16. BÖLÜM (Sessizliği Yırtan İtiraf)

Vaveyla Yazarı: Biranne yazar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 29Şu an: 16. BÖLÜM (Sessizliği Yırtan İtiraf)

Bu bölüm aşırı heyecanlı olabilir. Çünkü bazı itirafların vakti geldi 🙈🤍

O kadar söylüyorum ama yine de boşa söylüyorum gibi oluyor. Hayalet okurlarımız çok fazla ama ne kalp ne de yorum görmüyorum.

Sizinle yorumlarda buluşmayı isterdim ve hala da isterim ♠️

****

Elimi çeneme yaslayıp dalgınca bilgisayara baktım. Kafamın içindeki kargaşa beni kendim olmaktan alıkoyuyordu. Ben böyle birisi değildim. İşimden daha önemli hiçbir şey yokken şimdi Altay işimin bile önüne geçiyordu. Doruk’un bütün söyledikleri ise beynimi kurcalıyordu.
Restoranın lavabosundan çıkıp Altay’ların yanına geri döndüğümde bir şeyleri belli etmemeye çalışmış ama yüzümdeki düşüklüğe engel olamamıştım. Altay neyim olduğunu sorduğunda onu geçiştirmiştim. Şimdide ondan kaçmaktan başka çarem yoktu. Bana her yaklaştığında kendimi kaybedip ona kapılıyordum ve bunun olmasına izin vermemeliydim. İçimde çözmem gereken şeyler vardı.
Bu zamana kadar Altay’ın peşinden koşturmam ne kadar doğruydu diye içimi kurcalayan seslere kulak vermem gerekiyordu. Bazı şeyleri ise artık çözmem gerekiyordu.
“Yine mi düşüncelere daldın?” Yaren’in sesiyle kendime geldim.
“Elimde değil” dudağımı büzüp omuzlarımı yukarı kaldırdım.
“Bu kadar kendini mahvedeceğine konuş gitsin Duru” elini omzuma koyduğunda düşünceli bakıyordu.
“Duyacağım şeylerden korkuyorum. Ona bu kadar bağlanmışken gönlünün hala Firuze’de olduğunu duymak beni mahveder Yaren” hissettiğim acıyla burnumun ucu sızlamıştı.
“Altay’ın sana ne kadar değer verdiğini bizim gözümüzden görseydin o zaman artık Firuze diye birinin kalmadığını görürdün” Gerçek olabilir miydi? Altay gerçekten bana karşı bir şeyler hissediyor olabilir miydi? Tamam, bana karşı ilgisini görmüyor değildim. Peki, bu ilgi bir heves miydi, yoksa gerçek duygular mıydı? Onu bilmiyordum.
“Dışarıdaki insanlara evli olduğumuzu inandırmak için yaptığı şeyler. İlk zamanlarda da aynıydı şimdide aynı” kalbimi bu düşüncelere çok kaptırmak istemiyordum.
“İkisi arasında dağlar kadar fark var Duru. İlk zamandaki Altay’ın bakışları buz gibiydi, ruhsuzdu; ama şimdi Altay’ın sana baktığındaki bakışlarını görsen ne demek istediğimi anlardın” Tebessümü, beni rahatlatmak isteyen gözleriyle bütün oldu.
“Ne yapacağım peki?” dedim omuzlarımı düşürerek.
“Konuşacaksın. Her şey halı altına süpürülmeden artık konuşulmalı” dedi başını sallayarak.
“Cesaretim yok ki” gerçekten yoktu. Altay’ın ağzından çıkacak kelimelerden değersizliğimi bir kere daha görmek istemiyordum.
“Hiç korktuğun gibi olmayacak” bu sön sözüydü. Beni yine düşüncelerimle bir arada bırakıp yerine geçtiğinde artık beynim daha çok dolmuştu.
Dediği gibi artık konuşulması gerekti ama bunu hangi cesaretle yapacaktım bilmiyordum. Kafamı dağıtmak için işime odaklandığımda çıkış saati gelmişti. Ayağa kalktım ve masanın üstündeki eşyalarımı toparlamaya başladım. Malzemelerimi topladıktan sonra asansöre doğru yürüyecektim ki yerimde durup arkama baktım. Umut ve Gökhan ne olduğunu anlamak ister gibi yüzüme baktı. Bense Okan’ın odasının kapısına bakıyordum.
Okan bu aralar iş yerinde görünmüyordu. İzin aldığını duyduğumda şaşırmıştım. Genellikle onun izin alacağı zaman değildi.
“Ne oldu Duru?” dedi Umut merakla.
“Okan bu aralar yok. Uzun sürelide izin almış” bakışlarımı bu sefer Umut’a çevirdim. “Bırak şu pez*vengi düşünmeyi” ondan normal bir karşılık bekleyen bende hataydı. Sonunda önüme dönüp asansöre bindim ve aşağı indik. Arabalara geçtiğimizde yolculuğun ardından eve gelmiştik. Ben evin kapısına doğru yürürken kapı Zeliş tarafından açılmıştı.
“Hoşgeldin abla” dedi Zeliş dışarı çıkarak. Önümdeki iki üç basamağı da çıkıp karşısına geçtim.
“Hoşbulduk canım” yüzüne baksam da o bana bakmıyordu. Bakışları başka yerdeydi. Kafamı çevirip etrafı incelediğimde kime baktığını anladım. Umut’a bakıyordu. İşin garip yanı Umut’ta ona bakıyordu. Uzakta bile olsa gözlerindeki ilgi görülmeyecek gibi değildi.
“Ihım Ihım” dedim yalandan boğazımı temizleyerek.
“Şey, dalmışım abla” dedi Zeliş kendine gelip kafasını eğerek.
“Dalarsın tabi. Sevdiği kişiye herkesin gözü dalar” imalı sözümün ardından yanından geçip eve adımımı attım.
“Ne? Hayır. Öyle bir şey yok abla” arkamdan telaşlı sesiyle geldiğinde kahkaha attım.
“Zeliş bari bana yalan söyleme. Çekineceğin birisi değilim ben. Hem halinizden anlamayacakta değildim” arkama dönüp ona anlayışla gülümsedim ve yanağını okşadım.
“Ortada bir şey yok yanlış anlamanı istemem. Benim hislerim dışında tabi” kaşları büzüldüğünde başını da eğmişti.
“Emin ol o hislerin tek taraflı değil” dedim.
“Nasıl?” dedi kafasını hızla kaldırarak.
“Bana sorarsan bu hisler ilk önce Umut’ta vardı” imalı bakışlarım sırıtmamla bütünleşti.
“Zannetmiyorum” o kadar ihtimal vermiyordu ki. “Bana kardeşi gibi davranıyor.”
“Benim elimin kesildiği zaman hastaneye gitmiştik hatırlıyor musun?” Başını salladığında devam ettim. “İşte o zaman seni ortalıkta göremeyince çok endişelenmişti. Seni gördüğündeki yüz ifadesini bir görseydin. Utanmasa çekip sarılacaktı sana”
“Gerçekten mi?” dedi ümit dolu gözlerle.
“Gerçekten” dedim başımı sallayarak.
“Ben yine de kardeşi gibi gördüğünü düşünüyorum. Bu zamana kadar ondan yana hiçbir bakış bile sezmedim. Hatta başını yerden kaldırıp baktığını bile görmedim” yüzünde kırgın ifadeye iç çektim. Kısa bir sohbetin daha ardından o işine dönerken ben merdivenlerden çıkmaya başladım. Dalgınlığımla birlikte başım aşağıda çıkarken son basamağada basıp tam koridora dönecektim ki başım sert bir şeye çarptı.
“Ah” dedim başımı kaldırıp çarptığım şeye bakarak.
“Sakarlığımız yine üstümüzde” Altay’ın eğlenen ses tonuyla yüzüne dalıp gittim. Günlerdir ondan kaçmaktan doğru düzgün görememiştim bile.
“Pardon” dedim başımı eğip yanından geçmeye çalışarak. Gözlerine bakmamalıydım. Bakarsam kaybolup giderdim.
“Dur bakalım” dedi kolumdan tutarak. Ben başımı kaldırmadan ne diyeceğini beklerken bir eliyle kolumu tutmaya devam etti. Diğer eliyle çenemi tutup kaldırdı.
“Sen benden kaçıyor musun?” dedi sesindeki gizemle. Kollarına bayılsam ne olurdu ki? Kalbim bu dokunuşları, bu bakışları kaldıramıyordu zira.
“Yok, kaçmıyorum” sesim çatlak çıkmıştı.
“O zaman gece karası gözlerini kaldır da bir bakayım” sanki bunu çok istiyormuş gibi konuşmuştu. İtiraz etmeye fırsat vermediğim yanımla kafamı kaldırıp gözlerine baktım.
“Şunları görmediğim üç günün gecesi karanlıkta kalsın” parmağıyla gözlerimin üzerinde dolandı. Bakışları tenime mıhlandı. Gözlerini üzerimden bir an bile ayırmadan, sanki beni hafızasına kazımak istercesine derin derin izledi.
“Ben gideyim” sesim titriyordu. Tıpkı kalbim gibi, vücudum gibi, ruhum gibi. Tam gidecekken beni tekrar durdurdu.
“Eğer benden kaçıyorsan ya da kaçmaya çalışıyorsan hoşuma gitmediğini de bil Duru” bir şeyleri anlamaya başlamıştı zira yüzüne bile doğru düzgün bakmıyordum.
Bu sözüyle birlikte yanından hızla geçip koştur adımlarla odama doğru gittim. Elimi hızla atan kalbimin üstüne koyduğumda nefes nefeseydim. Aklımın karmaşıklığı bilinmez kuyunun derinliklerinde kurtarılmak için bekliyordu.
Üstümü değiştirdikten sonra sonunda yatağa oturabilmiştim. Elimle yüzümü sıvazlarken Altay’la konuşmak için kendimi cesarete getiriyordum. Ben bunu düşünürken telefonuma gelen mesaj sesiyle ayağa kalktım. Pencerenin önündeki iki kişilik koltuğun üstünden telefonu alıp mesaja baktım.
“Duru, ne yapıyorsun?” Mesaj iş yerinden arkadaşım Haluk’a aitti.
“İyiyim Haluk. Sen nasılsın?” diye yazdım.
“Bende iyiyim. Senden bir şey rica edecektim. Müsait miydin?” Dedi.
“Tabii” mesajın karşılığını beklerken kafamı kaldırıp dışarıya baktım.
