14.BÖLÜM (Masal)

Vaveyla Yazarı: Biranne yazar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 29Şu an: 14.BÖLÜM (Masal)

Bu bölüm Altay’ın geçmişinden bir kaç kesit okuyacaksınız. Benim açımdan peçeteyle yazdığım kısımlar oldu. Sizde nasıl bir tesir bırakacak yorumlarda bahsedin 🪶

Üzümlü kekim Altay’a çok üzülüyorum ya. Böyle bir adamın ruhunda ve kalbinde köklü değişiklere sebep oluyor işte Duru. Bunu bu bölümde daha iyi anlarsınız 🤍

Kalbini eksik etme Gece Karası 🌟
Ve en önemlisi seninle yorumlarda buluşalım ✨

*****

Doruk’un bunu yapabildiğine inanamıyordum. Bu kadar ileri gidebileceğini düşünmezdim. Onun yüzünden vurulmuştum. Onun yüzünden başıma Cüneyt gibi biri bela musallat olmuştu. Saç diplerime kadar titrediğimi hissettim. Bir elimle duvardan tutunurken yerimden bir milim bile oynayamadım. Yerdeki dalgın bakışlarımın kendine gelmesine sebep olan kişi ise Altay oldu.
Ne ara konuşmasını bitirip kapıdan çıkmıştı bilmiyordum ama kapıdan çıktığı anda beni görmesiyle şaşkınlığı gözlerine kısa bir an yansımıştı. Arkasına bakıp tekrar bana döndü ve kolumdan tutup beni yürütmeye başladı. Uzun koridordaki herhangi kapılardan birini açtı ve beni içeri soktu. Girdiğimiz oda banyoydu. Kapısını kilitleyip beni karşısına aldığında artık onunla yüz yüzeydik.
“Neden buraya geldin?” dedi fısıltılı sesiyle.
“Senin yanına gelmek istedim” duyduklarım karşısında hala toparlanabilmiş değildim.
“Ne zamandır oradaydın?” yüzümü inceledi detaylıca.
“Cüneyt Korgan’ın haberini Doruk’un yollattığını da, barını ve evini kurşunlattığını da duydum” göğsümün ortasına çöreklenen korku Altay’ın gözlerine yansıdı.
“Her şeyi duyduysan bütün yaptıklarının cezasını çekeceğini de biliyorsundur” elini kaldırdı ve yanağıma yasladı. “Tek bir korkuyu bile gözlerine yolcu etme Duru” Konuşurken sesine bürünen o düşünceli tavır beni daha çok Altay’a bağladı.
“Nasıl öğrendin bütün bunları?” dedim merakla.
“Öğrendim bir şekil. O olaydan sonra araştırıyordum ” eli hala yanağımda yaslıyken başparmağıyla okşadı.
“Ne zaman peki?” Dokunuşunda mayışmam normal miydi?
“Dün” dedi Altay. Bu beni rahatlatmıştı. Altay’ın bunu bile bile beni bu eve getirdiğini duysaydım yine aynı acıları yaşardım.
“Şimdi ne yapacaksın?” Düşüncelerimde boğulup gitmeme az kalmıştı.
“Bugün bu evden gideceğiz” duyduğum bu cümle beni o düşüncelerde boğulmaktan kurtardı.
Yüzümde oluşan tebessüm ona olan sevgimin çokluğuyla arttı. Bir anda parmak uçlarımda yükseldim ve boynuna sarıldım. Kokusu burnuma dolarken, göğsünü göğsümde hissettim. Kalp atışlarım onun göğsüne karışırken, onun kalp atışları da benim göğsüme karıştı.
“Teşekkür ederim” dedim boynuna biraz daha sıkı sarılarak. “Bu ev sanki üstüme üstüme geliyordu” sesimin titremesine engel olamadım. Çok geçmemişti ki Altay’da kollarını belime dolamıştı. Burnunu saçlarımın arasına yaklaştırdığını hissettiğimde sesini çok yakınımdan duydum.
“Baştan bu eve gelmemeliydik” belimdeki kollarının sıcaklığıyla kendimi güvende hissedip başımı bu sefer omzuna yasladım.
“Yanımda sen olduğun müddetçe kendimi güvende hissediyorum” bu itirafım karşısında kollarımı sardığım omuzları derin nefesiyle yukarı kalktı.
“Bu hayatta kimseye güvenme Gece Karası” geriye çekilip onun yüzüne baktım. Bir anda neden bunu dediğini anlamamıştım.
“Olsun ben sana güveniyorum” omzumu silkip gülümsediğimde belimdeki elinden birini kaldırıp tekrar yanağıma yasladı.
Bu ikimizin son konuşması oldu. Aramızda gözle görülür bir yakınlaşma vardı. Gel gör ki adını koyamadığımız bir itirafın kıyısında dolanıp duruyorduk. Cesaret edip o kapıdan içeri giremeyen Altay’ın ne yapacağını çok merak ediyordum. Ne bir adım ileri gelebiliyor ne de bir adım geri gidiyorduk. Halatla bağlı kaldığımız boşluğun karanlığı bize neler getirecekti görecektik.
Ruhumun içindeki o saklı bahçede ise mutluluğu ve aşkı hissettiğim bu adam duruyordu.
Daracık banyoda, dip dibe duruyorduk. Altay’ın kalıplı vücudu önümde dağ gibi dururken, onun yamaçlarında kaybolmak istedim. Boynundaki ellerimi çözüp göğsüne yasladığımda kalp atışlarını hissettim. Birbirimizi izlemenin alevinde yanarken göğsümü delip geçen kuvvetli hisse teslim oldum.
O an kendimden hiç beklemeyeceğim ve pişmanlığı bir an olsun hissetmeyeceğim ilk hamleyi yaptım. Tekrar parmaklarımın üstünde yükseldim ve bir elim hâlâ göğsüne yaslıyken diğer elimi boynuna yaslayarak dudaklarına yapıştım. Elimin altında duran kalbindeki teklemeyi avucumun arasında hissettim. Dudaklarının arasındaki dudaklarımda ufak bir tebessüm kıpırtısı oluştu ya da ben öyle olsun istedim.
Ruhumun kilitleri tek tek açılıp sarmaşıklarını Altay’a sardı. Gözlerimi açıp yavaşça geriye çekildiğimde heyecanın doruklarında hızla atan kalbimle nefes nefese onu izlemeye başladım. Sessizliğim onun ne diyeceğini beklediğimdendi. Utanç yavaşça yüzüme hücum ederken konuşmaya başlamam gerektiğini anladım.
“Bir anda old-“ gözlerimi kaçırıp geriye çekilecektim ki Altay belimden tutup beni hızla kendine çekti.
Şaşkınlığa bürünen yüzümle her şey saniye farkıyla oldu. Saçlarım kendisine çekmesinin gücüyle havada dalgalanıp belime çarptığında dudaklarım tekrar onun dudaklarıyla çevrelenmişti. Denizin derin sularında dalgalanarak kayboluyordum. Bu kaybolma beni başka hayatın içine sürüklüyordu. Altay ise benim biraz önceki sakin öpüşümün aksine daha çok aceleciydi.
Her bir dokunuşu, ruhuma fısıldanan en güzel şiir gibiydi. Sanki o an dünyada sadece ikimiz vardık. Aşk, dudaklarımızın arasında yeniden can buluyordu. Ellerini belime dolayıp beni hızla lavabonun kenarına oturttuğunda, kalbimin göğüs kafesime sığmadığını hissettim. Kısa bir an geri çekilmiştik lakin Altay bu geri çekilmeden memnun değil gibi bacaklarımın arasına girip tekrar dudaklarıma yapışmıştı. Dokunuşunun sıcaklığı tenimden ruhuma yayılırken, gözlerindeki o derin bakış nefesimi kesmişti.
Bende ellerimi kaldırıp saçlarına daldırdığımda okşamaya başladım. Bu hareketim onun hoşuna gitmiş gibi belimden tutup kendine daha çok çekti ve yanağıma elini yaslayarak öpüşünün arasında dudağımı ısırdı. Hissettiğim. acı karışık etkilenmenin ta kendisiydi. Dudaklarımın arasından çıkan ses bana ait olmasın diye içimden utançla yalvardım.
Ama tam da tahmin ettiğim gibi bana aitti.
