle sonuçlandı.
****
Altay’ın sıcak eli parmaklarımı sarıp sarmalarken diğer eli kapının zilini çaldı. Ben yerimde gergince kıpırdanırken o boynundaki kravatı gevşetmeyi ihmal etmedi.
”Elimize bir şey almadan gelmek ayıp olmaz mı?” omzumdan başımı çevirip Altay’a baktığımda onun çatık kaşları ile kapıya dalıp gittiğini gördüm.
“Bakıyorum da bu evliliğe kendini çok kaptırdın” küçümseyici bakışları bana doğru döndüğünde ben gözlerimi devirmeden edemedim.
”Asıl gerçek evliliklerde olması gereken şey bu. Sende bu evliliğe inandırmak istiyorsan yapman gerekir” dedim bıkkınlıkla.
”Bizim aramızda bir şey getirmedik diye yanlış anlayacakları bir yakınlık yok korkma” Altay’ın cümlesinin sonu sessizce ona bakmama sebep oldu. Tam o anda evin çalışanı olduğu belli olan bir kadın bize kapıyı açtığında içeriye adımımızı attık.
”Ertem Bey ve diğerleri sizi salonda bekliyor Altay Bey” kadın yanımızdan ayrıldığında biz el ele salona doğru ilerledik. Altay’ın malikanesi kadar olmasa da bu evde büyüktü. Salona girdiğimiz anda bütün herkesin bakışları oturdukları koltuktan bize dönmüştü. Ben Altay'ın arkasından onu takip ederken Ertem Bey'e doğru adımladık.
"Hoşgeldiniz çocuklar" dedi ikimize ithafen.
"Hoşbulduk" deme gereği duymam Altay'ın hiç cevap vermeden sadece başını sallamasındandı.
"Seninle iyi bir tanışmamız olmadı gelin hanım. Ben Ertem Karen, Altay'ın dedesiyim" Ertem beyin uzattığı eli tereddütle tuttuğumda, Altay'ın gergin yüzünü kimden aldığını anlamış oldum. Adamın normal duruşunda bile yüzü gergin bir iple çekilmiş gibiydi.
"Memnun oldum efendim" dedim onun aksine tebessümle karşılık vererek. "Altay beni korumak düşüncesinde olduğu için birlikteliğimizi göz önünde yaşamama kararı almıştık. Size söyleyemediğimiz için kusurumuza bakmayın"
"Biz düşmanı değildik ya. Bizden neden sakladı?" dedesinin kırgınlığı hala yerinde duruyordu.
"Çok uzatmaya gerek yok. Ben böyle uygun gördüm" Altay ikimizin arasındaki muhabbetti bıçak gibi keserken, dedesi yüzündeki düşme ile başını salladı.
"Tamam oğlum" Ertem beyin Altay'dan çekindiği her halinden anlaşılıyordu. "Gel bakalım Gelin Hanım seni diğer aile üyeleriyle tanıştırayım" Ertem bey eliyle yanında dikilen orta yaşlı bir adamı gösterdiğinde adamın yüzünde tek bir mimik bile oynamadığını gördüm.
”Fırat, oğlum. Altay’ın amcası oluyor” dedi.
”Memnun oldum” başımı salladığım adam sadece kısa bir tebessümle karşılık vermişti. Benim gibi Altay’dan da hoşlanmadığını bakışlarından anlayabiliyordum.
”Naz, gelinim olur. Fırat’ın eşi” kocasının aksine güleç duran kadın yanıma gelip bana sarıldığında geldiğimden beri gergin olan vücudum ilk defa gevşemişti.
”Ailemize hoşgeldin Durucum” dedi samimiyetle.
“Hoş buldum” aynı karşılıkta ona gülümserken Ertem bey tekrar konuştu.
”Hülya ile zaten tanışmıştınız” Altay’ın annesi koltuktan kalkma gereği bile duymadan bana bakarken aynı gerginliğim tekrar üstüme gelmişti.
