18. BÖLÜM (Ki Sen)

Vaveyla Yazarı: Biranne yazar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 29Şu an: 18. BÖLÜM (Ki Sen)

❗️ ÖNEMLİ ❗️
Bölüme başlamadan önce bir konu üzerine çok kısa konuşacağım. Bölümlere gelen yorumlar ve oylar düşmeye başladı.
Bu beni gerçekten üzüyor ve pek tabi yazma isteğim de gidiyor.
📌 BU BÖLÜME 15 OY VE EN AZ 50 YORUM GELDİĞİ TAKTİRDE YENİ BÖLÜM O ZAMAN YÜKLENECEKTİR. 📌
Sizden nacizane ve çekinerek istiyorum ve bu bir nevi benim hakkımda. Oy ve yorumlar ne kadar çok olursa kitabın keşfedilmesi de o kadar artar. Her yazarda kitabının keşfedilmesini ister. Çocuk bakımı ve hali hazırda sorumluluğumda olan evimle yazmakta bazen zorlanıyorum ama bırakamıyorumda. Bu yolda bana destek olmanızı isterim.
Velhasıl kelam hepinize keyifli okumalar ❤️

Bu yeni bölümü destekçi okurlarıma ithaf ediyorum. İyi ki varsınız 🖤

Yorumlarda buluşalım

****

“Kendinize iyi bakın Ertem Bey” yemekler yenildikten sonra artık sıra vedalaşmaya gelmişti. Altay’la çok konuşmamaya çalışsam da onun bana yaptığı ufak kışkırtmalar ile sinirlenmeden edememiştim. Masanın altından elimi sıkıca tutarak hiç bırakmaması da onlardan biriydi.
Yemekler yenilmiş sıra vedalaşma vaktine gelmişti. Hep birlikte dışarı çıkıp restoranın önünde dikildiğimizde vedalaşmak için elini tuttuğum Ertem Bey’in bir anda samimi bir şekilde bana sarılmasını beklemiyordum. Kulağıma fısıldadığı cümleler ise öylece kalakalmama sebep oldu.
“Senin kaçırıldığın gün Gökhan seni Doruk’un kaçırdığını söyledi. Altay yana döne Doruk’u ararken ağzından sadece senin adın dökülüyordu. İşte ben o gün anladım ki benim torunum artık yalnız değildi” duyduklarım karşısında nefes almayı bile durdurmuştum. “Birbirinizi böyle zor bulmuşken bırakmayın kızım” geri çekilip omzumu sıvazladı. Yanı başımızda duran Altay’da dedesiyle tokalaştıktan sonra bana döndü ve eliyle gideceğimiz yönü işaret etti. Hiçbir şey demeden ya da itiraz etmeden Ertem Bey’e baş selamı verdim ve yolumda ilerlemeye başladım. Restorandan dışarı çıkıp işlek caddenin kaldırımında önlü arkalı yürümeye başladığımızda konuşmaya başladım.
“Seninle aynı masada yemek yedik diye fikrimin değiştiğini düşünme” yürürken sesimdeki öfkeyi gizlemedim.
“Hangi fikrin?” sesindeki cezbedici eğlenen tonla bir anda durup omzumdan arkama baktım. Ben sinirli bakmaya çalışsam da o ifademden keyif alıyormuş gibi bakıyordu.
“Ben şaka yapmıyorum Altay” sesim ciddiydi. Tıpkı yüzüm gibi.
“Bende şaka yapmıyorum” siyah kabanının kolunu düzeltip yanıma kadar geldi. “Hala boşanmayı düşünüyorsan düşünme Duru. Sen severken, ben severken bu ayrılığın olabilme ihtimalini bile bekleme. Beni sevmediğin için gerçekten boşanmak istediğini hissetsem o an seni bırakır, bir daha karşına çıkmam ama gel gör ki ikimizde aynı duygulardayız. Sende benimle aynı duygulardayken bu boşanma olamaz” az önceki eğlenen ifadesi toz olup uçmuş yerine ciddi bakışları gelmişti.
Bu yoldan dönmeyeceğini, vazgeçmeyeceğini belli ediyordu. Kendimi kaybetmeme sebep olacak kadar yine yakınıma gelmişti. Aklımı başımdan uçurup, başımın dönmesine sebep olan akımından bir adım geriye kaçmaya çalışsam da o buna izin vermedi. Kolumdan tuttuğunda başını da bana doğru yaklaştırmıştı. Nefesi tenimde kayıp giderken, kulaklarımda kalbimin gümbürtüsü vardı. Sağ tarafımdaki işlek caddeden hızla akıp giden arabaların oluşturduğu rüzgar saçımı hafif bir şekilde uçururken başımı yavaşça kaldırıp gözlerine baktım. Ay ışığının altında nede güzel parlıyordu siyah hareleri.
“Sen nereden biliyormuşsun benim içimdeki duyguları, hisleri?” Kendime gelmeliydim. Karşısında eriyip kaybolmamalıydım. Altay’ın yaptıklarını unutmamıştım. O yüzdendir ki kolumu elinden çekip bir adım geriye gittim. Ellerim iki yanımda yumruk olurken ona sinirle bakıyordum.
“Sinirle bakmaya çalışsan da o gözlerindeki gizlemeye çalıştığın aşka engel olamazsın güzel gözlüm” söylediği söz karşısında bir an yerimde sendeleyecek gibi oldum. Sakinleşmek isteyen avare kalbim kollarımı kaldırıp sıkıca Altay’a sarılmamı istiyordu ama bunu yapmayacaktım. İçimdeki çözülmeyen savaşların kirli rüzgarı hala üzerime akın ediyordu.
“Söylediğin yalanların üzerine kurulan bu evliliğin temeli, o nikah masasından itibaren yıkılmaya mahkumdu Altay” aramızda koskaca gerçekler vardı.
“Her şeye sil baştan başlamakta bizim elimizde” bu kez daha fazla yakınıma geldi. Tepemizde yağan kar tanelerinin yaşattığı soğukluğu üstümden söküp alacak kadar yakınımdaydı. Fısıltılı sesiyle başını eğdi ve beni ikna etmek ister gibi mahzunca baktı.
“Sen benim yeni bir hayata başlamak isteyeceğim kadar güvendiğim bir adam değilsin Altay Karen” bu cümlem onu dumura uğrattı. Konuşmak için açacağı ağzını kapatıp dudaklarını birbirine bastırdı. Onun yıkılan yüzüne son bir kez bakıp arkamı döndüm ve yürümeye başladım.
Kollarımı göğsümde birleştirip, düşen omuzlarımla birlikte hızlı yürümeye çalıştım. Gözlerimin önü biriken yaşlar yüzünden buğulansa da arkama dönüp bakmadım. Bakarsam koşup sarılırdım. O mahzun bakan gözlerine kıyamazdım. Arabam ofisin önünde kalmıştı. Ertem Bey’in arabasıyla geldiğim için eve otobüslerle dönmem lazımdı. Arkamdan beni izleyen Altay’dan bir an önce uzaklaşmak için güzergahına bakmadığım ilk otobüse binip cam kenarında bir yere oturdum.
Akşamın yoğunluğu çekilmiş artık herkes evlerine gitmişti. Dışarıyı izlemeye koyulduğumda başımı cama yasladım. İşte şimdi gözyaşlarım serbest kalmıştı. Artık engel olmamıştım. İneceğim ilk durağa kadar sessiz gözyaşlarımı döktüm. İçimde atmaya devam eden kalbime dur diyordum. Onu düşünmeyi, hayal etmeyi, özlemeyi bırak diyordum lakin dinlemiyordu. Rüyalarıma bile girmeye başladığında kurtuluşumun olmayacağını anlamış oldum.
Daldığım düşüncelerin arasından sıyrılmama sebep olan şey otobüsün duraklardan birinde durması oldu. Çantamı omzuma astım ve otobüsten inip bulunduğum konuma baktım. Evime ne çok uzak ne de yakındım. Şükür ki bildiğim yerlerde inmiştim. Başıma buyrukluğum yüzünden gece gece kaybolmanın kıyısından dönmüştüm.
Otobüs durağına oturup bir sonraki otobüs için beklediğimde aklım bu düşüncelerden sıyrılmaya ihtiyacı olduğunu fısıldıyordu. Dağıtılmaya ihtiyacı olduğunu haykırdı. O an hiçbir şeyi düşünmeden ayağa kalktım ve bildiğim sokaklardaki, bildiğim mekanlara doğru yürümeye başladım. İş arkadaşlarımla zamanında buralara çok gelirdik. Ara sokaklardaki barlardan birine geldiğimde izbandut gibi olan korumaların yanından geçip içeri girdim. Yoğun kokuların arasında etrafı incelerken insanların hiçbir şeyi kafasına takmadan eğlenmelerini izledim. Merdivenden inip hızlı adımlarla barmenin önündeki bar sandalyelere oturduğumda çantamı yanımdaki boş sandalyeye koymuştum.
“Bana bir içecek verebilir misin?” ellerimi önüme yaslayıp içecek hazırlayan barmene seslendim.
“Kafa dağıtmalık mı? Yoksa her şeyi unutmalık mı?” Elindeki bardağı önündeki tepsiye koyup garsona işaret etti.
“Her şeyi unutmalık” dirseklerimi masaya yaslayıp ellerimi çeneme dayadım. Barmen kısa sürede elinde bardakla karşıma gelip önüme koydu.
“Eğer yalnızsan çok abartmamanı tavsiye ederim. Ağırdır” dedi bardağı işaret ederek.
“Teşekkür ederim” dedikten sonra hiç düşünmeden büyükçe yudumu içmiştim. Hissettiğim keskin tatla yüzümü buruşturup bardağı kendimden uzaklaştırdım.
“Bu ne böyle?” Yüzümün buruşukluğunu düzeltememiştim.
“Ağırdır demiştim” Barmen tepkilerime güldüğünde tekrar içmeye başladım. Bu sefer tadı biraz daha hafif gelmişti. Elimdeki bardağı bar tezgahına koyduğum anda yanımdaki yüksek sandalyeye birisi oturdu. Yan gözle bakıp incelediğimde otuzlarının ortasında olduğunu anladım. Sarışın, mavi gözlü bir adamdı. Saçına intizamlı bir şekilde şekil vermişti.