Altay dudaklarımdaki öpüşünü yanaklarıma sıraladı. Oradan boynuma doğru indirdiği dudaklarından bana bahşettiği buselerini saymayı unutmuştum. Boynumda, kıyafetimin açıkta bıraktığı tenimde öpücüklerinin izini bıraktı. Boynumdaki ince tende dişlerinin darbesini tenime işlediğinde ağzımdan çıkan inilti ile başımı geriye yasladım. O kadar ani geriye itmiştim ki dolaba kafam çarpmıştı. Ben acı dahi hissetmesem de Altay bir anda öptüğü yerlerden doğrulmuştu. Kaşlarımı çatıp karşı çıkmak istedim. Daha fazlasını isteyen kalbimle ona şikayetlenmek istedim.
Buna gerek kalmamıştı. Altay hiç beklemediğim anda belimden tutup beni oturttuğu mermerden kaldırmıştı. Şimdi ki meskenim kucağıydı. Bacaklarım belinin iki yanından uzanırken beni havada tutuyordu. Sırtım yan tarafımızdaki duvara dayandığında bütün vücudum Altay’ı hissetti, onun ateşiyle yandı.
Nefes nefese kalıp tekrar orta yolda birbirimize çarparak buluştuk. Artık her zerrem onda çarpıyordu. Daracık banyoda birbirimize karışıyorduk. Nefeslerimizi tüketiyorduk. Aklımı kaybetmek üzereydim. Ben yok olmak üzereydim.
Dudakları dudaklarımı talan ederken başını yan eğdi ve daha derinime ulaştı. Elleri beni perişan etmeye çalışıyordu. Bir eli kalçamda dolanırken diğer eli vücudumun her yerini talan ediyordu. Saçlarımda, boynumda, göğsümde hissettiğim dokunuşların daha fazlasını istiyordum.
Başka dünyanın en kuytu köşesinde yaşadığımız bu andan yavaşça uzaklaşmaya başlamıştık. Nefes nefese geri çekildiğimizde, sırtım hâlâ arkamdaki duvara yaslıydı ama içim öpüşmemizle kor bir yangın yeriydi. Altay, ellerini belimden çekmedi. Her zaman dışarıya karşı duvarları olan, sert ve karanlık adam ilk defa bana öyle bir bakıyordu ki sanki dokunmaya kıyamadığı, incitmekten korktuğu kırılgan bir çiçeğe bakar gibiydi.
“Delice bir vurgunun içindeyiz Gece Karası” nefes nefese söylediği ilk cümle buydu.
“Delice değil mi?” dedim bende nefes nefese. Gözlerimi dudaklarından çekemiyordum.
“Sen..." dedi sesi pürüzlü ve derinden gelerek. "Sen benim karanlığımın içinde ne arıyorsun Duru? Seni benden korumam gerekirken, neden geriye çekilemiyorum” bu itirafı belki de ilk defa açık ve netti. Yüzümde oluşan tebessümle bu anın bozulmasını istemeyerek elimi yanağına yasladım.
“Belki de o karanlığın içinde kaybolmak, benim sığınağımdır Altay” gözlerinin en derinine bakarak konuştum.
“O sığınak sen içindeyken yıkılıp seni yerle bir eder Duru” dertlerin en büyüğünü fısıldar gibi konuştu.
“Bunu yaşayıp görelim” dedim yanağına dokunurken.
Altay derin bir nefes aldı ve gözlerini kapatıp elimi yanağına daha çok bastırdı. Dudakları parmak uçlarıma değdi değecek kadar yakındı. İkimiz de hayatımızı baştan aşağıya değiştirecek büyük itirafı henüz dilimize dolamaya cesaret edemedik. Sadece sustuk ve nefeslerimizin birbirine karışmasına müsaade ettik.
***
Banyodaki o anlardan sonra Altay aşağı inmek istemediğimi yüzümden anlamıştı. Gece mesaide her ne kadar uyuya kalsam da üstümde hâlâ yorgunluk vardı. Aşağı inmektense odaya gidip uyumayı tercih etmiştim. Doruk’u görmeyi de hiç istemiyordum. Yaptıkları beni daha çok korkutmaya başlamıştı. Altay’da ben odaya gittiğimde peşimden gelmişti. Kendisi de uyumak istediğini söyleyip yatağa benden önce yatmıştı.
“İstersen sen yat. Ben o kadarda yorgun değilim” Altay’ın yatakta uzanan vücuduna baktım. Çift kişilik yatağın çoğunu kaplamıştı. Bu adamın kalıbı beni her defasında şaşırtıyordu.
“Yatak ikimize de yetecek büyüklükte” yerinde daha çok yayıldığında gözlerimi devirdim.
“Emin misin?” dedim hayretle bakarak. “Şu vücuduna bak. Koca cüssen bütün yatağı kaplıyor” gözümle bütün vücudunu gösterdim.
“Bu cüsseme dönüp bir daha bakan kadınları tanıyorum” keyif almış gibi dudağının kenarı kıvrıldı. Yatakta yan bir şekilde dönüp kolunu başının altına koydu. Diğeri ise yatağın üstünde duruyordu.
“Durduk yere kadın muhabbeti de nereden çıktı?” kaşlarım istemsizce çatılmıştı. Bu halim onun daha çok hoşuna gitmiş olmalı ki bir anda belimden bastırıp yatağa yatmama sebep oldu. Kalkmaya çalışmadım. Şimdi ikimizde yan dönmüş şekilde birbirimize bakarak yatıyorduk.
“Hadi uyu” dedi yüzümü incelerken. Sanki bu komutu bekliyormuşum gibi gözlerimi kapattığımda nefeslerimi sayıp uykuya dalmaya çalıştım. Bunun zor olduğu aşikardı. Yanımda Altay’ın yattığını bilip nasıl uykuya dalabilirdim ki? Gözlerimi yavaşça açtığımda Altay’ın açık gözlerini görmemle kırpıştırmaya başladım.
“Senin gözlerin niye açık hala?” diye sorguladım.
“Nöbet tutuyorum” dedi hala gözlerime bakmaya devam ederken.
“Neyin nöbetiymiş bu?” uykum gelmeye başlamıştı. Elimle ağzımı kapattım ve esnedim.
“Kimse seni uyurken görmesin diye” yüzü neden bu konuda ciddiymiş gibi duruyordu ki?
“Görse ne olacak sanki? Komik uyumamdan başka bir şey göremez” dedim gülerek. Altay ayakucumuzdaki pikeyi alıp üstümüze örterken az önceki ciddi yüzüyle tekrar bana bakıp konuştu.
“Sen nereden biliyorsun? Gördün mü ikinci bir gözden kendini?” neden ciddi konuşuyormuş gibi hissediyordum.
“Nasılmışım uyurken?” dedim pikeye sarılarak.
“Seni soluksuz izleyen birini bulursan sorarsın” dedi soluksuz kalmış gibi bakarak.
“Birinin beni öyle izlemesine izin verir misin ki ya sen?” bu dediğim ihtimali sevmemiş olmalı ki kaşlarını çatmıştı. Şu an ki halimiz o kadar tatlı ve çıldırmalıktı ki Altay’ın yüzünü mıncıklamama az kalmıştı.
“Yaren izler işte. Hadi birde Esra” dedi başını sallayarak. Sanki bunlardan başka birine izin yokmuş gibi konuşuyordu.
“Sen nereden biliyorsun ya arkadaşlarımı?” kahkaha attığımda içimdeki neşe daha da artmıştı.
“Senin hayatına dair her şeyi biliyorum” dedi sadece.
“Doğru ya hayatımı araştırmışsındır” dediğimde arkamı dönüp uyumak için kendimi zorladım. Arkamdaki Altay’ın nefes seslerini duyarken bu hiçte kolay olmamıştı. Ama onun sıcaklığındaki akımın bana doğru aktığını hissetmem uykunu kollarına çekilmeme yardımcı oldu. Bir ipin üstünde kafamdaki bulanıklık ile uykuya çekilecekken vücudumun yatakta kaydığını hissettim. Sırtım sıcak bir yuvaya çekilmiş gibi kıvrıldığında yüzümde rüyalarda görülen güzellikler için tebessüm oluştu.
“Sen sadece benim soluksuz izlediğimsin, sadece banasın, benimsin” bu duyduklarım rüya mıydı? Gerçek miydi? Bunu anlayamadan uykunun derinliklerine kapılmıştım.
Gözlerim derin uykunun arasından sıyrıldığında saatlerin geçtiğini kararan havadan anlamıştım. Vücudumu hareket ettirmeye çalıştığımda bu imkansız olmuştu. Başımı eğip baktığımda karnımda Altay’ın kolunu gördüm. Beni sarıp sarmalamıştı. Yan tarafıma dönüp baktığımda Altay’ın huzur içindeki yüzüyle uyuduğunu gördüm. Akşam yemeğine daha vardı. O saate kadar biraz daha uyuması için yataktan sessizce çıkıp bir müddet onu izledim. Yanımda nefes alışı bile bana yetiyordu. Tebessümle arkamı döndüm ve odadan çıkarak merdivenleri indim.
