3. bölüm / 6
ÖLÜM PENÇESİ-Mafya2. BÖLÜM (Dansın Ruhu)
Bölümler 6Şu an: 2. BÖLÜM (Dansın Ruhu)
Yorum ve desteklerinizi bekliyorum canlarım
Bölüm gelme sıklığı sizin isteğinize bağlı ilerleyecektir. Yorum ve oyları gördükçe yeni bölüm isteyenleri görerek yazmaya başlayacağım
Bütün yorumlarınızı okuyorum ve hepsine cevap vermeye çalışıyorum.
Bu arada son olarak, yorumlarınıza bayılıyorum.
***
Küle döndüğünü düşünen kalbin içine bastırılmış duygular, derdinin dermanına kavuşmaya can atacaktı.
05.02
****
Bakışlarım şaşkınlığın kıyısında dolanırken isminin Altay olduğunu öğrendiğim adamın bana uzattığı elden gözlerimi çekip kısa bir an masadakilerde dolandırdım. Alya’nın sinirden patlamak isteyen alnındaki damar içimdeki bir yere su serpmiş gibi rahatlattığında hangi durumda olduğumu fark edip tekrar Altay’a döndüm. Gözlerinde gördüğüm gerçeklik reddetmek gibi basit bir eylemi bile zihnimin en ücra köşesine getirmemem gerektiğini sıralar cinstendi.
Bu adamın benimle ne işi olduğunu çözemesem de daha fazla zaman kaybetmemem gerektiğini gözlerindeki kırıntılardan anlayıp masanın ucuna koyduğum elimi yavaşça kaldırarak onun cüssesine orantılı büyük elinin içine bıraktım. Masadakilere bir daha bakma cesareti gösteremeden beni ayağa kaldırıp peşinden sürükleyen adamın geniş omzunu izledim.
Standartların üstünde uzun bir boya sahip olsam bile onun boyu kafamı kaldırıp bakmama sebep olacak kadar uzun ve senelerin çalışıldığını haykıran kas yığını vücuduyla heybetliydi. Dans edenlerin arasına girdiğimizde Altay bana doğru dönüp yüzüme baktı. Yüzlerimiz tepemizdeki şatafatlı avizenin ışığında aydınlanırken bana doğru yakınlaşıp elini kolumdan aşağıya kaydırmaya başladı. Çok hissedilmeyecek ama dokunduğu yeri yakacak hareketle elimi avuçlarının arasına aldığında boğazıma oturan yumruyu büyük bir yutkunma ile yok ettim. Bu durumdan, bu dokunuştan arkama bakmadan kaçıp gitmek ve kimsenin olmadığı bir yerde saklanmak istiyordum.
”Tanımadığınız birini neden dansa kaldırdınız?” Sorum bu durumdan hoşnut olmadığımı belli edecek tondaydı.
”Tanışacağız Ölüm Çiçeği” soğuk bakışlarındaki hüküm ile ona anlamaz şekilde baktım.
”Ben istemezsem?” dedim bir elimi kaldırıp omzuna koyarak.
İçimdeki Duru’nun sesi neden karşımdaki bu adama dans etmek istemediğimi söyleyip çekip gitmediğimin hesabını sorarken, ben mecburiyetlerin gölgesinde çoktan onunla dansın ritmine kapılmıştım.
”İsteyeceksin” adamın gözlerindeki çatlaklardan sızan geleceği gören kehanetin kıvılcımlarına anlamaz bir şekilde baktım. “Sen kendin karşıma gelip konuşmak için yalvaracaksın”
”Zannetmiyorum” kendimden emin sesim aramızda yankılandı.
”Bu davet salonundan tanıdığın birileri var mı?” Altay dediğimi duymamış gibi gözlerini ufak bir hareketle salonda dolandırdığında tekrar gözlerime baktı.
”Bu dans işi daha ne kadar sürecek?” bıkkınlıkla bakan gözlerim onun keskin gözleriyle karşılaştığında nefesimi tutup bakışımı kaçırdım.
”Ben ne zaman bitti dersem” Altay’ın şefkat barındırmayan sesi aramızda çığ gibi yükseldi.
“Şuradaki adamı tanıyor musun?” Gözleri arkamda bir yeri işaret ettiğinde omzumdan çevirdiğim bakışlarım masalardan birinde oturan Doruk’a takıldı. Onun, bir eli masadayken o elini sıkarak bize baktığını gördüğümde tekrar önüme dönüp Altay’a cevap verdim.
”Bugün tanıştık. İsmi Doruk’muş” şaşkınlığım üstüme çullanıyordu zira bütün her şeyin cevabını düşünmeden nasıl verdiğime inanamamıştım. Lakin bu adamın üstünde öyle büyük bir güç vardı ki karşısına gelen herkesi dizlerinin üstüne çöktürüp hizmetkar edecek kuvvetteydi.
”Demek öyle” Altay tekrar gözlerini Doruk’a çevirdiğinde neden bunu sorduğunu anlamaya çalışıyordum.
Ben anlamaya çalışırken o bir eli elbisemin açıkta bıraktığı sırtımın ortasında dururken, diğer elini yakıcı darbelerle aşağıya doğru kaydırıp tenime bastırmaya başladı. Eli bel boşluğumda çok tehlikeli bir yerde durunca sonuna kadar açtığım gözlerimle ona baktım.
Tenimde hissettiğim dokunuşlar alevlerin arasında kalmış gibi beni yakarken, Altay’ın gözlerindeki suskun ama keskin bir bıçak gibi duran duygunun arasında Doruk’a baktığını gördüm. Dudakları ona bakarken hissiz bir sırıtışla çınladığında yavaşça bana baktı.
“Biraz sonra yapacaklarımı suskunlukla karşıla” Altay’ın ne dediğini anlamayan bakışlarım ona tutunduğunda, onun beni tenimdeki net tutuşuyla kendisine çekip dudaklarıma dudaklarını yaslaması aynı anda olmuştu.