”Evet, tanışmıştık” dedim resmiyetle. Bana soğuk davranana soğuk davranırdım. Sonuçta gerçekten kayınvalidem değildi. Onunla iyi olmak için çabalamama gerek yoktu.
“Heh evin son aile üyeside geldi” Ertem Bey bunu söylediğinde ben onun baktığı yere baktım. Karşımda Doruk’u görmemle yerimde dikleştiğimden habersizdim. Doruk’un bu aileden olduğunu bilmediğim gibi bu evde yaşamasını da beklemiyordum. Hayal kırıklığına bürünmesine engel olamadığım bakışlarım Altay’a dönerken, onun büyük bir intikam hazzı ile Doruk’a baktığını gördüm. Planının ilk adımını atmıştı ve bundan çok memnundu.
”Doruk, Fırat ile Naz’ın oğlu” Doruk bir eli cebinde laubali bir gülüş ile bana doğru gelirken, ben bir adım geriye gitmemek için büyük çaba sarf ettim. Onun başka kadınlara yaptıkları gözümün önüne geldiğinde yüzüne tükürmemek için zor duruyordum.
”Hoşgeldin Duru” Doruk bir anda bana sarıldığında, temas eden her yerimi yıkamak istedim. Ellerimi ona saramadığım zaman diliminde beklemediğim bir anda kolumdan tutulup kenara çekildim. Altay beni kolunun altına alırken bu eve geldiğimden beri garip bir şekilde ilk defa kendimi tamamen güvende hissetmiştim.
”Çalmadık ya karını canım. Ne diye çekiyorsun? Hoşgeldin diyorduk şurada” Doruk’un yüzündeki gülüşle karışık sözlerindeki ima kafamı kaldırıp Altay’a bakmama sebep oldu.
Onun dişlerini sıkarak Doruk’a baktığını gördüm. Doruk’un da bana karşı olan hislerini evdekilerin bilmediğini de bu sözleriyle anlamıştım.
”Karımı yanı başımda istiyorum. Kişisel algılama” Altay’ın söyledikleri Doruk’un alayla bakan yüzünü bir anlık gerilmesiyle son bulurken, Ertem Beyin yüzünde tebessüm oluşmasını sağladı.
“Hadi çocuklar masaya geçelim” Ertem bey masayı gösterip hep beraber o yöne ilerlememizi sağladı.
Masalara oturduğumuzda yanımdaki sandalyeyi çekip oturan Altay’a bakmadan önümdeki tabağı izledim. İçimde oluşan siniri atabilmiş değildim. En azından bana buraya gelirken Doruk’un olacağını da söylemesi lazımdı.
”Duru kızım senin mesleğin neydi?” dedi Ertem bey.
”Bir haber kanalında editörüm efendim” önümdeki tabağa servis yapan çalışan kadına tebessüm ettim.
”Aman aman Altay’da ne çok sever o mesleği” Hülya hanım geldiğimden beri ilk defa konuşmuştu. İmalı konuşması da çabasıydı tabi.
”Altay gibi işlerle uğraşanlar için sıkıntılı bir meslek. Gerçi artık çalışmazsın sıkıntı da kalmaz” Ertem Bey ile çorbayı karıştırdığım kaşık bir an elimde durdu.
”Altay’ın yaptığı işler kendisini ilgilendirir efendim. Ben mesleğimi bırakacağımı düşünmüyorum” dedim düz sesimle. Altay elindeki çatalı tabağın kenarına bırakırken yan bakışını bana atmayı ihmal etmedi. Susmamı emrediyordu. Hem de derhal.
”Haber editörleri nasıl bir iş yapıyor canım?” Bu soruyu soran Nur hanımdı. Bu kadar tatlı bir kadının Doruk’un annesi olduğuna inanamıyordum.