“Tanışabilir miyiz?” bana doğru döndüğünde kaşlarımı çattım.
“Yalnız kalmak için buraya geldim. Biriyle tanışmak için değil” soğuk sesimle birlikte yüzündeki ufak tebessümü bir an sekteye uğradı.
“Ne tesadüf bende onun için gelmiştim” garipser şekilde adama bakmaya devam ettim. “Ama sizin etrafa yaydığınız ışıktan dolayı yanınıza gelip tanışmam gerektiğini düşündüm” çekinir gibi tebessümüyle başını eğdi.
“Başka numaralarınız yok mu?” gözlerimi devirip gülerek içeceğimden içtim.
“Numara yapmıyordum” ciddiyetle yüzüme bakan adam mesafesini koruyarak yanımda oturuyordu. “Ama eğer işe yarayacaksa bir kaç numara deneyebilirim. Pek bir deneyimim yok ama” bir anda ayağa kalktı ve bir kaç adım geriye gitti. Ne yapmaya çalıştığını anlamak için ona doğru dönüp baktım. Ceketini düzeltip boğazını temizledi ve tekrar yanıma geldi. Laubali ve rahat bir şekilde sandalyeye oturduğunda, dirseğini bar tezgahına yaslayıp yerinde yayıldı.
“Bu kadar güzel bir kadının burada tek başına oturması günah sayılır, masanı şenlendirmeme izin ver küçük hanım” dudaklarımı birbirine bastırıp kırpıştırdığım gözlerimle ona baktım.
“Bu ne?” O kadar komik bir hale bürünmüştü ki dayanamayıp bir anda kahkaha atmaya başlamıştım. “Gerçekten çok iticiydi” hala gülerken konuşmaya devam ettim.
“Biliyorum” adam gülüp başını eğdi ve burnunun ucunu kaşıdı. “Şuan nasıl utanıyorum tahmin bile edemezsiniz” hala mesafeli ve resmi konuşması nedense bana güven vermişti.
“Şimdi oturmaya hak kazandım mı?” Adamın tebessümü samimi gelmişti.
“Çok kısa” dedim kaşlarımı yukarı kaldırarak. Başını salladığında aklına bir şey gelmiş gibi parmağını havaya kaldırdı.
“Bu arada ismim Pars” elini uzattığında tereddütle ona baktım. “Emin olun size zarar vermem” gözünü kırpıp gülümsedi.
“Duru” düşünmeden elini tuttum ve sıktım.
“Neden bara adım atar atmaz ışığınıza kapıldığımı şimdi anladım. Yüzünüzde adınız gibi duru bir güzellikte” başını hafif yana eğip yüzümü inceledi.
“Artık bu numaraları bırakabiliriz” gülerek başımı çevirdim döndüm.
“Yine numara yapmıyordum” başını biraz daha bar tezgahına doğru eğip yüzüme bakarak konuştu.
“Teşekkür ediyorum o zaman” dedim utanarak. Elim hala elleri arasındaydı.
Elimi çekmeme izin vermeden biraz daha tuttu. Kendimi rahatsız hissetsem de belli etmedim. Nedense hiçbir erkeğin temasını istemeyen yanıma engel olamıyordum. Tam elimi çekecektim ki ki bir anda Pars’ın omzunu tutan bir elle durdum. O anda ikimizin elinin üstüne bir el daha dokundu. Pars arkasına baktığı esnada bende baktım. Gördüğüm kişi gözlerimi sinirle kapatmama sebep oldu.
“Buyrun?” dedi Pars. Ben gözlerimi Altay’a dikip öfkeyle baksam da o Pars’a kitlenip kalmıştı.
“Kalk birader” Altay aşılmaz yüzündeki sert kayalıklar ile adama bakıyordu. Sert bakışıyla eş değer olan eli Pars’ın elini elimin arasından kestirip atmıştı.
“Orada bir sürü yer var beyefendi” Pars sakin bir tonda boş sandalyeleri gösterdi.
“Diğer sandalyeler bir taraflarında kırılsın istemiyorsan karımın yanında hemen kalk” bu kelimesi dikenli teller vücuduma batmış gibi hissettirdi.
“Karınız mı?” Pars şaşırarak bana döndü. Artık daha fazla susmak istemediğim için ayağa kalkıp Altay’ın elini Pars’ın omzundan çektim.
“Ben senin karın felan değilim” dedim hiddetle.
“Sen kenara çekil Duru” bana olan bakışlarıda sertti. Pars’la oturmamdan hoşlanmamış gibi bakıyordu.
“Bir sıkıntı yok değil mi Duru? Eğer varsa halledebilirim” Pars şüpheyle Altay’a baktı.
“Birde ismiyle sesleniyor pe*evenge bak” Altay sinirli bir gülüşle başını sağa sola yatırdı ve tekrar Pars’a odaklandı. Pars’ın omzunda bir şey varmış gibi elinin tersiyle temizler gibi yapıp başını ona doğru yaklaştırdı. “Adam dediğin karısına değil ona ya*şaklık eden adamlara yapar ne yapacaksa” gözlerini kısıp birazdan köpürecek bir lav ateşiymiş gibi baktı.
“Düzgün konuşsana adamla” yanında sinirle dikilirken başını ağır ağır bana çevirdi. Öyle bir baktı ki susmaktan başka bir şey yapamadım.
“Hadi birader şimdi uza” Pars’a dönüp omzunu sıktığında, Pars’ın yüzünde hafif ekşimeyi gördüm. Bana baktığında sessizce başını salladı ve yanımızdan ayrıldı. Pars’ın gidişini izlerken Altay bu sefer yönünü bana doğru döndürüp karşıma geçti. Beklemediğim bir anda elimi elleri arasına aldı ve sıkıca tuttu.
“Eline dokunmasına nasıl izin verdin?” Parmaklarımın arasından uzanan parmaklarının sıcaklığı yüreğime ilişti. “Bu eli sadece benim tutacağımı bil Gece Karası. Bu eller sadece benim ellerimin arasında duracak, bu gözler sadece bana bakacak, bu canımı almaya yeminli kirpiklerini sadece ben göreceğim böyle yakından” başını biraz daha bana yaklaştırıp kulağımın üstünden saçlarımın kokusunu içine çekti. “Bu koku sadece benim ciğerlerimi şenlendirecek” öyle bir özlemle çekti ki kokumu. Sanki ciğerlerinin her bir köşesini kokumla doldurmak ister gibi derindi.
“Sen benim hiçbir şeyim değilsin Altay. Bana karışmaya hakkın yok” geriye çekilip yüzüne baktığımda sözlerimle birlikte dişlerini sıkıp çene kemiklerinin ortaya çıkmasına sebep oldu.
“Sen benim karımsın. Öylede olmaya devam edeceksin” Kelimeleri, kristal bir kadehin çınlaması gibi pürüzsüz ve netti.
“Olmayacağım” dedim sinirle bağırarak. “Şimdi beni rahat bırak” elimi elleri arasından hızla çektim ve ondan uzaklaşıp dans eden insanların arasına karıştım.
Tepemizde dönen ışığın renk cümbüşü herkesin üzerinde dolanıyordu. Önümden geçen garsonun tepsisinden hemen bir içecek kapıp içmeye başladım. Merakım kararlarıma saygısızlık edip göz ucuyla Altay’a baktığında aynı yerinde durmuş sinirle beni izlediğini gördüm. Bu daha fazlasını yapmam için beni keyiflendirmişti. Elimdeki içeceği onun gözlerinin içine bakarak kaldırdım ve kafama diktim. Bu onun başını iki yana sallamasına sebep oldu.
Bu sefer gözlerinin içine baka baka bir içecek daha aldım. Koyu bakışları çelik gibi sert ve tavizsizdi. İçmemi istemediğini belli ediyordu. Başım hafiften dönmeye başlamıştı. Ona olan inadımdan içiyordum ve ilerisini düşünmeyi sonraya erteliyordum. Kafayı bulmak üzereydim ama yine de geri adım atmak istemediğim için içmeye devam ettim.
Bardağı dudaklarımdan çekip gözlerinin içine baka baka sırıttığım o anda arkamdan belime bir çift el dokundu. Gözlerim şaşkınlıkla sonuna kadar açılırken, Altay’daki değişimi anbean gördüm. Ben arkamdaki kişiden çekilemeden her şey saliseler içinde olmuştu. Altay’ın şakaklarındaki damarlar meydana çıkarken, boğazındaki kasların seğirmesi de o kısa anda olmuştu.
Burun kanatları hiddetli nefeslerle genişliyor, bakışları adamın elinin durduğu noktaya adeta bir bıçak gibi saplanıyordu. Yüzündeki o soğukkanlı maske çatlamıştı. Altından kontrolünü kaybetmek üzere olan yırtıcı bir adam çıkacağı ise aşikardı. Bakışlarımız bir an için havada çakıştığında, mimiklerindeki o katı gerilim bana tek bir şey fısıldıyordu. Birazdan burada büyük bir fırtına kopacaktı. Adımları hızla bize doğru gelirken ben arkamı dönüp bana sarılan kişiye baktım. Orta boylu, giyiminden çokta tekin olmayan bir tipti. Kafasının kendinde olmadığı baygın bakışlarından bile belliydi.
“Dans edelim mi güzelim. Hem belki buradan sonrada başka yerlere gideriz” yayvan konuşma şekline karşılık veremeden adam bir anda tişörtünün yakasından tutulup havaya kaldırıldı. Adam şaşkınca onu tutan Altay’a baktığında parmak uçlarında duruyordu. Ben nutkum tutulmuş gibi Altay’a bakakaldım. Parmak uçlarında kaldırdığı adam hiçte hafif bir adam değildi. Nasıl kaldırabilmişti böyle?
“Olmamı istediğin gibi sakin kalmak için çok çabaladım ama bu son darbeydi Gece Karası. Günah benden gitti” ne dediğini anlayamadan bir anda döndü ve yakasından tuttuğu adamın yüzüne yumruğunu geçirdi. Ellerimle ağzımı kapatırken o çoktan adamın üstüne çıkıp yumruklarını yüzüne geçirmeye başlamıştı. Çığırarak kenara çekilen insanlarla dans çoktan durmuştu. Bütün herkes Altay’ın adamı dövüşünü izlerken ben yerin dibine giriyordum.