Dudaklarımdaki alev beynimin içindeki patlayan kıvılcımlar ile birleştiğinde ellerimi onun göğsüne yaslayıp kendimi geriye çekmeye çalıştım. Onun beni belimden kendine daha çok çekişi içimdeki her şeyi küle çevirdi. Öpüşünden kaçmaya çalışarak belimi hafif geriye çeksem de o benim üstüme gelmeye yeminli gibi yakınlığımızı daha çok arttırarak başını yan çevirerek öpüşünü derinleştirmişti.
Dudaklarımı kavrayan dudaklar ile yumruğumu daha sıkı sıktığımda Altay belimdeki bir elini boynuma getirip avuç içini boynuma yasladı. Parmaklarını ensemden saçıma daldırarak dudaklarıma dudaklarını bastırdığında ondan kurtulmak istercesine son çare dişlerimi dudaklarına sapladım. Bu onda kısa süreli bir duraksamaya sebep olsa da geri çekilmedi.
Asır uzunluğunda hissedilen zamanın ardından Altay geriye çekildiğinde onun suratının ortasına yapıştırmak istediğim tokatı hazırlarken, kulağıma doğru yaklaşıp konuştukları beni yerime mıh gibi bağlamıştı.
”Nefesinin varlığını hala bedeninde istiyorsan sakın tepki verme, ölüm çiçeği” kulağıma fısıldadığı cümlelerin rüzgarı kulağımdan omzuma yayıldığında tenimde yine aynı ürpertiyi hissettim.
”Pisliğin önde gidenisin” gözlerim yaşadığı duyguların alçalışında dolmaya hazırlanırken onun sırtım ve belimdeki tutuşu yerinde duruyordu.
Bakışlarındaki muziplik yüzündeki hissizliğe ulaşmadan tekrar bana doğru yaklaştığında dudaklarımı teğet geçti. Dudaklarını kulağımın hizasından yavaşça indirip boynuma bastırdığında göğsünde dayalı olan ellerimi yumruk yapıp gömleğini avuçlarımın arasında daha çok sıktım.
”Biliyorum” Altay boynumdan çektiği dudaklarıyla geriye çekildiğinde gözlerinin hala Doruk’ta olduğunu gördüm.
Dudağının kenarına asılı olan sırıtışta samimiyetten çok ölümün nişanesi vardı. Kendimi bir oyunda hissetmemi sağlayan bu durumdan sıyrılamadan başımı çevirip Doruk’a baktığımda elini masaya vurup ayağa kalkarak davet salonundan çıkışını izledim. Doruk’un çıkmasının ardından belimdeki ellerini çeken Altay ile yerimde öylece kalakaldım. Bir adım geriye gidip beni süzdüğünde karşısında aciz bir varlık olarak durduğumu düşündüm.
”Tekrar görüşeceğiz Ölüm Çiçeği” dudakları alayla kıvrıldığında bu adamın duygudan uzakta gaddar biri olduğunu anlamıştım.
Arkasına dönüp bir eli cebinde az önce beni öpmemiş gibi büyük bir rahatlıkla salonun çıkışına doğru adımlayışını izledim.
Her an bir şey olma riskinin önüne geçmek için etrafa yayılan korumaların her biri Altay’ın etrafına geçip gözden kaybolurken ben az önceki öpüşün sinir harbinde kavrulmaya devam ediyordum. Bakışlarım etrafta dolandığında çoğu insanın şaşkınca bana baktığını görürken bazılarının ise kulaktan kulağa konuştuğunu gördüm.
Son olarak bakışlarımı amcamın masasına çevirdiğimde Alya’nın gözlerinde gördüğüm dehşet kendi gözlerimi sıkıntıyla kapatmama sebep oldu. Bunun hesabının çetin geçeceğini bildiğim için hızla masaya gidip çantamı elime aldım ve gideceğimi söyleyerek onların konuşmasına fırsat vermeden arkamı dönerek salondan çıktım. Bir an önce bu kirden kurtulmak istiyordum.
****
Odama girip kapıyı ardımdan kilitlediğimde elim dalgınca masanın üstündeki abajuru açtı. Sarı ışık loş ortam yayılırken geri çekildim ve üstümdeki elbisenin fermuarını indirip elbiseyi bacaklarımdan aşağıya düşürdüm. Banyoya girip sıcak suyun altına girdiğimde dudaklarımı soyulana kadar yıkamak isteğiyle dolup taştım.
İlk öpücük klişesi her genç kızın hayatında bir yer kaplamıştır ve o ilk öpücüğün istediğin kişiyle olması önemlidir. Ben ise yeni tanıdığım ve mafya üyesi olduğunu öğrendiğim ruhsuz adama bir hiç uğruna kaptırdığıma inanamıyordum. Sinirimin geçmediği damarlarım fokurdarken duşa kabinden çıkarak üzerime bornozu geçirdim ve odama girdim.
Kapının tıklatılma sesi ile dikildiğim yerden omuzlarımı düşürdüm ve nefesimi dışarı vererek başımı yukarı kaldırdım. Gelenin kim olduğunu kapıya vurma şiddetinden bile anlamıştım.
”Aç şu lanet kapıyı Duru” Alya’nın öfkeden çatlayan sesi kapının arkasında gürlüyordu. Adımlarımı kapıya doğru atıp anahtarı çevirerek açtığımda bir elim hala kapı kulpunda dururken Alya’ya baktım.
”Ne var?” dedim bakışlarımdaki sıkıntı ile.
“Ne o?” yüzündeki alaycılığa inat gözlerindeki öfke ile beni süzdüğünde devam etti.“ Altay’ın öpücüğünün etkisinden çıkamadın mı?” dedi tiksintiyle.
”İğrençleşme Alya. Fark ettiysen beni dansa kaldıran da, öpen de Altay’ın ta kendisi. Bir hesap soracaksan git ona sor” onu görmemezlikten gelip dolabıma ilerleyerek içinden çamaşırlarımı çıkardım. “Gerçi pardon hesap soracak kadar bir yakınlığınız yoktu değil mi? Bırak yakınlığı senden haberi bile yoktu diye biliyorum” Alya’nın yüzündeki lal oluşa bakıp üstümü giymek için büyük bir keyifle çıkmasını bekledim. Alya’nın bana olan üstün davranışları ve konuşmalarından çok sıkıldığım gibi bu evden ve içinde yaşayan herkesten de çok sıkılmıştım.