Evin içinde akşam yemeği için bir hazırlık vardı. Salona girmek istemediğimi anladığımda mutfak tarafından geçip bahçeye çıkan kapıdan çıktım. Kollarımı birbirine sarıp bahçede ufak bir yürüyüş için adımladım. Yerimde durup başımı gökyüzüne kaldırarak rüzgarın sesini hissetmek için tam gözlerimi kapatmıştım ki kulağıma sesler geldi.
Kaşlarımı çatıp gözlerimi açarak etrafa baktığımda kimseyi göremediğim için sesin geldiği yöne doğru adımlarım gitti. Müştemilat binasının köşesini dönmüştüm ki gördüğüm kişilerle elimi ağzıma kapattım. Gözlerim sonuna kadar açıldığında duvar dibine saklanmıştım bile. Hülya Hanım ve Fırat Bey birbirlerine sarılmış hiçte normal karşılanmayacak yakınlık içindelerdi.
“Temelli dönmesi çok kötü oldu. Şimdi ne yapacağız?” Hülya Hanım boynunu öpen Fırat Bey’e konuştu.
“Burada olması aşkımızı yaşamamıza engel değil” gördüğüm görüntülerden çıkamıyordum.
“Ne demek değil? Rıfat öğrenirse bizi yaşatmaz” Hülya hanım gözlerini kapatıp boynunda daha fazla yer açtığında Fırat Bey devam etti.
Midem ağzıma geldiğinde öğürmemek için kendimi zor tuttum. Nasıl bir zihniyetin içinde ihanetlerin temelini oluşturmuşlardı? Nasıl böyle bir şey yapabiliyorlardı?
“Hiçbir şey yapamaz” dedi Fırat Bey. Geçmişten gelen anılarda Okan’ın söyledikleri aklıma geldi.
Hülya Hanım ve Rıfat Bey’in birbirini aldattığına dair bir söylentinin dolandığını söylemişti. Gerçek olduğunu şuan net bir şekilde görebiliyordum. Hülya Hanım eşini kardeşiyle aldatmaktan hiç çekinmiyor gibiydi.
Beynime oturan sancılar ile geriye adımlayacaktım ki bir şeye çarptım. Korkuyla dönüp baktığımda en son görmeyi bile beklemediğim kişiyi gördüm. Naz Hanım tam önümde durmuş, omzumun gerisinden az önceki gördüğüm kişilere bakıyordu. Gözlerindeki ruhsuzluk yüzündeki hüzne meydan okuyordu. O an aslında her şeyden haberi olduğunu anlamıştım.
“Naz Hanım” sesimdeki acı ton onun bu olanlara şahit olmasınaydı.
“Sende görmüşsün” dedi hala onlara bakarken. Fısıltıyla konuştuğumuz için sesimiz duyulmuyordu.
“Bununla nasıl başa çıktınız?” dedim hüzünle.
“Sevilmediğin bir evlilikte çaba göstermeyi bıraktığında artık her şeyle baş edebiliyorsun” arkasını dönüp sakin adımlarıyla eve doğru yürümeye başladığında peşinden gittim. Güler yüzlü kadının içindeki enkazı nereden bilebilirdim ki?
“Neden kimseye demediniz?” yanında durduğumda hem yürüyüp hem yüzünü incelemeye koyuldum.
“Diyemeyiz. Bu ailenin itibarı her şeyden daha önemli. Çoğu şey görmezden gelinir”
“Ne zamandır bu iğrençliği yapıyorlar?” üzüntüm bunları hak etmeyen Naz Hanım’aydı.
“Evlenip bu eve geldiğimden beri” bu cümle başımdan aşağı kaynar sular dökülmesine sebep oldu. Bir kadın için bu çok büyük imtihandı.
“Peki Altay ya da Doruk biliyorlar mı?” sorularım ard ardaydı. Artık tek düşündüğüm Altay’dı.
“Bilmiyorlar. Özellikle Altay bilse onları gözünü kırpmadan öldürür” yapardı. Bunu ben kadar Naz Hanım’da biliyordu. Ruhumun en derinleri zincirlerle sıkıldı. Altay’ın hayatındaki zorluk insanı delirtmek ister şekildeydi.
“Peki Rıfat Bey bunu öğrenirse. Neticede karısıyla kardeşi” cümlem çekingenliğimle sonunu bulamadı. Çıkacak kaosun fragmanı gözümün önüne geliyordu.
“ Rıfat Bey, bu ailede varla yok arası bir şey. Çok sık gelmez. Karısını da pek sevdiği söylenemez. Onların evliliği sırf itibarın dinamiğini yıkmamak için sadece kağıt üzerinde. Aynı odada bile yatmıyorlar” meğer ortada aile diye bir şey yokmuş. Meğer Altay yalnız başına kalmaya mahkum edilmiş bir çocukmuş.
Naz Hanım içeri girdiğinde ben derin yaralar açan gerçeklikte ezilerek koştur adımlarımı kaldığımız odaya doğru attım. İçeri girdiğimde Altay’ın yan dönüp benim yastığıma sarıldığını gördüm. Yüzümde hüznün kanayan tebessümü oluştu. Kalbim sevdiğim adam için merhametle sızladı.
Yanına doğru adımlayıp yataktaki boşluğa oturdum. Yüzü komodinin üstündeki abajur sayesinde aydınlanmıştı. Göğsüme şenlik oluşturan yüzüne elimi dokundurdum. Parmak uçlarımda oluşan elektriklenme Altay’a olan aşkımdandı.
“Meğer bu sert adamın altında yaralı bir çocuk varmışta ben görememişim” gözümden bir damla yaş süzüldüğünde çenem titredi.
Ben ailemden gördüğüm sevgiyi bir trafik kazasında, on yaşımdayken vefat etmeleriyle kaybetmiştim. Altay ise hayatta olan ailesinden o sevgiyi hiç görmemişti. Benim yaram kabuk bağlamaya başlasa da onun yarası hala kanamaya devam ediyordu.
“Bu sevginin güzelliğini sana yaşatacağım. Beni kovsan da, yollamak istesen de hep yanında olacağım” bu benim için kolay bir şey olmayacaktı.
Sevdiğim adamdan sevgi görmeden ona her şeyimle kendimi verdiğime belki de pişman olacaktım. En iyi ihtimalle belki de benim sevgim onu ayağa kaldıracaktı. Aklıma getirmek istemediğim ihtimal ise vücudumun her noktasına iğne batırılmış gibi beni yok etmeye çalıştı. Bu sevgiyi ona Firuze’de yaşatmış olabilirdi.
Onunla bu duyguyu hissetmişte olabilirdi.
Başımı iki yana salladım ve bu yangını içimden attım. Yine de ne olursa olsun ben ona gerçekliğin içinde bir gerçeklik daha yaşatacaktım. Bu benim ona vereceğim nefes olacaktı ve şu bir gerçekti ki ikimizin de yolu çetrefilli geçecekti.
Elim hala Altay’ın yanağını okşarken kıpırdanmaya başlamıştı. Gözlerini kıpırdatıp mahmur ve kısık bakışlarını açarak bana baktığında tebessümüm dudaklarıma dokundu.
“Günaydın mı demem lazım?” baş parmağımla yanağını okşadım.
“Saat kaç oldu?” dedi hiç kımıldamadan bana bakmaya devam ederken.
“Yediye geliyor” dedim kolumdaki saate bakarak.
“Niye uyandırmadın beni?” bakışları karanlığın içinde bana yön buldurdu.
“Huzur içinde uyuyordun” o an hiçbir şey düşünmedim. Bundan sonra yapacağım hiçbir şeyi düşünmeyecektim. Eğildim ve Altay’ın yanağına öpücük kondurdum. Dudaklarıma batan hafif kirli sakalı ile gıdıklanmıştım. Geri çekildiğimde yüzlerimiz çok yakındı.
“Buda nereden çıktı” dudağının kenarında kısa bir an oluşup sonra yok olan kıpırtıyı gördüm.
“Hiç, içimden geldi” dedim tebessümle omuz silkerek.
“İyiymiş” dedi muzip bakışla.
“Hadi kalk bakalım. Akşam yemeğine ineceğiz” yüzünün yakınından ayrılıp tam doğrulacaktım ki kolumdan tutup beni durdurdu. Ne olduğunu anlamak için ona bakarken yattığı yerden doğruldu ve bana yaklaşarak yüzümü incelemeye koyuldu. Kalbimin gümbürtüsünde sadece bana ait bir şiiri dinliyormuşum gibi bakıyordu.