“Dursana be adam ne yapıyorsun?” Hep aynı kısır döngüydü. Altay birini dövüyordu, ben onu durdurmaya çalışıyordum ve her zaman bırak diyordum. Bu durumdan bıkmıştım artık.
“Ne cüretle?! Hangi cesaretle dokunursun lan ona?!" yakasını tuttuğu adama öyle bir dehşetle bakıyordu ki adam sanki dilini yutmuş gibi konuşamıyordu.
“Bana bak! Gözlerimin içine bak! Kimin kadınına dokunduğunu öğren ondan sonra kırılacak parmaklarının acısını yaşa” adamın parmaklarını elleri arasına aldığında adam sonunda konuşabilmişti.
“Abi karın olduğunu bilmiyordum. Ne istersen yaparım abi ne olur bırak beni” öyle bir titriyordu ki karşısındaki adamın gerçekten yapacağını gözlerinden anlamıştı.
“Bırak artık Allah’ın belası rezil ettin bizi” etrafa bakmaya utanıyordum. Altay’ı omzundan çekiştirerek çekmeye çalıştıkça başım daha çok dönüyordu. O ise amacını yerine getirmişti. Adamın parmakları avuçları arasındayken ters çevirip çıtırdama sesini herkesin kulağına işledi. Benimle birlikte çoğu insan yüzünü buruştururken adam çığlıklarla yerde debeleniyordu.
Altay adamın üstünden kalkıp yakasını düzeltip etrafına bakıp gözleriyle beni buldu. Göğsü hiddetle kalkıp inerken gözlerini öfkeli yüzümde gezdirdi. Ona olan öfkemi insanlar içinde yansıtmamak için arkamı dönerek çantamı bar sandalyesinden aldım ve hızlı adımlarla dışarı çıktım. Soğuk hava tenime çarptığında içimdeki öfkede tek bir kırıntı bile azalmamıştı.
“Duru, bekle” arkamdan bağırdığında etraftaki insanlar garip şekilde bize baktı.
“Rahat bırak beni” bağırırken aynı zamanda çantamı omzuma asarak dar sokaklardan kuvvetli adımlarla yürümeye devam ettim.
“Bekle dedim sana. Ayağını burkacaksın o ayakkabılarla” arkamdan koştur adımlarla geldiğini duyuyordum. Adımlarım birbirine karıştı karışacaktı. İçtiğim içeceklerin damarlarımda yayılışını hissediyordum. Aklımın hakimiyetini kaybetmeme az kalmıştı. “Hem hangi akılla bu karda o topuklu ayakkabıları giydin sen?” söylediğiyle birlikte omzuma asılı çantamın kulpunu sıktım ve bir anda yürümeyi bırakıp hızla arkamı dönerek olabildiğince bütün kuvvetimle ona bağırdım.
“Kalın topuklu bot bu aptal herif” bağırışımla birlikte bu sefer daha fazla insanın bize dönmesine sebep oldum. Artık kimse umurumda değildi.
“İşte benim kadınım” konuyla alakasız bir şekilde dudaklarındaki keyif alan kıvrım yana doğru kaydığında bakışları beni baştan aşağıya süzdü. “Böyle bağır çağır ama susma. İçindeki bütün her şeyi boşalt ama yeter ki sesini esirgeme” böyle söylemesiyle birlikte omuzlarım aşağı düştü. Karşıma geçtiğinde dayanamadım ve iki elimle göğsüne vurmaya başladım.
“Sen ahmak herifin önde gidenisin. Senden nefret ediyorum. Beni etrafa rezil etmekten başka hiçbir şey yapmıyorsun. Senin anladığın sadece dövüş, kavga. Bir kerede olsun konuşarak anlatma usulü yok” ben vururken elleri kollarımın dirseklerine gitti.
Bir an olsun yüzünde vurduğum yerlerin acıdığına dair emare olmazken, dalıp gitmiş gibi bana bakıyordu. Sonunda yorgunlukla durduğumda kollarımda güçsüzlükle iki yanıma düşmüştü. Artık başımı durduramıyordum. Elimde olmadan bir anda alnımı göğsüne yasladığımda dirseklerimdeki elleri kuş tüyü hafifliğinde kollarımı okşamaya başladı. Göğsü derin nefesi sayesinde yükseldi.
“Hadi Gece Karası seni evine götüreyim. Birazdan başın daha şiddetli dönmeye başlar” söylediği doğruydu. Kafam içten içe dönüyordu. Her ne kadar kötü olsam da ona ihtiyacım olmadığını göstermem lazımdı.
“İstemiyorum. Ben kendi çareme bakarım” kafamı kaldırıp bir adım geriye gittim ve gideceğim yöne doğru yürümeye başladım.
“Bütün İstanbulu birbirine katacak kabiliyetin varken seni yalnız bırakmam bu şehirde yaşayan insanlara kötülük olur” söylediğiyle birlikte arkamı dönüp peşimden gelen Altay’a baktım.
“Çok komiksin” sinirli bakan kısık gözlerimle burnumu kırıştırıp önüme döndüm ve kaldırımdan inip yola bir adım attım. O an kulağıma ilişen korna sesi ile ne olduğunu anlayamadan kolumdan tutulup hızla geriye çekilmem aynı anda olmuştu. Altay’ın göğsüne çarpan alnımla başımı yavaşça yukarı kaldırdım. Onun gözlerinde bilmişlik vardı.
“Bak işte bundan bahsediyordum” elini kaldırdı ve yüzüme gelen saçımı kulağımın arkasına verdi. “Bir dahakine adımlarını çok dikkatli at. Canına zarar gelmesi en son isteyeceğim şey bile değil” yanağıma elini yasladığında kışın soğuğunda üşüyen yanağımın ısınmasıyla gözlerimi kapatmamak için çabaladım.
“Yalancı” sesim ağlamaklı çıktı. Ona inanmak isteyen yanımı kuvvetle durduruyordum.
“Yalancı mı?” burnundan nefesini verip gözlerime, kirpiklerime, dudaklarıma yolculuğa çıktı. “Tek bir nefesin için canımdan vazgeçmeyi bir an olsun düşünmeyeceğimi bir gün sende anlayacaksın” sadece sustum. Doğru söyleyip söylemediğini anlamak için izledim. Gördüklerim doğru muydu?
Altay’ın beni en nadide parçasıymış gibi izlemesi gerçek miydi? Düşünceler arasından gerçekler sızıp geldi. Doruk’tan duyduklarım yankılandı. Beni intikam oyunu için emellerine alet etmişti. Zarar göreceğimi bile bile yalan söyleyerek beni kendine mahkum etmişti. Bana yalan söylemişti. Başımı artık daha fazla tutamıyordum. Bunu Altay’da anlamış olmalıydı ki bir anda eğildi ve beni kucağına aldı. Bu sefer itiraz etmedim. Başımı omzuna yasladığımda sessizdik. O kucağında benimle yürürken, ben gözyaşlarımı döküyordum.
Zaman nasıl ve hangi hızda geçmişti bilmiyordum ama daldığım kısa uykunun arasından çekildiğimde kendimi tekrar Altay’ın kucağında buldum. Gözlerimi hafif araladığımda bir evin kapısının açıldığını gördüm.
“Sen gidebilirsin” dedi Altay birisine.
“Tabii efendim” dedi adam. Bu ses Altay’ın koruması olan Ziya’ya aitti. Tekrar adım atmaya başladığında evime girmiştik. Bir kaç adımın daha ardından artık benim odamdaydık.
“Yerin rahat mı?” eğlenen tondaki sesiyle uyandığımı bildiğini anlamıştım. Utançla birlikte başımı omzundan hızla kaldırdım. Bu ani hareket başımın daha çok dönmesine ve yüzümü buruşturmama sebep oldu.
“Bırak beni” dedim omzunu itip kucağından kurtulmaya çalışarak. O ise bundan hiç etkilenmeden hala beni tutmaya devam ediyordu.
“Sakin ol. Sadece odana getirdim” dedi beni yavaşça yere indirerek. Şimdi karşı karşıyaydık.
“Niye evime giriyorsun? Hangi hakla benden izinsiz girersin?” Dik başlılığımla yüzlerimiz yakınlaştı.
“Kendin girebilecek miydin?” sesi kısıktı. Konuşmaktan çok yüzümü incelemeyi seçiyor gibi bakıyordu.
“Girerdim” kaşlarım çatık bir şekilde karşısından gideceğim esnada dönen başımla bir yere tutunmaya çalıştım.
“Girerdin öyle mi?” dedi belimden sıkıca tutarak. Elimi alnımdan çekip başımı Altay’a çevirdiğimde ortamdaki çekişme bir anda farklı boyuta geçti. Suskunduk. Tek bir kelime bile edemiyorduk. Böylesi sıradan bir andan böylesi dehşetli duygulara nasıl geçiş yapabiliyordum? Nasıl kendimi kaybetmenin kıyısına geliyordum aklım almıyordu.
Karanlık oda sadece dışarıdan gelen sokak lambasının turuncu ışığıyla aydınlanıyordu. İkimizde anın getirmiş olduğu duyguların tutsaklığını bile isteye kabulleniyorduk. Altay gözlerini bile kırpmadan ağır ağır yüzümü incelerken ellerini kaldırıp temkinli bir şekilde yanaklarıma yasladı.
Şuan karşı çıkmam lazımdı. Kendimi geriye çekip, Altay’ı bu evden kovmam gerekti ama gel gör ki yapamıyordum. Bana yaklaşan başıyla birlikte yüzüme vuran nefesine kapılıyor ve aklımı başka diyarlara yolcu ediyordum.
“Seni çok özledim Duru” dudaklarımın önünde duran dudakları konuştukça dudaklarıma değiyordu. “Öyle bir özlem var ki içimde, seni nefesin kesilene kadar günlerce öpsem doymam” burnu burnuma değerken ikimizde birbirimizin dudaklarına bakıyorduk. Nefesim göğsümü delip geçmek ister gibi kuvvetle yükseliyordu. Elimin altındaki Altay’ın kalbi tıpkı benim ki gibi yerinden çıkacak gibiydi.
Karnımdan göğsümün ortasına yayılan sızılar başımı arkaya atıp kendimi kaybetmeme sebep olacaktı. Onu hissetmeyi, kollarında kaybolmayı istiyordum. Her ne olursa olsun, her ne yaşanmış olursa olsun sadece onu istiyordum.