“Sen çok olmaya başladın?” Alya saçlarıma uzandığı anda elimi hızla kaldırıp havada yakalayarak durdurdum. Bana bunca zaman ailecek çektirdikleri sıkıntlar kotasını doldurmuştu.
”Altay senin aşkına karşılık veremediyse bu benim sorunum değil? Adam benden hoşlanmış ki beni dansa kaldırdı” bu söylediğimle içimdeki bir sesin yerlere yatıp gülecek kadar beni aşağıladığını bilsem de Alya’nın bunu duymasını istedim.
Altay’ın benden hoşlanmadığını ben bilsem de Alya’nın bilmesine gerek yoktu. Onun beni bunca sene düşürdüğü durumu biraz da onun tatmasını istiyordum. Hayatım boyunca neyi elde etmek istesem ya da neye sahip olsam istesem elimden alır ya da aynısından isterdi. Bu lise zamanında sevgilimi elimden alması içinde geçerliydi.
”Seni buna pişman edeceğim. Benim olana göz diktiğin için benden sana yapacaklarım için yalvaracaksın” Alya’nın iki elini yanında yumruk yaptığını görmemle onun ilk defa birine kör kütük bağlandığını anladım.
”Çıkar mısın odamdan?” umursamaz tavrım onu daha çok öfkelendirmiş olmalı ki öldürücü bakışların arasından sıyrılmadan arkasına dönüp odayı terketti. Kapıyı kapatıp sinirle arkamı döndüğümde ellerimi saçıma daldırarak öfke mi gidermeye çalıştım.
Hızla üstümü giyinip bir an önce bu evden kurtulmam gerektiğinin isteğiyle odamdan çıkarak aşağı merdivenlere indim. Adımlarımı salona attığımda amcamın ve Yelda yengenin hep oturdukları koltukta oturduğunu gördüm. Yelda yenge gözlerinde aşağılayıcı tona bürünmüşken amcam kaşlarındaki çatıklık ile bana bakıyordu.
“Amca seninle konuşmak istediğim bir şey var?” her şeyin zamanı gelmişti.
”O davetteki vaziyet neydi Duru?” sesindeki tını öfkeliydi.
”Bu benim suçum değil. Gidin bu ithamlarınızı beni dansa kaldırıp her şey onun emrindeymiş gibi beni habersizce öpen Altay beye sorun” dedim kendimden emin bir tonda.
”Nasıl bu kadar laubali konuşursun sen? O adam böyle konuştuğunu bilse hepimizin kanını son damlasına kadar akıtır” Yelda yenge söyledikleri ile yerinde kıpırdandığında kaşlarımı çattım.
”Allah aşkına bu Altay kim ya kim? Ya da en önemlisi sizin öyle b*ktan bir davette, öyle mafya bozuntularının arasında ne işiniz var?” isyanla ellerimi iki yana açtığımda ikisi de bu çıkışıma ciddilikle karşılık verdi.
“Seni alakadar etmez. Ben ne yaptığımı çok iyi biliyorum” dedi amcam.
”Babam senin bu para hırsın yüzünden başına büyük belalar açacağını söylemişti de inanmamıştım” babamın böyle yeraltı işleriyle değil de asil bir muhabir olarak yaşayıp ölmesi kızı olarak beni gururlandırmanın da ötesine götürüyordu.
“Laflarını bilde konuş Duru” amcamın bağırtısı evin içinde çınladı.
”Ben taşınmaya karar verdim. Bu kararımı uzun zamandır size açıklamak istiyordum ama beni son raddeye getiren de senin böyle pis insanlarla pis işler yaptığını öğrenmem oldu” bunu onlara söylemem onlardan izin istiyorum anlamına gelmiyordu. Amcamın yüzündeki öfkenin yavaşça silinip şaşkın bir şekilde Yelda yengeye döndüğünü gördüm. Onun ise hafifçe başını iki yana sallamasını görmediğimi düşünebilirdi ama ben her şeyin farkındaydım.
“Sen ailemizin bir parç-“ amcamın hep aynı nutuklarını sıralamaya hazırlandığını görmemle elimi havaya kaldırdım.
”Ben aynı cümleleri tekrar duymak istemiyorum. Taşınmakta kararlıyım ve istediğimi yapacağım” son sözümü söylediğimde karşımdaki iki insanın kıpırdandığını gördüm.
”Tamam kızım, bir müddet daha bizimle kal ondan sonra istediğini yaparsın” amcamın sonlara doğru kaçırdığı gözleriyle Yelda yengeye baktığını gördüğümde bende bakışlarımı çevirdim. Onun gardını indirmediği duruşu ile amcama başını salladığını gördüğümde sorgulama gereği duymadan sadece olacakları bekledim.
***
Günlerin akıp gittiği zaman diliminde ben dalgınlığımı bir an olsun üstümden atamadan aklımdaki tek soruyla yüzleşip duruyordum. İşimi hakkıyla yapmak için kendime söz verdiğim yeminimi hatırlayıp çektiğim video görüntülerini kanal müdürümüz Okan’a vermediğim için pişman oluyordum. Altay’ın korkutuculuğu gözümün önüne gelip beni sindirse de bir insanın ölümüne şahit olup bunu gün yüzüne çıkarmamak beni uykusuz bırakıyordu.
Elimde oynadığım flashı avucumun içine koyup sıktığımda bunu yapmam gerektiğini söyleyen son düşüncem ile ayağa kalkıp sandalyemi geriye ittim. Yaren anlamaz bakışlarla beni süzerken ben kimseye bakmadan kalbimdeki boğucu atışlar ile Okan’ın odasına doğru adımladım. O sırada cebimdeki telefonum titreştiğinde diğer elimle çıkarıp mesaja baktım. Mesaj, az önce bana garipser bir şekilde bakan Yaren’dendi.
”Neler oluyor kız?”
”Sandalyeden niye celalli kalktın öyle?”
“Yoksa Okan’a aşkını mı itiraf edeceksin?”