“Sen benim başıma nereden geldin böyle?” anısı olan ses tonu unutamayacağım kadar güzeldi. Sonra bir şey yaptı. Dudakları alnıma dokundu. Zihnimdeki tüm o gürültülü düşünceler bir anlığına sustu. Sanki o küçük buse ruhumun tüm kırıklarını tek tek şifalandırdı.
“Bir davet gününde” dedim işi espriye alarak. Dudakları alnımda kıpırdandı. Güldüğünü anladım.
“Başıma bela olacağın o andan belliymiş” bu an hiç bitsin istemedim. Altay bazen oluyordu ki geçmişini, intikamını, yaşadıklarını unutup sadece ikimizin olduğu anda takılı kalıyordu. İşte o an Altay bambaşka biri oluyordu. Beni kendine daha çok aşık eden Altay oydu.
“Öyle mi diyorsun?” dedim geriye çekilip kaşlarımı yukarı kaldırarak.
“Öyle diyorum” dudağının kenarında memnuniyet tebessümü oluştu. Bende onun tebessümüyle güldüm. Bir müddet daha sessizce birbirimizi izledikten sonra ayağa kalkıp yemek için hazırlanmıştık.
El ele aşağı indikten sonra salona girmeden önce kapıda öylece dikilen Altay’a baktım. İçeriden duyduğum yabancı erkek sesi ile kaşlarımı çattığımda aynı şeyi Altay’da yapmıştı. Gerginliği tekrar eski haline gelmişti. Elimi daha çok sıkıp tok adımlarını içeri attığında gelen kişinin babası olduğunu anladım zira Altay gibi uzun boyu olan adamın yüzünü gördüğümde şaşkınlığa bürünmüştüm. Altay aynı babasına benziyordu.
“Tamamen mi döndün abi?” Fırat Bey abisiyle tokalaşırken sormuştu. Yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tuttum. Daha yarım saat öncesine kadar bahçenin kuytu köşesinde yaptıklarını bir kenara koyup abisiyle normal bi şekilde konuşuyordu.
“Görünüşe göre öyle” Rıfat Bey soğuk gözlerle bakıyordu. Elini kardeşinin elinden çekip başını bize doğru çevirdi. Ortamda oluşan sessizlik ile daha çok gerilmiştim.
“Babana bir hoşgeldin demek yok mu oğlum?” Rıfat Bey karşımıza kadar gelip elini Altay’a uzattı.
Sarılmak gibi basit bir eylem bile bu ailede yoktu. Sanki hepsi birbiriyle aile değil de yabancı insanlar gibiydi. Altay başını bile indirmeden babasının uzattığı eline bakıp tokalaşmak gibi küçük bir eylemde bile bulunmadı. Dedesiyle en azından tokalaşıyordu. Babasıyla onu da yapmamıştı.
“Her neyse” dedi Rıfat Bey gülüp elini indirerek. Oğlunun ondan bu kadar geride durup mesafeli durmasını pek umursuyor gibi değildi.
“Demek babamın bahsedip durduğu o meşhur gelin sensin” Rıfat Bey bu sefer bana bakmıştı. Altay’ın elini sıktığımda içimin sıkıştığını hissettim. Bu adamı gördüğüm andan itibaren ruhumun daralması normal miydi?
“Hoşgeldiniz” dedim resmi tonda.
“Hoşbulduk” Rıfat Bey elini uzatma gereği bile duymadan arkasına döndü ve Ertem Bey’in yanındaki boşluğa oturdu.
“Geçin oturun evladım” Ertem Bey ayakta duran bize eliyle koltuğu gösterdi. Biz boş olan koltuktan birine oturduğumuzda muhabbetin bu kadar kısa sürede bana döneceğini beklemiyordum.
“İsmin nedir gelin hanım?” dedi Rıfat bey resmi tonda.
“Duru. Duru Yılmaz” dediğimde gözlerini kısıp yüzümü inceledi.
“Çok tanıdık geldi soyadın” gözleri bende aklı hatırlamaya çalıştığı anılarda gibiydi.
“Kendisi yeraltı üyelerinden Halit Yılmaz’ın yeğeni” Ertem Bey elindeki bastonunu yanına koyarken konuştu.
“Gayrimenkulden Halit’in mi?” Rıfat Bey bu sefer sesindeki gürlük ile sordu.
“Evet” dedim.
“Babanın adı neydi?” bacak bacak üstüne atıp bir elinide bacağının üstüne koydu. Yüzünde her daim var olan tehlike ve korkutuculuk beni kasıyordu.
“Kenan Yılmaz” yüzünde kısa bir an duraksama yaşandı.
“Şu haber kanalında muhabir olan Kenan Yılmaz mı?” salonda sessizlik hakim oldu.
“Evet, o. Siz nereden biliyorsunuz?” sorum garipser bakışlarımla çıkmıştı.
“Zamanında adını çok duyurmuştu. İyi insandı” gözlerindeki keskinlikle yerimde kıpırdandım.
“Geçmiş zaman konuşuyorsun?” Altay ilk defa konuşmuştu. Hiç konuşmamayı tercih eden Altay benimle alakalı konuda babasıyla temas kurmuştu.
“Vefat ettiğini haberlerden görmüştüm” Rıfat Bey’in cevabıyla o kazayı sanki tekrar yaşamışım gibi kalbim sıkışmaya başlamıştı.
“Annen hayatta mı peki?” Rıfat Bey’in dur durak bilmeden sorduğu sorular panik atağımı tekrar gün yüzüne çıkarmaya başlamıştı.
“Annemde vefat etti Rıfat Bey” bu cümle kalbimi binbir parçaya böldü.
“Nasıl?” ben konunun kapanmasını istedikçe o durmadan açıyordu.
“Aynı şekilde, trafik kazasında” sesler geldi kulağıma. Arabanın takla attığı andaki uğultulu ses, demirin asfalta sürtme sesi, annemle babamın acı dolu sesleri. On yaşındaki küçük bedenime ağır gelen sesler yine zihnime doladı sarmaşıklarını.
“Sende orada mıydın?” Bacağının üstündeki elini yavaş yavaş bacağına vurmaya başladı. Sorgusu terletmiş, vücudumu titretmeye başlamıştı.
“Evet” sesim titredi. Elim gayri ihtiyari kolumdaki o derin çiziğe ulaştığında parmağımın ucunu değdirmeye başladım.
“Yaşaman mucize olmuş” Beni merak ettiği için sormadığı her halinden belliydi.
“Yeter!” bu ses Altay’a aitti. “Hakkın olmayan soruları bir daha Duru’ya yönelteyim deme. Özellikle bu kadar hassas bir konu üzerinde” Altay artık dayanamamış tek kelime bile etmediği babasına konuşmuştu.
“Niye atarlandın oğlum? Gelinime sorular soruyorum işte” Rıfat Bey’in yüzünde bariz küçümseme gülüşü vardı.
“Bir insanda derin yaralar açmış konuyu normal bir soruymuş gibi soracak kadar alçak olma” ayağa kalktığında salondaki herkes sessiz kalmış Altay’a bakıyordu. “Hadi Duru, gidiyoruz” elini uzattığında oturduğum koltuktan başımı kaldırıp ona baktım. Hiç düşünmeden elini tuttuğumda beni ayağa kaldırdı ve sıkıca elime sarıldı.
“Nereye oğlum?” dedi Ertem Bey.
“Misafirliğin sonuna geldik” Altay son sözünü söyleyip benimle birlikte kapıya doğru yürüdüğünde Ertem Bey tekrar konuştu.
“Biraz daha kalsaydınız. Hem akşam yemeği hazırdı” bunu gerçekten istediği belliydi. Altay adımlarını durdursa da başını çevirip bakmadı.
“Lüzumu yok” tek ve net kelimesiyle kapıya doğru yürümeye devam ettik. Biz salondan çıktığımızda valizlerimizde hizmetliler tarafında aşağı indirilmişti. Dış kapıyı açtıklarında yan yana dışarı çıktık.
“Sen onun yaptığı yanlışın kusuruna bakma” dedi Altay sonunda. Hala elimden tutarken Umut ve Gökhan’ın çoktan kapılarını açtıkları arabaya doğru yürüyorduk.
“Önemli değil” aslında önemliydi.
Kazanın her anını tekrar hatırlamak bana ağır gelmişti ama bunu Altay’a söylemek istememiştim. Arabalara yerleştikten sonra kapılar kapatılmıştı. Sürücü koltuğuna oturan kişi Umut’tu. Başını çevirmeden dikiz aynasından Altay’a baktı.
“Nereye gideceğiz patron?” diye sordu.