Gözüme ilk çarpan kişi Altay oldu. Yanında duran Umut ve Kenan ile uçsuz bucaksız bahçede yürüyorlardı. Kenan; amcam beni kaçırdığında yerimi Doruk’tan öğrenip Altay’a haber veren kişiydi. Bayadır onu görmemiştim. Şimdi ise Altay’ın yüzündeki ciddiyet ve kaşlarındaki çatıklık ile ciddi bir konu üzerine konuştuklarını anlamıştım. Tekrar bir mesaj geldiği için bakışlarımı onlardan çektim.
“Annem rahatsızlandığı için 2 gün işe gelemeyeceğim. Elimde de yarın yayınlanması gereken çok önemli bir haber var. Onu sen alabilir misin diyecektim” diye yazmıştı.
“Çok geçmiş olsun. Umarım ciddi bir şey değildir” mesajı yollayıp tekrar yazmaya başladım.
“Şimdilik korkulacak bir şey yok gibi” dedi.
“Tamam sen olduğun yerin konumunu at ben gelirim” dedim.
“Çok teşekkür ederim nasıl yapacağım diye düşünüyordum bende” tebessümle mesajı okuyup telefonu çantama atıp odadan çıktım. Evden çıktığımda kararmaya başlayan havaya kafamı kaldırıp baktım. Tekrar kendime gelip arabama bindikten sonra arabayı malikanenin dışına doğru sürdüm.
“Nereye Duru Hanım?” Ziya demir kapıyı açmadan yanımda durup eğilerek bana baktı.
“Dışarıda ufak bir işim vardı Ziya. Aç hadi kapıyı” dedim kapıyı kafamla işaret ederek.
“Altay Bey’e haber vermem lazım” dedi etrafına bakarak.
“Altay, Umut ve Kenan’la ciddi bir şey konuşuyordu. Rahatsız edersen ne derece kızacağını sende benim kadar bilirsin” kaşlarımı kaldırıp bilmiş gibi konuştum.
“Yine de ona sormadan açamam efendim” dudaklarını birbirine bastırıp konuştu.
“Ben izin aldım Altay’dan” dedim ortaya bir yalan atarak. “Bende bu evde yaşayan biriyim ya hani Ziya. Kaçacak değilim. Hem bana tutsakmışım gibi davranmayın” diye ikna etmeye çalıştım.
Ziya sonunda pes edip kafasını salladı ve elindeki kumanda ile kapıyı açtı. Arabayı hareket ettirip dışarı çıktığımda yüzümde gülücükler açıyordu. Altay’ın haberi var yalanını söylemiştim zira bir kerede olsun korumalar olmadan dışarı çıkmak istiyordum. Kendimi uzun zamandır bu kadar özgür hissetmemiştim.
Telefonu tutacağa koyup Haluk’un attığı konuma doğru sürmeye başladım. İstanbul trafiğinde yoğunluk olmadan arabayı müzikler eşliğinde sürmeye devam ettim. Sonunda arabayı bana attığı konumda durdurduğumda şüpheyle etrafa baktım. Kuytu köşe bir yere geldiğimi inene kadar fark etmemiştim. Adımlarım yavaşça ilerlerken etrafa baktım. İçime yüklenen korku bir şeylerin yolunda gitmediğini hissettiriyordu.
“Burası neresi Haluk Allah aşkına” dedim etrafımda dönüp incelerken.
Telefonu çıkarıp Haluk’un numarasını tuşladığımda kulağıma yasladım. Telefon çalıyor ama açılmıyordu. Daha da işkillendiğimde arkamı dönüp iş hanına baktım. Tam o anda içeriden çıkan takım elbiseli adamlar ile kalbim korkuyla hızlanmaya başladı. Bana doğru geldiklerinde arkamı dönüp koşarak arabama gitmeye çalıştım ama nafileydi.
Adamlar kollarımdan tutup beni sürükleyerek götürmeye başladıklarında ayaklarımla debelenip kurtulmaya çalıştım. Elimdeki telefon yere düştüğünde çoktan eski iş hanının içine girmiştik.
“Bırakın beni” dedim debelenerek. Bildiğim dövüş eğitimlerini uygulayamayacağım kadar kollarımdan sıkıca tutuyorlardı.
Adamların sesi çıkmadı. Sonunda büyükçe bir odaya girdiğimizde rutubet kokusunu soludum. Adamlar kollarımı bıraktığında etrafa baktım. Neler olduğunu, bunların kim olduğunu bilmiyordum.
“Neden getirdiniz beni buraya?” adamlar yine konuşmadan yanımdan çekip gittiklerinde aklımı kaybetmek üzereydim. Beni bu yerde yalnız bırakıp gitmişlerdi. Amaçları neydi de hiçbir şey demeden öylece bırakıp gitmişlerdi. Tam o anda boş odanın içinde bir ses yankılandı.
“Şuan yerinde titriyorsun değil mi?” Korkuyla etrafta dönüp sesi aradım. Tam o anda odanın bir ucunda masanın üstünde olan bilgisayara doğru adımladım. Gördüğüm görüntü ile elim ağzımı kapattı.
“Gözlerindeki korkuyu görmeyi isterdim” bu kişi Cüneyt Korgan’dan başkası değildi. “Sana bir sır vereyim mi güzel kız? Göreceğim günlerde yakındır” dedi sırıtarak.
“Ben düşmanını ince elekten geçirip seçen biriyim. Sense o listeye girmeye hak kazandın Duru Karen. Kocan en azılı düşmanlarımdan. Sende hayat akışımı bozan haberi yapıp onun gibi düşmanlığıma hak kazandın” tehlikesi gözlerinden belliydi.
“Bugün sadece bir fragmandı. Bir dahakine yüz yüze tanışacağız” oturduğu koltuğun kolçaklarına ellerini koydu. Bunu derken gözleri tehlikeli bir bakışla doldu. “Oyuna yeni başladık güzel kız. Nefesim ensende” gözleri karanlıklaştığında video son buldu.
Bense tuttuğum nefesimi dışarı verip yerimde sendeledim. Elimle etrafta tutunacak bir şey arasam da bulamadım. Bu yere düşmeme sebep olmuştu. Bir denizin derinliklerinde nefes alamıyorum gibi elim boğazıma gitti. Kendime gelmem gerektiğini haykıran yanımla ayağa zorlukla kalkıp harabe binanın duvarlarından tutuna tutuna çıkmaya çabaladım.
Temiz havanın kokusunu içime çekip arabama kadar yürümeye çalıştım. Dizlerimdeki bağ çekiliyordu. Hissediyordum. Ben içime güç yüklemeye çalışırken uzaktan gelen araba sesleriyle daha çok titremeye başladım. Buradan kurtulamayacağımı düşünen yanımla pes edecektim ki ani frenle etrafı tozu dumana katan arabadan inen Altay’ı gördüm.
Kapısını hızla kapatıp yeri göğü inletecek şekilde bana koşmaya başladı. Karşımda durduğunda yaptığı ilk şey bana sarılmak oldu. Öyle sıkı sarılıyordu ki. Göğsünün gümbürtüsünü adeta içimde hissediyordum. Elleri kolları hiç yerinde durmadan sanki varlığımı hissetmek ister gibi sırtımın, ensemin, saçlarımın her yerinde dolanıyordu. Yanağı yanağımdayken hızlı nefes alışverişini duydum. Dudaklarını boynuma yasladığında öpücükleri en derinimdeydi.
“Arabana takip cihazı taktırmasaydım nasıl bulacaktım seni söylesene. Aklımı kaybedeceğim. S*keyim ki aklımı kaybedeceğim” dudakları tekrar boynumu bulduğunda nefesini içine çekti.
“Ulan ya seni bulamasaydım. Ne yapacaktım ben? Her yeri ateşe mi verecektim” Altay’a ne olmuştu? Her zaman buz dağının tepesinde dik duruşuyla duran, her adımını planlı ve programlı atan aşılmaz Altay şimdi ne yapacağını bilemiyor gibi konuşuyordu.
“Konuşsana be kadın. Konuşta şu içimdeki kargaşayı söndür” geriye çekildiğinde iki kolumdan da tutup beni kollarımdan sarstı. Gözleri de yüzü gibi karmaşık duruyordu. Saçındaki dağınıklık ilk defa intizamlığından ödün vermişti. Gömleğinin ilk üç düğmesi açılmış göğsü görünüyordu.
“İş arkadaşım Haluk mesaj attı. Elinde acil bir haber olduğunu söyledi ve gelip alabilir miyim diye de rica etti. Buraya geldiğimde onu aradım ama açmadı. Sonra iki tane adam gelip beni kollarımdan tutarak içeri götürdüler” sesimde yüzüm gibi donuktu. Az önceki izlediğim ve duyduklarımı atlatabilmiş değildim.
“Ne!” dedi dehşete düşmüş fısıltılı sesiyle. Bense anlatmaya devam ettim.
“İçeri girdiğimizde çıkıp gittiler. Sonra bir bilgisayardan video başladı. Cüneyt Korgan’dı. Onun videosuydu” işte şimdi sesim titremişti. O adamda beni korkutan şeyler vardı.
“Burada bekle” Altay beni bırakıp hızlı adımlarıyla içeri girecekken arkasını döndü ve korumalara parmağını salladı. “Duru’nun bahsettiği Haluk her kimse canlı bir şekilde karşıma getirin. Uzun zamandır tuttuğum o yemini bozacağım” bir mızrak gibi fırlattığı cümleleri ardından bazı korumalar arabalarına atlayıp ortamı terk etti.
Altay ise çoktan iş hanına girdiğinde bir müddet sessizlik devam etti. Kaydı izlediğini anlamıştım. Sonra bir anda ard arda duyulan silah sesiyle yerimden sıçradım. Altay’ın vahşi bir hayvan gibi kükreme sesini ve bir şeyleri devirme sesini duyuyordum. Etraftaki korumalarda çekinerek birbirlerine bakıyorlardı. Bense yerimden kımramadan iş hanının kapısına kitlenmiştim. Altay’ın içeriden çıkıp bana doğru yaklaştığını görüyordum ama tepki bile veremiyordum.
“Saçının tek bir telinin bile zarar görmesi ihtimali zihnimdeki bütün ipleri koparmaya yeterdi. Eğer sana bir şey olsaydı bu ülkedeki mezar sayıları tek bir günde sayılamayacak kadar artardı Duru” elleriyle yüzümü tuttuğunda gözümden ince bir yaş aktı. Altay’a şuan sıkıca sarılmak istiyordum. Onu çözmek istiyordum. Beni gerçekten seviyor muydu? Değer veriyor muydu? Bu söylediği cümlelerde ciddi miydi?
“Neden bana haber vermeden çıktın? Senin evde olmadığını, arabanla çıkıp gittiğini duyduğumdaki o bilinmezliğin korkusunu nasıl atacağım şimdi içimden söylesene” yüzüme çaresizce baktı.