Mesajları okumamla hızla arkama dönüp, bilgisayarının önünden kafasını kaldırarak bana bakan Yaren’e korkmasının gerekeceği büyüklükteki gözlerimle baktım. O ise elini kaldırıp yüzündeki komik yapmaya çalıştığı gülüşü ile yavaşça yerine sinip tekrar bilgisayarın ardına saklandı. Çaktırmadan bilgisayarın kenarından baksa da daha fazla oyalanmadan arkama dönüp boydan camlardan odasının içi görünen Okan’a baktım. Masasında olduğunu görmemle derin bir nefes aldım ve kapıyı tıklatarak içeri girdim.
”Duru, hayırdır” dedi.
“Size söylemem gereken bir şey var” ardımdan kapıyı kapattığımda içimde çoğalan ikilemi geride bırakıp yapacağım şeyin doğru olduğunu savunarak Okan’ın karşısına geçtim.
“Seni dinliyorum” Okan sandalyesinden ayağa kalkıp masanın arkasından çıkarak karşıma geçti. Kollarını göğsünde birleştirip arkasındaki masaya hafifçe yaslandığında bu görüntüsü bir anlık konuşacaklarımı unutturup dalıp gitmeme sebep oldu. “Duru” dedi seslenerek. Kendime geldiğimde boğazımı temizledim.
”Cümleye nasıl başlayacağımı ya da bu işin sonunda ne olacağını bilmiyorum ama daha fazla haksızlığa karşı duramam” demem onun kaşlarını çatmasına sebep oldu.
”Kötü bir şey olmuş gibi konuşuyorsun? Dedi.
”Her şey bu flashbellek içinde” avucumu açıp ona uzattığımda artık bu işin geri dönüşü olmadığını biliyordum.
”Bu ne?” gözleri anlamaz tonda bakıyordu.
”Siz kendiniz görseniz daha iyi” söylediğimin ardından Okan yerinden doğrulmadan kapağı açık bilgisayarını önüne kadar çekip flashı taktı ve videoyu başlattı. Kayıttaki ses kulaklarıma iliştiğinde adımlarım geriye gitmek için adeta yalvardı. Silah sesi yankılandığında unutmadığını anlayan vücudum yerinden sıçradı.
“Bu kim ki böyle bir şey yapabiliyor?” Kayıtta yüzü tam belli olmasada sesi vardı. Ondandır ki Okan’ın şok olmuş gözleriyle biten videonun ardından bana çevrildiğinde artık vücudumu korkunun titremesinden zapt edemiyordum. Sonum bu videodaki adam gibi olursa bunu kendi ellerimle seçmiş olurdum.
”Altay Karen” dedim sanki her an bir yerden çıkıp gelecekmiş gibi fısıltıyla.
”Sen mi çektin bunu?” Okan’ın şaşkın sesinin yanında, ‘ne yaptın sen?’ der gibi bakan gözlerinde korku gördüm.
”Evet” dedim anlamaz şekilde bakarak.
“Sen çıkabilirsin” Okan yüzüme bakmadan yaslandığı yerden doğrulduğunda bakışlarımı çekmedim. “Ben halledeceğim” diyip dönen sandalyesini düzeltti ve oturdu.
”Tamam” dedikten sonra arkamı dönüp odadan çıktım ve içimdeki endişe ile masama doğru ilerledim.
Dakikalar birbirini kovalarken akşam ki haberde manşetlerde yayınlanacak bu videodan sonra başıma neler geleceğini az çok tahmin etsem de görevimi layığıyla yerine getirdiğim için kendimle gurur duyacaktım.
Ben babamın kızıydım. İşini layığıyla yapan Kenan Yılmaz bu işte onlarca ödülünü almış şerefli bir muhabir olmuştu. Bende babasının kızı olarak babamın yolundan gideceğimin sözünü vermiştim. Bu mesleği ilk yapmaya başladığımda da verdiğim söz hep aynı tazeliğindeydi. Dirseğim masaya yaslı, elim çenemde dalgınca dururken bir anda koluma vurulması ile çenem avucumun içinden düştü. Tam kafamı kaldırıp Yaren’e kızacaktım ki onun söyledikleri dikkatimi başka yere vermeme sebep oldu.
”Bu taşlar tam olarak kim ve nereden yağdılar?” hayranlıkla baktığı yer benim hiç görmeyi istemeyeceğim kişilerin ta kendisiydi. Korumaların arkasından geldiği, önden heybetli bir duruş ve büyük bir asaletle yürüyen kişi Altay Karen’den başkası değildi.
Adımları sanki ona baktığımı hissetmiş gibi yerinde yavaşça durduğunda sırtımdaki bütün kemiklerin gerginlik ile dikleştiğini hissettim. Omzunun üstünden başını çevirip eliyle gözündeki güneş gözlüğünü çıkardığında bakışları benden başkasında değildi.
Kalbim korkusunu gizli odalarına saklanıp yaşarken, mantığım sanki o görüntüleri verdiren kendisi değilmiş gibi arkasına dönüp gittiğinde yapayalnız kalmıştım. Altay önüne dönüp peşinden onu takip eden korumalar ile Okan’ın odasına kapıyı tıklatmadan girdiğinde terleyen ellerimi birbirine bastırdım. Altay içerideyken korumalar kapının önünde bekliyordu.
”Bu kim, sana neden baktı ve bizim ofiste ne işi var?” Yaren şaşkın bir şekilde bana baktığında tek bakanın o olmadığını anlamam uzun sürmemişti. Altay’ın bana bakması diğerlerinin de dikkatini çekmiş olmalıydı ki ofisin çoğunluğunun göz hapsinde ben vardım.
”Ben nereden bileyim birine benzetti galiba” ilgisiz ve bilmiyormuş gibi davrandığım ses tonumdan kurtulup ayağa kalktığımda adımlarım fotokopi makinesinin önüne geldi.
