15.BÖLÜM (Deli Divane)

Vaveyla Yazarı: Biranne yazar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 29Şu an: 15.BÖLÜM (Deli Divane)

Bu bölüm diğerlerine nazaran biraz kısa oldu. 5500 kelimelik bölüm sizlerle.

Hadi bakalım yorumlarda buluşalım 🤍✨

****

Ona bakmak; bütün gürültülerin ortasında, sadece bizim duyabildiğimiz sessiz ve derin bir melodiyi dinlemek gibiydi.
Elimi tutan elinin sıcaklığı, kalbimin en kuytu köşelerini ısıtıyordu. Hiç konuşmasak da olurdu zira kelimeler bizim hissettiklerimizin yanında hükümsüz kalıyordu. Sadece yanında yürüyordum ama sanki her adımda ona daha da bağlanıyordum. Her saniye içimdeki devasa sevgi biraz daha büyüyordu.
“Arkadaşların o masada” Altay’ın sesiyle kapıldığım büyüden kısa süreliğine ayrıldım.
“Nerede?” dedim gözleriyle baktığı yere bakarak.
Ofis arkadaşlarım hepsi bir masada oturuyordu. Bazıları geldiğimi görse de selam bile vermeden başlarını önlerine çevirmişti. Esra’nın beni neden davet ettiğini bile düşünüyor olabilirlerdi.
“Duru” kafamı çevirip baktığımda Yaren’in ayağındaki topuklu ayakkabılar ile dikkatli bir şekilde bana koşturduğunu gördüm.
“Gelmişsin” dedim Yaren’e sarılırken.
“Çoktan” dedi.
“Gelmeme laf ettiler mi?” bana bakıp kendi aralarında konuşan arkadaşlarımız hakkında söylediğimi anladı.
“İstedikleri kadar konuşsunlar” Yaren sinirli bakışlarını masadakilere attığında hiç etkilenmemiş gibi konuşmaya devam ettiler.
“Esra’ya bir şey dediler mi?” benim yüzümden insanların huzurunun bozulmasını istemiyordum.
“Seni davet etmesinin yanı sıra nikah şahidi yapmasına da şaşırdılar” Yaren kıkır kıkır güldüğünde bende başımı iki yana sallayıp güldüm.
“Esra’ya davet etmesen üzülmem dedim ama kesinlikle kabul etmedi” böyle arkadaşlıklar edindiğim için mutluydum.
“Geçmişteki yardımlarını, dostluğunu unutmadı çünkü. Seni çok seviyor ve değer veriyor” Yaren kolumu sıvazladığında bende elini tuttum. Tam konuşmaya devam edecektim ki Altay’ın sesini duydum.
“Hemen geliyorum” Elimi bırakıp yürümeye başladığında nereye gittiğini anlamaya çalıştım. Adımları ofis arkadaşlarımın masasında durduğunda gözlerimi şaşkınlıkla açtım.
“Ne yapıyor orada?” stresle dudağımın içini ısırırken Yaren koluma girdi.
“Ne yapıyorsa iyi bir şey olduğu belli” sesi keyifliydi. Altay iki elini de masaya yaslayıp hafif eğildiğinde herkes pür dikkat ona bakıyordu.
Benden uzakta kaldıkları için ne konuştuğunu anlamıyordum ama arkadaşlarımın yüzüne bakınca onlar adına hiçte iyi konuşmadığını anlamıştım. Gözlerindeki derinlik keskin duruşuyla bütünleştiğinde herkes sadece başını sallayabilmişti. Ellerini masadan çekip yerinde dikleştiğinde ceketini bileğinin ucundan düzeltip bana doğru yürümeye başladı. Etrafta çalan müzikle birlikte sanki ağır çekimde geliyordu. Kalbim onu içine doya doya sarmaladığında yanımıza gelmişti.
“Muhabbetinize oturduğunuz yerde devam edin hanımlar” elimden tekrar tutup beni yürüttüğünde, Yaren’le gülüşerek birbirimize baktık.
“Enişte Bey ne söyledin de hepsi süt dökmüş kediye döndü” Yaren’in keyif alarak sorduğu soruyla birlikte Altay benim sandalyemi geriye çekip oturmamı bekledi.
“İmalı bakışlarını bir daha karıma dokundurmamaları gerektiğini söyledim” kibar sözlerine karşı kıkırdamadan edemedim. Bu konuşma tarzının ona ait olmadığını ve böyle konuşmadığını hepimiz biliyorduk.
“Eminim böyle konuşmuşsundur” dedim sandalyeme oturarak. O sandalyemin arkasında dururken elini çeneme koydu ve eğilerek başımdan öptü. Kıpır kıpır atan kalbimle Yaren’in duygulu ama gururlu bakışlarına gülümsedim.
“Sen kafanı böyle gereksiz şeylerle yorma” büyük bir şükrün içinde Altay’ın varlığına ayrı şükrettim.
“Yaa çok tatlısınız” Yaren’in sesiyle Altay’da yanımdaki boşluğa oturmuştu. Gözlerimi ondan çekemiyordum. Rüzgar saçlarını hafifçe dağıtırken, içimden sadece varlığına şükretmek geçiyordu. Gökyüzü bile gözlerindeki o derin bakışı kıskanıyordu. Her nefes alıp verişinde kendi hayat ritmimi buluyordum.
Bir eli masadayken, diğer eli bacağının üstündeydi. Arka tarafındaki manzara ile adeta bütünleşmişti. Işıklar içinde parlayan boğaz köprüsüne baktım. Denizin dalga sesleri kulağıma gelirken, rüzgar onun kokusunu burnuma bahşediyordu.
“Kocanı yiyecekmişsin gibi bakıyorsun” Yaren’in kulağıma fısıltıyla söylediği sözler boğazıma tükürüğümün kaçmasına sebep oldu. Elimle ağzımı kapatıp öksürmemi durdurmaya çalışırken Yaren kahkaha atmaya başladı.
“İyi misin?” Altay’ın elini sırtımda hissettiğimde başımı sallamakla yetindim.
“İyiyim” diyebildim sadece. Daha sonra Yaren’e bakıp bakışlarımla ona diyeceklerimi dedim. O ne demek istediğimi gayet anlamıştı.
“Biz bir Esra’ya bakalım mı? Birazdan nikah başlar” dedim ayağa kalkarak. Yaren’de başını sallayıp ayağa kalktığında Altay oturduğu yerden konuştu.
“Umut” dedi arkamızda dikilen Umut’a seslenerek. Umut tek kelimeden üstüne düşen görevi anlamıştı. Her ne kadar arabada gelirken peşimden gelme işinin en azından düğünde olmamasını istesem de, Altay kabul etmediğini net bir şekilde belli etmişti. Pes edişimle birlikte bir şey demeden Yaren’le yürümeye başladım.
“Altay’da çok farklı şeyler gördüm sanki” Yaren’in söylediği şey dikkatimi çekmişti.
“Ne gibi?” koluma giren Yaren’e biraz daha yaklaşıp konuştum.