“Kısa süreceği için sana haber vermek istemedim” sesim sonlara doğru kısılmıştı. “Böyle olacağını beklemiyordum” dedim. O ise bunu hazmedemiyor gibi ellerimi yüzümden çekti ve arkasına dönüp ayağıyla taşları ileri fırlattı.
“Ben seni gözümden sakınıp korumaya çalışırken senin bu yaptığına ne demeli?” tekrar bana doğru döndü. Ellerini havaya kaldırıp yanaklarımı tutacaktı ki nefesini kuvvetle dışarı verip saçlarını karıştırdı.
“Eve gitmek istiyorum” söylediklerine kapılmak istemiyordum. O yüzden söylediğim tek cümle bu olmuştu.
“Geç hadi” dedi arabasını göstererek.
İtiraz etmedim zira atışacak durumda değildim. Arabadaki yerime oturduğumda oda sürücü koltuğuna oturdu. Araba geldiğim yolları geri dönerken ikimizde sessizdik lakin Altay’ın siniri bariz belliydi. Direksiyonu tutan elleri boğumlarından beyazlamıştı. Çok kalmadı ki konuşmaya da başlamıştı.
“Ya sana bir şey yapsaydı?” öyle bir bağırmıştı ki omuzları daha da kalıplaşmıştı.
“Sen ne karışıyorsun ki? Sevmediğin birini düşünüyormuş gibi yapma Altay” bu söylediklerimi onun aksine aşırı bir sakinlikle söyledim. Başımı çevirip ona bakmadım bile.
“Bu ne demek oluyor?” dedi sesindeki öfke ile.
“Doruk’un söyledikleri doğru aslında. Her şey ortada” rahat bir tavırla söylediğimin ardından başımı çevirip Altay’a baktım. Boğazındaki damarlar meydana çıkarken kendini kaybetme raddesine gelip arabayı bir anda sağa çevirip ani frenle durdurdu. Arabadan inip kapıyı hızla kapattığında araba büyük bir sallantıyla sallandı. Benim tarafıma geçene kadar onu izledim. Kapımı açıp kenara çekildi.
“İn aşağıya” dedi durduramadığı hiddetle. Kemerimi çözüp aşağı indiğimde yine kapıyı hızla kapatmıştı. Etrafa kısa bakış attığımda bir yamacın kenarında olduğumuzu gördüm. Etrafta yaşam alanı olmasa da manzarasından İstanbul boğazı ve köprüsü görünüyordu.
“Neden durduk burada?” arkamı dönüp ona baktığımda cezbedici görünümüyle bana geldiğini gördüm. Heybeti içimi titretip mayıştıracak kadar göz alıcıydı.
“Aklını başına topla diye. Kaç gündür benden kaçmalarının hesabını ver diye. Sana söylenen yalanlara artık kanma diye” dedi tam karşımda durarak.
“Yalan mı? Doruk her söylediği şeyden sonra onun gerçek olduğunu öğreniyorum. Ben kime inanacağımı bilmiyorum artık” dedim alayla gülerek.
“Doruk doğruyu söylüyor da ne demek? Yanına mı geldi? Bir şey yaptı mı? Ne dedi sana?” gözlerindeki şüphe ile baktı.
“Doruk senin Firuze’yi daha düne kadar sevmeye devam ettiğini, önünde diz çöken adamın şimdi gelip sana aşık olduğuna inanmamı bekleme dedi. Bu mu yalan oluyor Altay? Senin beni sevmediğin yalan değil gerçek. Bunu benim kadar Doruk’ta biliyor” ellerimi iki yana açıp bazı şeyleri gözler önüne serdim.
“Senin bildiğin hiçbir halt yok. Neyin ne olduğunu göremeyecek kadar gözün kapalı” dişlerini sıkıp yüzünü bana yaklaştırdığında ümitsizce ona baktım.
“Sen Firuze’yi seviyorsun Altay. Odanın en güzel yerinde resimlerinize yer verecek kadar, önünde diz çöküp evlenme teklifi edecek kadar seviyorsun hatta. Benimle ilgileniyormuşsun gibi davranma artık” tam yanından geçip gidecekken kollarımdan tutup beni kendine yaklaştırdı. Şimdi yüz yüze ve öfkeliydik.
“Burası yangın yeri!" diye bağırdı sesi çatlayarak. Parmağını hiddetle kalbinin üstüne vurdu. "Kalbimi, aklımı benden alıyorsun, bana nefes aldırmıyorsun Duru” yüzü bana yaklaştıkça soluk soluğa kalmıştı.
“Sana olan bu hislerin ruhuma kazınmasına izin vermemek için çabaladım ama başaramadım. Söküp atmaya da çabaladım ama yapamadım! Her Allah’ın günü seni düşünmekten, seni kıskanmaktan kendimi alıkoyamıyorum anlasana?!" o an bütün sert kabuklar yerinden çatırdayıp açıldı. Bu itiraf kafamdaki çakan şimşeklerin sesini duyurdu. Konuşamadan sadece onu dinliyordum lakin üstümde gözle görülür bir şaşkınlık vardı.
“Bana nefes aldırmıyorsun!" diye bir kere daha çaresizce sesini yükseltti. Gözleri ise tutkunun ağırlığıyla çatırdıyordu. "Her nefesimde sen varsın, tenimde senin kokun var! Benliğimi, aklımı, amacımı, intikamımı, planlarımı, her şeyimi senin ayaklarının altına serdim! Sırf sana dokunabilmek için, sırf benim olman için daha kaç defa mahvolmam lazım?!" Çaresizce yüzümde dolandı.
“Sanıyor musun ki tek yanan sensin?!" bu sefer bağıran bendim. Elimle göğsüne vurup aylardır içimde sakladığım hisleri ona haykırmak istedim. "Ben de senden nefret etmek istedim!" diye haykırdım, gözlerimin içi cayır cayır yanarken. "Beni kırdığın halde gurursuz gibi durmadan sana gelmekten, sana bakarken aklımı kaybetmekten, beni getirdiğin bu halden nefret etmek istedim ama yapamadım! Bende senden kaçtıkça sana batıyorum, her adımıma seni bulaştırıyorsun!" artık nefes nefese kalan sadece o değildi. Bu sık nefesimiz konuşmaktan değildi. İtirafın vermiş olduğu heyecanın içinde atan kalbimizin bir oyunuydu. Alnını alnıma yaslayıp yanaklarımı sıkıca tuttu.
“Senden kaçamadım Duru. Sende benden kaçma” bu sefer sesi daha sakindi. Elleri yüzümde narince dururken alnını alnımdaydı.
“Bu bir rüyaysa dayanamam” sesim kırılgan çıkmıştı.
“Hiç olmadığı kadar gerçek” o eski Altay tamamen yok olmuştu. Gözlerindeki o kontrolsüz yangını ilk kez bu kadar yakından görüyordum. Tanımaya başladığım bu Altay’ın içindeki o devasa hisse nasıl kapıldığını reddedilemez bir berraklıkla fark ettim.
“Bana artık uzak bakma! Benden uzakta durma. Benden kaçma Duru. Böyle yaptıkça yemin ederim canımı alıyorsun” alnımdaki alnını çevirip dudaklarını tüy gibi yumuşaklıkla yanağıma değdirdi.
“Bu söylediklerinde gerçek misin Altay? Gerçekten bana karşı bir şeyler mi hissediyorsun?” dedim titreyen dudaklarımla. Gözlerim hissettiğim aşkın gücüyle kırpışıyordu.
“İçime dolan şiirlerin bütün mısralarında sen varsın. Senin adın, senin varlığın, bu aşamadığım uzun kirpiklerin, burnunun üstündeki çillerin, aklımı başımdan alan dudakların var. Sen bensin Duru. Sen içimdesin” Şimdi anlamıştım. Kendi ördüğü duvarlarının benim yüzümden darmadağın olmasını zor kabullenmişti.
“Altay” gülümserken hüngür hüngür ağlamak istiyordum. Bu ağlamak mutluluktandı. Kollarımı kaldırıp boynuna sarıldığımda oda yüzümdeki ellerini belime sıkıca sardı. Ayak parmak uçlarımda dururken beni havaya daha çok kaldırdı. Artık yerle bağlantım tamamen kopmuştu.
“Seni seviyorum Duru, seni seviyorum Gece Karası” kulağıma ilişen itiraf hayatımdaki yeni başlayan masalın ilk satırlarıydı.
Geriye çekildiğimizde gözlerime en derin şekilde baktı. Belimdeki eli ise biraz daha sertçe sıkılaştı. Hiç boşluk bırakmayacak şekilde beni kendine çektiğinde nefeslerimiz birbirine karışıyordu. İkimizde birbirimizin dudaklarına bakıyorduk.
Bir eli enseme, saçlarımın arasına sarmaşık gibi dolandı. Başımı hafifçe geriye eğdiğinde gözlerindeki o isteği gördüm; bana duyduğu aşk öyle büyüktü ki, artık onu göğsünde taşıyamıyordu.
Dudakları dudaklarıma kapandığında, zaman durdu.
Sanki yıllardır bu anı bekliyormuş, sanki nefes almayı ilk kez benim dudaklarımda öğreniyormuş gibi sert, derinden ve hırsla öptü beni. Denizin altında nefes almasını sağlıyormuşum gibi bir an olsun çekilmeden öpüyordu.
Sıcak nefesi nefesime karışırken, titreyen ellerimi göğsüne yasladım. Kaslarının altında kalbinin deli gibi çarpışını hissettim. Beni öperken bile boğazından kopan o hafif boğuk hırıltı, birbirimize aşık olmanın bir seçim değil, tek kader olduğunu fısıldıyordu. Bütün dünyayı karşısına alabilecek o adam dudaklarımın arasında tamamen darmadağın olmuş durumdaydı.
Yavaşça geriye çekildiğimizde nefes nefese birbirimizi izlemeye koyulduk.
“Seni seviyorum sert adam. Seni seviyorum Altay” bu sefer ki itiraf benden gelmişti.
“O sert adamı ne hallere düşürdüğünü bir görsen” sesindeki keyifli tınıyla tebessüm ettim. Ruhumuza gizlice dokunan o masalsı sevdanın tam ortasında yeniden doğuyorduk.
****
Bir intikam uğruna, hayatımı kurtarabilmek için anlaşmayla evlendiğim adamla iki yabancı olarak girdiğimiz bu malikaneye, şimdi el ele giriyorduk. Hala rüyada gibi hissediyordum ve bu his beni çok korkutuyordu. Başımı çevirip yanımda duran Altay’a baktığımda oda bana baktı. Yüzündeki tebessümün ardından tuttuğu elimi kaldırdı ve derince öptü.