Ellerim bir iş görüyormuş gibi fotokopi makinesinin üstünde dolanırken bakışlarım Altay ve Okan’daydı. Ben içeri bakmaya çalışırken Okan’ın kapısının önünde kale gibi dikilen siyah takım elbiseli koruma ile göz göze geldim. Adamı, gözümün önüne gelen görseller ile hatırladım. Her daim Altay’ın tam arkadında duran sağ kolu gibi olan korumadan bakışlarımı hızla kaçırıp camlardan içeri görünen kısımdan Altay ve Okan’a baktım.
Okan ona hummalı bir şekilde konuşurken, Altay’ın yüzünde büyük bir suskunluk vardı. Elimi yolmak istercesine ısırdığım dudaklarımda dolandırdığımda bakışlarım dikkatlice içerideki olup bitenleri anlamak ister tonda bakıyordu.
Bacak bacak üstüne atıp oturduğu sandalyeden elini kaldırıp Okan’a uzattığında, Okan’ın onun eline koyduğu şey ile elimdeki dosyayı yere düşürdüm. İnsanlar bana bakarken ben şaşkınlığımı hala atlatabilmiş değildim. Okan ona emanet verdiğim kaydı yok olacağını ve başımın belaya gireceğini bile bile o adama vermişti. Tam o anda Altay başını çevirdi ve camların ardından uzaktan bana baktı.
Onun gözleri kurtuluşumun olmadığını, hayatımın yok olduğunu fısıldarken o fısıltı bütün vücudumda ruh çekilmesine sebep olmuştu. Arkama dönüp masama doğru ilerlediğimde adımlarımın savsak olmaması için çabaladım. Bir an önce gitmem gerektiğini artık çok net anlamıştım.
“Yaren, ben gidiyorum” sesim korkunun verdiği çatallanma ile sessiz çıkarken ellerim apar topar çantamı toparlıyordu.
“Neler oluyor Duru?” onun her zaman ciddiyeti kabul etmeyen yaramaz yüzünün düz olup beni anlamaya çalıştığını gördüm. Şimdiye kadar ona olanlardan bahsetmesem de yaşamaya fırsatım olursa ilk işim anlatmak olacaktı.
“Şimdi değil Yaren sonra” çantamı elime alıp arkamı döndüm ve Okan’ın kapısının önünde dikilen korumaların dikkatini çekmemeye çalışarak asansörlere doğru ilerledim. Asansör kapısının önündeki kalabalıklığın arasına sızıp stresle beklediğimde bakışlarım sık sık geldiğim yönü kontrol ediyordu.
Asansör kapısı açıldığında insan topluluğu ile binip otopark katına bastım. Altay’dan kaçmak istiyorsam otoparkın arka kapısındaki çıkışı kullanmam gerekliydi. Tenha bir yol olsa da direk metrobüs yoluna ilerlediği için kurtulma şansım daha fazla oluyordu.
Asansörden inen insanların ardından en son bende otoparka inip açılan kapıdan dışarı çıktım. Hızlı ve telaşlı adımlarım sürgülü kapıya ulaştığında bir an önce buradan gitmem gerektiğini yukarıda gördüğüm gerçekler ile çok iyi anlamıştım.
Adamın ne kadar büyük ve her şeye sahip olacak kuvvette olduğunu müdüre verdiğim görüntülerin o adama iletilmesi ile görmüştüm. Otoparkın sürgülü kapısından adımımı attığım anda kolumdan tutulup hızla kenara çekilmemle çığırmama fırsat olmadan ağzım kapatılmıştı.
Karşımdaki camdan yansıyan görüntüye baktığımda arkamda dağ gibi çağlayan cüssedeki adam ile ölümün beni çağırdığını anladım.
“Korkma, ölüm çiçeği. Ölümün şimdi değil” dedi kulağıma doğru fısıldayarak. Daha nasıl olduğunu sorgulayamadan burnumdan çektiğim nefesteki yakıcılık ile gözlerimi açmaya zorlasam da sonunda karanlığa kavuştuğunu anladım.
****
Başımdaki ağrı kafamı döndürürken gözlerimi açmaya zorluyordum. Yattığım yerden başımı tutup açabildiğim gözlerimle sonunda günışığına kavuştum neler olduğunu çözmeye çalışan beynim gerçekliğine kavuşmuş bir şekilde her şeyi gözümün önüne getirdi.
Kalbim hızını arttırmakta ardına bakmadan gidiyordu. Beynim yaşadığı adrenalin ile hatırladığı gerçekleri bir bir zihnime getirdiğinde yattığım yerden hızla toparlandım. Geniş bir yatağın üstünde yatıyordum ve bu yatak bana hiçte tanıdık gelmemişti. Korku bütün bedenime yayılırken üstümdeki kıyafetlerimin aynı olması solukça bir nefesi dışıma vermeme sebep oldu.
Kulaklarıma uzaklardan yankılanan silah sesi yattığım yatakta sıçramama sebep oldu. Titreyen kirpiklerimle etrafa baktım. Yataktan hızla kalktığımda bir an önce buradan kurtulmam gerektiğini haykıran ruhum ile odadan koşar adım çıktım. Uzun koridorda bir sürü odanın kapısı olması buranın çok büyük bir ev olduğunu gösteriyordu. Lüks ama sade koridordan geçip karşıma çıkan merdivenlerin başında dikildiğimde aşağı inen gösterişli merdivene baktım.
Geldiğim koridorun haricinde diğer tarafımdan da uzunca bir koridorun olması artık buranın sıradan bir villa değil de malikane olduğunu göstermişti. Üst kata çıkan merdivenler, koridorda bulunan asansörler, sağ ve soldan uzanan uzun koridorlarda bulunan yatak odaları ile burasının şatafat ve zenginlikle dolu olduğunu anladım.
Adımlarım hızla merdivenleri inerken; belki ölümüme koşar adımlar gidiyorum da haberim yok diye ürperti dolu sesler içime dolmaya başladı. Sonunda merdivenlerin inip etrafıma baktım. Karşımda neredeyse dört metreyi aşan devasa dış kapıyı gördüğümde kurtulma isteğiyle koşarak kapıya gidip açsam da kilitli olması gözlerimi kapatmama sebep oldu. Ümitsizce arkamı dönüp merdivenlerin solunda büyükçe bir kapıdan içeri girdiğimde büyük bir salonla karşılaştım.