“Sana çok değer veriyor” dedi gözlerindeki o sıcak aydınlık ile.
“Bilmiyorum Yaren. Emin değilim” bundan emin olmaya o kadar ihtiyacım vardı ki. Gelin odasının önüne gelip kapıyı tıklattığımızda Esra’nın sesini duyduk.
“Gel” dedi. Tam odaya girecekken Umut’un sesini duydum.
“Duru, bir şey olma ihtimaline karşı kapıda bekliyorum” yerinde dikleşip kapı kenarına geçti.
“Bu kadar kasmayın Umut” anlayışlı tebessümümle birlikte Yaren’le içeriye girdik. Esra’yı gelinlikler içinde gördüğümde gözlerimde şefkatli ışıltılar oluştu. En yakın arkadaşını böyle görmek insanı derinden etkiliyormuş.
“Çok güzel olmuşsun” adımlarımı ona doğru atıp sarıldığımda gözlerim dolmaya başlamıştı.
“Nerede kaldın? Seni aradı gözlerim” onunda gözleri dolmaya başlamıştı. İkimizin arasındaki bağ aynı kaderi yaşamamızdan dolayı farklıydı. Ben çocuk yaşımda anne ve babamı kazada kaybetmiştim. O ise yetimhane de büyümüştü. Aynı yokluğu ikimizde biliyorduk.
“Trafik vardı. Anca yetişebildik” dedim geriye çekilerek. Ellerinden tutup baştan aşağıya inceledim.
“Birazdan nikah başlayacak. Biz nikah yerine geçtiğimizde sende gelirsin olur mu?” derken heyecanı her halinden belliydi. Odadaki diğer kişilerle birlikte onu sakinleştirip her şeyin güzel geçeceğini söyledikten sonra odadan çıkıp Altay’ın yanına gitmiştim.
“Eğleniyor musun?” dedim sandalyeme oturup öne doğru gelerek.
“Sen varsan eğlenip eğlenmemek önemli değil” cümlesine bütün algılarım kapanmış gibi sadece kitlenip kalmıştım.
“Şey, evet” ne konuşacağımı, hangi kelimeleri seçeceğimi bile bulamamıştım. Alık gibi durmamak için başımı çevirip masaya konulan içecekten içtim. Heyecanım elimi ayağımı birbirine katmıştı.
“Yine kızardın” başını hafif öne eğip yüzüme eğlenerek baktığında, gülüşünün güzelliğinde takılı kaldım. Konuşacak dermanım yokken etrafa yayılan alkış sesleri ile başımı çevirip giriş kısmına baktım.
“Gelin ve damat geldi. Bende kalkayım” beni utandıran ve heyecanlandıran kelimelerinden kaçmak için hızla ayağa kalktım. Altay’a gülümseyip yanından uzaklaştığımda sırtımdaki akım yine ve yeniden beni izlediğini belli ediyordu.
“Öncelikle sayın hanımefendiler, beyefendiler hepiniz hoşgeldiniz” dedi nikah memuru. Herkes alkışladığında ben Esra’ya tebessümle bakıyordum. Çok heyecanlı ve mutluydu.
“Bugün burada, birbirini seven iki gencimizin evlilik akitlerini gerçekleştirmek üzere toplanmış bulunuyoruz. Bizlere eşlik ettiğiniz için hepinize teşekkür ediyoruz” nikah memuru önündeki defteri açıp mikrofonu biraz daha kendine yaklaştırdı.
“Siz sayın Esra Bulut. Hiçbir baskı ve tesir altında kalmadan İlker Avşar beyefendiyi eş olarak kabul ediyor musunuz?” nikah memurunun ardından Esra masanın üstündeki mikrofonu eline alıp kuvvetli bir şekilde bağırdı.
“Evet” dedi gülerek. O an salon alkışlarını eksik etmediğinde bende hızla alkışlamaya başladım. Bir anlık geçmişe giden kalbim anıların içinde kayboldu. İntikam için Altay’la evlendiğim anları düşündüm. Hiç sevmediğim, hatta korktuğum adamın intikam hırsı yüzünden onunla evlenmiştim.
Ne olacağını bilmediğim bir yola çıktığımda, Altay’a aşık olacağımı nereden bilebilirdim ki? Başımı çevirip Altay’a baktığımda masada oturmuş pürdikkat beni izlediğini gördüm. Gözlerini bile kırpmadan ne düşündüğümü merak eder gibi bakıyordu. Gözlerimizin arasındaki uzaklıkta kısa geçmişimiz sıralandı.
“Siz sayın İlker Avşar. Hiçbir baskı ve tesir altında kalmadan Esra Bulut hanımefendiyi eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?” Nikah memurunun sesiyle kendime geldim.
“Evet” dedi İlker kuvvetli sesiyle. Alkışların ardından bu sefer nikah memuru bize bakıp konuştu.
“Siz değerli şahitler bu evliliğe şahitlik ediyor musunuz?” Yanımda duran İlker’in nikah şahidiyle birlikte mikrofonu tutup sırasıyla konuştuk.
“Evet ediyorum” dedim gülümseyerek. Sonunda imza atılmaya geçilmişti. İmzalar atıldıktan sonra gelin ve damat ilk dansları için orta alana doğru yürüdü. Bende adımlarımı masamıza doğru atarken Altay’ı ruhumu okşayan aşkın güzelliğiyle izledim. Hiç gözünü çekmeden bana bakıyordu. Bende aynı şekilde ona bakıyordum.
“Duru” dedi bir ses. Yüksek sesle çalan dans müziğinden kimin seslendiğini anlamadığım için başımı yan tarafa çevirip baktım. Bana seslenen ve yanımda duran kişi Okan’dı.
“Okan” O gün ki olaydan sonra benim yanıma gelmesine şaşırmıştım.
“Nasılsın?” ilgili ama mesafesini koruyan gözlerle bana bakıyordu.
“İyiyim. Sen nasılsın?” göz ucuyla Altay’a baktığımda kıstığı gözlerini bize diktiğini gördüm. Masanın üstünde duran eli ise yumruk olmuştu.
“Nikah şahitliği yakışmış” bir elini cebine soktuğunda dudakları yana doğru kıvrıldı.
“Teşekkür ederim” başımı eğip tebessüm ettim. “Ben gelmeye çekindim ama işte Esra kesinlikle gelmemi istedi” dedim.
“Geldiğin iyi olmuş” bu son cümlesiydi. Yüz ifadesi ciddileşip başka bir konuya geçecekti ki bir anda yanımda bir silüet hissettim.
“Kimleri görüyorum” Altay kolunu belime sardığında beni kendine doğru çekmişti. Küçük adımlarla ona doğru yaklaştım. “O gün ki konuşmamızdan netliğimi anlamamışsın anlaşılan Okan Kılıç” Okan’a öyle bir baktı ki Okan karşımızda kıpırdanmaya başladı.0
“Altay” dedim uyarıcı ses tonumla.
“Ben sadece özür dilemek için durdurmuştum” dedi Okan boğazındaki gıcığı temizleyerek.