”Haberin içeriği, hangi sırayla girileceği, ne kadar süre ayrılacağı ve hukuki sorumluluğu hepsi editöre aittir Nur Hanım. Ben işime ek olarak haber kanalının sitesine haber de yüklüyorum” dedim işimi büyük bir gururla anlatarak.
”Çok zor olmalı” dedi yemeğinden bir lokma alırken.
”Zor ama severek yapıyorum” işimi anlatırken yüzüm gülüyordu.
O andan sonra herkes yemeklerine odaklanırken ben Doruk’un bakışlarını üzerimde hissetmekten yemek bile yiyememiştim. Yemek faslı bitip salon bölümünde muhabbet kısmına geçilirken bile bakışlarını bana dokunduruyordu. Bu durumdan rahatsız olan yanımla insanlardan müsaade isteyip salondan çıktım ve mutfak bölümüne girdim. O elektrik akımlarını hissettiğim ortamdan uzaklaşmam lazımdı.
”Merhaba” dedim çekinerek.
”Merhaba efendim. Bir eksik mi vardı?” masada oturan kızlardan biri ayağa kalkarken onu durdurdum.
”Hayır yok teşekkür ederim. Sadece nefes alabileceğim bir yer var mı diye sormak istemiştim” dediğimde kızlar anlayışla bahçeye açıldığı anlaşılan kapıyı gösterdiler.
”Teşekkür ederim” dedikten sonra kapıdan dışarı çıktım ve büyük bahçede yürüyerek bir ağacın altında durdum. Başımı yukarı kaldırıp ağacın dalları arasından görünen yıldızları izledim. Benim bu ortamda, bu insanların arasında ne işim vardı. Hepsinin bakışlarında geçmiş vardı. Ben ise o geçmişin tek bir anında bile yoktum ve kendimi hiç olmadığım kadar yalnız hissediyordum.
“Sana yanımdan ayrılıp bahçede keyif yapmanı kim söyledi?” Altay’ın sesini duymamla başımı eğip ona baktım. “Görevin yanımda oturmak, bahçede hava almak değil” bu acımasızlığına sadece boş gözlerle baktım. Beni bir kukla gibi görmesinden yorulmuştum.
”Hava almakta mı yasak?” düz bakışlarım tekrar gökyüzüne döndü.
”Dikkat ette sinirle içine çektiğin nefesler fazla gelmesin” bu durumda bile benim hissettiklerimi ciddiye almaması beni sinirlendiriyordu.
“Neden bana Doruk’un da bu evde olduğunu söylemedin?” dedim aynı düz bakışlarımla. Duygularım beni Altay’la evlendiğim gün terk etmişti.
”Gerek görmedim” dedi umursamazlıkla.
”Ne demek gerek görmedim? Bana kuklanmışım gibi davranmayı kes artık Altay Karen. Beni ilgilendiren meseleleri pek tabi bana söylemek zorundasın” aramızdaki mesafeyi aza indirip başımı dikleştirdim. Ona olan öfkem dağları taşları bile yakacak kuvvetteydi.
”Konuşma tarzına dikkat et” sesi ona kullandığım kelimelerin gerginliğini taşıyordu.
”Biz neden buradayız Altay? Neden bu buzdolabı gibi eve beni getirip strese soktun?” burada bulunmayı istemeyen yanımla ellerimi iki yana açtım.
”O çiçeği yolladıysa bende canını acıtacak şekilde misillemesini vermeyi bilirim” yüzünde yaptığı işten haz alan bir bakış vardı.
“Sırf o çiçeği yolladı diye yaşadığı eve kadar getirip mutlu evlilik pozları kesmek miydi planın?” tepemizdeki ağacın dalları sıcak yaz rüzgarında uçuşurken, saçlarımda ahenkle ona eşlik ediyordu.
”Ya ne bekliyordun? Bu zaten başından beri belli olan plandan biriydi” Altay ellerini pantolonunun cebine koyarken duruşundaki ciddiyet sesindeki sertlik ile birleşti.