İşte bu öpücük bir hayalin içinde olmadığımı gösterdi. Arabadan inip yan yana geldiğimizde vakit kaybetmeden tekrar elimden tuttu. Bizden önce malikaneye gelen korumalar çoktan kendi yerlerindelerdi. El ele yürüdüğümüzü gördüklerindeki mutluluklarıyla tebessüm ettim. Etrafımızda bizim mutluluğumuzla mutlu olan insanlar vardı. Umut’u gördüğümde büyük bir sevinç ve mutlulukla bana bakıyordu. Belki de bunun olmasını en çok isteyen kişilerden biriydi.
Evin ziline basıp açılmasını beklerken Altay kolunu omzuma doladı ve bu sefer yanağıma derince bir öpücük kondurdu. Eve gelene kadar kaçıncı öpücüğüydü sayamamıştım. Hoş şikayetçi de değildim.
Zeliş kapıyı açıp kenara çekildiğinde bizi gördü. Altay’ın bana olan yakınlığından o an ne olduğunu anladı. Gözlerini sonuna kadar açtığında eliyle ağzını kapattı.
“Hoşbulduk Zeliş” Altay’ın eğlenen ses tonuyla bende eğlendim. İnsan içine karışmaya başlamıştı ve bu beni hiç olmadığı kadar mutlu ediyordu.
“Şey, pardon Altay Bey. Hoşgeldiniz” dedi Zeliş utanıp kenara çekilerek. Altay başını iki yana sallayıp dudağının kenarındaki kıvrımla içeri girdiğinde bende onunla girmiştim.
Altay’ın omzumdan sarkan elini tutarken aynı zamanda arkama bakıp Zeliş’e baktım. Sadece ağzını kıpırdatarak neler olduğunu soruyordu. Merdivenleri çıkmaya başladığımızda bende sadece ağzımı kıpırdatarak sonra anlatacağım dedim. O ise gözlerindeki kalpcikler ile bize bakıyordu. Onu gülerek izlerken Altay boynumdaki kolunu sıkarak kafamı kendisine doğru çevirdi.
“O bakışların sadece bende olsun” dedi parmaklarının arasında burnumu sıkıştırarak.
“Allah Allah” dedim gülerek. Oda güldüğünde merdivenleri çıkıp koridorda yürümeye başladık. Odalarımızın önünde durduğumuzda kolunun altından çıktım.
“İyi geceler” dedim üzerimdeki heyecanla başımı eğip yanından geçerek.
“Nereye?” dedi kolumdan tutup.
“Odama uyumaya gidecektim” dedim normal bir şekilde.
“Odan diye bir şey yok. Artık benim odam senin de odan” bunu ciddi söylüyordu.
“Ama” dedim şaşırarak.
“İtiraz istemiyorum. Sana sarılıp uyumanın tadına varmışken bundan bir gün daha mahrum kalmak istemiyorum” Altay beni utandırmakta usta olmuştu. Bu adam nasıl bu kadar açılmıştı şaşkındım.
“Tamam” dedim utanıp başımı eğerek.
Altay’ın odasına girdiğimizde parmak uçlarıma kadar uyuşmuştum. Heyecanım her yanımı sarmıştı. Bakışlarım kısa bir an o odaya gittiğinde yüzümdeki tebessüm bir anda soldu. Altay adım atsa da ben onu takip edememiştim. O oda Firuze’nin resimlerinin olduğu odaydı. Sanki beni bu rüyadan kopartmak isteyen yanımla savaşıyor gibi gözlerimi çekemiyordum.
“Ne oldu?” Aşamadığım düşüncelerin ardından gelmediğimi fark eden Altay arkasını dönüp bana baktı. Nereye baktığımı gördüğünde hiç konuşmadan yanıma kadar geldi.
“Gel” dedi elimden tutup beni yürüterek. Beni nereye götürdüğünü anlayınca diğer elimle de elini tuttum. Altay kapalı kapıyı açtığında içeriye adımladık. O an hiç beklemediğim görüntüyle karşılaştım. Oda bomboştu. Hiçbir şey yoktu. Firuze’nin resimlerinin asıldığı iplerde, ona dair eşyalarda yoktu. Şaşkınlıkla Altay’a baktığımda o sadece bana bakıyordu.
“Bunlar” tekrar boş odaya baktığımda konuştum. “Ne zaman yaptın bunu?” dedim istemsizce.
“Sana olan sevdamı anladığım gün. Bu oda uzun zamandır boş Duru” elini kaldırıp yanağımı okşadı. Gözlerindeki derinlik beni o sevdanın içine hapsetti. Uzun zamandır beni seviyor mu demek oluyordu bu?
“Seni seviyorum” dedim ona sarılarak. Beni sevdiğinden işte şimdi emin olmuştum.
“Bende yavrum, bende” alnıma öpücüğü kondurduğunda ona daha çok sokuldum. “Hadi geçelim odaya” dedi beni peşinden sürükleyerek.
“Geceliğimi giyip geleyim” dedim ayakta dikilerek.
“Hemen gel. Bekliyorum” dedi Altay’da kendi kıyafetlerini dolabından çıkararak. “En yakın zamanda da kıyafetlerini bu odaya taşıyalım” dedi normal bir şekilde. Olması gerekenin bu olduğunu belli etmişti.
“Tamam” dedi yüzümdeki geniş sırıtış ile.
Odadan çıktım ve kıpır kıpır olan kalbimle birlikte odama girip hızla üstümü değiştirdim. Geceliklerimi giydikten sonra Altay’ın kapısının önüne tekrar gelip düzene sokmaya çalıştığım nefeslerimle içeri girdim. Altay çoktan üstünü değiştirmiş yatağında uzanıyordu. Bir kolu başının altında, sırt üstü yatıyordu. Yanına kadar gidip nefesini hissetmek için eğilerek yaklaştım.
“Hemen uyumuş” dedim ister istemez hayal kırıklığına bürünen sesimle.
“Sadece seninle huzurlu uykuya geçebiliyorken mi? Sanmam” dibinde dururken gözlerini bir anda açtı. Şokla geri çekilecektim ki kolumdan tutup beni yanındaki boşluğa çekti.
“Korkuttun” dedim çenemi yukarı kaldırarak.
“Gel bakalım buraya” beni yan çevirip kollarını bana sardı ve arkadan sarıldı. Sırtım göğsünün himayesine girmişti. Onun sıcaklığıyla yüzüm huzurla doldu.
“Hala kendimi rüyada hissediyorum” diye bir itirafta bulundum.
“Her şeyin gerçek olduğunu göreceksin Gece Karası” arkamdaki kafasını kaldırdı ve yanağıma öpücük kondurdu.
“Ne bileyim içimde yine bir korku var” hafif yan dönerek başımı yukarı kaldırıp ona baktım. O ise hala arkamdan sıkıca sarılıyordu.
“Hiçbir şey olmayacak. Sadece sana tek bir şey diyeceğim. İster rica de, ister emir. Ben sadece seni korumak istiyorum. Yanında ben olmadan ya da korumalar olmadan dışarı çıkma. Başına neler gelir bilmiyorum ve bu düşünce bile bütün irademi kaybetmeme sebep oluyor. O yüzden attığın adımdan haberim olsun” Altay normalde hep emir veren, karşısındakinin duygularını düşünmeyen biriydi. Zamanla ne kadar güzel değiştiğini bir kere daha görüyordum.
“Tamam” dedim başımı sallayarak.
“Bu arada yarın kendine kıyafet felan hazırla” dedi tekrar arkamdan sıkıca sarılarak. Bende önüme döndüğümde başım onun boynunun kuytusuna girmişti.
“Neden” başımın altından çıkan kolunu okşamaya başladım.
“Sürpriz” sesi mayışmış gibi sakin çıktı.
“Nereye gideceğiz” dedim.
“Sadece bir günlüğüne buralardan uzak olacağımızı bil” bu son konuşmamızdı. Birlikte yatıyor olmamızın sevinciyle savunmasız bir heyecanın derinliğine kapılmıştım.
Sabah olduğunda kahvaltımızı yapmıştık. Önceden masanın iki ucunda, muhabbet etmeden yemek yediğim adamla şimdi samimi bir şekilde yakın yiyorduk. Zaman ve kader çok farklı çalışıyordu. Hayatıma gireceğini aklımın ucundan geçirmeyeceğim adam; gecelerin karanlığında o çok sevdiğim gökyüzünü izlemek isteyeceğim kadar değerlim olmuştu.
Kahvaltıdan sonra odama çıkıp kendime küçük bir çanta hazırlamıştım. Havalar soğumaya başladığı için tedbirliydim. Odadan çıktığımda elimde valizimle merdivenleri indim. Dış kapıyı açıp çıktığımda Altay’ın etrafındaki korumalarla ciddi bir duruşla konuştuğunu gördüm.
“Bir durum yok değil mi?” dedim yanına gittiğimde. Umut elimdeki valizi alıp bagaja götürürken, gözlerim korumalarda dolandı. Hepsi yerlerine hızla geçtiğinde Altay konuştu.
“Hiçbir sıkıntı yok. Sen takma kafana bu düşüncüleri” dedi çenemi okşayıp kapımı açarak. Yerime oturduktan sonra oda kendi yerine geçti. Yola koyulduğumuzda yan aynadan arkamızdan gelen korumaları görüyordum.
“Korumaların gelmesine laf etme. Can sağlın her şeyden önemli ve onlarda bizim peşimizden gelecek” gözündeki güneş gözlüğü ile bana baktığında kalbimde tatlı sızıntılar hissettim. Bu adam her haliyle gözüme yakışıklı gelmek zorunda mıydı?
“Tamam canım bir şey demedim” gülerek ellerimi teslim oluyormuş gibi kaldırdım.
“Bunlar senin için biliyorsun değil mi?” Kucağımın üstündeki elimi ellerinin arasına aldı ve öpücük kondurarak kendi kucağına koydu.
“Önceden de koruman vardı” başımı koltuğun başlığına yaslayıp Altay’a çevirdim.
“Bu kadar değildi” son zamanlarda korumaların daha da arttığını fark etmiştim. Benim için mi getirmişti bu kadar korumayı? İçimdeki kıpırtılar ile geri önüme döndüm ve yolu izlemeye koyuldum.
İşlek caddelerden, trafik yoğunluğundan ayrılıp ormanlık alana girdiğimizde ağaçlardaki turuncu ve sarı yaprakların güzelliğine daldım. Her mevsimin güzelliği gözler önüne seriliydi ve bu bile çokça şükrettiriyordu. Taşlı yollardanda geçtikten sonra sonunda demir bir kapının önünde durmuştuk. Korumalardan biri gelip kapıyı açtıktan sonra tekrar içeri girdik. Gözlerim gördüğüm güzellikle açıldı. Burayı ilk defa görmüştüm ve ilk görüşümde bile içim ısınmıştı. 2 katlı, taş evden oluşan bir dağ eviydi. Ahşap verandasındaki oturma alanını incelerken arabadan inmiştik.