“Dileme” Altay’ın net sesiyle Okan başını salladı. “Sen mümkünse Duru’nun adını ağzına da alma” dişlerini sıktığı çene kaslarından belliydi. Okan gözlerini benden kaçırıp kısa vedayla yanımızdan ayrıldığında Altay elimden tutup beni yürütmeye başladı.
“Neden öyle konuştun adama?” önümden ilerlerken sırtını izleyerek konuştum.
Bir anda arkasına dönüp önümde durduğunda nerede olduğumuzu fark ettim. Dans eden insanların arasındaydık. Ben etrafı şaşırarak incelerken o bir elini belime yasladı ve diğer elimi tutarak kaldırdı. Beni kendisine çektiğinde parmak uçlarında minik ama hızlı adımlarla ona yaklaştım.
“Haz etmediğim insanların senin yanında yeri yok” sesini müzik sesine rağmen duymuştum.
“Bırak da buna ben karar vereyim. Hem normal şekilde konuşuyorduk. Olan bir şeyde yoktu” dedim boşta kalan elimi omzuna koyarak.
“Gereğinden fazla konuşup, gereğinden fazla güldün” adımlarımız ahenkle birbirine karışırken gözlerimi devirip saçımı omzumdan geriye attım.
“Bu seni neden bu kadar ilgilendiriyor Altay?” artık konuşmak istiyordum. Bütün her şeyi ortaya koyup hislerimizi gizlemek istemiyordum.
“Neden mi ilgilendiriyor? Çünkü o adamın sana olan bakışından haz etmiyorum. Sana karşı arsız düşüncelerini zihninden geçiren adamı yanına yaklaştırmandan da hoşlanmıyorum” bu sözleri bile onu sinirlendirmişe benziyordu. Beni biraz daha kendine çektiğinde nefeslerimizi birbirinde hissettik.
“Okan’dan hiç yanlış bir hareket görmedim Altay. Sen abartıyorsun” umursamaz bir şekilde omuz silkip etrafta göz gezdirdim.
“Ben mi abartıyorum” dudağının kenarında alaycı ama öfke kırıntısı taşıyan bir sırıtma göründü. “Erkekler karşı tarafın zihninden geçenleri bakışlarından anlar” tok sesiyle konuşmuştu. Öfkesi arşa çıkmıştı lakin kendini tuttuğu belliydi.
“Niye? Hepiniz aynı şeyleri mi düşünüyorsunuz?” ona karşı attığım lafın karşılığında başını hafif geriye çekip kaşlarını çatarak yüzümü inceledi.
“Ben kimsenin karısına karşı duygular hissetmiyorum. Beni o ş*refsizle aynı kefeye koyma” dedi.
“Şu Okan konusunu artık konuşmasak olur mu?” şu anki huzurumuzun Okan yüzünden bozulmasını istemiyordum.
“O it yanına geldiğinde kovarsan konuşmamıza gerek kalmaz” son sözünü böyle etmişti. Yine her zaman ki gibi üste çıkmayı başarmıştı.
“Tamam, öyle yaparım” dedim gülerek. Gözleri gülüşüme indiğinde, kaşlarındaki çatıklık yavaşça düzeldi. Gerginliği suyla temizlenmiş çamur gibi yüzünden akıp gitti.
“Şöyle gülme” dedi etrafta göz gezdirerek.
“Niye?” dedim daha derin gülerek. Etrafı kontrol eden gözleri sonunda benimle buluştu.
“Gülüşünü herkesin görmesine gerek yok” yüzümü ağır ağır, hissederek izliyordu.
“Nasıl gülüyormuşum ki?” nazlı bakışlarım onun yüzünde dolandı.
“Katil edecek kadar” yüzü o kadar ciddiydi ki gözlerimi kırpıştırarak açtım.
“Ne?” gülüşümün arasına şaşkınlık karıştı.
“Yüzüne ve gülüşüne değen her yabancı gözü yok edebilecek kuvvetli hissi benim içime verme Duru” sanki bu konuda zorlanıyormuş gibi bakıyordu.
“Ben bir şey yapmıyorum canım” dedim kirpiklerimi kırpıştırarak.
“Bak işte” belimden biraz daha kendine çekip yanağını yanağıma yasladı. “Bu hallerinle akıllıyı delirtir, deliyi kendine hükmedersin” kulağıma fısıldadığı sözlerle omzundaki elimi sıkıp gözlerimi kapattım. Beni yerle bir edecek güce sahipti.
“Öyle mi yaparım?” sesim soluğum boğuklaşmış, gözlerimi açamaz olmuştum.
“Ah Duru ah” öyle bir içli ah çekti ki. Yanağımı yanağına sürterken bir an duraksadım. O andan sonra ikimizde dansın gücüne kendimizi kaptırdığımızda artık etraftan soyutlanmıştık. Bir yandan Yalın’ın akşamüstü müziği çalarken, güneşin kızıllığı etrafa çökmüştü. Adımlarımı Altay’ın adımlarına karıştırdığımda tebessümüm her daim dudaklarımdaydı.
Dans müziği durduğunda birbirimizden zor ayrılmıştık. El ele masamıza geçerken gözlerimi yanımda yürüyen Altay’dan ayıramamıştım bile. Etrafa yayılan korumaların bu gizemli adamın olduğunu anlayan insanlar bakışlarını bizden ayırmaz olmuştu.
Ona rağmen dik duruşundan ve kaya gibi sert bakışlarından ödün vermeden yürüyen Altay sadece bana bakınca tebessüm ediyordu. Masaya oturduğumuzda Umut, ayakta dikilmeye devam ederken Altay’ın kulağına doğru eğilerek konuşmaya başladı. Onların konuşmasına karışmamak için Yaren’le muhabbet etmeye başladım. Esra’nın çağırmasıyla onun yanına giden Yaren’le yalnız kalmıştım.
O sırada önüme konulan tabakla garsona teşekkür edip çatalımı alarak yiyeceklerden yemeye başladım. Tam o anda gözüme bir kağıt çarptı. Tabağın kenarına sıkıştırılmış küçük bir kağıt. Kaşlarımı çatıp kağıdı katlarından ayırdığımda gözlerim yazılanları okumaya başlamıştı bile.
“Seninle olan randevumuz yaklaşıyor küçük hanım. Bir nefes kadar yakınındayım” kağıdın sonunda bir isim vardı. Kim olduğu belliydi.
Cüneyt Korgan yazıyordu.
Korkuyla etrafıma baktığımda dikkat çekebilecek kimseyi göremedim. Bu kağıdı önüme bırakan garsonu bile tam hatırlamıyordum. Kalbîm hızla atarken, beynim uğuldamaya başladı.
“Ne oldu? İyi misin?” Altay Umut’la olan konuşmasını bitirdiğinde bana dönmüştü. Yüzümde ne gördü bilmiyordum ama kendi yüzüne işleyen kasılma ile dibime kadar geldi.
“Yanıma bir garson geldi” nefes nefeseydim. Derdimi anlatamayacak kadar korku içime yüklenmişti.