“Bu kokunu hiçbir erkeğin almasına müsaadem yok. Rüzgar esse kokun bir başkasına gidecek diye kafayı yiyecekken sen nasıl başka bir erkeğin eline dokunmasına müsaade edersin?” hala bardaki meseleyi unutmuş değildi. Bunu söylerken bile sesinde öfke kırıntıları vardı.
“Sende almayacaksın bu kokuyu” sesim neden akvaryumundan çıkarılmış balık gibi sessiz bir çırpınıştaydı.
“Bana yapacağın bu zulüm ölümüm olur” belimdeki elini etime hapsetmek ister gibi biraz daha kendine çekti. Vücudum onun ateşiyle yanmak ister gibi Altay’a çekiliyordu .“Meftunu olduğum kokunun sahibi bir ömür nefesime karışsın diye çabalarken, senin benden kaçma çaban elimi kolumu bağlıyor” dudaklarımız konuşurken artık tamamen birbirine değiyordu. Vücutlarımız ise bir mıknatıs gibi kutuplarını bulmuştu.
“Altay” dedim omzuna yaslı ellerimi sıkarken.
“Duru” ismimi öyle güzel söyledi ki.
“Git” gitmesini istemeyen yanım şaha kalktı.
“Gidemem” fısıltılı sesiyle dudağıma ufak bir öpücük bırakıp geri çekildi. “Nefes almama izin ver. Günlerdir nefessizim biraz soluklanayım müsaade et” nefeslerimiz sesimizden daha kuvvetli ve sesliydi.
“Gitmezsen pişman olacağım şeyler yapmamızdan korkuyorum” alkolün verdiği cesaretle konuştum.
“Bu seferlik o korkuyu unut Gece Karası” belimi sıkıp beni kendine daha fazla çekti. Ayak parmak uçlarımda dururken, vücudunu bütün vücudumda hissediyordum.
“Sabah hatırlamayacağım. Unutacağım” kafamdaki leylalık ile hatırlayacağım bile meçhuldü. Bu yüzden şimdi sadece Altay’ı istiyordum.
“Unutacaksın” bu Altay’ın söylediği son sözdü.
İkimizde aynı anda birbirimizin dudağına yapıştığımızda kalbim ve beynimde çakan ışıklar alev almamızı sağladı. Günlerin ayrılık özlemi öyle bir gideriliyordu ki nefes almak için geri çekilmeyi bile ziyan olarak görüyorduk. Kafamın döngüsünün arasında Altay’ın üstündeki gömleğini çıkarttığımı hatırlıyorum. Bu anı sabah unutmayacağımdan eminim. Ne yaparsan yapayım bu sahneyi ne kalbim ne aklım unuturdu.
Altay’ın belimdeki eli kazağımın içine girdiğinde tenimde hissettiğim dokunuşla titrek bir nefes aldım. Bu, Altay’ın dudaklarıma daha fazla kapılmasına sebep oldu. Kazağım ne ara üstümden çıktı bilmiyordum. Beni bir anda havaya zıplatıp ayaklarımı beline doladığında nefes nefese boynuna sarıldım.
Geriye çekildiğimizde ben ondan hafif yüksekte olacak şekilde gözlerimize baktık. İkimiz aynı anda tekrar öpüşmeye başladığımızda kucağında benimle yürümeye başladı. Sırtım yatağa değdiğinde hissettiğim soğuk nevresim ile ürperip daha fazla Altay’a sokuldum.
“Sana muhtacım” daha derinden öptü. “Tenine muhtacım” bu sefer dudaklarını aşağıya kaydırmaya başladı. Dudakları südyenin sınırlarında dolanırken sırtım yatakta doğruldu. Altay’a daha çok yaklaştım. “Beni nasıl deli ettiğini bir görsen” sesi boğuktu. Hareketleri ise yavaş ama ateşli. Südyenin dışında duran dolgun etimi dişlerinin arasına alıp ısırdığında kuvvetli inlememi dudaklarımdan bıraktım. Sesimi duyan Altay’da tenime kendini kaybedercesine inledi.
“Kahretsin. Aklımı kaybedeceğim” yataktan ayrılıp gerilen sırtımın altından kollarını geçirerek sıkıca sarıldı. Alnını iki göğsümün ortasına koyan Altay’ın saçlarına ellerimi yasladım. Bir müddet öylece bekledik. Göğüslerimin arasından karnıma kadar hissettiğim nefesiyle nefesimi düzene sokmaya çabaladım. Dakikaların, asır gibi geçtiği anlardan sonra Altay geriye çekildi. Tenime karışan sık nefeslerinin arasında benim her zerremi dikkatlice izledi.
Bir hatıra çerçevesine resmeder gibi inceledikten sonra eğildi ve boynuma öpücük kondurdu. Dudakları ince bir çizginin üstünde ilerliyor gibi tekrar tenimin açıkta kalan yerlerinde dolandı. Nefesim kesiliyordu. Kalbim hızlı atmaktan perişan oluyordu. Gözlerimi sıkı sıkıya kapatıp nevresimi avuçlarımın arasında sıkıştırdığım da Altay’ın hafifçe doğrulduğunu hissettim. Bu gözlerimi tekrar açmama sebep oldu. Tam gözlerimin önünde hafif doğrulmuş şekilde bana bakıyordu.
“Sana kavuşmayı ne çok istediğimi bir bilsen” kavuşmaktan kastını anlamıştım. Bu yutkunmama sebep olduğunda Altay’ın hafifçe tebessüm ettiğini gördüm. “Ama şimdi olmaz Gece Karası. Beni dinleyeceksin. Anlatacaklarımı duyacaksın. Eskisi gibi içinde tek bir ukde kalmadan bana güvendiğinde bu an yine olacak. İşte o zaman-” dedi cümlesini yarıda keserek. Sonra dudaklarında çok farklı bir gülüş oldu. o gülüşte vuslatı vardı.
Utançla birleşen bütün duygularımın esirliğinde başımı salladığımda elini kaldırdı ve saçımı okşadı. Daha fazla dayanamadım ve gözlerimi kapatıp yan tarafıma döndüm. Bu andan kaçmam hepimiz için en iyisi olacaktı zira sabah utanacağım şeyler yapmama az kalmıştı. Sıkı sıkıya kapattığım gözlerimle çoktan uyku pozisyonuna geçmiştim. Uyku her yerimden sinyal verirken az önceki anları çoktan unutmuştum bile. Şuan sadece uyku isteyen bilincime hayır diyebilecek halim bile yoktu.
“Doruk’un söylediklerinden sonra sana nasıl inanacağım bilmiyorum” uykuyla uyanıklık arasında yastığa sarılırken konuştum.
“Firuze’nin intikamını alabilmek için Doruk’un kadınları öldürdüğü yalanını söyledin bana. Beni bu evliliğe mecbur bıraktın” sesim gidip geliyordu. Bilincim uykuya kapılmak üzereydi. Son hissettiğim şey ise Altay’ın dudaklarını alnımda hissetmem oldu.
“Her yalanı doğrularıyla öğreneceksin” dediğinde artık çoktan uykuya dalmıştım.
*****
Daha gözlerimi açmadan beynime saplanan sancı ile yüzümü ekşitip elimi başıma yasladım. Ben kendime gelmeye çalışırken, beynim dün gece olanların idrakını yavaş yavaş zihnime getirdiğinde bir anda gözlerim şokla açıldı. Başımı eğip üstüme baktığımda üst tarafımda sadece südyenle durduğumu gördüm. Elimi alnıma vurup gözlerimi kapattığımda kendime sövmeye çoktan başlamıştım.
“Nasıl izin verirsin buna Duru?” bir şey olmadığını biliyordum. Eğer olsaydı şuan kendime daha fazla kızıyor olurdum. Yine de bu yakınlaşmaya da izin vermemeliydim.
Başımı çevirip etrafı inceledim. Altay yoktu. İçeriden gelen bir seste yoktu. Üstümdeki yorganı kenara itip ayağa kalktım. Kazağımı giyinerek odadan çıktığımda evdeki sessizlikle mutfağa gelmiştim. O an gördüklerimle gözlerimi sonuna kadar açtım. Masanın üstü kahvaltılıklarla doluydu. Portakal suyuna varana kadar her şey vardı. Bunlar benim evimdeki malzemeler değildi. Daha dolabımda doğru düzgün yiyecek bile yoktu.
Hızla buzdolabının önüne gittim ve kapağı açtım. Gördüklerimle gözlerimi daha fazla açtım. Dolap envai çeşit yiyecekle ağzına kadar doluydu. Bunu yapanın Altay olduğunu pek tabi biliyordum. Ne kadar ona sinirlide olsam hazırlanan kahvaltının ziyan olmaması için masaya oturdum ve yiyeceklerden yedim. Kalbimdeki sevinç düşünülmenin sevinciyle bütünleşti. Çataldaki salatayı yerken dudaklarımda ince bir tebessüm vardı. Bu tebessümle kahvaltımı bitirip üstümü de giyinmiştim.
Hatta öyle ki iş yerine kadar bu tebessüm devam etmişti. Yelkenleri suya indirmemiştim. Altay hala içimdeki kanayan hassas yaramdı. Onu affetmiş değildim lakin onun beni bu denli düşünmesi içten içe beni huzura sürüklüyordu.
“Günaydın Duru” kafamı kaldırdığımda Esra ile karşılaştım.
“Günaydın yeni gelin” bu söylediğim üzerine tatlı bir şekilde kaşlarını büzdü.
“Hiç sevmiyorum şu lafı ama” dedi gülerek.
“Alışacaksın artık” sessiz sessiz gülerek onunla vedalaştım ve kendi masama geçtim. Yaren’in masası boştu. Bugün günlerdir süren gece mesaisinin sonuna gelmişti. Muhtemelen eve gitmiş olmalıydı.
“Yaren gitti mi? Denk gelmedim aşağıda” dedim diğer tarafımda oturan Yunus’a bakarak.
“Yeni müdür geldi ya onun odasındaydı” dedi başıyla odayı göstererek.