“Eve” bu kelime kalbimi, ruhumu, benliğimi yumuşattı. Benim için ev kelimesinin karşılığı ne zaman Altay’ın evi olmuştu bilmiyordum ama artık bunu kabullenmiştim.
“Ben Yaren’de kalıyorum biliyorsun” dedim yine de kabullenmeden.
“Tatildi, bitti” dedi başını omzundan bana çevirerek.
“Ben tatil diye gitmedim Yaren’e. Artık orada kalacağım”
“Tartışmaya açık olmadığı gibi kabul edilecek bir teklifte değil” net duruşunu yine karşıma çıkarmıştı. Ona aksi yönde bir şey söylemek imkansız oluyordu. Daha fazla karşı çıkmadım zira bende malikaneye gitmek istiyordum. Altay’ı, evdeki herkesi, bahçedeki yerimi özlemiştim. Başımı dışarı çevirip yolu izledim. Sonunu bilmediğim yollara canhıraş koşturuyordum. O yolda yürüdüğüm, bazen de peşinden koşturduğum kişi Altay oluyordu.
Uzun bir yolculuğun ardından sonunda malikaneye gelmiştik. Arabadan inip evi incelediğimde göğsümün tam ortasında bir sızı oluştu. O sızı özlemin kendisine aitti. Sanki yuva bildiğim bu malikaneden yıllarca ayrı kalmış gibi hissettim.
“Hadi girelim” Altay’ın söylediğiyle başımı sallayıp kapıya doğru ilerledim. Zeliş ve Halime abla yüzlerindeki tebessümle kapının önünde bizi izliyorlardı.
“Hoşgeldin Duru kızım” Halime abla sarılmak için kollarını uzatmıştı ki arkamdaki Altay’ı görüp geri çekildi. Mahcup bir şekilde başını eğdiğinde Altay’ın sesini duydum.
“Rahat olun” belki de bu cümleyi ondan ilk defa duymuşlardı. Öyle ki anne-kız birbirlerine şaşkınca baktılar. Çok sürmeden kendilerine geldiklerinde hızla bana sarıldılar.
“Çok özledik seni Duru abla” Zeliş daha da sıkı sarıldığında gülerek bende sarıldım.
“Bende sizi çok özledim” biz hala kapıda sarılmaya devam ederken Altay evden içeri girdi ve merdivenlerden yukarı çıktı. Halime ablada bize çay hazırlamak için yanımızdan ayrıldığında Zeliş’le yalnız kalmıştık.
“Senin olmadığın şu 10 gün evde hiçte mutlu değildik” dudağını büzüp geri çekildi. Koluna girip eve doğru yürüdüğümde birlikte salona girdik.
“Başka kim mutlu değildi ki” sorduğum soruyla balkondan dışarı çıktık.
“Herkes, ama en çokta Altay Bey” dediğinde kolumu çekip ona baktım.
“Nasıl?” dedim şaşkınca.
“Altay Bey hiç iyi değildi Duru abla. Ne konuştu, ne yemek yedi, ne uyudu gibi bir şey. Gecelerin çoğunda ise dışarıdaydı. Eve çok gelmedi. Geldiği zaman ise saatlerce balkonda öylece dikilip tek bir yeri izledi.” yüzünde ışıltılı bir tebessüm oluştu.
“Nereyi?” dedim sorgu dolu sesimle.
“Orayı” başını çevirip tek bir yeri gösterdiğinde bende oraya baktım. Gördüğüm yer kendime yaptığım bahçeden başka bir yer değildi. Dudaklarımda oluşan narin tebessümle öylece kalakaldım.
“Gerçekten mi?” bir ümit ışıltısı göğsümde gezip durdu.
“Ne dersen de Altay Bey sana karşı derin duygular hissediyor Duru abla. Senin olmadığın zaman eskisinden de kötüydü” sıraya dizilen duygularım hiç şüphesiz Altay’a olan aşkımı artıracak duygulardı.
“Keşke bu duyguları onun ağzından duyabilsem” umut var oldukça yaşamda var olacaktı. Ben o umudun içinde Altay’la yaşamayı seçmiştim. Bu seçim kalbime aitti. Altay’la bu hayata bizi kalbim sürüklemişti.
Su gibi akan zamanın içinde çok özlediğim bahçemde vakit geçirmiştim. Salıncağın üstünde dakikalarca sallandım. Tıpkı şimdi olduğu gibi.
Başımı havaya kaldırıp rüzgarı yüzümde hissettiğimde dudaklarım bir gonca çiçek gibi iki yana açıldı. Huzuru hissediyordum. Arkamda duran evde Altay’ın varlığını hissetmek bile bana yetiyorken ondan vazgeçemeyeceğimi bir kere daha anladım. Aşkın gururu ayaklar altına aldırdığını filmlerden tut şahit olduğum arkadaşlarımdan görmüştüm.
Ömrümde yaşamadığım duygunun esiri olmadığım için bunu her daim çok saçma bulmuştum. Şimdi ise o duyguyu en dibine kadar yaşayan ben içinde yanıyordum. Gururumu düşünemez haldeydim. Sadece Altay’ı isteyen yanımın baskısıyla başka bir şey düşünemiyordum.
Beni kendinden ittiğini, uzaklaştırdığını, soğutacak derecede kelimeler sarf ettiğini biliyordum. Kalbim o acıyı hali hazırda yaşıyordu zaten. Lakin gel gör ki ben ondan vazgeçemiyordum.
Bu evden neden gittiğimi hatırladım bir an. Firuzeyle odasında olan resimleri gördüğüm için bana nasıl soğuk baktığını tekrar hissettim ruhumda. Yaren’in evinde kalırken yanıma gelip her şeyi zamana bırakmayı söylediğinde yaşadığım hayal kırıklığını da hatırladım.
Bunu şu zaman diliminde anlamıştım ki Altay hislerinden, duygularından emin değildi. Göremiyor da olabilirdi.
Bana karşı bazı duyguların içinde savaştığını da görebiliyordum. Ne geriye çekilebildiğini ne de ileri gelebildiğini de. Hala bir savaşın içindeydi. Bu savaşın sonunda bize ne olacağını da dediği gibi zaman gösterecekti.
O an kalbimde bir hız oluştu. Heyecan karnımda krampa sebep olduğunda ellerimle salıncağın iplerinden tutunarak başımı omzumdan doğru arkaya çevirip ihtişamlı eve baktım. Hislerimin neden beni alabora ettiğini anlamıştım. Altay kendi odasındaki balkondan bana bakıyordu. Siyah demir korkuluğun önünde ayakta dikilmiş beni izliyordu. Elleri cebinde, omuzları dik, görüntüsü aşılmazdı.
Ben ellerimle salıncağın iplerini daha da sıkıca tutarken, o, sebebim olacak gözleriyle beni derince izledi. Aşılmaz görüntüsünde bir yıkılma oldu. Kaya gibi sert olan yüzünde bariz çatlama göründü. Pes ettikleri varmış gibi nefesini derince içine çektiğini gördüğümde göğsü daha çok şişmişti. Onunla birlikte bende nefes aldım.
Sanki o derin nefesimin içinde kokusu burnuma ilişmiş gibi kirpiklerim titredi. O ise içinde tuttuğu nefesini hızla dışarı verdiğinde göğsü de hızla indi. Gözlerini benden ayırmadan başını hafif indirerek bana selam verdi. Yüzümde oluşan tebessümü ona bahşettiğimde bende selam verdim.
Önüme dönüp sallanmaya devam ettiğimde yüreğimdeki kıpırtı hala aynı yerinde duruyordu. Sırtımda hissettiğim akım tüylerimi diken diken ediyordu. Bir daha dönüp arkama bakamadım ama onun hala orada olduğunu biliyordum.
“Duru Abla” Zeliş’in sesini duyduğumda dalgınlıkla yanıma geldiğini bile anlamamıştım.
“Efendim canım” dedim.
“Yemek hazır” dedi.
“Ben yemek istediğimi söylememiştim ki” kaşlarımı yukarı kaldırıp şaşırarak baktım.
“Altay bey senin için yemek hazırlamamızı söyledi” bu cümle yıldızların yüzümde canlanmasına sebep oldu. Başımı çevirip tekrar Altay’a baktığımda oda aynı anda arkasını dönüp odasına girmişti.
“Zeliş” dedim hala yüzümdeki tebessümle Altay’ın odasının penceresini izlerken. “Senden ricam sofrayı şu ağacın altındaki masaya kurar mısın?” Elimle ağacın altındaki masayı işaret ettiğimde Zeliş konuştu.
“Tabi abla” yüzünde tebessümler canlandı.