”Bu adamın bana karşı olan hislerini biliyorsun? Ya da bana yapmak istediklerini. Ona rağmen nasıl bu adamın dibine kadar beni getirirsin” sözlerim dudaklarımdan hırçınca ama duyulacak endişesiyle fısıltı içinde çıkıyordu.
“Seni korumak için kendi planımı uygulamayacağımı düşünmedin değil mi? Bu yolda kendi canını kendin düşünüp koruyacaksın ölüm çiçeği” Altay’ın sözleri bütün gerçekliğiyle yüzüme tokat gibi çarptı. O an yalnızlığım iliklerime kadar kendini gösterdi.
”Bir kere daha hatırlattığın için sağol” gözlerimdeki ruhsuzluk onun gözleriyle buluştuğunda arkamı dönüp gitmek için hareket edecektim ki Altay kolumdan tutup beni kendine çevirdi.
”Nereye?” dedi iç gıdıklayıcı bir fısıltıyla.
”İçeriye” dedim dişlerimin arasından. İkide bir kolumu tutmasından nefret etmiştim.
“Yeni evli çiftlerin ayrı takıldığı nerede görülmüş” bu sözlerin sonu yüzünü yavaşça bana yaklaştırmasıyla bitti.
”Ne yaklaşıp duruyorsun?” sesim çekilmiş gibi fısıltıyla konuşurken geriye doğru bir adım atmıştım. Sırtım arkamda duran ağacın kabuklu gövdesiyle buluştuğunda yüzünü incelemeye koyuldum.
“Severek evlendiğimizi inandırmamız gerekmez mi?” Altay’ın tılsımlı sesini kulağımın dibinde duyarken ben onun yanımda duran hafif uzayan sakallarına bakıyordum.
”Ne demek oluyor bu?” sorumun ardından Altay’ın yakıcı dudakları boynuma dokundu.
Ben bu temasın getirdiği gıdıklayıcı his ile Altay’ı itmek için karnına ellerimi dokundurduğumda o boynumu öpmeye başladı. Dudaklarının sıcaklığı boynuma mühürlendi. O keskin yakınlık, ruhumu yerinden oynattı. Boynumdaki eti dişlerinin arasında ısırdığında yutkunmam kayıp gitti. Sanki bu hareket ne yapmam gerektiğini hatırlatmış gibi karnında olan ellerimle onu geriye ittim. Altay benim temasımla değil de kendi iradesini kullanarak yüzlerimiz birbirine dokunacak şekilde olabildiğince yavaş geriye çekildiğinde, sinirle yükselen nefeslerimi düzene sokamadan önümde duran yüzüne odaklandım.
”Hangi hakla beni öpersin?” dedim sinirle.
“Evliliğimizi birbirimize bıraktığımız damgalarla ispatlamamız Doruk’u daha da sinirlendirecektir” kibirli bir yan gülüşle sarf ettiği sözleri bir ok gibi benim vücudumun her noktasına saplanırken ben şaşkınlığın getirmiş olduğu ifadeyle ona bakıyordum.
”Sen benimle dalga mı geçiyorsun?” dedim hiddetli bir fısıltıyla. O an boynumdaki sızlamayı hissettim. Orada oluşan morluktan adım kadar emindim.
“Bu evliliğe adım atarak ve sözleşmeyi imzalayarak dalga geçmediğimi çok net anlamış olmalısın” karşısındakini hafife alıp hiç umursamayan gözleri benim yüzümü süzdükten sonra aramızdaki mesafeyi açarak geriye çekildi. Sırtımı yasladığım ağacın soğuk teması tenime işlemişti. “Doruk bizi pencereden izliyor ona göre davran” başından beri bunları bilerek yaptığını anlamıştım.
“Senden iğreniyorum Altay Karen” bu sözlerim onun tehditkar bir şekilde gözlerini kısmasına sebep oldu.