Kaşlarımı çattım. Yeni müdür geldiğinde bir haftalık izin için eve gidecekken ne diye odadaydı ki. Ben düşüncelerdeyken bir anda müdürün odasının kapısı açıldı. Yaren’in yüzündeki telaş ve çekinen ifadelerle çıktığını gördüm. Ne olduğunu anlamaya çalışırken Yaren başını kaldırıp bana baktı ve gözüyle mola yerini işaret etti. Peşinden gittiğimde onun telaşla bulunduğumuz kattaki terasa çıktığını gördüm.
“Bu soğukta ne diye dışarı çıkarıyorsun bizi?” kollarımı birbirine sarıp yerimde ısınmaya çalıştım. İçerinin sıcağına dışarısı buz gibiydi.
“İçimdeki utancın yangını sönsün diye” ağlamaklı konuşup eliyle yüzünü kapattı.
“Neler oluyor Yaren?” dedim sabırsızlıkla.
“Yeni müdür gelecekti ya hani. Bana da müdür gelene kadar Okan’ın bıraktığı işleri halletmem emredilmişti hatırladın mı?” diye lafa başladı aniden. Çok kıpır kıpırdı.
“Evet” dedim.
“İşte kaç gündür gece mesaisindeyim. Doğal olarak çokça yoruldum, birazda sinirlendim” dedi iki parmağının arasında ufak bir boşluk göstererek.
“Hadi kız sadede gel artık” onu dikkatle dinliyordum.
“Dün gece çok yoruldum. Sonra aklıma Okan’ın odasındaki koltuk geldi. İşim bitti nasıl olsa diye kafamda bana oyun kurdu tabi. Sabaha da az kalmıştı. Azıcık uyuyayım sonra alarm kurar uyanırım dedim. Dedim ama işte hesaba katmadığım şeyler oldu” ellerini havada sallayıp yüzüne yelpaze yaptı.
“Çatlatmasana ya insanı” dedim merakla.
“Ben koltukta uyurken bir anda izlendiğimi hissettim. Gözlerimi açtığımdaysa karşımda bir adam vardı. Daha ne olduğunu anlayamadan, sormadan refleksle çığırıp adama yumruk attığımda burnundan kan geldi. Neyse o arada özürler falan derken sonunda kimsin sen? diye sordum. Oda bu kanalda çalıştığını söyledi. Hangi katta çalıştığını sordum. Bu kattanım dedi” Yaren omuzlarını düşürüp dudağını büzdü ve eliyle alnına vurdu.
“Saf kafam. Anlasana işte. Şu ağzını kapat konuşma işte ne diye gevşiyor ağzın” yüzündeki utancın görüntüsü her şeyiyle kendini belli ediyordu.
“Devam et hadi” kolundan tuttum ve sandalyelere oturttum. Ayakta konuşulacak konu olmadığını anlamıştım.
“Muhabbet ederken konu yeni müdüre geldi. Bende sinirle başladım konuşmaya ama görmen lazım nasıl saydırıyorum müdüre. Yok işte daha gelmeden başımıza bela oldu. Kaç gündür ev yüzü görmüyorum ama beyfendimiz evinde keyif üstüne keyif yapıyor. Ben burada amele gibi çalışayım o oradan bana emirler yağdırsın diyorum. Diyorum ama düşün bakalım ne oluyor?” Yaren bombayı patlatmak üzereydi.
“Ne oluyor?” Dedim.
“Ben bunları söylerken en sonunda adama adını sormak aklıma geliyor. Adın neydi? Diye sorduğumda bana elini uzattı ve Tarık Demir dedi” bu isimle gözlerimi sonuna kadar açtım.
“Bu yeni müdürün adı” dedim şaşkınlıkla. “Ya işte ben hem yeni müdürün odasında uyudum, hem adama yumruk attım, hem de kendisinin dedikodusunu yaptım” başını eğdi ve tok ses çıkacak şekilde alnını masaya yasladı.
“Ne oldu ya?” gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Bir an o an ki halleri gözümün önüne geldi.
“Sonuç itibarıyla başıma bela aldım. Bizim kattaki bütün işlerin raporunu, gidişatını tek tek ona rapor vermemi istedi. Bir nevi beni her daim baş ucunda ayakta dikilen asistanı gibi kullanacak. Alttan altta cezalandırıyor işte” bıkkınlıkla yüzüme baktığında alt dudağını büzdü.
“Niye? Sana sinirlenmiş mi?” dedim.
“Aslında ben ona saydırırken sadece hafifçe sırıtıyordu. Kızgın olsa beni şimdi kovması gerekmez miydi?” başını kaldırıp ümitle bana baktı. Kovulmaktan korkuyordu.
“Yani doğru söylüyorsun” dedim başımı sallayarak. “Peki ilk izlenimi nasıl verdi? Müdürümüz olacak neticede”
“Adam genç felan ama senelerin tecrübesi var gibi işinin ehli duruyor. Okan’ın umursamadığı küçük detayları bile umursuyor, didikliyor” dedi.
“En azından başımıza işini bilen biri geldi” dediğimde Yaren tam tekrar konuşacaktı ki cebindeki telefonu çaldı. Çıkarıp baktığında gördüğü isimle hızla ayağa kalkıp kulağına yasladı.
“Efendim Tarık Bey” dedi çekinir ses tonuyla.
“Hemen hallediyorum. En geç iki güne size iletirim” diye tekrar konuştu.
“Numaralarınızı ne ara aldınız?” telefonu kapattığında sorduğum ilk soruydu.
“Kendi ağzıyla demese de söylediğim lafları burnumdan getireceği belli. Asistanı gibi kullanacağı içinde numarasını bana verdi” yüzünde bıkkınlık vardı.
“Neyse bakalım” dedim gülmemeye çalışarak. Bende ayağa kalktığımda içeri girmek için kapıyı açan Yaren arkasını dönüp işaret parmağını bana uzattı.
“O aklından çıkar at değişik düşüncelerini” dedi geri geri yürümeye başlayarak.
“Bir şey düşünmedim canım” dedim ellerimi teslim olur gibi havaya kaldırarak.
“Ya ne demezsin” hala geri geri yürüyüp bana laf yetiştirmeye çalışırken arkasından gelen kişiyi görmemle elimi kaldırıp onu durdurmaya çalıştım. Tam o anda Yaren arkasından gelen adama çarptığında korkuyla arkasına dönmeye çalıştı ama ayağı birbirine karışıp düşecekken çarptığı adam tarafından belinden tutuldu. Gözümün önünde yaşanan sahneye sessizce şahitlik ederken, sonuna kadar açtığı gözleriyle yerinde doğrulup adamdan uzaklaşan Yaren’e baktım.
“Çok özür dilerim Tarık Bey” adamın yeni müdür olduğunu anladığımda duruşumu düzelttim. Tarık Bey ise dudaklarının arasındaki daha yakmadığı sigarasını alıp kutusunun içine geri koydu.
“Seninle çok işimiz var gibi duruyor uykucu” Yaren’e başını iki yana sallayıp dudağının kenarıyla güldüğünde, Yaren’in başını eğdiğini gördüm. Bir dakika. Benim arkadaşım utanıp başını mı eğmişti? Hem de bir adam karşısında. Gözlerim muzipçe kırpıştığında konuşmamı sonraya sakladım.
“Ben gideyim en iyisi” hala başı eğikken Tarık Bey’in yanından hızla geçip koştur adımlarla koridorda yürümeye başladı. Tarık Bey ise Yaren’in koşuşturmasını izlerken sigarasını tekrar kutusundan çıkarıp dudaklarının arasına koydu.
“Hoşgeldiniz Tarık Bey” dedim bende karşısına geçerek. “Ben sizin katınızdan haber editörü Duru Yılmaz Kaner” ağzımdan çıkan soyadıyla yüzüm bir anda duraksamaya uğradı. Bu soyadına ne zaman alışmıştım da adımın sonunda kullanmaya başlamıştım.
“Hoşbulduk Duru” dedi başını resmiyetle sallayarak.
“Az önce yanımızda olan Yaren’in arkadaşıyım” dedim gülümseyerek. Gözlemlerim Tarık Bey’e yönelikti.
“Uykucunun arkadaşısın demek” bu sefer gözlerinde bir muziplik kıpırtısı oluştu.
“Bende gideyim artık” dedim başımı sallayıp yanından geçerek. Çalışma alanına girdiğimde hızla masama oturup Yaren’e doğru yaklaştım.
“Bu Tarık Bey dediğin ne kadar yakışıklıymış kız” gözlerim an be an Yaren’de dolandı.
“Öyle miymiş?” yüzüme bile bakmıyordu. Masanın üstendeki dosyalara bakıp elinde bir araya getiriyordu.
“Dalyan gibi boyuyla, kalıplı duruşuyla, yüzüne yakışan bıyıklarıyla, sert kaşlarının altındaki sert bakışlarıyla çoğu kıza kendine hayran bırakır ben diyim” ben anlattıkça yüzündeki değişimleri anlamak için gözümü bile çekmedim. Yine de beklediğim karşılığı alamamıştım. Elindeki dosyadaki bilgilere bakıyordu.
“Banane elin adamından ya. Hem belki sevgilisi vardır. Çok ayıp böyle imalı konuşman” sesi ilgisiz bir şekilde çıkınca ne anlamam gerektiğini bilememiştim.
“Görürüz yakında” dedim dirseğimi masaya yaslayarak. “Yalnız tam bir bozkurtçu tipi var benden demesi. Öylesi adamda sevdiğine daha bir sadık olur bence” Yaren’in üstüne gidip bazı şeyleri net bir şekilde anlamak istiyordum.
“Banane canım. Allah sahibine bağışlasın” dedi omzunu silkerek.
“Amin amin” dedim imalı bakışlarla. Başını çevirip bana baktığında sinirli gözlerini gördüm.
“Ya sen bir masana gitsene” sandalyemden beni itekleyip yerime yollamaya çalıştı. “Bir sürü dosya istedi benden. Şimdi nerede kaldın diye azarlar” dedi tekrar işine dönerken. Laflarımdan kaçtığını anlayacak kadar iyi tanıyordum arkadaşımı. Masama geçerken durmadan gülüp duruyordum. O ise yan bakışlarla yüzümdeki sırıtmayı görüp nefesini hızla dışarı verip bana döndü.