“Ama tek kişilik değil iki kişilik olsun” salıncaktan kalkıp çimenlerin üstünde çıplak ayak eve doğru koştuğumda, kalbimin de Altay’a koştuğunu biliyordum. Etrafta nöbet tutan korumaların bakışlarıyla evin içine girdim. Merdivenleri koştur adımlarla çıkıp kapısının önünde durduğumda nefesimi düzene sokarak kapıyı tıklattım.
“Gir” dedi içeriden. Kapı kulpunu elimle kavrayıp kapıyı azıcık açtım. Kafamı o boşluktan içeri sokup ona baktım.
“Müsait miydin?” yüzümdeki şapşal tebessüme artık engel olmuyordum.
“Evet” üstündeki ceketini çıkarmış gömleğinin de düğmelerinden ilk ikisini açmıştı. Üstünü değiştirecekken denk gelmiştim.
“Yemek hazırlatmışsın” içeriye girdiğimde ellerimi istemsizce arkamda birleştirdim.
“Hiçbir şey yemedin” önüne dönüp dolaptan kendine kıyafet çıkardığında konuştum.
“Sende yemedin” eli kıyafet alırken havada kaldı. “Birlikte yiyelim mi?” dedim çekingen bir sesle. Reddetmesinden çekiniyordum.
“Sen ye Duru” dedi bana bakmadan.
“Sen yemezsen bende yemem. Sende açsın biliyorum” üsteledim, zira onu her şeyiyle düşünüyordum. Kafasına babasına ya da o evde yaşayan tek bir kişiye takıp yorulmasını istemiyordum.
“Aç değilim” oda benim gibi üsteledi.
“İtiraz istemiyorum” üstüme hakim olan cesaret ile yanına kadar gidip elindeki kıyafetleri yatağın üstüne attım.
“Ne yapıyorsun?” Anlamaz şekilde beni izliyordu.
“Yemeğe bahçeye iniyoruz” kolundan tutup kapıya doğru peşimden sürükledim. İstese de yerinden oynatamazdım. Peşimden gelmesi içimi rahatlattı.
“Tamam başımın belası tamam” pes edişine kıkırdarken aynı zamanda merdivenlerden de peşimden sürükleyerek indim.
Balkondan dışarı çıktığımızda havaların soğuyan esintisi yüzüme vurdu. Kış kendini yavaştan belli ediyordu. Yine de dışarıda yemek yenilmeyecek gibi değildi. Altay’ın kolunu bırakıp uzun bahçenin köşesindeki kendi alanıma doğru koşturmaya başladım. Ayaklarımın altındaki çimen hissi, ağaçların dallarındaki kuşların sesleri, arkamdan gelen Altay’la birlikte mutluluğu en derinime kadar hissediyordum.
Saçlarımın rüzgarda uçuşmasına sağlayacak kadar koştururken arkamı dönüp Altay’ın gelip gelmediğine baktım. Gömleğinin kollarını katlarken aynı zamanda gözünü üstümden çekmeden yürüyordu. Yüzünde, fırtınalardan uzak bir denizin dinginliği; gözlerinde, ruhumu dinlendiren o sonsuz yaşam vardı. Bakışlarını kısa bir an bahçenin etrafına konumlanmış korumalara çevirdi. Başını kısa bir an diğer tarafı göstermesiyle korumalar hızla gitmeye başladı. Onları yolladığını anlamıştım. Ben geri geri koşmaya devam ederken ona gülerek bakıyordum. O an ayağım takılır gibi olduğunda yerimde sendeledim.
“Düşeceksin dikkat et” dedi öne doğru hızlı bir adım atıp elini bana uzatarak.
“Bir şey olmaz” Önüme döndüm ve biraz daha yürüyerek masanın yanında dikildim. Zeliş son tabağı da koyup geri çekilmişti.
“Afiyet olsun Altay Bey” dedi Altay’a baş selamı vererek.
“Duru’nun terliklerinden birini getir Zeliş” dedi Zeliş gitmek üzereyken. Onu izleye durduğumda gözleriyle ayaklarımı işaret etti.
“Hava soğuk” dedi sadece.
Bende sadece başımı sallayıp iki kişilik ahşap masaya baktım. Altay’ın kokusunu hissedecek kadar yanımda durduğunu hissetsem de ondan önce kafamı kaldırarak ağacın dallarında asılı olan kandil ışıklarına baktım. Bu bizim belki de resmiyetten uzak ilk yemeğimizdi.
“Burası ışıl ışıl. Çok süslü” Altay’ın alışık olmadığı bu ortamda bakışları masada, bahçede ve ağacın dallarındaki ışıklarda dolandı. Surat ifadesine kahkaha attığımda gülmekten kırışan göz kenarlarım ile ona baktım.
“Tamda bana göre ya işte” ben bunu derken ellerini cebine sokup başını eğdi ve bana baktı.
Benim uzun boyuma rağmen başımı kaldırıp bakacak kadar uzun boyu vardı. Tam önünde yan bir şekilde duruyordum. Kolum onun göğsüne değdi değecek kadar yakındı. Dudaklarımdaki ince tebessümle yakınımda duran yüzünde göz gezdirdim.
“Ruhunu yansıtmışsın bu yere” dedi bütün dünyayı karşısına alabilecek o yıkılmaz irade, karşımda sakince dururken.
“Öyle mi yapmışım?” gözlerimi kırpmadan ona dalıp gittim.
“Hadi geç bakalım” çenesini kaldır ıp başıyla sandalyeyi gösterdi. Gözümü ondan çekip yerime oturduğumda Altay’da karşıma oturdu. Sessizce yemeğimizi yemeye başladık. Konuşmadan, ara ara birbirimize bakarak tabağımızdakileri yedik.
“Doruk’un yaptıkları nasıl hallolacak Altay?” Sessizliği bozmak için aklıma ilk gelen soruyu sormuştum.
“Veliahtlık kararından sonra kim seçilirse seçilsin ipini çekeceğim” Sesi karanlık bir cellat gibi soğuk ve ölümcül çıktı.
“İpini çekmek derken? Öldürecek misin?” şaşırarak gözlerine baktım.
“Ölümünü seneler öncesinden kendi elleriyle kaderine yazdı. Bu son yaptıklarından sonraysa artık ölüm ona hak” çatalındaki yemeği ağzına attı.
“Öldürmesen” tek düşündüğüm Naz Hanım’dı. Onu aldatan, sevmeyen bir eşi vardı. Belki de hayatındaki tek varlığı evladıydı.
“Durduk yere Doruk’a acımakta nereden çıktı?” Bakışlarını dikip zihnimi okumak ister gibi baktı.
“Acımıyorum. Sadece Naz Hanım’a üzülüyorum. Onun tek evladı” benim bildiklerimi bilmediği için garip bakışları devam ediyordu.
“Her neyse, bu konuyu kapat” rahatsız olduğu bir gerçekti.
Yemeğin sonuna geldiğimizde Zeliş gelip masayı toplamıştı. Sandalye üstünde rahatsız hissettiğim için ayağa kalktım ve diğer tarafta bulunan iki kişilik armut salıncağa oturdum. Ayağımla yerden destek alıp sallanırken, Altay beni izliyordu.
Tek eli bacağının üstündeyken diğer eli masanın üstündeydi. Üzerime esen rüzgarla vücuduma ürperti geldi. Elimle kollarımı ovuşturduğumda karşımda oturan Altay bir anda sandalyesinden ayağa kalktı. Bakışlarım onu takip ederken o hamağın üstündeki battaniyeyi alıp yanıma doğru geldi. İki yana açtığı battaniyeyi bana doğru eğilerek üstüme örttü.
“Sende gelsene” dedim hafif yana kayıp ona yer açarak.
“Salıncakta ne zaman sallandığımı gördün?” salıncağa memnuniyetsizce baktı.
“Bu ondan değil” dedim çenemle ağaca asılı olan salıncağı göstererek. “Hem bu salıncak sayılmaz ki” dedim masum masum.
“Kalsın” dedi dik başlılığıyla.
“Hadi işte gelsene” gözlerimi kırpıştırıp baktım. “Ne olur?” dedim. Gözleriyle beni süzdü. Sonra yanımdaki boşluğa baktı. Nefesini pes ederek dışarı verdi ve yanıma gelip yavaşça o boşluğa oturdu.
“Bunu yaptığıma inanamıyorum” dedi başını iki yana sallayarak. Gözleri radar gibi bahçede dolanıyordu. Kimsenin görmesini istemiyor gibiydi.
“Ne varmış yaptığında? Ayıp değil ya” battaniyenin altındaki elimi çıkarttım ve ucundan tutarak diğer kısmını Altay’ın göğsüne örttüm.
“Ne yapıyorsun?” dedi bir battaniye bir bana bakarak.