“Burası neresi?” Kapıyı kapatırken sorduğum ilk soruydu.
“Dağ evim” dedi Altay gözündeki gözlüğü çıkarıp yakasına asarak. Yanıma gelip elimden tuttuğunda ben hala etrafı inceliyordum.
“Burayı daha çok sevdim” dedim beğeni dolu bakışlarla. “Malikaneden daha güzel”
“Malikaneyi beğenmiyor musun?” dedi.
“Çok soğuk geliyor” tatlı bir çekinmeyle ona baktım.
“Neden öyle hissediyorsun?” Gerçekten merak ettiği belliydi.
“Yani içindeki eşyalardan mı yoksa büyük olmasından mı bilmiyorum ama öyle hissediyorum” dedim. Altay kapıyı açtığında içeriye benimle birlikte adım attı. Ahşap tonlarının yoğunluğu hakimdi. Tam bir dağ eviydi. Az eşya ama çokça huzur vardı. Şömine biz gelmeden önce yakılmıştı. İçerisi sıcacıktı.
“Nasıl eşya isterdin?” diye sordu beni oturma bölümüne doğru yönlendirerek.
“Siyah ya da gri olmayacağı kesin” imalı bakışlarla ona bakıp gülerek koltuğa oturdum. Altay’ın evindeki çoğu eşya siyah ya da griydi. Kendi kaldığım oda bile o renklerdeydi.
“Sen sevmez misin?” diye sordu yanıma otururken.
“Hayatımda hiç sevmediğim renklerdir. İnsanın içini açan açık renkler varken koyu renk neden sevilir ki?” diye cümlelerimi sıraladığımda çok konuştuğumu anlayıp dudaklarımı birbirine bastırarak Altay’a baktım. Kaşlarını yukarı kaldırmış gülerek bana bakıyordu.
“Öğrendiğim iyi oldu” dedi başını sallayarak. “Hadi kalk bakalım” elimden tutup beni ayağa kaldırdığında peşinden gittim. Evin arka tarafındaki balkon kapısından dışarı çıktık. Burası arka bahçeye açılıyordu.
“Nereye gideceğiz?” dedim bahçeye çıkarak.
“Yemek hazır olana kadar biraz yürüyelim” onun uzattığı eli tutup yönlendirdiği ormanlık alana doğru gitmeye başladık.
Ara ara bakışlarımı Altay’a çevirip sonra tekrar önüme dönüyordum. Altay yine aşılmazdı. Yine yüzünde gitmeyen buz dağları vardı. Kaşlarındaki daim olan çatıklık yine aynı yerindeydi. Bunlarda değişen bir şey yoktu. Altay’da değişen tek şey bana olan davranışları ve bakışlarıydı. Çok farklı, çok derinden bakıyordu. Sanki içimi biliyor da bizi biz yapmaya çalışır gibi bakıyordu. Davranışları ise daha sakindi. Bağırmıyor, emretmiyor, bir şeyleri dayatmıyordu.
“Ne düşünüyorsun?” sesiyle daldığım yerlerden sıyrıldım.
“Bana karşı değiştiğini” yan yana yürürken yüzüne baktım. “Yani iyi manada” diye ekledim.
“Belki sana karşı daha iyi olmam zaman alacak. Belki istediğin gibi olamayacağım ama bende değerli olduğunu bil Gece Karası” sözlerinde ciddiydi. İnanmamı istiyordu.
“Ölüm Çiçeğine ne oldu?” şaka karışık söylediğim ile yüzü ciddileşti. Başını çevirip önüne döndü.
“Boşver Ölüm Çiçeğini” dedi düz sesiyle.
“Gece Karası mı oldum şimdi?” kıkırdayarak sorduğumda ona biraz daha yaklaştım ve elini tutmaya devam ederken diğer elimle de kolundan tuttum.
“Gözlerin…” dedi tekrar gözlerime bakarak. Bu sefer en derinden, en manalı bakışla baktı. “Onlar gecenin içindeki karanlıkta ışık saçıyorlar” ne diyeceğimi bilemediğim için utançla saçımı kulağımın arkasına verdim ve bir çocuk sevinciyle içim içime sığmayarak parmak uçlarımda süzüldüm. Bu benim içimdeki çocuğun meydana çıktığını gösteren en büyük işaretti.
Kısa bir yürüyüşün ardından dağ evine geri döndük. Yolda bulduğum sararmış yaprakların farklı tonlarını toplamıştım. Yaprak toplamayı çok seviyordum. Evden içeri girdiğimizde masa çoktan kurulmuştu. Elimdeki yaprakları herhangi bir kitabın sayfalarının arasına sıkıştırıp çalışma masasının üstüne koydum ve hazır masaya doğru yürüdüm.
“Bu evde çalışan var mı?” dedim üstümdeki kabanı çıkarırken.
“Yemekler dışarıda hazırlanıp buraya geliyor. Evde kimse yok” Altay’da ceketini çıkarıp askısına astı. Gömleğinin kollarını kıvırırken birlikte masaya oturduk.
“Her şey çok güzel” dedim masanın güzelliğine bakarken.
“Senin için. Güzelce ye hadi” Altay tabağıma yiyeceklerden koyarken bende yemeye başladım. Birbirimizi tanımanın yolunda sorular sorarak muhabbet ediyorduk. Yemekler bittikten sonra koltuklara geçip oturduk. Karşılıklı otururken bir anda gözüme vitrinin içindeki fotoğraf makinesi ilişti.
“Aa bu antika fotoğraf makinelerinden değil mi?” dedim hızla ayağa kalkarak. Vitrinden aldığım fotoğraf makinesini incelemeye başladım.
“Antika ama hala taş gibi çalışır” Altay oturduğu yerden beni izliyordu.
“Bunlar sayıları az üretilen seriden hatta” seri numarasını inceleyip şaşkınlıkla baktım.
“Sen nereden biliyorsun?” sesi tok ve merak eden şekilde çıktı.
“Fotoğraf makinesi ilgi alanımdır” elimde makineyle yerime oturdum. “Hatta sana bir sır vereyim mi?” diye güldüm.
“Söyle bakalım” Altay yönünü bana dönüp dikkatle dinledi.
“Ben aslında haber editörü olmak istemiyordum” makinenin tuşuna basıp çalıştırdım.
“Babanın mesleğini devam ettirmek istemiyor muydun?” Altay çok ilgili bir şekilde soruyordu.
“Babam haber kanalında çalışıyordu evet ama editör olarak değil. Babam işini hakkıyla yapan bir muhabirdi” ondan konuşmak yüreğime özlem sızısını düşürdü.
“Senin işin rütbe olarak daha iyi diye biliyorum” dedi bu sefer.
“Evet, ama ben rütbeye değil bana iyi gelen işi istiyordum. Amcam zamanında beni korkutmuştu. Yani babamın işinin tehlikeli olduğunu, babamın da o mesleği seçmemi istemeyeceğini söylemişti. Onu dinleyip editörlüğü kazandım ama aklım hala muhabirlikteydi. Eğer bir gün içimdeki sesi dinlersem muhabir olmak istiyorum” hala bile o mesleği konuşurken aynı coşkuyla doluyordum.
“Saha muhabirliği tehlikelidir” kaşları çatılmıştı. Benim kadar oda tehlikeli olduğunu biliyor olmalıydı.
“Evet, öyle ama en azından kendimi daha iyi hissedeceğim bir meslek” omzumu silkip kamerayı gözüme yaklaştırdım. Tek gözümü kırpıp Altay’ı odağıma aldığımda tuşa basmıştım.
“Fotoğraf çekinmekten hiç hoşlanmam” dedi Altay elini kaldırıp engellemeye çalışarak.
“Anı kalır işte ne güzel” dedim yine resmini çekerek. “Zaman akıp gider ama bir fotoğraf karesiyle o an durur ve anı olarak kalır. O zamanlar ileride yine hatırlanır. Hem bazı anıları unutulmaz kılmak lazım” bu sefer Altay’ın kolunun altına girip sırtımı göğsüne yasladım.
“Ne yapıyorsun?” dedi Altay anlamaya çalışarak.
“İkimizin resmini çekiyorum” dedim kamerayı tek elimle tutup kaldırarak.
“Duru” dedi Altay diğer eliyle kamerayı engellemeye çalışarak.
“İnat etme işte Altay. Bir anı bırakmayalım mı ikimizden?” bu sözüm onu ikna etmiş gibi elini indirdi ve karnıma sarılarak hızla beni kendine çekti.
“Gel buraya inatçı kadın seni” dedi. Çenesini başımın üstüne koyduğunda tuşa bastım. Çevirip kontrol ettiğimde kameranın bir diğer tuşu dikkatimi çekmişti. Bu video kaydı tuşuydu. Altay’a yan gözle bana bakıp bakmadığını kontrol ettim ve hızla video kaydını başlatıp tekrar ona yaslandım.
“Yine mi çekineceğiz?” dedi Altay tekrar sarılarak.
“Evet. Bir pozla olmaz” poz veriyormuş gibi yapıyorduk ama aslında video kaydını başlatmıştım. En azından başlattığımdan Altay’ın haberi yoktu.
“Birazda böyle” dedim yüzlerimizi yan yana getirip yanağımı ona yaslayarak.
“Liseli ergenler gibi poz vermekten hiç hoşlanmadım” Altay yüzünü buruşturduğunda kahkaha atmamı engelleyemedim.
“Ben seviyorum” dedim tekrar poz vererek.
Bu sefer önüme dönüp koltukta dizlerimin üstünde doğrularak kamerayı ikimizin hizasında ileriye tuttum ve Altay’ın boynuna sarılarak poz verdim. Onun verdiği komik durumların hepsi videonun içinde çıkmıştı. Bu beni daha da eğlendirmişti.
“Böyle de poz vermek ister misin?” dedi kafasını hafif çekerek. Yanağımdan ayrılan yanağıyla başımı çevirip bende ona baktım.
“Nasıl?” dedim yüzüne merakla bakarak. O ise bir anda elini belime yasladı ve beni kendine çekerek dudaklarıma yapıştım. Bütün vücudum erime moduna geçmiş gibi video kaydına daha fazla devam edemeden elimden bırakmıştım.
Elimi onun saçlarının arasına daldırdığımda, ani bir hareketle bacağımı kaldırdı ve ayaklarımı iki yanından uzattırıp mesafemizi daha da kısalttı. Son yakıcı öpücük darbesiyle geriye çekildiğinde gözlerimizden ateşler çıkıyordu. Ruhumuzun derinliğinde zaman durdu. Koca bir şehir sustu da sadece kalbimizin ritmi duyuldu.