“Öyle bakma Duru. Adama sinir oldum. O geldiğinde ne güzel bir haftalık iznime çıkacaktım ama bu dosyaları vermeden gidemeyeceğimi söyledi. Adamı öyle bir boğasım var ki” sesi de öfkeli ve sinirli çıkmıştı.
“Ne yani adamı yakışıklı olduğu için boğmak istemiyor musun?” takılarak sorduğum soru ile hayret ederek bana baktı.
“Sana inanamıyorum” başını iki yana sallayıp devam etti. “Tamam, adamın tipi olabilir ama benim tipim değil. Sadece adamdan utanmamın sebebi sabah ki söylediklerimi her yüzüne baktığımda hatırlamamdan” doğruları söylüyor gibiydi. Hem bir şey hissetse benden saklamazdı ki.
“Ne vardı işte güzel olurdunuz” dedim dudak büzerek.
“Ben ruh eşimle tanıştığımda onu kalbimde hissedeceğim” elini kalbine koydu ve tebessüm etti.
“Peki, Tarık Bey’e bakınca kalbinde bir kıpırdanma olmadı mı?” diye sordum takılarak.
“Hayır tabi ki de. Hissetsem bilirdim” dedi kendinden emin bir şekilde.
Daha fazla üstüne gitmemek için işime dönüp onu gülümseyerek izledim. Yaren mutluluğu en çok hak eden insanlardandı. Onu tanıdığım yedi senelik dostluğumuzda her evlilik konusu açıldığında söylediği tek bir şey vardı. Ruh eşini ilk gördüğü anda kalbinden hissedecekti. Çünkü karşısına çıkan ruh eşinin de kalbinin onun kalbine bağlı olduğuna inanıyordu. İki kalp ve iki ruh. Ruhlar aleminde sevdiğine inandığı aşkının onu bulacağına inanıyordu.
Saatler hızla akıp geçmişti. Bugün yapmayı planladığım şeyi yerine getirecektim. Eşyalarımın geri kalanlarını Altay’ın evinden almam lazımdı. Her ne kadar gitmek istemesem de yapmam lazımdı. Artık orayla bir bağlantımın kalmaması için gitmeliydim. Zeliş’i arayıp eşyalarımı hazırlamasını rica etmiştim. Ne kadar kısa sürede oradan çıkıp gidersem o kadar hızlı kopacaktım.
Düşüncelerle geçen yolun sonunda Altay'ın evinin önünde durmuştum. Korumalar arabayı gördüğünde hızla kayar kapıyı açmışlardı. Eve giden düz yolda ilerlerken burnumun ucu sızladı. Hızlı adımlarla evin kapısına geldiğimde Zeliş beni karşılamıştı.
“Hoş geldin abla” dedi bana sarılarak.
“Hoşbulduk Zeliş” dedim bende sıkıca sarılarak.
“Ben söylediklerini topladım ama istersen sende bir kontrol et abla. Hangileri senin eşyan, hangileri değil tam bilmiyorum” yüzünde hüzün vardı. Gitmemi istemediğini telefonda da belirtmişti.
“Tamam canım” merdivenleri çıkmaya başladığımda kalbim hızla atıyordu. Bu eve son defa gelme düşüncesi balyoz gibi kafama indi. Gerçekten Altay’ı artık görmek istemiyor muydum? Gerçekten onu ve ona dair her şeyi hayatımdan çıkarmak mı istiyordum? Zihnim bunun muhaberesine girerken son adımımla birlikte odaya girip üstümdeki kabanı çıkardığımda kazağın kollarını sıvadım ve etrafı inceledim.
Bana ait olmayan ama kullandığım eşyalar odanın içinde duruyordu. Her şey yerli yerindeydi. İçime sinen hüznün kıyısında yürürken pencerenin önüne kadar geldim. Bahçe bembeyazdı. Kar bütün bahçeyi sarmalamıştı. Uzaktaki köşeye gözüm iliştiğinde dudaklarımda kırgın bir tebessüm oluştu. Kendime yaptığım ufak bahçeyi izledim. Masanın üstü karla dolmuştu. Salıncağın ahşap oturağı da aynı şekildeydi. Buraya veda etmek gerçekten zor olacaktı.
“Seni eve geri getireceğimi biliyorsun değil mi?” Arkamdan duyduğum sesle zıplayıp döndüm. Altay elleri cebinde odanın ortasında duruyordu. Ne zaman gelmişti, ne zaman içeri girmişti onu bile anlamamıştım. Yüzümdeki hüzün ifadesini hızla silip bakışlarımı ondan kaçırdım ve etrafta eşyam kalıp kalmadığına bakmaya başladım.
“Bu kadar kendinden emin konuşma” özellikle ona bakmamaya gayret ederken dolabın kapaklarını açıp içini inceledim. O ise benim aksime arkama kadar geldiğinde sırtımın arkasındaki sıcaklığıyla ürperdim. Elini kaldırıp kolumda gezdirerek kazadan kalan çiziğin üstünde durdurdu. Benimle her yakın temasında bu izime dokunuyordu. Buna alışmıştım artık.
“Emin değilim” kulağıma doğru eğilip fısıldadığında gözlerimi kapattım. Onunla dolap arasında sıkışmıştım. Bu bile ona yenilmem için yetiyordu işte. “Aşık bir adamın yapacaklarından bahsediyorum” kulağıma fısıldadıktan sonra bir adım daha atıp yanağıma derince bir öpücük kondurdu.
İşte şimdi sırtı sırtıma temas ediyordu. Bir bütün olduğumuzda tuttuğum dolap kulplarını daha fazla sıktım. Ben gözlerim kapalı onun gitmesini söyleyebilecek nefesi içimde bulamazken, o dibimden çekilip geriye gitti. Arkamı dönüp baktığımda ona daha fazla kapılmamak için kalbime ağır gelen aşkın sarhoşluğu ile kaçmayı seçtim.
“Çekilir misin önümden? Gideceğim” tam yanından geçecekken aklıma gelen şeyle tekrar durdum. “Bu arada” dedim işaret parmağımı ona yönelterek. “Sen hangi hakla benim mutfağıma karışıyorsun? Buzdolabımı yiyecekle doldurmakta ne demek?” kaşlarımı çatıp sorduğum soru ile oda bazı şeyleri hatırlamış olacak ki kaşlarını çatıp başını iki yana salladı.
“Hiçbir şey yemiyor musun sen?” yüzü kızgın duruyordu. Ben ona hesap sorarken ne ara o bana hesap sorar olmuştu. “Dolabında tek bir yiyecek bile yok. Sen nasıl hayatta kalıyorsun?” bu konuya gerçekten kafayı takmış gibi görünüyordu.
“Bu seni ilgilendirmez Altay. İstediğimi alır, istediğimi yerim” bir anda nasıl böyle bir sohbete girmiştik.
“Bundan sonra Halime Hanım’ın hazırladığı yemeklerden her gün sana da getirilecek. Aç kalmanı istemiyorum” ciddi duruşuyla birlikte ona karşı çıktım.
“Ben senden ayrılıyorum, bütün ilişiğimi kesiyorum diyorum senin yaptığına bak” hayretler içinde ellerimi iki yana kaldırdım.
“Öyle bir şey yok, olmayacakta Gece Karası” dedi kollarını göğsünde birleştirerek. “Beni affetmen için ne kadar çabalamam gerekirse çabalayacağım ama aramızda ayrılığın sözü bile geçmeyecek” sesi tok ve derindi.
“Seninle daha fazla münakaşaya girmeyeceğim” sinirle arkamı dönüp odadan çıktığımda arkasından kulaklarını çınlatacak şekilde saydırarak evin dışına kadar yürüdüm.
“Valizlerim nerede?” diye etrafıma bakarken korumalara sordum. Burnumdan soluduğum için hepsi bana bakıyordu.
“Valizlerinizi arabanıza koyduk Duru Hanım” dedi Sedat elleri önünde. Başımı sallayıp arabama doğru gideceğim esnada bir anda kolumdan tutulup geriye döndürüldüm. Ne ara arkamdan gelmişti duymamıştım bile. Beni çevirmesiyle birlikte kollarımda duran ellerini kaldırıp yanaklarımı tuttu.
“Kendine dikkat et” sanki tartışmamışım gibi, sanki yine ayrılacağımı söylememişim gibi normal davranıyordu.
“Yakında görüşeceğiz güzel gözlüm” alnımı öptükten sonra ellerini yanaklarımdan indirdi.
Bir şey demeden arabama bindikten sonra hızlanan kalbimle birlikte kemerimi takıp arabayı çalıştırdım. Demir kapıya doğru arabayı sürerken dikiz aynasından Altay’a baktım. Ellerini cebine sokup korumalara baktı ve kısa bir hareketle başını bana işaret etti. Korumalar hızla arabalarına atlarken kaşlarım yavaşça çatılmaya başladı.
Ben ondan kaçmaya çalıştıkça o beni yine kendi çemberine alıyordu. Onunla ne yapacağımı bilmiyordum. Ellerim, kollarım bağlanmış gibi hissediyordum.

****
Çantamın içinde gözüken dosyalara olabildiğince bakmamaya çalışıyordum. Bu benim dönüm noktam olacaktı belki ama bir kıvılcımın içimde başlatacağı yangının sonunda küle dönecektim. Asansörden indikten sonra bildiğim yolu aşmaya başladım. Çalışanların çoğu işlerinden kafasını kaldırmış bana bakıyordu. Benim Altay’ın eşi olduğumu kendi aralarında konuştuklarını anlayabiliyordum.
Onlara bakmadan koridorun sonundaki çift kanatlı odaya geldiğimde asistana baş selamı verip, kapıyı tıklatmadan açtım ve içeri girdim. Gözlerim Altay’ı aradı. Şehrin bütün ihtişamını gözler önüne seren boydan camların önünde dikilmiş elleri cebinde dışarıyı izliyordu. Üstünde ceketi yoktu. Üzerine oturan gömleğinin altından belli olan güçlü sırt hatları, arkasından bakarken bile kalbimi hızlandırmaya yetiyordu. Derin ve titrek bir nefesi içime çekerken vücudunu inceleyen gözlerimi çekip onun bana yavaşça dönüşünü izledim.
“Geldiğimin haberini almışsındır diye tahmin ediyorum” dedim imalı bir şekilde. Yüzündeki huzurlu tebessümle bana doğru adım atmaya başladı.