“Ne oldu? Bir şey mi yaptı garson?” kolumu tutup yüzüme doğru eğildi.
“Bana, bana bir kağıt-” cümlelerimin neden sonu yoktu. Neden kalbim yerinden çıkacak gibi artıyordu.
“Anlatacak mısın, yoksa burayı sana dar eden o garson itini bulmak için masaları tek tek devirmeye başlayayım mı?" artık sabrının sonundaydı. Madem konuşamayacaktım kağıdı vermem en mantıklısıydı. Elimi kaldırdım ve avucumun arasında sıkı sıkıya tutup buruşturduğum kağıdı ona uzattım.
Kağıdı açıp okuduğunda gözlerindeki o sakin, korumacı ışık bir anda sönüverdi. Yerini zifiri bir karanlığa, damarlarında kaynayan o eski, tehlikeli öfkeye bıraktı. Parmaklarının arasındaki kağıdı o kadar sert sıktı ki eklemleri bembeyaz kesildi, kağıt avucunun içinde ezilip bir hiç oldu.
Çenesindeki kas kasıldı, dişlerini birbirine o kadar sert bastırdı ki kemiklerinin gıcırtısı aramızdaki o ağır sessizlikte duyuldu.
“Sana yemin olsun bu kağıdı senin eline tutuşturan eli de, buna cesaret eden o iti de bu şehre gömeceğim. Şimdi dik dur ve sakın gözünden tek bir damla yaş bile akıtma. Arkanda ben varım” Arkamda bir dağ vardı. O dağ benim sığınağım, yuvam, nefes aldığım tek yerdi.
“Korkuyorum” korkum Altay’a da bir şey olmasıydı. Ya ona zarar verirse diye korkmadan edemiyordum.
“Buradan gidiyoruz” Altay ayağa kalkarken elimden tuttu. O an onun sıcacık ellerinin arasında ısınmaya başlayan ellerimin nasıl buz kestiğini anladım. “Arkadaşının hediyesini verebilecek kadar iyi hissediyor musun?” kulağıma fısıldadığı cümlelerle sadece başımı sallayabilmiştim. En azından hediyesini verebilecek kadar iyi olmalıydım.
“Duru, iyi misin?” Yaren’in yanıma gelip kolumdan tutmasıyla başımı kaldırıp ona baktım.
“Sonra anlatırım Yaren” dedim kolunu tutup onu rahatlatmaya çalışır gibi.
“Korkmam mı gerek?” dedi şüpheyle.
“Lütfen” dedim üstelemesini istemeyen gözlerle. “Sonra”
“Tamam, ama en kısa zamanda konuşacağız” dedi. Başımı sallayıp Esra’nın yanına gittiğimizde yüzüme tebessümü zorla kondurdum.
“Tebrik ederim çiçeğim” dedim geri çekilerek. Altay o arada damadın elini sıkıyordu. Bu tablo nedense hoşuma gitmişti.
“İyi ki yanımdaydın Duru” Esra’nın duygusal gözleriyle ona bir kere daha sarıldım.
“Her zaman” dedim. Altay yanımda dururken elini arkaya uzattı. Umut’un avucuna koyduğu kutunun ne olduğunu anlayamadan kutuyu bana uzattı. Anlamaz gözlerle ona baktığımda gözüyle kutuyu işaret etti.
“Hediyemiz” cümlesi içimdeki panik atağı geçirdi. Bir gibi, bütün gibi, bir elmanın iki yarısı değil de bir elmanın bütünü gibi konuşması beni mutlu etti.
Kutuyu Esra’ya uzatıp tekrar tebrik ettiğimde mahcupça teşekkürlerini iletmişlerdi. Kapağını açtığı anda Esra’yla birlikte bende hediyeyi görmüştüm. Bir pırlanta setiydi ve ne kadar değerli taşlardan olduğu görünüyordu.
“Ne zahmet ettiniz? Bu çok yüksek bir hediye” Esra mahcupça baktığında Altay sakin sesiyle konuştu.
“Bu karımın hediyesi. Onun için değerli bir insansınız” bu cümleyle Esra bana imalı bakışlarla baktı. O imadan neler dediğini biliyordum. Altay’ı övmekten başka şey değildi.
Son konuşmalarımızı da yaptıktan sonra Altay’la birlikte düğün yerinden ayrılmıştık.
****
Geçmişimde kararan ışıkların yerini nice kandil ışıkları almıştı. O ışıkları elleriyle tek tek açan kişiyse Altay’dı. Rüzgar esse kokusu burnuma geliyordu sanki. Varlığının bu dünyada nefes aldığını bilmek yaşamama sebepti. Altay dolan zihnimin arasından Yaren’in sesiyle sıyrıldım.
“Keşke bana o anda söyleseydin. Bende seninle gelirdim” yüzünde bariz bir üzüntü vardı.
“Oraya arkadaşımızın düğünü için gittin. Yarıda kesmek istemedim” içten tebessümle baktım. Düğündeki bütün olup bitenleri şimdi anlatabilmiştim. Duydukları karşısında şok olduğunda ilk işi bana kızmak olmuştu. Ona söylemediğim için fazlasıyla kızmıştı.
“Olsun. Senden önemli değil ya” bakışlarında sıcak sevgi vardı.
“Geçti gitti artık. Hem iyiyim bir sıkıntı yok” korkmaması için tebessüm ediyordum.
“Allahtan Altay enişte kağıdı veren garsonu bulmuş” rahatlayan yüzüyle konuştu.
“Hiç hatırlatma. Şu üç gün Altay’ı ikna edebilmek için akla karayı seçtim” Omuzlarım gayri ihtiyarı aşağı düşerken rahatlayan yüzümle nefesimi dışarı verdim.
“Sonunda ikna oldu ama sen ona bak” imayla bana güldüğünde bende güldüm.
“Şaşırmadım değil. Asla benim sözüme itimat etmeyen biriydi” asansör kapısı açıldığında kol kola girip ofis binasının dışına doğru yürümeye başladık.
“Gerçekten anlamıyor musun yoksa anlamamazlıktan mı geliyorsun?” dedi.
“Neyi?” Anlamaz şekilde ona baktım.
“Adam seni sevdiği için söylediklerini önemsiyor. İlk karşılaştığınızda soğukkanlılıkla birini öldüren Altay şimdi senin sözünü dinleyip yanlış yapan birini öldürmüyor” anlamamı ister şekilde gözlerime baktı.
“Yok canım” dedim kalp çarpıntısıyla önüme dönerek. “Altay’ın beni sevdiğini düşünmüyorum” gerçekten beni seviyor olabilir miydi?
“Senin gibi akıllı kız niye böyle meselelerde alık olur ki” gözlerini devirip koluma girdi ve yürümeye devam etti.
“Alık felan değil ben” kaşlarımı çatıp konuştuğumda onun sadece bir yere baktığını gördüm. Bende başımı çevirip onun baktığı yere baktığımda görmeyi beklemediğim kişiyle karşı karşıya geldim.