“Sadece senin sesin, sadece senin nefesin kalsın içimde” bakışlarını yüzümde ağır ağır dolandırdı.
“Sen benim hem sığınağım hem de evim oldun Altay” boynuna sıkıca sarıldığımda oda belime sarıldı. Başımı boynuna gömerken, oda aynı şekilde boynuma sokuldu.
“Tenin bir fırtınanın içinde yanmak gibi. Yakıyorsun beni Gece Karası. Alev alev yakıyorsun” sözleri boğukça çıkmıştı. Yavaşça geriye çekildiğimde yanaklarımız birbirine sürttü. Gözlerindeki koyuluk karanlığı hapsetmişti. Elleri belimle sırtımda dururken ben kucağında oturduğum için yüzüne hafif yüksekten bakıyordum.
“Sanıyordum ki bu dünyada kaybolmuşum... Oysa senin kalbine giden yolu bulmak için dolaşıp duruyormuşum” sözlerim dudaklarımdan narince çıktı.
“O yolda kesişmek kaderimizin yazgısıymış. O kader ki ne şanlı, ne nasipli” elini kaldırıp yanağımı okşadı ve tekrar dudaklarımdan öpmeye başladı. Bu sefer ki bir öncekinden farklıydı. Ruhumuz konuşuyor gibi sakindik. Birbirimize bağlanıyor gibi ilmekleri ağır ağır işliyorduk.
Eli kazağımın içinden girdiğinde boynundaki elimin tırnaklarını ensesine batırdım. Bu onun boğazından boğukça bir ses çıkarmasına sebep oldu. Bu daha çok acı çekiyor gibi değildi. Elleri bu sefer tehlikeli yerlerde dolanırken ben çoktan gözlerimi kapatmıştım. Geriye çekildiğinde bende başımı nefes nefese geriye çektim.
“Sen ki benliğime, ruhuma mühürlemek istediğim kadın. O kadar seninle yanıp tutuşurken bunu yapamam. Şimdi olmaz. O zaman şimdi değil” tebessümle boynuna sarıldığımda yine aynı yerime sokulmuştum.
“Seni seviyorum” dedim sevdamın yazgılarıyla.
“Seni seviyorum” dedi ruhuma işlemek isteyerek. Boynuna biraz daha sokulduğumda burası bir ömür yuvam olsun diye dualar ediyordum.

***
Sabahın ilk saatlerinde uyanıp birlikte kahvaltı hazırlamıştık. Altay’ı ilk defa mutfakta görüyordum. Bu anımızıda tıpkı dün ki anılarımız gibi ölümsüzleştirmek için Altay’ı gizlice çekerken beni fark etmişti. Çığırarak kaçmak istesem de de bir anda bana atılıp yakalamıştı.
“Ya bırak” dedim kahkaha atarak. O ise hiç zorlanmadan beni havada taşıyordu.
“Geç bakalım şöyle” dedi beni tezgaha oturtarak. “Yaramaz seni” dudaklarından çıkan cümle eğlenir tınıda çıkmıştı.
“Ne yapayım çok tatlı duruyordun” kollarımı göğsümde kavuşturup muzipçe güldüm.
“Birazda ben seni çekeyim” dedi elimdeki kamerayı alarak. Kamerayı gözüne yaklaştırıp tuşa basacakken hemen poz verdim. Başımı hafif yana eğip elimi çenemin altına koydum ve belki de hayatımdaki en huzurlu tebessümümü yüzüme kondurdum. Altay kamera tuşuna basıp resmimi çektikten sonra kamerayı yüzünün önünden yavaşça indirdi.
Gözleri ise hala üstümdeydi. Yüzümde öyle uzun, öyle derinden konakladı ki zamanın akmayı unuttuğunu zannettim. Bir manzara izler gibi değil de, yitirdiği bir şeyini bulmuş gibiydi. Bakışlarındaki sonsuz sükunetle, çehremdeki her detayda kaybolmaya razı gibiydi.
“Bir tek o tebessümün devirebilir bendeki bu koca enkazı” bunda gerçek gibiydi. Yüzü ciddiydi tıpkı sesi gibi. Elini kaldırdı ve yanağımı okşayıp alnıma öpücük kondurdu. Bu beni sahiplendiğini hissettiriyordu.
Kahvaltılarımızı yaptıktan sonra artık gitme vaktimiz gelmişti. Arabalara geçtiğimizde arkama dönüp dağ evine baktım. Bir gün gibi kısa bir vakitte kalsak da hemen alışmıştım.
“Neden bakıyorsun arkana?” dedi Altay arabayı sürerken.
“Keşke hiç gitmesek hep burada kalsak” dedim hüzünlü bir sesle önüme dönerek.
“Yine geliriz. Sen iste hep geliriz” korumaların açtıkları demir kapıdan çıkıp taşlı yolda ilerlemeye başladık.
“Gerçekten mi?” dedim bu sefer derin tebessümle.
“Gerçekten” dedi bir kolunu pencerenin çıkıntısına koyup tek eliyle araba sürerken. Bende mutlulukla önüme döndüğümde sık ağaçları izlemeye başladım.
Tam o anda gözüme bir göl çarptı. Yaslandığım yerden doğrulup pencereye doğru yaklaştım. Hayranlığım gözlerime yansımıştı. Araba ise hızından biraz yavaşlayıp sağa doğru döndü. İzlediğim göle doğru yaklaşınca şaşırarak Altay’a baktım.
“Neden burada durduk?” tatlı tatlı onu süzdüm.
“Görmek ister gibi baktın” başını bana çevirip gözünü kırparak güldüğünde bende güldüm.
“Ya çok teşekkür ederim” dedim arabadan inip göle doğru yürümeye başlayarak. “Ne kadar güzel bir göl” sonbaharın sararttığı ağaç yaprakları gölün üstüne yansımasını düşürmüştü.
“Güzelmiş” dedi Altay’da yanımda durarak.
“Tam kamp yapmalık” kıkırdayıp yürümeye başladığımda bir ağacın altındaki banka doğru gittim.
“Sever misin kamp yapmayı?” Ardımdan gelişini duydum.
“Yani güzel ama hava kararana kadar. Ondan sonrasında cesaretim olmaz galiba” dedim bankın önünde gölü inceleyerek. Göl olmasına rağmen su o kadar berraktı ki.
“Keşke şu manzaraya karşı bir salıncak olsaydı. İşte o zaman sabaha kadar sallanırdım” yanımızdaki ağacın dalını gösterdim. Tam gölü görüyordu.
“Tıpkı çocuklar gibisin” Altay’ın yoğunlukla bakan gözlerine baktım. Ellerini cebine koymuş yanımda dikilerek bana bakıyordu.
“Neden öyle dedin?”
“Çocuklar gibi şen ve masumsun. Dünyanın bütün bu kirine çok fazlasın” birbirimize dalıp gittikten uzun bir zaman sonra arkamızdan Umut’un sesini duydum.
“Altay Bey” dedi elleri önünde başı öne eğik bir şekilde.
“Söyle Umut” dedi Altay hala gözlerime bakarken.
“Zaman yaklaşıyor efendim. Geç kalacağız” bu cümle kaşlarımı çatmama sebep oldu.
“Gidelim Duru” Altay eliyle arabaların yolunu gösterdiğinde kaşlarım çatık ona baktım.
“Neyin vakti geldi Altay?” Yan yana arabalara doğru yürümeye başladığımızda sordum.
“Bugün veliaht seçimi var” bu sözleri keskin bir bıçak gibi çıktı. Gerginliği o an yüzüne yansıdı.
“Bana neden demiyorsun?” şaşırarak ona döndüm.
“Eve gidince söyleyecektim. Strese girmeni, aklına farklı şeyler getirmeni istemedim” yüzüme bakmadan kapımı açtı.
“Bende gelecek miyim?” dedim yerime oturarak.
“Evet. Bu büyük seçimde eşlerde oluyor” kapımı kapatıp kendi yerine geçtiğinde bu konunun onu ne kadar sıktığını anlamıştım.
Altay’la yaptığımız anlaşma o an aklıma geldi. Veliaht seçimi olduktan sonra Doruk’tan aldığı intikam bitince yollarımızı ayıracaktık. Şimdi ise yollar bizim beklemediğimiz şekilde açılmıştı. O yollarda Altay’la birbirimize aşık olmamızda varmış dedim içimden.
Yüzümdeki tebessümle yanımdaki adamı izleyerek yolu bitirdik. Malikaneye geldiğimizde Altay bir saatim olduğunu söyledi. Odama çıkıp resmi ve kapalı bir elbise giyindiğimde aklıma bir anda Yaren geldi. Çok kısa zamanım vardı aramasam çatlardım. En azından ucundan anlatmalıydım. Telefonu çıkarıp Yaren’i görüntülü aradığımda uzun bir çalışın ardından açılmıştı.
“Yaren” dedim coşkulu bir sesle.
“Duru” dedi oda. Sesinde bir şey vardı. Gözlerinin altı çökmüş yorgun görünüyordu.
“Bir şey mi oldu Yaren? İyi durmuyorsun?” dedim kaşlarımı çatarak.
“Sen niçin aramıştın? Orası malikane değil mi?” dedi arkamda duran odaya bakarak. Bende sorduğu soruya kapılıp başımı hızla salladım.
“Evet malikane. Altay’la barıştık” dedim sevinçle zıplayarak. Ona olup bitenleri kısa bir özetle anlatıp en yakın zamanda buluşmamız gerektiğini söylediğimde lafı o aldı.
“Çok mutlu oldum canım dostum. Siz mutluluğu en çok hak eden çiftsiniz. Bir daha sakın küsmeyin bak” yüzü ilk defa gülmüştü.
Ben de gülümseyip ona öpücük atarken bir şey dikkatimi çekti. Yaren saçını geriye doğru atarken kadraja giren kolunu gördüm. Kolunda sargı bezi sarılıydı.
“Koluna ne oldu?” dedim şaşırarak. O ise gözlerini kapatıp benim duyamayacağım şeyler söylendi. Hızla kolunu kadrajdan çıkarırken konuşmaya başlamıştı.
“Bir şey olmadı. Yanlışlıkla kestim ya” dedi gözüme bakmayarak.
“Emin misin?” dedim endişem hala devam ederken.
“Eminim canım. Sen kafanı yorma benimle. Hadi git artık Altay bekler seni” dedi kendisi de elindeki işe odaklanarak.
“Annene çok selam söyle” dedim. İşten iki hafta izin alıp memleketine gitmişti.