“Aldım” dedi elindeki bardağı masanın üstüne bırakırken. Bu saatte içmeye başlamasına şaşırmıştım. Yüzünü incelediğimde ne kadar tebessüm etse de yorgunluğun baş köşede olduğunu gördüm. “Çok celalli olduğunu söyledi kuşlar” karşımda durduğunda yine birbirimizin akımına kapılmıştık. Bu adam neden işleri daha zora sokup durmadan dibime kadar gelip duruyordu.
“Önemli bir konu için buraya geldim” bu söylediğimle yüzünde bir anda gerginlik oluştu. Bakışlarını benden kaçırıp yanımdan geçerek masasına gitti ve sandalyesine oturdu. Bense odanın ortasında hala dikilmeye devam ederken ona baktım.
“Bir şey içer misin?” dedi masanın üstündeki telefonu eline alarak. Konuyu geçiştirmeye çalıştığı bariz belliydi.
“Altay” dedim onun dikkatini tekrar üstüme çekmeye çalışarak. Oysa bakmamakta kararlıydı.
“Bize portakal suyu ve tarçınlı, fındıklı kek getir Yüsra. Portakal suyu taze olsun” dedi telefonun ardındakine. Tarçınlı, fındıklı kek dediğinde bir an derince yutkundum.
Benim en sevdiğim kekti. Ona, annemin bana küçükken hep yaptığını söylediğim zamanı hatırladım. Tarçını sevmemesine rağmen bir dilimin hepsini yemişti. Bu içimdeki kışı yumuşatmaya çalışsa da ondan sonraki yaşananları hatırladım. Firuze’nin yüzüğünü ona gösterdiğimde geçirdiği krizi, o krizin ardından yaptığım keki nasıl yere attığını, o cam kırıklarını toplarken elimi derince kestiğimi. Hepsi bir bir zihnime sıralandı.
Yüzüme inen zırh gibi ifadeyle adımlarımı ona doğru atıp çantamdan dosyayı çıkardım ve masanın üstüne koydum. Mavi dosya ikimizin arasında masanın üstünde duruyordu. O masanın arkasındaki sandalyesinde otururken, ben diğer tarafta ayakta dikiliyordum. Sessiz bakışlarımız dosyanın üstündeydi.
“Boşanma kağıtları” dedim sesimdeki pürüzü gidermeye çalışarak. “İmzaladığında karşılıklı boşanma anlaşmasıyla ilk celsede boşanacağız” yaşla doldu göğsüm, bir damla gözyaşı dökmedim.
“İmzalamayacağımı biliyorsun” bakışları donukça dosyanın üstündeyken konuşmuştu. Ellerini masanın üstünde birbirine kenetleyip huzursuzca dosyaya bakmaya devam ediyordu. “Zamanını boşuna avukatlarda harcama” kaşlarım daha derin çatılmıştı. Avukatlarla görüşme yaptığımın haberini de almış olduğunu buradan anladım.
“O peşimde dolanan adamların sana ait olduğunu biliyorum. Onları evimin etrafından ve peşimden çek” dedim öfkeyle. Ben bunları söylerken o dosyayı eline alıp kapağını bile açmadan masanın altındaki çöpe atmıştı. Ardından ayağa kalktı ve karşıma geçti.
“Canımdan kıymetli olansın. Sana gelecek zararı engellemek için evinin kapısına koruma koymam gerekse onu da yaparım. O yüzden onları evin önünden çekmemi isteme” derin bakışları eşliğinde beni incelerken ben konuşmaya başladım.
“Benim korunmaya falan ihtiyacım yok” dedim dik başlılıkla.
“Senin güvenliğini düşünmem lazım. Bana kız, küs, uzaklaş ama seni düşünmemi engelleme Duru” Bana dokunmaya, kollarının arasına almaya cesaret edemiyordu. Aradaki o görünmez ama aşılmaz duvarı benim ördüğümü, ona kırgın olduğumu biliyordu. Yine de bakışları... Bakışları aramızdaki bütün mesafeleri tek bir nefeste yok etmek istiyormuş gibi derin, sitemkâr ve çaresizdi.
“Seni ve sana dair hiçbir şeyi etrafımda istemiyorum Altay. Eğer bana karşı ufacıkta olsun saygın varsa o kağıtları imzalarsın ve beni artık rahat bırakırsın” bense onun aksine kararlıydım.
“Benden bunu isteme. Seni benden alıkoyarsan yerim, yurdum kimsesiz kalır” Gözleri yüzümde bir an bile ayrılmak istemezcesine özlemle geziniyordu.
“İstediğini ele geçirdin. Veliahtlığı aldın. Beni kendine aşı-“ bu cümleyi tamamlamak istemedim. “Doruktan alacağın intikamı bitirdin. Artık işimiz bitti. Beni daha fazla değersiz hissettirmek istemiyorsan imzala ne olur?” yüzündeki yıkımı gördüm. Bizi yakan cehennemin ateşinde gözyaşımızı içimize akıtıyorduk.
“Çok az kaldı. Bütün her şeyi gerçekleriyle konuşacağız. Yanlışlarını doğruya çevireceğim” bana bir adım daha yaklaştığında titreyen kirpiklerimle baktım. Bütün öğrendiklerimin yanlış çıkmasını o kadar çok isterdim ki.
“Ben hiçbir şey duymak istemiyorum. Dosyayı imzala ve bana ilet” arkamı dönüp yürümeye başlamıştım ki odanın kapısı bir anda açıldı. Kafamı kaldırıp baktığımda kapıdan içeri giren güzel giyimli kadını gördüm. Daha önce hiç görmediğime emindim. Kim olabiliyordu da kapıyı tıklatmadan içeri girebiliyordu. Hem de Altay’ın odasına.
“Altay” dedi sevinç dolu sesiyle. Ellerini iki yana açıp coşkuyla konuştu. “Ben geldim” dedi gülerek. Arkamı dönüp Altay’a baktım.
“Gözde” Altay yakınındaki insana bile büründüğü resmi ifadesiyle kadına baktığında yanımdan geçip kadına gitti.
“Uzun zaman oldu” kız samimi bir şekilde Altay’ın karşısına geçip sarıldığında dudağımın içini ısırmaya başladım. Yüzüme son derece umursamaz, sıradan bir ifade yerleştirmeye çalıştım ama içimde kopan fırtınanın izleri yüzümdeki her bir kası esir alıyordu.
“Londra’dan ne zaman döndün?” Altay’da çok içli dışlı olmayacak şekilde sarıldığında derince nefesimi içime çekip başımı camlara doğru çevirdim. Onu başka birine sarılırken görmek istemiyordum.
“1 ay oluyor” dedi kadın tatlı tatlı konuşarak. “Bütün işlerimi halledip tamamen döndüm” elindeki çantayı koltuğa bıraktığını yan gözle gördüm.
“Baban hiç söylemedi geleceğini” dedi Altay.
“O çok önemli işlerinden vakit bulabilirse” kız sitemle konuşmuştu.
“Yeraltında işler hep yoğundur” Altay’ın söylediği ile kadın bana baktı. Benim yanımda söylediği için şaşırmış olmalıydı. Kadının bana olan bakışının ardından Altay konuştu.
“Sizi tanıştırmadım” Altay benim yanıma geldiğinde kadının yanından uzaklaştığı için rahatlamıştım. Bana neler oluyordu böyle? Elini belime koyup “Eşim” dediğinde içimdeki sevinç küçük çocuklar gibiydi. Kadının yüzündeki tebessümün ise anlık sekteye uğradığını gördüm. Bu içimdeki şüphelerin gözlerini kısmasına sebep oldu.
“Evleneceğini babamdan duymuştum. Kusura bakma gelemedim” dedi eski neşesinden uzaklaşarak. Yüzündeki resmiyet ile elini bana uzattığında tutmamayı çok istedim. “Tanıştığımıza memnun oldum” dedi resmiyetle. Az önceki şen şakrak kadının yerine resmi birisi gelmişti.
“Bende” dedim onun gibi resmi boyutta.
“Gidiyor muydunuz? Ben sizi tutmayayım” dediğinde gözlerim hafif kısıldı. Bu kadın beni buradan yollamaya mı çalışıyordu.
“Yok gitmeyecektim” o geldiğinde kapıya doğru yürüdüğüm doğruydu ama artık vazgeçmiştim. Yönümü çevirip uzun deri koltuğa adımladım ve oraya oturdum. “Siz konuşmanızı bölmeyin. Ben burada oturacağım” dedim bacak bacak üstüne atıp dışarıya bakarak.
Altay’ın gözlerindeki muziplik ile bana baktığını biliyordum ama ona dönüp bakamazdım. Aklından neler geçirdiğini biliyordum. Hoş yalanda değildi. Kıskanmıştım. Doğruydu. Altay’ın yanında böyle güzel bir kadının ne işi vardı ki. Kadın tekrar Altay’a döndüğünde konuşmaya başladı.
“Ortaklık işini duyduğumda hızla yanına geldim. Babamla ve benimle olan tanışıklığın yıllara bağlı biliyorsun. Bu ortaklığı benimle değil de başkasıyla yaparsan çok darılırım” cilveli konuşması şaka mıydı? Dişlerimi sıkıp kollarımı göğsümde birleştirdiğimde oturduğum yerden bacağımı sallamaya başladım. Tam o anda kapı tıklatılıp açıldığında asistanın elinde tepsi ile içeri girdiğini gördüm. Altay’ın az önceki istediği şeylerdi.
“Altay Bey istedikleriniz efendim” dedi kapının önünde dikilirken. Gözde’ye baktıktan sonra Altay’a özür diler gibi baktı. Büyük ihtimalle Altay’ın istediklerini hazırlarken Gözde içeri girmişti. Haber veremediği içinde mahcup olmuştu.
“Getir Yüsra” dedi Altay yanına çağırarak. Yüsra’nın elindeki tepsiyi aldığında ne yapacağını gözlemleyen tek kişi ben değildim. Gözde denilen kadınında bakışları Altay’ın üstündeydi.
Elindeki tepsiyle bana doğru yürüyüp tepsiyi yanıma koydu. Eğildiği yerden doğrulmadan bana yaklaştı ve başımın üstüne öpücük kondurdu. Bunu beklemiyordum ama itirazda etmiyordum. Yüzümde oluşan tebessümle Gözde’ye baktım. Yüzündeki düşüklük bariz belliydi. Bu beni Altay’ın koluna sıkıca sarılıp onun yanına gitmesini engellemek isteğiyle baş başa bırakıyordu.