“Amcan” Yaren sessiz bir şaşkınlıkla bunu derken ben yerimde öylece kalakalmıştım. Arabasının önünde ayakta dikilmiş bana bakıyordu. Tam adımımı atacaktım ki arkamdan gelen Umut yanımda durdu.
“Ne yapacağı belli olmaz. Seni o itin yanına gönderemem” Umut konuşurken ben hala amcama bakıyordum. Beni kaçırdığı, tokat attığı, parasının karşılığı Doruk’a vereceği anlar gözümün önüne geldi. Onunla uzun zamandır karşılaşmadığımı o an anladım.
“Ne diye gelmiş onu soracağım. Sen biraz geride bekle” Umut’un yanından geçip amcama doğru yürüdüğümde içim korkuyla titredi. O anları hala unutamamıştım.
“Ne işin var burada?” dedim ruhsuz sesimle.
“Bunları imzala diye buradayım” bana doğru uzattığı kağıtlara kaşlarımı çatıp baktım.
“Ne bu?” Dedim elime alarak.
“Ayvalıkta olan arsadaki hissenden geri çekilmene dair kağıtlar” o kadar rahattı ki yüzsüzlüğüne şaşırıyordum.
“Niye geri çekiliyormuşum?” Babamdan bana kalan mirastan biriydi. Amcam gibi bende o arsaya ortaktım.
“Kapımda alacaklı kişiler duruyor. Kocan tonca para içinde yüzerken kıytırık bir arsaya ihtiyacın olmaz. O arsayı satıp borcumu kapatacağım” arsanın maddi değerinin yüksek olduğunu biliyordum. Kimi kandırmaya çalışıyordu acaba?
“Benim üzerimden yaptığın borcu babamın bana bıraktığı arsayı satarak mı ödeyeceksin?” İğrenerek baştan aşağıya onu süzdüğümde tekrar konuştum. “Kesinlikle imzayı atmayacağım” tam yanından geçip gidecektim ki kolumdan tuttu.
“Duru!” dedi kolumu daha sıkı tutarak. “Pişman edeceğin laflar etme” gözü dönmüş gibi bakıyordu. Arkamdaki korumayı görmeyecek kadar hırslıydı.
“Pişman olacak kişi ben değilim sensin amca. Beni para karşılığı sattın, o olmayınca da kaçırıp kocamdan para koparmaya çalıştın. Şimdi de gelmiş babamdan kalan mirasın üstüne konmaya çalışıyorsun” biraz olsun yaptığı yanlışları anlamasını istedim.
“Zor durumdayım anlamıyor musun? Gebertecekler beni” o an saçının başının dağınıklığını, kıyafetlerinin ütüsüzlüğünü fark ettim.
“Paraları alırken bana sordun mu? Tabi ki sormadın” kolumu elinin arasından hızla çektim. “Şimdi nasıl ödersen öde” dedim.
“Seni öldürürüm” amcam bir anda iki kolumdan da tutup beni sarstığında biraz uzağımızda duran Umut’un kızgın sesini duydum. Bize doğru geliyordu.
“Hiçbir şey yapamazsın” dedim ona meydan okuyarak. Bu sözüm onu daha çok öfkelendirmiş olmalıydı ki kolumdaki elini kaldırıp yüzüme doğru hızla indirmeye kalkıştı. Saniyelerin içinde o tokat yanağıma değmedi. Hatta amcamın beni yere acıtacak şekilde tuttuğu kolum elleri arasından kurtuldu. Ne zaman geldiğini anlamadığım Altay ne olduğunu anlayamadan amcamı benden uzaklaştırmış ve yere fırlatarak üstüne çıkmıştı.
“Sen benim kadınıma, benim karıma nasıl el kaldırırsın” dedi hiddetli sesiyle. Amcamın boğazını öyle bir sıkıyordu ki, boynundaki damarlar meydana çıkmıştı. “Hangi hakla el kaldırırsın söyle lan” Altay’ın takım elbiseden gerginleşen sırtını ve omuzlarını görüyordum.
“Hangi cüretin cesaretinde boğulacağını bile bile yüzüyorsun kansız Halit” yüzüne bir yumruğu daha geçirdiğinde amcam canının acısıyla sağa sola sızlanmaya başladı.
“Altay, tamam dur” dedim yerimden kımrayamadan.
“Seni öldürürüm” amcamın yakalarını tutup kendine doğru kaldırdı. “Bunu hiç düşünmeden yaparım” gözlerinde öyle büyük bir dehşet vardı ki kendinden geçmişti.
“Tamam bırak” amcam boğazından zorla çıkan sesiyle Altay’ın sıktığı elini açmaya çalıştı. “Tamam daha karşısına bile çıkmayacağım” dedi.
“Elinden yediğin kurşunun acısını unuttuysan alnının ortasından yiyeceğin bir diğer kurşunla hatırlatmasını bilirim” dedi yakasını hızla bırakıp yere doğru atarak. “Bir daha seni Duru’nun yakınında bile görmeyeceğim” Amcamın yerde sızlanan yüzüne tiksintiyle bakıp yana döndü ve bana doğru yürüdü. Hiç konuşmadan, hiçbir şey demeden elimden tutup beni yürütmeye başladı. Arkama dönüp Yaren’e el salladığımda oda bana aynı karşılığı vermişti.
Önüme dönüp Altay’ın sırtına baktım. İkimizde suskunduk. Sadece arabasının yanında bekleyen şöföre benim arabamı eve götürmesini emretti. Sonra tekrar yürüyüp arabanın ön kapısını benim için açtı. Belki de ilk defa benim için arabanın kapısını açmıştı. Az önceki yaşadıklarımızı unutacak kadar bu yaptığı hoşuma gitmişti. Yanından geçip arabaya binecektim ki bir anda beni kolumdan tutup durdurdu. Bir eli kapının kulpunu tutarken diğer eli kolumu tutuyordu. Yan bir şekilde önünde dururken gözlerinin en içine baktım.
Susuyorduk. İkimizde konuşmamayı tercih ettik. Kolumdan tuttuğu elini bırakmadan diğer elini kaldırdı ve enseme koyup beni kendine çekti. Dudakları alnıma değdiğinde gözlerimde istemsizce kapanmıştı.
Öyle derinden öpmüştü ki bütün vücudumun tatlı titremesine engel olamadım.
“Bir daha kimsenin canını acıtmasına izin verme” geri çekilmiyordu. Dudakları konuştukça alnıma değiyordu.
“Tamam” diyebildim sadece.
“Şimdi geç bakalım yerine” takılır şekilde konuşmasına gülmeden edemedim. Yerime geçtiğimde kemerimi işaret edip kapıyı kapattı. Emniyet kemerini takmadan yolculuk yaptırmıyordu. Bu hassasiyetini anlayamıyordum. Düşünceler arasında kemeri takarken Altay sürücü koltuğuna oturarak arabayı sürmeye başlamıştı.
“Neden gelmiş?” sesi tekrar ruhsuzluğuna büründü. Amcamdan bahsettiğini anlamıştım.