“Üşüme” battaniyeyi iyice kapattığımdan emin olup geri çekildim ve sırtımı arkaya yasladım.
“Neden beni bu kadar düşünüyorsun?” Sesi, daha önce hiç geçmediğim sokakların haritası gibiydi.
“Çünkü sende düşünülmeyi hak ediyorsun” itirafım onu şaşırtmıştı. “Hem hasta olursan kim bakacak sana” dedim şakaya alıp bakışlarımı ondan kaçırarak.
“Sen bakmaz mısın?” sesindeki fısıltılı ton beni kendine mühürledi. Kendime geldiğimde boğazımı temizleyip tekrar başka yere baktım.
“Niye bakıyım canım. Hem şimdi hasta Altay hiç çekilmez kesin” dudaklarımı birbirine bastırıp gülmemek için kendimi zor tuttuğumda, Altay başını iki yana salladı. Dudaklarının kenarında oluşan kıvrımı göz ucuyla gördüğümde tekrar önüme döndüm.
“Kırmızı ojelerini bu aralar sürmüyorsun. Hayırdır?” muhabbetin bu kadar hızlı değişmesine şaşırmıştım. Ona dönüp baktığımda salıncaktan aşağı sarkan ayaklarıma baktığını gördüm.
“Evet, sürmemeye karar verdim” boşvermiş bir şekilde konuştum.
“Neden?” gerçekten merak eder tarzda sormuştu.
“Bir daha sürmeyeceğim” omzumu silkip etrafı izlemeye devam ettim.
“Sür” ağzından çıkan tek kelimeyle şaşırarak ona döndüm. O ise bana bakmaktansa cebinden çıkardığı sigarasını yakıyordu. Bir eliyle rüzgarı engellemek için sigaraya set çekerken, diğer elindeki çakmağı yaktı.
“Sen dememiş miydin vasat diye?” Ayaklarımla bizi ufak ufak sallarken.
“Değil” bakışlarını hiç bana çevirmeden konuşuyordu. “Bazen en keskin sözler, bu kadar izlenesi bir tablonun kabullenilmemesinden söylenir. O rengi bir daha görmemek, haksız bir galibiyet. Bence iddiayı sürdürmelisin” sözleri ikimizin yan yana durduğu aynadaki yansımamızda yaşam oluşturdu.
“O rengi sürdüm diye erkeklerin beni beğenmeyeceğini söylemiştin” geçmişte söylediklerini hatırlattım.
“Her erkek demedim” başını çevirip bana baktı.
Başparmağı ve işaret parmağıyla tuttuğu sigarayı ağzından çıkardı ve sebebim olan gözlerindeki yoğunluk ile usul usul dumanı yüzüme üfledi. Bu artık alışagelmiş bir hareketti. Yüzümde tebessüm oluştuğunda onu izledim.
“Seven bir erkekte çıkar diyorsun yani” muzipçe gülüşümü devam ettirdim.
“Seven bir erkekte çıkar” dedi gözlerimin en derinine bakarak. Kalbim karnımda kramplar oluşturacak şekilde hızla atmaya başladı. Kırık ve bozuk bir saatin içinde hapsolmuştuk. Bense o saatin bir daha çalışmasını istemedim. Her daim orada hapsolmak istedim.
*****
Elimdeki dosyaya gülümseyerek baktım. Adımlarım heyecanlı ve hızlı bir şekilde asansörlere doğru gittiğinde utanmasam parmak uçlarımda uçacaktım. Altay Umut’u arayıp evdeki unuttuğu dosyayı şirkete getirmesini söylediğinde Umut’a hiç düşünmeden kendim götürmek istediğimi söylemiştim.
Altay’ın şirketine ilk defa geldiğim için etrafın her karışını inceleyerek yürüyordum. Asansörden içeri girdiğimde Umut ve Gökhan’da ardımdan girdi. Arkama geçtiklerinde bende elimdeki dosyaya sarılıp göğsüme yapıştırdım. Açılan kapıyla dışarı çıktığımda Umut konuştu.
“Sağdan” dedi eliyle sağı göstererek. Yönümü o tarafa çevirip hızlı yürüdüm.
“Hangi oda?” diye sordum odalara bakarak.
“Çift kapılı olan” dedi Umut eliyle bir odayı göstererek. Etrafta insanlar çalışıyordu. Ara ara kafalarını kaldırıp bana baktıklarında kim olduğumu merak ettiklerini belli ediyorlardı.
“Tamam, sağol” hızlı adımlarımla yürüdüğümde elimdeki kahveyi dökmemek için ekstra çaba sarf ettim.
“Evlene evlene bu kızla mı evlendin?” duyduğum sesle yerimde kalakaldım. Altay’ın odasının kapısı hafif açıktı ve içeriden gelen ses Rıfat Bey’e aitti.
“Buraya iş için konuşmaya geldin” Altay’ın sert sesi aşılmazdı.
“İş konuştuk. Şimdi sıra o kıza geldi. Nasıl onunla evlenip soyadımızı verirsin?” ruhuma ağır gelen kelimeler burnumun sızlayıp çenemin titremesine sebep oldu.
“Bütün mesele itibarlı biriyle evlenmemem mi?” Altay’ın cümlesiyle nefesimi tutup devamını bekledim.
“Evet. Ne kadar itibarlı biriyle evlenirsen o kadar şanına şan katarsın” Rıfat Bey’in söylediği aynı anda gözümden yaş getirmişti.
“Mutluluk nedir hiç merak ettin mi Rıfat Karen?” buz kutuplarında ölmek üzereymiş gibi sesi çatlak çıktı. “Karınla mutluluğu, huzuru hiç yaşadın mı?” Karşısındaki babasıydı, karın diye bahsettiği kişi ise annesiydi. Altay bu cümlenin içine bile kendini katmamıştı. Öyle bir kopukluk vardı ki aralarında, hatası Altay’ı bu dünyada yalnız bırakmıştı.
“Konumuzla bunun ne alakası var?” Rıfat Bey bocalamışa benziyordu.
“Tahmin etmiştim” Altay kendinden emin konuştu. “Bilmediğin konular hakkında bir daha konuşma. Şimdi iş hakkında başka sorun yoksa çıkabilirsin” sabrının son kırıntısına geldiği belliydi.
“O kız ailemize uygun değil” bu kadar acımasız neden olurdu ki?
”Ben hiçbir zaman sizin ailenizden olmadım. O itibarını düşündüğün soyadının da bende bir hükmü yok” sesi bir yabancıya konuşur gibiydi.

Yazar’dan;

Kafasındaki ameliyat kesiğinin sızısı yine kendini belli ediyordu. Bugün çocukluğunun son gününü yaşayacağını bilmeyen Altay, yatakta acı ile kıvranıyordu. Ölümün külüyle harmanlanan hayatına artık bir genç olarak devam edeceğinden habersizdi.
Bir anda beyninin içine kadar vuran acı ile dişlerini sıkıp çenesini kaskatı kapattı. Ağzından tek bir ah bile çıkartmamayı öğrenmişti. Acı da olsa öğretilmişti. Yalnız bırakıldığı şu hastane odasında kimseye sesini duyuramayacağını anlamıştı.
Doktor odaya girip kontrol ettiğinde de ağzını açıp ağrısı için yalvarmadı. Kontrolleri yapılıp hemşireye verilmesi gereken ilaçlar söylenirken de sadece yattığı yataktan pencerenin ardını izledi.
Doktor ise kapıdan çıkmadan önce arkasına dönüp yatakta yatan genç çocuğa son bir kez baktı .
“Bu acılar seni ne kadar güçsüzleştirse de çok az kaldı. Bunca yolu katettin. Bunu da atlatacaksın, dayan,” dedi hâlâ onu izlerken.
O da biliyordu aylardır tedavisini yaptığı bu küçük adamın nasıl bir yükü omuzladığını. Hastane koridorlarında dolanırken aileleriyle vakit geçiren çocuklara kimi zaman içli, kimi zaman öfkeli baktığını görüyordu Altay’ın. Onun öfkesinin ailesinden sevgi gören çocuklara olmadığını da biliyordu. Kendisi de öyle olmak istiyordu. Her çocuğun hakkı olan sevgiye, merhamete aç olan ruhu kendi hayatına öfkeyle bakıyordu.
Doktor içli bir bakışla baktı ve arkasına dönüp kapıyı kapatarak gitti.
Derince bir nefesi içine çekti Altay. Kendi nefes sesi yalnız olduğu odada büyüdü. Dışarıdan sızan karanlık benliğine işledi. Aylardır yalnız kaldığı bu kutu gibi yerde artık konuşmayı da unutmuştu.