“Bunların hepsi bitecek. Kesin bir şey yememişsindir sen” diye kulağıma fısıldadıktan sonra yerinden doğruldu ve Gözde’ye doğru yürüdü. Gitmeseydi ya onun yanına. Ne vardı yani yanımda dursaydı. İçimdeki sese hayretler içinde bakıyordum. Ne yaşıyordum ben böyle Allah aşkına.
“Oturalım istersen” Altay eliyle masasının önündeki tekli koltuğu gösterdi.
“Bu güzergahta işim var ayak üstü sana uğrayayım dedim. Başka bir zaman genişçe otururuz” Altay’ın koluna elini koyup okşadığında sinirle tabağın içinde keki elime aldım ve yemeye başladım. “Ee ne diyorsun iş teklifine?” dedi tebessümle. Gözlerindeki farklı bakışları tek ben görüyor olamazdım değil mi? Altay fark etmiyor muydu?
“Yapacağım ortaklık senin iş alanında. Neden olmasın?” Altay’da gülümsediğinde ağzına bir tane vurmak istedim. Benim dışımda başka birine gülmesini kabullenememiştim.
“Çok iyi” dedi Gözde Altay’ın boynuna sarılarak. Altay yakınlıklardan hoşlanmayan resmi biriydi. Gözde’ye sarılmadan geriye çekildiğinde bir nebze olsun içim rahatlatmıştı. “Detayları müsait bir zamanda konuşuruz” sanki ben odada yokmuşum gibi davranıyordu. Bir kadın olarak anlamayacağımı zannetmesi saçmalıktı. Altay’a karşı bir şeyler hissettiği barizdi.
“Konuşuruz” Altay başını salladığında keki kemirmeye devam ettim. Vedalaşmalarının ardından Gözde odadan çıkmış ve yalnız kalmıştık. Altay bana doğru adımlayıp koltuktaki boşluğa oturdu. Aramızdaki tepsiyi orta sehpaya koyduğunda bu sefer tamamen bana dönmüştü.
“İyi misin?” Dedi bana odaklanarak.
“İyi olmayacak ne var? İyiyim tabi ki” hala keki yemeye devam ediyordum. Kekin kırıntıları üstüme dökülse de hiç gözüm görmüyordu. Şuan içimde çok büyük bir sinir harbi vardı.
“Kıskanmadın yani?” muzip bakışlarıyla birlikte koltukta kayıp bana doğru geldiğinde gözlerimi kısıp sinirle ona baktım.
“Seni mi kıskanacağım?” dedim ciddiye almıyormuşum gibi. Bir kolunu koltuğun arkasına yaslayıp beni koltukla kendi arasında hapsedecek kadar yaklaşmıştı.
“Herkesin yanında her seferinde boşanacağımızı söyleyen kadın eşim diye tanıttığımda bir şey demedi” Bundan keyif almış gibi beni izliyordu.
“Unutmuşumdur” dedim önüme dönerek. Onun beni sıkıştırmasıyla koltuğa sinmiş öylece keki kemiriyordum.
“Gitmek üzereydin. Niye durdun peki?” her açıdan üzerime gelmekten keyif alıyordu.
“Daha konuşacaklarımız bitmemişti” ben bile bu yalanıma inanmamıştım. Elimi alnıma vurmama ramak kalmıştı.
“Öyle mi diyorsun?” Altay’ın bana biraz daha yaklaştığını hissettiğimde yan gözle ona baktım.
“Öyle” sesim adeta içime kaçmıştı.
“Gözde’nin babasıyla senelerdir dost gibiyizdir. Hatta Zamir’in kız kardeşi olur kendisi” ben sormadan açıklama yapmasına bir nebze olsun rahatlamıştım ama bu kadar yakın olmaları sinirime gitmişti.
“Ne kadar samimi olduğunuzu anladık zaten” dedim elimdeki keki tabağın içine koyarak.
“O ne demek oluyor?” sesindeki keyifle konuşurken elini kaldırdı ve saçımın tutamını okşamaya başladı.
“Sarılmalarınız bitmek bilmedi” ben nasıl böyle kıskanmış şekilde konuşabiliyordum.
“Gözde herkese karşı böyledir. Bana özel değil. Gençliğinde de öyleydi” saçımdaki elini bu sefer yanağıma getirdi iki parmağının arasında sıkmaya başladı.
“Tanışıklığınız senelerdir var o zaman” dedim hala yanağımı sıkıp oynarken.
“10 senedir” dedi başını sallayarak. “Zamir ve Gözde’nin babası Ilgaz Bey bana baba gibi yaklaşmıştır. Gençliğimde yeraltının pis işlerinde kaybolup gitmeme engel oldu diyebilirim” Zamir’i severim. Babasını da Altay’a yaptığı iyiliklerden dolayı seveceğim kesindi ama Gözde’yi sevmemiştim.
“İyiymiş” dedim somurtarak. Altay ise hala yanağımı sıkıp duruyor, oyun oynuyordu.
“Duru,” sesindeki değişimle birlikte başımı ona çevirip baktığımda yanağıma elini yasladı. Başını hafif yana eğip sükunetle yüzümü adım adım izledi. “İnsanoğlunda bir gönül var ki hayatında sadece birini severmiş. O sevdiği kişiyi bulana kadar da sevdim dediği kişileri aslında sevmediğini bilmezmiş” diyor ya bir şarkı sözünde. Bilir idim acısını baştan, ama yine geçemedim ondan diye. İşte bende öyle geçemiyor muydum Altay’dan?
”Karanlığın içinde gönül kör, göz kör olur. Sevdim sandığını da sevmediğini anlamazmış insanoğlu. Beni aydınlığa çıkardığında gönlüm ezelden beri aradığı kişinin sen olduğunu anladı Gece Karası. Geç oldu ama içimdeki sevda, yüreğimdeki aşk muhakkaklığına erişti” gönlümün en güzel odalarında çalan müziğin sesi kulağıma ilişiyordu. Beni kendimden koparıp kendine katmak istiyordu. Gözlerimin en derinine ruhuma işlemek ister gibi baktığında daha fazla dayanamadım ve hızla başımı önüme çevirip onun ablukasından koptum. Nefesimi en derinlerime yolladığımdan habersiz nefessiz kalarak ayağa kalktığımda çantamı elime almıştım.
“Ben gidiyorum” dedim yüzüne bile bakmadan. Gerçekliğin gölgesinde, yalanların ışığında kayboluyordum. Cesaretimin en ufak bir huzmesine bile sahip değildim. Hala Doruk’tan öğrendiklerimin hesabını soracak güç kendimde yoktu.
Şirketten çıktığımda arabayı nasıl sürmüş, ne ara eve gelmiştim haberim bile yoktu. Kalbimin yaşadığı ağırlık ile eve girdiğim gibi yatağıma yatmıştım. Erken yatmamda iyi olacaktı zira yarın haftasonu olmasına rağmen işim vardı. Kanaldan bana iş çıkmıştı. İsmi çoğu kişi tarafından bilinen bir iş adamının röportajı yapılırken orada olmam söylenmişti. Röportaj yapılırken tek tek bilgisayara aktarıp yayınını yapmam emredilmişti.
Bilincim uykuya kapıldığında soluksuz bir şekilde uyumuştum. Alarm sesiyle uyanıp kendime geldikten sonra hızla giyinip hazırlandım. Dış kapıyı açıp tam bir adım atacaktım ki yine her zaman ki gibi menekşe çiçeğiyle karşı karşıya geldim. Yere eğilip kucağıma aldıktan sonra kokusunu içime çekip notu çıkarttım.
“En nadide çiçeğime”
diye yazıyordu kağıtta. Bu ufak bir tebessümle yüzümün şenlenmesine sebep oldu. Çiçeği salondaki masanın üstüne, diğerlerinin yanına koyduktan sonra evden çıkıp arabama atladım. Direk marinaya gitmem söylenmişti. Orada beni karşılayan birisi olacaktı. Bana yakın olan konumdaki marinaya girdikten sonra arabadan inip tarif edilen yere kadar gittim.
“Duru Hanım” dedi arkamdan birisi.
“Evet benim” dedim karşımda duran orta yaşlı bir adama. Burada çalıştığı belliydi.
“Size eşlik etmem söylendi” adam eliyle önümü gösterdiğinde başımı sallayıp yürümeye başladım. Yan yana dizili yatların önünde olan ahşap iskeleden yürürken havanın soğukluğuyla ürperdim. Denizin esintisi yüzüme vuruyordu.
“Bu yat hanımefendi. Herkes içeride sizi bekliyor” adamın gösterdiği yata baktım. Diğer yatlardan daha büyük duruyordu. “Düşebilirsiniz. Eşlik edeyim” adam yata uzanan tahtanın üstüne çıkıp elini bana uzattığında tutunarak bende çıktım.
“Teşekkür ederim” dedim yata adımımı attığım anda.
“Rica ederim hanımefendi” dedikten sonra arkasına dönüp geldiği yeri geri indi. Yatın bağlı olduğu ipi çözerken ben yatın içine doğru gitmeye başladım.
“Kimse var mı?” dedim seslenerek. Çıt ses çıkmıyordu. Birileri gelene kadar yatın kenarına kadar gidip denizi izlemeye başladım. Tam düşüncelere dalıp gidecektim ki bir anda arkamdan birisi bana sarıldı. Yerimden sıçrayıp hızla ondan ayrılacağım o anda kollarını daha da sıkıp kendine daha çok çekti.
“Benim” duyduğum ses sıkışmaya başlayan kalbimin rahatlamasına sebep oldu. Nefesimi kuvvetli bir şekilde dışarı verdiğimde başımı çevirip Altay’a baktım. Başı omzumun üstünden bana yakındı.
“Senin ne işin var burada?” Dedim anlamaya çalışarak.
“Artık her şeyi konuşma zamanı geldi güzel gözlüm” boynuma yaklaşıp derin bir öpücük kondurduğunda titrek bir nefesle önüme dönüp denize baktım.
Devam Edecek…

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

326okunma 24beğeni 30yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 147

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastik#felsefeGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18