Başını salladığında telefonu karşılıklı olarak kapattık. Odadan çıkıp aşağı indiğimde Altay’ın düşünceli bir şekilde salonda dolandığını gördüm.
“İyi misin?” diye sordum yanına giderek.
“Sen gelmesen mi diye düşünüyordum” gözlerinde fırtına öncesi sessizlik vardı.
“Neden ki?” anlamaz şekilde baktım.
“O ortamda olmanı istemiyorum” yüzü düşünceliydi.
“Bende seni yalnız bırakmak istemiyorum” dedim. Her ne kadar öylesi ortamlar ve o insanlar bakış açıma ters düşse de Altay’ı yalnız bırakmak istemiyordum.
“Çok durmayacağız” dedi başını sallayarak. Kendi kendini telkin ediyordu. Yanyana evden çıktığımızda bu sefer artan koruma sayısıyla birlikte yola çıkmıştık. Tanıdık yollardan geçtiğimizde sonunda o karanlık binanın önünde durduk.
Arabalardan indiğimizde etrafın yoğunluğu gözler önündeydi. Bir sürü lüks araçlar ve her aracın kendine ait koruma araçları vardı. Etraf mahşer yeri gibi kalabalıktı. Giyimlerinden belli olan yeraltı üyelerinin etrafında kendi korumaları da vardı. Bugünün ne kadar önemli olduğunu bir kere daha anlamıştım.
Yanımda yürüyen Altay’a baktığımda düz bakışları ve ruhsuz yüzüyle yürüdüğünü gördüm. Dıştan görünen tek bir stresi bile yokken ben onun aksine bayılmak üzereydim. Bugün verilecek karar onun için önemliydi. Her ne kadar umursamaz gibi dursa da aylardır planını kurduğu bu veliahtlığı almayı istiyordu.
“Streslisin” yürürken başını bana çevirdi ve terleyen elimi daha sıkıca tuttu.
“Sen değil misin?” sesim bile heyecanlı çıkmıştı. Etrafıma kısa bir an baktım. Lüks takım elbiselerinin içinde duran adamlar ellerindeki içkiler ile ayakta dikilmiş konuşuyorlardı. Arada bakışlarının bize döndüğünü görüyordum.
“Değilim” bu halim onun hoşuna gitmiş olmalı ki gülmeden edemedi.
“Ne güzel” elimle yüzüme yelpaze yapmamak için zor durdum. “Senin yerine bende heyecanlanırım. Yeter ki sen heyecanlı olma” bu sözüm onun sesli bir şekilde gülmesine sebep oldu. Başımı hızla ona çevirip baktım. O ise durup bana döndü. Durmamızla birlikte korumalar etrafımızda korunaklı bir şekilde yerlerini alıp etrafı izlemeye koyuldu.
“Sen böyle aklımı başımdan alırken nasıl başka şeyler için heyecanlı olayım söylesene” Elini kaldırdı ve saçımın tutamını kulağımın arkasına verdi.
“Herkes bize bakıyor” dedim gözlerimle etrafa bakarak.
“Baksın” dedi umursamadan yan bir gülüşle. Bana biraz daha yaklaşıp saçlarımdaki bakışlarını kirpiklerime ardından gözlerime indirdi. “Karıma bakmama kim engel olabilir” bu sefer yüzünü bana yaklaştırıp yanağımla dudağımın birleşimine öpücük kondurdu.
“Öpmeme kim engel olabilir” sesi tutkulu çıkmıştı.
“Altay” dedim titreyen sesimle konuşarak. Gözlerim kapalı, nefesim titrekti. Bu adama kapılıp gidiyordum ve etrafımdaki hiçbir şeyi gözüm görmüyordu.
“Söyle Gece Karası söyle” Altay’ın gözlerindeki o derin, hülyalı sızıyı fark ettiğimde bakışlarım tatlı bir mahcubiyetle süzüldü. Bir çift gözde kaybolmaktan en az onun kadar bende memnundum. Büyülenmiş gözlerle dalıp gittiğinde onun koluna girdim ve yürümeye başladım.
“Gidelim hadi” dedim utangaç bakışlarımı kısaca etrafta dolandırarak. Altay bildiği yolardan ilerlerken içeri girdik ve adımlarımızı aşağı merdivenlere attık.
Bir zamanlar Altay’ın yanına gelip hesap sormak için girdiğim odaya tekrar girmiştim. Bizim girmemizle yukarıdaki kalabalık insanlarda içeri girip yavaş yavaş kendi yerlerine oturmuşlardı. Odanın ortasında oldukça uzun olan masaya baktım. Masa dikdörtgen ve ucu gözükmeyecek kadar uzundu. İlk defa bu kadar uzun bir masa görüyordum. Etrafı incelerken masanın başındaki taht gibi sandalyede oturan Ertem Karen’e baktım. Oturduğu sandalyeyi inceledim. İnce işlemelerle işlenmiş, koyu ahşap rengindeki sandalyenin kolçaklarında arslan figürleri vardı. Tam bir veliahta yakışır sandalyeydi.
“Neden bu kadar kalabalık? Önceki geldiğimde bu kadar değildi” diye sordum yanı başımda dikilen Altay’a.
“Veliahtlık seçiminde ülkenin bütün şehirlerine ait mafyası katılmak zorundadır. Yeni başkanlarını kabul ettiklerini yüz yüze beyan edecekler” Altay bunları söylerken ben o insanlarda göz gezdiriyordum.
“Hadi” dedi Altay elimden tutup beni yürüterek. Ertem Bey’in sağ çaprazındaki ikinci sandalyeyi çektiğinde oturmam için gözüyle işaret etti. Hemen yerime oturduğumda Altay’da Ertem Bey’in tam sağ çaprazındaki sandalyeye oturdu. Herkes bir bir yerlerine oturmuştu. Ertem Bey’in sol çaprazındaki ikinci sandalyeye oturan kişiyse Rıfat Bey’di. Onun yanında ise Hülya Hanım vardı. Naz Hanım ve Fırat Bey’de sıranın devamındaydı. Ertem Bey’in sol çaprazındaki İlk sandalye ise boştu.
Tam o anda sandalyenin geriye çekildiğini gördüm. Oturan kişiye baktığımda Doruk’u gördüm. Gözünü hiç kırpmadan sadece bana bakıyordu. Ona ek olarak gözlerinin altındaki çöküklük de bariz belliydi. Onun beni izlemesiyle sanki tenime çiviler batırılıyormuş gibi yerimde kıpırdandım.
“P*ç kurusu” Altay’ın dişlerini sıkarak söylediği ile başımı ona çevirdim. Doruk’a kitlenip kalmış şekilde dişlerini sıkıyordu. Her nefes alışverişinde burnunun delikleri kabarıyordu.
“Sakin ol” dedim fısıltıyla. “Olay çıkmaması lazım” salladığı bacağının üstündeki yumruk yaptığı elinin üstüne elimi koydum.
“Hepiniz hoşgeldiniz” Ertem Bey’in sesiyle başımızı ona çevirdik. Oturduğu sandalyeden ayağa kalktığında uzun masada oturan insanlara baktım. O kadar kalabalıktı ki.
Tam başımı çevirecektim ki o an masanın sonlarına doğru oturan amcam ve Yelda yengeyi gördüm. Bakışları bendeydi. Çekinerek önüme döndüm ve gözlerimi hızla onlardan kopardım. Altay’ın bir stresi daha hissetmemesi için kulağına doğru yaklaşıp soru sordum.
“Neden herkesin başında bir adam dikili?” dedim sessizce.
“Her yeraltı üyesinin yanına sadece bir korumasını alma hakkı var” Altay’ın arkasında ayakta dikilen Umut’a baktım.
Elleri önünde bağlıyken keskin ve radar gibi bakan gözleri olası bir hamle için etrafta dolanıyordu. Bakışlarını kısa bir an bana döndürdüğünde tebessüm ettim. Başını net bir şekilde öne eğip selam verdi ve tekrar etrafı incelemeye başladı. Kim derdi ki bu adamın içinde hassas ve düşünceli biri var diye. Şimdi ise sert birine dönüşmüştü.
“Biliyorsunuz ki aylardır beklenen seçim bugün muhtemel bir sonuçla açıklanacak. İki torunumdan birini veliaht seçmem lazım” elindeki bastonunu avucunun içinde kavrayıp herkeste göz gezdirdi.
“Uzunca bir müddet düşündüm. Bütün yapılan işlerin getirdiği artıları ve eksileri ortaya koydum” Ertem Bey derin bir nefes alıp bu sefer Altay’a ve Doruk’a baktı. Ortam sessizleşti.
“Hepinizde biliyorsunuz ki Siyah Baron bu işe kendi emekleriyle geldi” Ertem Bey eliyle Altay’ı gösterdi. Dedesinin gözlerinde gurur vardı. Herkes onaylar şekilde mırıltılar çıkarıp başlarını salladı. “Doruk ise yıllardır himayemde bütün işleri gördü” bu sefer eliyle Doruk’u gösterdi. Aynı mırıltılar tekrar duyuldu.
“Doruk çoğu zaman işlerimi layığıyla yaptı. Gözümün arkada kalmasını engelledi. Burada olmadığım süreçlerde ne denilirse görevleriyle birlikte yerine getirdi” Ertem Bey’in övgü dolu sözleri Doruk’un Altay’a sırıtmasına sebep oldu. Cümlesi biten Ertem Bey bu sefer Altay’a döndüğünde herkes konuşmasını bekledi.
“Altay’ın yaptığı işleri ise söylememe gerek yok. Yeraltının şanını arttırıp hepimizin adından çokça söz ettirdi. İşlerindeki gözü karalığı ve netliği her işinden başarıyla çıkmasına sebep oldu” dedi omuzlarını dikleştirerek. Torunundan gurur duyuyordu bariz belliydi.
“Kararım aslında uzun zamandır belli” derin bir nefes alıp bakışlarını herkeste göz gezdirdi. Bir elini kaldırdı ve Doruk’u gösterdi.
“Doruk’un kaldığı yerden çalışmasına karar verdim” bu cümle büyük bir yıkımla Doruk’un üstüne düştü.
“Tahtın yeni sahibi, veliahtım Siyah Baron’dur” Ertem Bey diğer eliyle de Altay’ı gösterdiğinde etraftan karara saygı duyulan alkış sesleri geldi.
Altay’ın veliaht olmasını tasdikleyen insanlar kadar onaylamayan insanlarda vardı. Onların kulaktan kulağa konuştuğunu görsem de sevinen insanların çokluğu fazlaydı. Bense gülümseyerek Altay’a baktığımda içimde bir yerler buruktu. Altay’ın istediği olmuştu lakin ben bu işlerin olmasını istemiyordum. Altay’ın normal bir hayatı olup, tehlikeden uzak olmasını istiyordum. Düşüncelerden sıyrılıp Altay’a baktığımda yüzünde tek bir mimik bile oynamadan ayağa kalkışını izledim.