“Ayvalıkta babamdan kalma ortak arsamız var. Payımı ona bırakmamı söyledi. Alacaklıları kapısındaymış” son cümlemi yüzüm buruşarak söylemiştim. O alacaklıklardan biride Doruk olmalıydı.
“P*ç kurusu” ağzından çıkardığı küfürle elini direksiyona vurdu. “Onu öldürmekten beni alıkoyan tek şey varsa oda senin amcan olması. Sen umrumda değil de dönüp alnının ortasından vurayım. Tek lafına bakar” siniri hala geçmiş değildi.
“Amcam olması umrumda bile değil. Ben artık senin katil olmanı istemiyorum” geçmişinin üstüne topraklar örtüp o toprağa çiçekler ekmek istiyordum. Her şeyi unutmaya ihtiyacımız var.
“Hayatımda şahit olmadığım duyguları yaşatıyorsun Gece Karası” tek eliyle direksiyonu tutarken avucunun içiyle direksiyonu sağa doğru kaydırdı.
“Nasıl duygular?” merakla ona baktım.
“Şimdi sırası değil” bu adamın her sorudan kaçması gözlerimi devirmeme sebep oluyordu.
Sonunda eve gelebilmiştik. Demir kapı açıldığında araba tekrar hareket etti ve bahçeye girdi. Malikanenin dış cephesindeki bütün aydınlatma ışıkları yanıyordu. Arabadan çıktığımda Altay’da çıkmıştı. Korumalar arabalarından hızla inip yerlerine geçtiğinde, ortaya sessizlik çöktü. Altay’la birlikte eve girdikten sonra Halime ablanın hazırladığı masaya oturduk. Bitmeyen bir muhabbetin içinde Altay’la yemeklerimizi yemiştik. Onunla böyle sohbet etmek beni mutlu ediyordu. Yemek sonunda mutfağa gidip kahve yapmaya koyuldum.
Zeliş ve Halime ablanın yapma tekliflerini reddedip kendim yaptım. Elimdeki tepsi ile salona girdiğimde Altay’ı masada göremedim. Gözlerim onu aradığında bahçeden sesinin geldiğini duydum. Elimdeki tepsiyi masanın üstüne bırakıp balkon verandasından dışarı çıktım.
Bir eli cebindeyken, diğer eliyle telefonu kulağında tutuyordu. Arkası bana dönük olduğu için geldiğimi anlamamıştı.
“Hesabına 20 milyon yatır” cümlesi kaşlarımı çatmama sebep oldu.
“Bu kızın üstünde tek bir söz sahibi bile olamayacak anladın mı? Adını ağzına alırken destur çekip korkuya bürünüp öyle konuşacak. Bu söylediklerimi kelimesi kelimesine ilet” biraz daha konuşup karşı tarafı dinledikten sonra telefonu kapatabilmişti. Ceketinin iç cebine telefonu koyduktan sonra arkasına dönmüştü ki beni gördü. Kaşları kısa bir an çatılıp gözleri kısıldı. Büyük ihtimalle konuşmaya neresinden itibaren şahit olduğumu sorguluyordu.
“Parayı yolladığın kişi amcam mı?” cümleye başlayıp her şeye şahit olduğumu belki ettim.
“Evet” dedi bakışlarını kaçırıp bana doğru adım atarak.
“Neden parayı yolladın ki?” merakım her şeyin önüne geçmişti.
“Sana gelebilecek bütün zararların önüne geçmek istiyorum” Gözlerinin derinliğinde, sadece benim için açan saklı bir bahçe vardı ve o bahçenin tek bir yaprağını bile incitmekten korkar gibi bakıyordu.
“Anlaşmamız bu yönde değildi. Herkes kendi başının çaresine bakacak demiştin” yüzünün her zerresini inceleyip dikkatle baktım.
“Anlaşmanın maddeleri değişeli çok oldu Ölüm Çiçeği” gözlerinde bir şey vardı. Bir yıkım. O yıkımın ardındansa yeniden doğuş.
“Benim neden haberim yok” dedim.
“Uzun zamandır kendini göstermek isteyen gerçeklerden benimde yeni haberim oldu” dudaklarında geç kalınmışlığın pişman kalınan tebessümü dolandı.
“Kafamı çok karıştırıyorsun Altay” dedim bende ona doğru adımlayarak. “Amcamın benim için aldığı para 10 milyondu. Neden 20 milyon verdin peki?” diye devam ettim. Bütün sorularımın cevabını merak ediyordum.
“Onun evinde kaldığın zamanların karşılığı. Senin üstünde tek bir hakkı bile olmasın” bu cümle kimsesizliğimi silip süpürdü. İlk defa kendimi bu dünyada ‘ben de varım’ diye tam manasıyla yaşadım.
“Bu bana verdiğin değer çok güzel biliyor musun?” alt dudağım titrediğinde ağlamamak için kendimi sıktım.
“Bir bilsen daha neler hak ettiğini” ellerini kaldırıp enseme koydu ve beni yavaşça kendine çekti. Hala itiraf edilememiş bir gerçek vardı. O itiraf benim içimde durmadan yeşeriyordu. Altay’da bu duyguların aynısından var mıydı bilemiyordum. Bunu onun ağzından çıkmadan anlayamazdım.

****

“Duru abla aşırı güzel olmuşsun” dış kapının yanındaki aynadan son bir kez kendimi inceledim.
“Yani o kadar da değil” dedim hala kendimi incelerken.
“Yani mi?” Zeliş saçmalıyormuşum gibi baktı. Bu bakışına kıkırdamadan edemedim.
“Tamam tamam hadi oyalama beni” utanarak koluna vurduktan sonra dış kapıyı açtım ve dışarı çıktım.
“İyi eğlenceler” dedi kapıyı kapatmadan önce.
“Teşekkür ederim canım” el sallayıp önümdeki üç basamaktan indim ve arabaların yanında dikilip korumalarla konuşan Altay’a doğru yürümeye başladım. Etrafındaki korumalara hummalı bir şeyler anlatıyordu. Gelişimi hissetmiş gibi başını bana çevirdi. O an havada olan eli durdu tıpkı bakışları gibi.
Aramızdaki her adım erirken, gözlerinde biriken o yoğun ışıkta kendimi gördüm.
Mesafe kısaldıkça o harelerin nasıl titrediğine şahit oldum. Altay bambaşka biri olma yolunda ilerliyordu.
Sonunda karşısında durduğumda, bakışlarındaki o kor ateş içimi titretti. İnsan kelimeler olmadan da sadece bakarak baştan aşağı sevdayla kuşanabilirmiş. Aramızdaki suskunluk beni baştan aşağıya süzmesiyle daha fazla derinleşti. Bakışları korumaları bulduğunda ufak bir baş hareketiyle hepsini yanımızdan yolladı. Şimdi baş başa kalmıştık.
“Tehlikeli bir güzelliğin var” bunu dediğine kendi bile farkında değil gibi dalgınca söylemişti.
“Teşekkür ederim” dedim ince tebessümle. O tebessümde heyecan saklıydı. “Sende fena değilsin” bu cümlemle birlikte kaşlarını yukarı kaldırdı ve yan gülüşle başını aşağı yukarı salladı.