“Çocukça tepkilerden nefret ederim. Triplerden, ağlamalardan, inatlı ve söz dinlemeyen kişilerden, her zorlu olayda sızlanmalardan da nefret ederim. Karşımda böyle durmaktan bir an önce vazgeç ve kendini düzelt” taviz vermeyen karanlık yanı gün yüzüne çıktığında benim ışığımı da söndürmeye çalışmıştı.
”O zaman senin karşına çıkan kimse insan değil. Bu söylediklerin her insanın yaptığı hareketler” ellerim ağacın sert gövdesine yaslandığında hissettiğim soğuk yanan avuç içlerimi aştı. “Bu dediklerini yapmaktan bir adım geriye gideceğimi de düşünme. Beni ben yapan hiçbir şeyden senin için vazgeçmeyeceğim” dedim şiddetli ses tonumla.
“Eğer yapmaya devam edersen üzülen taraf sen olursun” ateşli sesi üzerime alevlerini püskürtüyordu.
”Göreceğiz” belimi yasladığım ağaçta doğrultup yanından geçip gidecekken Doruk’u hala bizi ikinci katın penceresinden izlediğini gördüm.
“Senin de dediğin gibi evliliğimizi birbirimize bıraktığımız damgalarla ispatlamamız gerekir” yönümü Altay’a çevirdiğimde ne dediğimi anlamaz şekilde bana bakıyordu. “Bizde bu oyunu hakkıyla yapalım değil mi?” Altay ne olduğunu anlayamadan yönümü ona dönüp ceketinin yakalarından tutarak ayaklarımı kaldırdım ve dudaklarına yapıştım.
Bu çok ani olmuştu. Hem onun için hem de aklı başına anca gelen benim için. İçeride ikram edilen alkolden almamalıydım. Damarlarımda akmaya başlayan cesaretli kanın pişmanlığını ertesi gün yaşayacaktım. Bir pişmanlığı da şimdi yapacağım şeyden yaşayacaktım.
Dudaklarını dişlerimin arasına alıp ısırdığımda boğazından dökülen kuvvetli inilti aramızdaki sessizliği bozdu. Altay bir elini kaldırıp belimden tutarak beni kendine çektiğinde bütün vücudumla ona yaslandım. Ellerim onun sert ve yapılı göğsüne dayalıyken, o benim tenimi damgalamak ister gibi parmaklarıyla sertçe belime bastırıyordu. Yavaşça geriye çekildiğimde, ısırığın kuvvetini Altay’ın dudağından hafif sızan kan ile anlamıştım.
Bu hareketi kendimden ben bile beklemezken, Altay’ın hiç beklemediği gözlerindeki tartmaya çalışan ifadeden anlaşılıyordu. Oyunu hakkıyla oynamak istiyorsa bir çocuk gibi davranmadan onu alt edeceğimi anlamalıydı.
Altay, sessizliğini korurken hafifçe aralanan dudaklarında hafif biriken sıcak kanı dilinin ucuyla ağır ağır topladı. Bu hareketi boğazımın kuruduğunu hissettirip yutkunmama sebep olurken, adem elmasımın titrediğini hissediyordum. Yüzündeki ima ve alay ile bu hareketi bilerek yaptığını anlamıştım.
Konuşmasına müsaade etmeden göğsünde duran ellerimle ona bastırıp geriye çekildiğimde itiraz etmeden beni bıraktı. Yanından çekip giderken nabzımın hızlı atışı adımlarıma karıştı. Dudaklarımdaki sızlama kafamı karıştırırken mutfağın sürgülü kapısından içeri girip mutfağa adımımı atmıştım ki, karşımda Doruk’u görmemle yerime çakılı kaldım.
”Evcilik oynadığınızı anlamayacağımı düşünmedin değil mi güzelim” Doruk’un alaylı sesi dudaklarına yansırken ben gerilmemi engelleyemedim.
Devam Edecek...