Ağır adımlarla dedesinin yanına gidip onunla el sıkıştı. Ertem Bey Altay’a başını salladı ve masanın üstündeki el işmeli ahşap kutuyu verdi. O an, verilen karara tek bir söz bile etmeden hiddetle ayağa kalkan Doruk arkasına bile bakmadan dışarı çıktı. Yüreğimdeki ürperti daha kötü şeyler olmasından korkuyordu. Altay kutuyu elleri arasına alıp kapağını açtı. Kutunun içinde el yapımı özel bir silah vardı. Eline alıp inceledikten sonra geri yerine koyup kapağını kapattı.
“Bu sandalyeye oturmak, veliahtlığı kazanmak; hayatımdan, görüşlerimden, doğru ve yanlış bulduklarımdan hiçbir ödün vermeyecek. Bu saatten sonra kurallar değişti, racon yeniden yazıldı. Arkanızdan iş çevirenin, dostunu satanların, geceleri uykusunda rahat yatan hainlerin devri kapandı. Bana sadakat gösterene babalık yaparım, ama çizginin dışına çıkanı kendi ellerimle toprağa gömerim. Bu şehrin anahtarı elimde. Siyah Baron’un ise affetmeyeceği ilk şey yine aynı. Benim yönetimimde laf kalabalığı yok, tek bir gerçek var. Ya tam sadakat gösterirsiniz ya da bu sokaklardan silinip gidersiniz” öyle ciddiydi ki ilk zamanlardaki tanıdığım Altay gözlerimin önündeydi. Gözleri ölümü fısıldar gibi her yüzde ayrı ayrı dolandığında herkes suskunca ona bakıyordu. Altay ise sanki karşısındakiler bir av kendisi de avcı gibi onları çözerek izliyordu.
“Sen ne dersen o Siyah Baron” insanların arasından bir ses yükseldi. Başımı çevirip konuşan kişiye baktığımda herkesten yavaş yavaş sesler yükselmeye başladı.
“Emrindeyiz Siyah Baron” dedi herkes sırayla. Altay yerinde daha çok dikleştiğinde Ertem Bey’in dudaklarının kenarındaki ince kıvrım sanki zaferini kazanmış edasıyla genişledi. Altay elindeki kutuyu Umut’a verdiğinde bana yaklaştı.
“Sen yukarıda beni bekle. Eşler artık buradan ayrılmak zorunda. Çok kısa konuşulacak bir konu kaldı” dedi etrafına bakıp tekrar bana bakarak.
“Tamam” dedim ayağa kalkarak. “Dikkatli ol” tebessümle ona bakıp Umut’la birlikte kapıya doğru yürüdük.
“Umut, dikkat edin” dedi Altay arkamızdan. Gözleri beni işaret ediyordu.
“Merak etmeyin Altay Bey. Bana emanet” Umut’la birlikte dışarı çıktığımızda kadınlarda dışarı çıkmıştı. Üst kata çıkıp tavanı camla kaplı büyük salona girdiğimizde bütün kadınların mükemmel bir ustalıkla sohbet edişlerinizi izledim. Sanki samimi gibi durup herkesin arkasından konuşuyorlarmış gibi duruyorlardı. O ortama girme düşüncesi bile boğazımı sıkmıştı. O kadınların arasında olan bir diğer kişide Yelda yengeydi. Onun olduğu ortamda da olmak istemiyordum.
“İstersen arabaların yanında bekleyebilirsin” Umut yanımda konuştuğunda ona baktım. Bu ortamlardan rahatsızlık duyduğumu anlamıştı.
“Çok iyi olur” dedim yürümeye başlayarak. Umut elindeki kutuyu yanındaki Gökhan’a verip kulağına bir şeyler fısıldadı. Gökhan ise başını sallayıp hızlı adımlarla arabaya doğru koştu.
“Ne dedin Gökhan’a?” dedim ona bakarak.
“Kutunun burada daha fazla durmasına gerek yok. Hızla gidip kasaya koymasını söyledim” başımı sallayıp yürümeye devam ettim. Binanın dışındaki park edilen arabalara giderken Umut’a içimden geçen soruyu sordum.
“Zeliş’i seviyor musun Umut?” bu sorum onun öksürmesine sebep oldu. Öyle ki sarsılacak şekilde öksürüyordu.
“Nereden çıktı bu?” dedi gözlerini kaçırarak. “Tabiki de böyle bir şey yok”
“Tamam bir şeyler hissetmediğini öğrendiğim iyi oldu. Korumalardan birisi Zeliş’in numarasını benden istemişti onu vereyim madem” imalı cümlemin ardından tamda beklediğim karşılığı almıştım.
“Bir dakika bir dakika” dedi yerinde durarak. Göğsü hiddetle inip kalktı. “Hangi pe*evenk o söyle. Söyle de ne numarası istiyormuş göstereyim ona” o bunları hararetle söylerken ben kahkaha attım. O benim kahkahamı anlamak istercesine kaşlarını çattığında ben daha çok güldüm.
“Bak işte anlattığım tam da buydu” dedim işaret parmağımla onu göstererek.
“Neymiş?” Hala kaşları çatıktı.
“Ona aşıksın Umut. Eminim ki uzun zamandır da böyle” dedim kahkahamı gülücüğe bırakarak.
“Altay Bey kendisi olmadığı zamanlarda evini, evin içindeki bütün çalışanları bana emanet etti. O emanete yan gözle bakamam. Bu benim kitabımda yok. Ben orada sadece koruma vasfıyla bulunuyorum” dedi başını çevirip etrafa bakarak.
“Her anda bakışları Zeliş’te olan Umut mu diyor bunları? Kendine, kalbine niye eziyet ediyorsun” ben bunu dediğim anda nefesini bilinmezlikle dışarı verdi.
“Benim gibi bir adamı kimse kabul etmez Duru. Hayatım yok, düzenim yok, her daim tehlikedeyim” aynı Zeliş gibi ümitsizce konuşuyordu.
“Nereden biliyorsun Umut? Hiç itiraf ettin mi?” diye sordum.
“Kim ben mi? Tabii ki hayır” sanki yanlış bir şey sormuşum gibi başını hızla iki yana salladı. “Böyle bir şey kesinlikle olmayacak”
“Cesaretli olmazsan senden önce Zeliş’e konuşan olur. Sende onları uzaktan izler kalırsın” koluna dokunup ona güven veren şekilde gülümsedim.
“Bu konuyu kapatalım” dişlerini birbirine bastırıp oynattı. “Arabalar park yerinde” dedi eliyle sağ tarafı göstererek.
Umut’u takip edip yürürken bir anda hiç beklemediğimiz bir şey oldu. Karşımıza çıkan Doruk ile korkuyla yerimde sıçradım. Umut beni hızla arkasına alıp silahını belinden çıkardığında her şey bir anda oldu. Doruk elindeki susturuculu silahı Umut’a yöneltip karnına ateş ettiğinde önümde dağ gibi duran Umut bir anda dizlerinin üstüne çöktü.
“Umut!” diye bağırdım son sesle. Bende dizlerimin üstüne çöküp yere düşmeden onu tuttum.
“Kaç Duru” dedi boğuk sesiyle. “Kaç buradan” yüzünü derince buruşturdu.
“İyi olacaksın. Duydun mu beni! İyi olacaksın ve ben Zeliş’le sizin mutluluğunuza şahit olacağım” gözlerimden yaşlar akarken Umut’un yüzünü buğulu görmeye başladım. Beyaz gömleğinde yayılan kana elimi bastırıp kanamayı durdurmaya çalıştım. Umut çoktan gözlerini karanlığa kapatmıştı ve bu aklımı kaybettirecek kadar beni korkutmuştu.
“Kalk çabuk” Doruk kolumdan tutup beni kaldırmaya çalıştıkça ben Umut’un karnına bastırmaya çalıştım.
“Kalk dedim sana. Gideceğiz buradan” Doruk sonunda kuvvetli bir şekilde beni kaldırdı. Paramparça olmuş gibi çırpınıp can dostum gibi bağlandığım adamın karnına bastırmak istedim.
“Ölecek, bırak beni ne olur?” Gözlerimdeki yaşın haddi hesabı yoktu. Dostum dediğim adamın ölmesini kaldıramazdım.
“Sen kendi derdine düş” Doruk beni arkamdaki duvara doğru ittiğinde sırtım hızla duvara çarptı.
“Bırak beni Doruk. Altay’ın seni öldürmesini istemiyorsan bırak” vücudum zangır zangır titrerken onu ikna etmeye çalıştım. Gel gör ki o bundan hiç etkilenmemiş gibi kahkaha atmaya başladı. O kadar korkunç bir duruşu vardı ki onun akıl sağlının yerinde olmadığını o an net bir şekilde anlamıştım.
“Kaybedeceğim ne kaldı ki? Seni kaybettim, veliahtlığı kaybettim. Canımın çok mu önemi kaldı sanıyorsun? Ölmekten kim korkuyor söylesene” histeri bir şekilde elini kolunu sallayıp konuşuyordu. Kendini kaybettiği belliydi. Bu olanları hazmedemediği belliydi.
“Her şey bitecek. Bitmeli” elleriyle saçını karıştırırken önümde volta attı.
“Altay beni bulur” sesim çatlak çıkmıştı. Sırtımı olabildiğince arkamdaki duvara dayadım. Gözlerim Umut’a tutunduğunda çenem titredi. Hüngür hüngür ağlamak istiyordum. Birilerinin bizi ya da en azından onu bulması için dualar ettim.
“Göreceğiz” bana doğru ağır adımlar atarken karşımda durdu.
“Madem sen kendi ayaklarınla bana gelmedin. Madem gerçeklerden korkak gibi kaçtın. Ben seve seve sana anlatacağım” bu Doruk’tan duyduğum son cümleydi. Geri geriye gidip onun korkutuculuğunu izledim. Tam arkamı dönüp kaçacaktım ki gördüğüm yüzle gözlerim sonuna kadar açıldı.
“Okan” şaşkınlıkla ağzımdan çıkan kelimeyle birlikte ağzıma aniden kapattığı mendil gözlerimi karanlığa sürükledi. Nasıl bir oyunun içindeydim ki etrafım tanıdığımı zannettiğim ama tanıyamadığım insanlarla dolmuştu.

Devam Edecek…

Yorumlarınızı ve görüşlerinizi merak ediyorum. Mesela bu bölümü nasıl buldunuz. 🤭

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

243okunma 21beğeni 8yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18