Genellikle siyah renge hakim olan bu salon sade gibi görünse her bir parçasında fiyatlarının pahalılığını haykırıyordu. Koyu ahşap renginde yirmi kişilik uzunca yemek masasının yanından geçerken burada o kadar kişinin yaşamadığını evin içindeki sessizlikle fark etmiştim.
Sanki seneler önce terk edilmiş ve hiçbir ruh barındırmayan bir evdeydim. Bu düşüncelerle etrafı incelerken salonun bir duvarının boydan boya camlarla dolu olduğunu ve yeşilliğinden de anladığım üzere bir bahçeye çıktığını fark ettim. Adımlarım hızla o tarafa ilerlediğinde yaz rüzgarından uçuşan perdenin arasından çıplak ayağımı balkondan dışarı attım.
Gözlerim etrafı taradığında büyükçe bir verandadan ayrılıp bahçedeki çimlere basarak etrafa bakmaya devam ederek ilerledim. Bahçe o kadar uçsuz bucaksız duruyordu ki burada şampiyonluk maçı bile yapılabilirdi diye geçirdim içimden. Yaz güneşi tepemde gözlerimi kısmama sebep olduğunda arkamı dönüp az önceki çıktığım eve baktım. Gördüğüm görüntü ağzımı şaşkınlıkla açmama sebep oldu. Bu malikane o kadar büyüktü ki büyük bir mahalleyi kaplamaya yetecek uzunluk ve büyüklükteydi.
Şaşkınlığımı üzerimden atıp önüme döndüğümde silah seslerinin geldiği yere doğru adımlamaya başladım. Yeni biçilen çimlerin kokusu ciğerlerimi doldururken uzaklardan burnuma gelen barut kokusunu da alabiliyordum. Bir düzen içerisinde işleyen malikanede tek bir ihmalkarlığa yer yok gibi her şey mükemmellik içindeydi. Çimenler düzenli biçiliyor, bahçenin peyzaj işleri aksatılmadan günü gününe yapılıyor gibiydi. Bahçenin etrafında sıra sıra dizili ağaçların dalları bile bir intizamlık içindeydi.
Bu düşüncelerle ilerlerken Altay’ı görmemle yerimde kalakaldım. Kendisini rahatsız etmeyecek uzaklıkta ama uçan kuşu bile radarlarına alan korumalar etrafında nöbet tutarken gözlerindeki güneş gözlüğü ve kulaklarındaki kulaklık ile tehlikeliyiz diye haykırıyorlardı.
Adımlarımı atmaya başladığımda ayağımın altında garip bir hissiyat uyandıran çimenleri görmezden gelip Altay’ın arkasında durdum. Sırtı o kadar genişti ki bütün görüşümü engelliyordu. Nereye atış yaptığını anlamak için atış yaptığı yere baktığımda benliğime işleyen panik atak yine beni bulmuştu.
Bulunduğumuz yerden oldukça uzak olan yerdeki hedeflere ateş etmişti. O hedefler sıradan şeyler değildi. O kanlı cinayeti işlediği günde ki gibi elleri arkadan bağlı, türlü işkencelere maruz kalmış ve dizleri üstüne oturtulmuş adamlardı.
Açık açık, gizlemeden, gözünü bile kırpmadan karşısındaki adamları vurmuştu. Dizlerinin üstüne çökmüş elleri ve ağızları bağlı son kalan adamın korku dolu gözlerini görüyordum. Duyduğum iki atış sesi üç adamdan ikisine isabet etmişti. O korkunç günde ki gibi aradaki uzaklığa rağmen adamları alnının ortasından vurmuştu. Ben aklımın son kırıntılarını da kaybetmeme adım adım yaklaşırken son duyduğum silah sesiyle göğsümde hissettiğim yankılanma gözlerimi kapatıp yerimden sıçrama sebep oldu.
“Sen nasıl bir psikopatsın?” Altay’ın omuzlarında gördüğüm gerilme elindeki silaha başını indirip onu boşa almasıyla sonuçlandı. Elini yana uzatıp korumaya silahı verdiğinde yavaşça arkasını dönüp bana baktı. Cüretkar cümlem onun bana dönmesiyle toz bulutu olup kaybolmuştu. Gözlerindeki ölüm sessizliği bu ölümün muhakkak bana gelebileceğini de haykırıyordu.
“Güzellik uykundan uyanmışsın” Yüzümü ve muhtemelen birbirine karışan saçlarımın dağınıklığına küçümseyici bir nazarla baktı.
“Sen ne yapıyorsun ya? Bir insanın canını almak bu kadar kolay mı senin için?” dediklerini ciddiye almadan arkasındaki işlenen cinayetin son görüntülerine baktım.
Altay’da baktığım yere baktığında yüzünde tek bir pişmanlık emaresi görmedim. Aksine içinden gitmeyen öfkenin hala orada bir yerde durduğunu görmem onun ne derece ruh hastası olduğunu göstermişti. Başıyla adamlarına bir hareket yaptığında adamlar hızla az önce öldürdüğü adamları taşımaya başladılar.
“Kolay” dediklerimden hiç etkilenmemiş bakışla bakıyordu. “Bana yanlış yapanların sonunun nasıl olacağı kitabımın ilk satırında yazar. Bunu bile bile yanlış yapan o sonu kendi elleriyle getirmiştir” gözlerindeki cayır cayır yanan ifadesinin yanında kan donduran ruhsuz ifadesinde kaldım.
“Nesin sen? Kabadayı falan mı?” ellerim iki yanımda istemsizce yumruk olmuştu.
“Bilmen gerekenler gördüklerinde saklı” artık burada tek bir nefes alacak kadar bile durmak istemiyordum.
”Benim burada ne işim var?” daha fazla burada kalamazdım. Arkama bile bakmadan kaçıp gitmek istiyordum.
“Telefonunu ve maillerini kontrol etmek için seni bir süre misafir etmek zorundayız” bakışları değersizliğimi yüzüme vuracak şekilde beni incelediğinde ayak parmaklarımın arasına çimleri sıkıştırdım.