“İltifat mı ettin şimdi?”
“Biraz” dedim kıkırdayarak.
“Önden hanımlar” gülerken aynı zamanda eliyle arabayı işaret etmişti. Yanından geçip arabaya yürüdüğümde yine ve yeniden kapıyı benim için açmıştı. Bu inceliklerine alışmaya başlamıştım.
“Leyla doğurdu doğurmayacak mıydı ya?” dedim gülerek. Zamir ve Leyla bayadır görüşmedik diyerek bizi dışarıda yemek yemeye davet etmişlerdi. Altay bu teklifi bana sunduğunda ilk defa bana danıştığını fark etmiştim. Bu Altay’ın değişen fıtratındaki hallerinden biriydi.
“Karı koca dışarı çıkmayı, gezmeyi seviyorlar. Huyları bu” Altay’da gülüp başını iki yana salladı. Arabaya bindikten sonra konuşmayla geçen yolculuğu restoranın önünde bitirdik. Arabadan indiğimde Altay yanıma gelmişti. Hiçbir şey söylemeden elimden tutup kapıdan içeri girdiğimizde masalarda yemek yiyen insanlara baktım.
“Şuradalar” dedi Altay yanımda. Başıyla işaret ettiği yere baktığımda Zamir ve Leyla’nın bize el salladığını gördüm. Yanlarına gidip kısa bir sarılmanın ardından yerlerimize oturduk.
“Baya oldu görüşmeyeli” dedi Leyla zarif tebessümüyle.
“Evet, gerçekten öyle oldu” dedim bende aynı karşılıkla. “Miniş baya büyümüş gibi duruyor” karnını işaret ettim.
“Hem de nasıl büyüme. Doğuma çok az kaldı. Geceleri bile uyuyamıyorum artık” karnını okşayıp derin nefes aldı.
“Heyecandan mı?” diye sorduğumda güldü.
“Heyecan var tabi ama artık kaburgalarıma çok baskı uyguluyor. Aldığım nefes yetmiyor gibi. Burnumun şişip nefes alamamamda çabası tabi” dedi gözlerini tatlı bir serzenişle devirerek.
“Hamilelik bu kadar zor mu?” dedim endişeli bakışlarla.
“Gözün korksun diye söylemedim. Güzelliğinin yanında bunlar hiçbir şey. İçinde kıpırdayan minik bir bedenin olduğunu bilmek dünyalara bedel” gözlerinde anlatırken bile müthiş bir duygusallık oluştu.
“Bebeğinden bahsederken gözlerinin içi parlıyor” yüzümde tatlı tebessüm oluştuğunda başımı çevirip Altay’a baktım. Yüzünde derin bir mana vardı. Gözleri beni inceliyordu. Sanki nefes bile almayı durdurmuş sadece bana odaklanmıştı.
“Ee siz düşünmüyor musunuz çocuk? Hem bizimkine de arkadaş olmuş olur” Zamir içeceğinden bir yudum aldığında garson yanımıza gelip menüleri masaya koymuştu.
“Çocuk güzeldir. Fena fikir değil” Altay’ın söylediği ile gözlerimi şokla sonuna kadar açtım. O ise yüzümde ne gördü bilmiyorum ama keyif almış gibi yan bir şekilde sırıttı.
“Altay” dedim sessizce. Bu cümleyi kurmuş olması şaşırılmayacak gibi değildi.
“Utanma canım. Bunlar normal şeyler. Yabancı değiliz ya” Leyla aramızdaki bakışmalara kahkaha atıp elini karnına koydu.
“Yok, utanmadım” katiyen yalandı. Altay’ın yüzüne bakamıyordum bile. Gözümün önüne gelen şeyler hiçte masum değildi. Bu ise daha da utanmama sebep oluyordu.
“Neler geçiriyorsun o zehir gibi aklından söyle bakalım?” Altay kulağımın dibine kadar yaklaşıp fısıldadığında tükürüğüm boğazıma kaçacak gibi oldu. Zamir ve Leyla’nın menüden yiyeceklerini seçmeleri bir nebze olsun rahatlatmıştı.
“Hiçbir şey” dedim başımı hafif ona doğru çevirip dibimdeki yüzüne bakarak. “Ne yiyeceğim onu düşünüyordum” boğazımı temizleyip önüme döndüm.
“Ne yesek acaba?” sesindeki imayı anladığımda başımı yine hızla onu çevirip omzuna vurdum. O ise gözlerindeki eğlenen kıpırtılar ile gülüyordu.
“Ne ima ediyorsun sen?” dedim fısıltıyla. Sesimin duyulmasını istemezdim.
“Sen ne düşündüysen onu” bu kadar açık konuşmasına bayılıp gidecektim. Altay’a neler olmuştu böyle Allah aşkına.
“Ben bir şey düşünmedim” yanaklarım alev topuna dönmüştü.
“Hiç öyle durmuyor. Şu an, şu dakika hepsini tek tek sıralayabilirim” benimle uğraşmayı seviyor gibi daha çok üstüme geldi. Çığırıp ayağa kalkmama az kalmıştı.
“Karar verdiniz mi?” dedi Leyla beni bu durumdan kurtardığını bilmeden.
“Ben çoktan verdim” dedi Altay hala başını benden çevirmeden. Bu cümlesinde bile büyük bir ima vardı. Yandan ve utanan bakışlarla ona baktığımda gözünü kırpıp geri yerine doğruldu ve sandalyesine yaslandı.
“Durucum evlilik nasıl gidiyor? Birbirinize alışabildiniz mi?” Leyla siparişini verdikten sonra menüyü garsona uzattı.
“Çok güzel gidiyor” dedim yanımda oturan Altay’a bakmadan.
“Altay seni yoruyor olmalı. Fıtratı zor birisi çünkü” Zamir arkadaşına sırıtarak baktı.
“Gayette eğlenceli birisi” dedim imayla. Öyle olmadığını Altay’da ben de biliyordum ama bunu ortaya dökmeyecektim. “Hatta inanmazsınız ama bu koca cüssesiyle salıncakta bile sallanıyor” intikamımı alan gözlerimdeki kıpırtılar Altay’ın gözlerini sonuna kadar açmasıyla daha çok arttı.
“İnanmam” dedi Zamir kahkaha atarak.
“Hem de o kadar seviyor ki. Bu zamana kadar nasıl sallanmamışım bile dedi” hepimiz bu lafın üstüne kahkaha atarken Altay şok oluşunu üstünden atabilmiş değildi.
“Yok öyle bir şey. Benimle uğraşmayı seviyor. Ondan böyle konuşuyor” bakışlarını bana çevirip kısık gözlerle baktı.
“Ne oluyormuş ki Altay. Tabii ki sevebilirsin sallanmayı. Evlilikteki çocuklaşmalarda çok güzeldir” Leyla gülmesini durdurup sonunda konuşmuştu.