”Ve sizde bayıltmakta mı karar verdiniz” dedim göğsümde gezinen soğuk bir hisle.
”Paşa paşa gelir miydin?” dedi.
”Asla” dedim net sesimle.
”Demek ki bayıltmadan olmazmış” dedi bakışlarındaki üstünlük ile. “Şimdi asıl konumuza gelelim. O kayıtlardan başka yedek var mı?” Kollarını göğsünde birleştirdiğinde gömleğin altındaki kaslı kollarına baktım. Hızla gözümü kaldırıp gözlerindeki karanlığa dönerken konuşmaya başladım.
”Hayır, yok” dedim stresin baş gösterdiği kalp hızlanmam ile.
”Keşke yapmasaydım diyeceğin bir yanlış yaptın” Sesi tehdit etmeden bile geriyorken, bakışları yaptığımı tasdiklemez şekilde bakıyordu.
”Sen bir insanı öldürürken yanlış değil ama ben kaydı haber kanalına verdim diye yanlış öyle mi?” Onunla ne zaman böyle rahat ve senli hitapla konuşmaya başladığımı bilmiyordum ama korku karışık sinir aklımı yerle bir etmişti.
”O adam düşmanımla işbirliği yapıp korumalarımdan ikisinin ölmesine sebep olurken benim ortalığı ateşe vermediğime şaşır ve sessizce köşene çekil” Altay’ın şakaklarında oluşan damarlar ile bu konunun onu ne kadar sıktığını anlamıştım.
”Her ne olursa olsun adaletle çözülmesi lazımdı” ellerimi göğsümde bağladığımda yüzüme vuran yakıcı güneşin altında terlemeye başladım.
”Karşındaki adamın yeraltı mafyası olduğunu unutman ne kadar komik?” Kelimeleri net, yüzü donuktu.
”Siz mafyacılık oynayacaksınız diye bir sürü genç sizden örnek alıyor ve biz insanlar sokaklarda korkuyla dolanıyoruz” bu serzenişim onun kaşlarını derince çatmasına sebep oldu.
“Haddini aşıyorsun“ dedi dişlerini sıkarak.
”Buradan gitmek istiyorum” dedim bende dik başlılığımla.
”İlk önce elindeki bütün yedek kayıtları veriyorsun. Ondan sonra istediğin yere gidebilirsin” Omuzlarındaki gerginlik, her an patlayacak gibiydi.
“Başka yok dedim” korku içimin her yerini çevrelemişti.
”O adama verdiğin flashbelleği, galerindeki videoyu ve kendi iş hattına attığın videoları saymazsak başka nerede saklıyorsun?” İnanmışa benzemiyordu. O bunları söylerken ben başımı çevirip etraftaki korumalarda kısa bir an gözlerimi dolandırdım.
“Yok dersem öldürecek misin?” gözlerim yüz ifadesini incelese de duvardan başka bir şey yoktu karşımda.
“Yok dedikten sonra eğer başka bir kaydın olduğunu öğrenirsem o zaman öldürürüm” sesindeki netlik tenimi ürpertiyordu.
”Hepsini zorla da olsa bulmuşsunuz zaten” dedim imayla.
Söylediklerimin ardından elini yan uzattığında gözüm onun hareketlerini takip etti. Koruma belindeki silahı çıkarıp Altay’ın eline tekrar koyarken, onun gözleri hala benim üstümdeydi. Avucundaki silahın üst kısmını çekip bana doğru yaklaştığında bir adım bile geriye atamadan yutkunmuştum.
“Bu sana son uyarım Ölüm Çiçeği” silahın ucunu çeneme yasladığında başımı eğmeden sadece onun gözlerine bakıyordum. Elindeki silahtan bile daha korkutucu olan gözlerine. Silahı çenemden boynuma kadar indirdiğinde nefesimi tuttuğumu bile bilmiyordum.
”İşinizi hallettiğinize göre eşyalarımı alıp gitmek istiyorum” dedim öfkeyle.
Elindeki silaha güvenip bana böyle davranmaya hakkı yoktu. Yüzüme yasladığı silahı bir anda benden çekip arkasına döndü ve ileride bir yere ateş açtı. Yerimden sıçrayıp ateş ettiği yere baktığımda ağaç dalına asılı olan atış hedefini gördüm.
“Demek Okan’ı seviyorsun?” ileriye ateş açıp omzundan bana döndüğünde, ben onun gömleğin altındaki sert olan pazılarına bakıyordum. Söyledikleri ile gözlerim gözleriyle buluştu. Bakışlarında oluşan ifade karşısındakini ezen ifadeden başka bir şey değildi.
”Sen nereden biliyorsun?” diye sorsam da, telefonumdaki kayıtlara bakarken gördüklerini anladım. “Telefonumu karıştırdınız” dedim şüpheyle.
“Arkadaşınla olan konuşmaların çok manidar” Yaren’le olan mesajlaşmalarımızı görmüş olması yanaklarımı alev topuna çevirdi.
”Bunu sakın kimseye söyleyeyim deme” dedim sinirle. Bu saatten sonra Okan’a aynı duygularda olacağımı da zannetmiyordum. Güvenip ona verdiğim kaydı hiç düşünmeden Altay’a vermişti. Bu yaptığını unutmayacaktım.
”Karşılıksız aşk mı? Ya da platonik?” her ne kadar konuşuyormuş gibi dursa da onda başka şeyler vardı.
Bakışlarında hayat yoktu. Yaşamın nefesleri bütün varlığını çekip ruhunu ışıksız bırakmış gibiydi. Ruhsuz bakan gözlerinden yüzüne çevrildiğimde yüzünün de aynı gözleri gibi olduğunu bir kere daha anladım. Yüzündeki duruş ve bakış insanın içindeki yaşamı söndürüp ortada sadece bir ceset bırakan türdendi.
”En azından karşılıksız aşka kapılacak bir kalbim var. Sizde oda yok” dedim başımı dikerek. İçimdeki korku gözlerini sonuna kadar açıp çığlık çığlığa etrafa koşturmaya başla da gururum bu yaptığımdan ötürü beni ayakta alkışlıyordu.