“Değil mi canım. Hem ne olmuş sallandıysa” dedim Altay’a göz kırparak. Onu yerle bir etme sırası bendeydi. Altay ise bu yenilgiyi kabullenememiş olmalı ki sandalyemi alttan tutup kendine doğru çekti. Ani çekmesiyle yüzümdeki gülüş durmuş korkuyla masadan tutunmuştum. Şimdi tamamen ona yakındım ve kulağıma doğru yaklaşıp konuşmasına yutkunarak karşılık verdim.
“İstersen herkesin içinde kimsenin duymasını istemeyeceğin sakarlıklarını anlatayım” Bakışları muzip bir neşeyle canlandı.
“Neymiş o sakarlıklarım” Kaşlarımı yay gibi gerip meraklı gözlerimi yüzüne diktim.
“Kendi ellerinle astığın o hamakta sallanmak isterken içine nasıl sıkıştığını, nasıl çırpındığını, en sonunda yere düşerek kurtulduğunu ve daha nicesini” dedi sırıtarak.
“İyi de ben bunu akşam vakti kendi kendime bahçede otururken yaşadım. Sen nereden gördün ki?” Gözlerim hayretle irileşerek ona döndüm.
“Ben her şeyi görürüm” Gözleri, içimde sakladığım ne varsa tek tek okuyor gibiydi.
“Her şeyi mi? dedim.
“Sana dairleri” yüzümdeki bilmiş gülüş yerini duygu yüklü bir kelebeğe çevirdi. Kalbimse o kelebeğin kanat çırpma sesinde hayat buldu. Altay’ın son zamanlardaki değişimine dayanamayan kalbim bayılmaların eşiğine gelecek kadar hızlı atıyordu. Bu halleri çok hoşuma gidiyordu ama tekrardan aramıza bir şey girmesinden çok korkuyordum.
Yemekler gelip güzel muhabbet eşliğinde yedikten sonra tatlılara geçmiştik. Tatlılar gelene kadar lavaboya gideceğimi söyleyip ayağa kalkmıştım. Leyla’da istersem gelebileceğini söylediğinde zahmet etmemesini söylemiştim. Lavaboya gidip işimi hallettikten sonra dışarı çıkmak için kapıyı açacaktım ki kapı bir anda bana doğru açıldı. Saniyeler içinde ne olduğunu anlayamadan içeri giren kişinin Doruk olduğunu görmemle şok geçirdim.
“Ne işin var senin burada?” Kızgınlığım hat safaya çıkmıştı. O ise beni hiç duymamış gibi kapının kilidini kitleyip bana doğru döndü.
“Bir türlü seninle konuşamadım. Aynı evin içinde sana bir adım yakınlaşamadım bile. Seni nasıl merak ettiğimi bir bilsen” yüzümü buruşturup geriye doğru adımladım. Onunla aynı yerde baş başa kalmaya bile tahammülüm yoktu.
“Sen beni hangi hakla merak ediyorsun?”
“Vuruldun” yüzü acı içinde kırıştı. “Ölebilirdin. Seni kaybedebilirdim” ellerini bana doğru uzatıp bana dokunmaya çalıştıkça daha çok geriye gittim. Sırtım bu sefer duvara çarpmıştı. Onun bana attığı adımların sonunda onunla duvar arasında sıkışıp kaldım.
“Altay’ın evini de barını da kurşunlatıp benim vurulmama sebep olan sensin. Tehlikeyle nam salmış Cüneyt Korgan’ın haberini bana yaptırıp tehlikeye girmeme sebep olanda sensin. Şimdide gelmişsin seni merak ediyorum diyorsun. Ben senin gibi ikilikli birisine ölsem de inanmam” ona tiksinerek bakıyordum.
“Ben sana bir şey olmasına izin verir miyim Duru? Sen benim kendi canımdan çok sevdiğimsin” gözlerindeki ıslanmaya şahit oldum. Bunları yapan kendisi değilmiş gibi acı çekerek bakıyordu.
“Evi ve barı kurşunlattım çünkü Altay’ın sana olan yakınlığını artık kaldıramıyorum. Sana dokunmasına, yakınında olmasını hazmedemiyorum. Ben o kurşunları özellikle kimseye sıkmayın diye tembihledim ama gel gör ki sen tam da o anda arabanla dışarı çıkmışsın. Senin yaralandığını duyduğumda başımdan aşağı kaynar sular aktı. O adamların hepsinin hesabını tek tek ellerimle verdim” beni ikna etmeye çalışıyordu.
“Cüneyt Korgan’ı hangi hakla başıma sardın?” diye sordum sadece.
“Seni yanıma çekebilmek için. Altay’ın Cüneyt’le olan savaşı senin yüzünden daha çok kızışacağı için seni kendisi bırakacak. Eminim bunu yapacak” kendi kendine konuşup başını sallamaya başladı. Bu konuda haklı çıkacağından çok emindi. Eğer haklı çıkmazsa ortalığı yıkacak gibi duruyordu.
“Bu saçmalıklarını daha fazla dinleyemeyeceğim. Hiçbir dediğine inanmıyorum” tam yanından çekip gidecekken kolumdan tutup beni duvarla arasında sıkıştırdı.
“Firuze’nin nasıl öldüğünü öğrenebildin mi peki?” bilerek üstüme geliyordu. Aklıma sokacağı kuşkularla Altay’a hesap sormamı istiyordu.
“Hayır öğrenmedim. Sormadım da” yalan söylüyordum. Evet öğrenememiştim ama sormuştum. “Senin oyunlarına gelmeyeceğim Doruk. Bırak beni” gözümle elini işaret ettim.
“Benim oyunum öyle mi? Firuze ve Altay’ın arasındaki aşkta mı oyundu o zaman. Altay gibi bir adamın evlenme teklifi etmek için önünde diz çöktüğü kadında mı oyundu Duru. Bunu biliyorken beni birbirinizi sevdiğinize inandıramazsınız. Beni öfkelendirip, kızdırmak için yapıyor biliyorum ama istediğini ona vermeyeceğim. Sen kendi ayaklarınla bana geleceksin. O Altay’ın bütün planını anlayıp sen geleceksin benden duymak isteyeceksin.” Kelimeleri öyle yıkıcıydı ki daldığım hayalden beni kesip kopartarak çıkarıyordu.
“Belki bütün öğrendiğin gerçekler hiç tahmin etmediğin şeylerle dolu olacak ama artık öğrenmelisin” etrafımdaki insanların şifreli konuşmasından bıkmıştım.
“Bırak beni” dedim onu itip önünden çıkarak. Bu sefer hiçbir şey yapmamıştı. Onu arkamda bırakıp dışarı çıktığımda elim ayağım titriyordu. Benim neye ve kime inanmam lazımdı. Bilmediğim neler vardı da saklanıyordu. Artık öğrenmem gerekti biliyordum. Adımlarımı masaya doğru atarken Altay’ı izledim. Benden neler saklıyordu ya da sakladığı şeyler var mıydı? Artık kimse tarafından kandırılmak istemiyordum.
Devam Edecek…

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

233okunma 21beğeni 8yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18