”Beni kaybetmeye yakın sabrımla sınama Ölüm Çiçeği” sesindeki fısıltı ölümü fısıldıyordu.
Yutkunmam boğazımdan kayıp gitti. İçimdeki korku ateşi yüzüme vuran güneşle birleştiğinde bıkkınlıkla elimi kaldırıp güneşe siper aldım. Karşımda dağ gibi süzülen Altay’a kaşlarım çatık bakarken elimle güneşi engelliyordum. Bir adım öne gelip yüzüne baktığımda o beni büyük bir güçle baştan aşağıya süzdü.
“Kırmızı oje” kaşları gördüğü şey ile yukarı kalkarken alaylı dudaklarında keskin bir iz bıraktı. Başım onun baktığı yere kaydığında ayak tırnaklarımdaki kırmızı ojeleri kast ettiğini anladım. İçimdeki sıkıntı ile parmaklarımı kırpıp çimenleri arasında daha çok sıkıştırdığımda gözlerimi tekrar ona kaldırdım.
“Ne varmış kırmızı ojede?” gözlerim kısık, yüzüm gergindi.
”Vasat” düz bakışlarıyla konuştu. Ellerimi iki yanımda yumruk yapıp yerimde sinirle dikleşsem de canımın sağlamlığı için artık susmam gerektiğini biliyordum.
”Verecek misiz artık eşyalarımı?” buradan bir an önce gitmek istiyordum.
”Adamlarım sana verecek. Onların yanına git” bunu söylerken yüzüme bile bakmıyordu. Hiçbir şey demeden arkama dönüp adımlarımı sert ve sinirli bir şekilde korumalara doğru attım.
”Bir başka kaydın varlığının olduğunu duyarsam o içine çektiğin nefesin son olur” arkamdan duyduklarım yerimde dikleşip sırtımın gerilmesine sebep olurken bakışlarım sabitti. Konuşmadan adımlarıma devam ettim ve korumalardan birinin önünde durup sadece elimi uzattım.
****
Adımlarımı odama sürüp kapıyı ardımdan kapattığımda elimde güçsüzce sallanan çantam parmaklarımdan kurtulup yere yapıştı. Bugün ki yaşadıklarını atlatamayan vücudum yatağa oturur vaziyette kendini bıraktığında, ellerim güçsüzce kucağımda duruyordu. Aldığım tehditlerin büyüklüğü kafamı döndürürken ayağa kalktım ve yatağımın altına doğru eğildim.
Gördüğüm kutuyu elime alıp açtığımda içindeki flashbellek ile göz göze geldik. Bu kaydın varlığı öğrenilirse öleceğimin gerçeği ile vücudumda büyük bir ürperti oluştu. Yerimde silkelendiğimde kutunun kapağını hızla kapatıp geri yerine koydum. Bu kadar korkmamalıydım diye kendimi sakinleştirmeye çalışsam da nafileydi. Bana ne olacağı belli değildi. Hala o adama güvenmiyordum.
Yerden doğrulup kapıya doğru ilerlediğimde amcamla konuşmam gerekenlerin olduğunu biliyordum. Altay Karen ve daha nicesini sormam gerekiyordu. Odadan çıkıp merdivenleri hızla inerken elimi korkuluğun üstünden kaydırıyordum. Salona girip baktığımda kimseyi göremememle kaşlarımı derince çattım. Arkamı dönüp mutfağa doğru ilerleyecekken kapısından çıkan Şermin abla ile onun karşısına geçtim.
”Şermin Abla bütün herkes nerede?” dedim merakla.
”Yelda Hanım ve Alya Hanım alışverişe çıktılar. Halit Beyde misafiri ile çalışma odasında kuzum” dedikten sonra işini görmek için yanımdan giderken ben yanımdaki yukarı uzanan merdivene baktım.
Amcamla konuşmam ve söylemem gerekenleri bir an önce içimden atmak istiyordum. Onların saçma işleri yüzünden benim sıkıntıya uğramam canımı sıkıyordu. Merdivenleri hızla yukarı çıkıp koridoru döndüğümde amcamın çalışma odasının kapısında bekliyordum. Hafif açık olan kapıya aldanmadan elimi kaldırıp tıklatacaktım ki içeriden duyduğum cümleler ile yerime çakılı kaldım.
“Gerçekten yeğenini o adama satacak mısın?” Söylenenler, içimde geri dönüşü olmayan bir yıkım bıraktığında amcam lafa atladı.
”Adama çok büyük borcum oldu Yavuz. Hatta bütün malımı satsam da ödeyemeyecek kadar büyük bir borç. Beni öldürmeden önce bütün organlarımı alıp ölüme öyle yollarlar. Benim ölmemdense Duru’yu o adama satmam daha mantıklı” amcamın söyledikleri beynimde yankılanırken içimde tutunacak hiç bir dalımın kalmadığını bir kere daha anlamış oldum.
“Hem Kaner ailesinin ağzından çıkanların üstüne laf söylenmez. Bütün ülkeyi yöneten mafya liderlerinin soyundan olan o adama bulaşamam” Amcamın sesi sıkıntılıydı ama benim yüreğim paramparçaydı.
”Yine de o psikopata yeğenini satmak ne kadar doğru? Onu kendi ellerinle ölüme sürüklüyorsun” dedi adam. Beni amcamdan daha çok düşünmüştü. Ne acıydı değil mi? Kendi kanından olanlar bir gün senin kuyunu kazıyordu..
“Kaner soyundan olması elimi ayağımı bağlıyor. Geçen ki davete özellikle Duru’yu getir diye emretti. Adam onu elde etmek için herkesi yok etmeye yeminli gibi. Nasıl vermememi bekliyorsun?” Kalbimin en derin yerinde sessiz bir feryat kopuyordu. Bu bir sonun başlangıcı gibi içimde her şeyi paramparça ederken sesim çıkmıyordu. Yüreğim, artık kanamayı kabullenmiş bir savaş alanı gibiydi.
Devam Edecek...
Bölüme dair olan görüşlerinizi belirtirseniz çok mutlu olurum :)