İlk zamanlar odasına gelen hemşireler ve doktoruyla konuşurken şimdi onlarla da konuşmuyordu. Ailesinin terk ettiği, ölüme mahkûm bıraktıkları soylu bir yalnız veletti o. Bu utanç onu insanlarla konuşmaktan da geriye itiyordu.
Altay başı hâlâ pencereye çevriliyken kapının açılma sesini duydu. Gelenin doktor olduğunu düşünürken içeriye fazlaca ayak sesleri doldu. Kaşlarını çatıp kapıya doğru baktığında gördüğü kişi ile kaşları havaya kalktı.
“Baba...” İçindeki ayağa kalkmak için ümitle bekleyen yavru aslan çırpındı. Karşısında babasını görmeyi beklemiyordu. O hiçbir zaman yanına gelmemişti. Gelmezdi. Hastalıkları acizlik olarak görürdü.
Hastanede aylarca tedavi görürken de, saatlerce kaldığı riskli ameliyattan çıktıktan sonra da babası onu görmeye gelmemişti. Ne babası ne annesi... Bir tek ameliyattan çıktığı gün dedesinin gelip yoğun bakımdan onu izlediğini söylemişti hemşireler.
Hoş, o andan sonra Altay için hiçbir önemi kalmamıştı. Ölecek gözüyle baktıkları çocuğa kim ömrünü, gününü, dakikasını ziyan ederdi ki? Artık bir ailesi olmadığını kabullenip yoluna devam etmesi için kendi omzunu kendi sıvazlamıştı Altay.
Şimdi ise babasını karşısında gören o yaralı yavru aslanın başını eğip çırpındığını hissediyordu. Bir baş okşanmasına, bir sarılmaya, bir ‘İyi misin?’ denmesine o kadar ihtiyacı vardı ki. Ne kadar kızıp o yavru aslanı susturmaya çalışsa da kendisi de babasından sevgi dileniyordu, son sevgi dilenmesi olduğunu bilmeden.
“Bir de ağlayacak mısın?” Rıfat Bey oğlunun ona duygu yüklü gözlerle baktığını gördü. “Ne o gardını indirdiğin bakışlar? Toparla hemen kendini” Odaya adımını atar atmaz söylediği ilk cümle bu olmuştu.
Altay gözlerine kısa bir an uğrayan kırgınlık ile babasını izledi. Bir an, sadece küçücük bir an babasının tokmağı başına vuracağını bile bile o acizliğiyle başını yana eğip ağlamak istedi. Hem de öyle ki ‘Kalıbının adamı ol. Gözlerine bir an olsun buğu bile indirme’ diyen babasının yüzüne karşı hüngür hüngür ağlamak istedi.
"Beni görmüyor musun baba?" demek istedi. "Acı çekiyorum, görmüyor musun?" diye feryat etmek istedi. Bir anlık gaflete kapıldığı düşüncelerini hızla silip attı kafasından. Bütün ailesini kalplerinden silip attığı günün acısını, o acı çektiği günlerinse yalnızlığını unutmamıştı.
Babasının arkasındaki doktora gözü çarptı Altay’ın. Kaşlarının ortasındaki ince çizgileri gördü. Gözlerindeki ifadeyi sezdi. Elini yumruk yapıp üstündeki pikeyi avucunun içinde sıktı. Bu ifadeyi biliyordu. Doktor da babasının bu hallerine şaşırmış, kendisinin yalnız kalışına üzülüyordu. Lakin Altay insanların ona acımasını istemiyordu. O aciz biri değildi. Acınası biri hiç değildi.
“Baba, bir hafta önce ameliyattan çıktım” Tek diyebildiği buydu, en azından bir geçmiş olsun lafını duymaktı.
Babası hasta yatağının ucuna gelip ayaklarını biraz daha açtı ve ellerini arkaya koyarak yerinde dikleşti. Bakışları da tıpkı omuzları gibi dikti.
“Bunlar artık önemli olan şeyler değil. Duydum, ölmemişsin” Adımlarını oğluna doğru attı. Kısa bir an odada dolandırdığı gözleriyle yüzünü buruşturdu. “Böyle bir acizlikten nasıl ayağa kalkacaksın sen onun derdine düş”
“O ne demek baba?” Hürmeti o temiz kalbinin nişanesindendi. Onu bunca zaman yok sayan insanlara hürmetini bırakmamıştı.
“Yarım bir adamdan farkın yok. Kim beyninden ameliyat olan adama itimat edip emrini dinler?” Rıfat Bey yine sinirlenmişti. Bu düşüklükten başka bir şey değildi onun gözünde.
“Ameliyattan çıkan oğluna ilk dediğin şeyler bu mu olacak?” Yaşı daha on üçtü, bedeni ise güçsüz. Lakin aklı ve yaşadıkları ona çok tecrübe katmıştı.
“Bu acizliği bir de seninle konuşmamı mı istiyorsun? Rıfat’ın tek veliahtının kör topaldan farkı yok diyorlar. 'Daha vücuduna hakim olamayanın yeraltına kudreti nasıl olsun’ diye beni senin gibi bir aciz velet yüzünden düşürmeye çalışıyorlar” Çürük bir insanlığın gölgesinde ezilmenin ağırlığını tattı genç çocuk.
“O adamlar benim gözümde daha aciz” Altay dişlerini sıkarak konuştu.
“Kes! Sen bunları konuş diye gelmedim buraya” dedi babası net bir tavırla. “Kalk, gidiyoruz” Rıfat Bey bunu söylediğinde olaylara sessizce tanıklık eden doktor başını hızla yerden kaldırdı. Bir Altay’a, bir Rıfat Bey’e baktı.
“Nereye?” dedi Altay. Gerginliği vücuduna işlemeye başlamış, başına sancı saplanmıştı.
“Dışarıda işimiz var” Rıfat Bey arkasındaki korumalara başıyla işaret verdi. Korumalar Altay’ın başucuna geldiklerinde doktor konuştu.
“Rıfat Bey, bu çok riskli. Daha ameliyattan çıkalı bir hafta oldu. Hastanın enfeksiyon kapma riski yüksek” Doktor babasından daha düşünceli çıkmıştı. Bu düşünce Altay’ın dudaklarında ince ama kırgınlık dolu tebessümü inşa etti.
“Sana tehlikeli olup olmadığını sormadım doktor. Onu 1 saat ayakta tutacak şeyler mi takıyorsun, damardan mı veriyorsun, orası sana kalmış” Rıfat Bey yeterince durduğu bu hastane odasından sıkılmıştı.
“Rıfat Bey, dediğim gibi dışarıdan enfeksiyon kapma riski çok yüksek. Daha dikişleri bile yeni tutmaya başladı. En ufak bir yanlış harekette tekrar açılabilir” Doktor daha birçok sebebi tıbbi boyutuyla anlatmaya hazırdı. Onu durduran şey ise Rıfat Bey’in belindeki silahı çıkarıp ona yöneltmesi oldu.
Doktor o andan sonra büyük bir sessizlikle Altay’a iyi gelebilecek şeyleri yaptıktan sonra hastaneden çıkarışlarını izledi. Aylarca yaşamak için savaş verip hayata tutunan hastasını ölümle burun buruna getiriyorlardı.
Hastaneden çıkardığı oğlunun kalbindeki taşlaşmaya sebep olduğunu bilmeyen Rıfat Kaner ise artık Altay’ı tamamen kaybetmişti.
“Nereye gideceğiz?” dedi Altay ruhsuz çıkan sesiyle. Araba çoktan hareket etmiş, kar soğuğu her yere ayazını sermişti.
“'Rıfat Karen’in oğlu o ölüm döşeğindeyken bile kalkıp emir verebiliyor' diyecekler. O ibne*er ezilmediğimi, ezilmeyeceğimi anlayacaklar” Altay yanında oturan babasına anlamaz şekilde baktı. Yine de çok üstelemedi. Gidecekleri yeri sessizce bekledi.
Sonunda araba durduğunda aynı anda arabadan inmişlerdi. Altay eliyle arabadan aldığı desteği kesmedi. Hareketlerini dikkatlice atıyordu.
Başının üstünden akan kar tanelerine baktı kısa bir an. Her bir kar tanesi yeryüzünün temizlenmesi için görevini yerine getiriyordu. Peki, bu dünyadaki cani ve katil insanlar nasıl temizlenecekti? Kendi hayatlarını mahvetmemiş gibi masum çocuklarının hayatını da karartan bu babaların sonunu kim getirecekti?
Etrafını inceleyen Altay yüksekçe bir yerde durduklarını gördü. Yanında dikilen babasına baktı. Saçına düşen kar tanelerinin içinde ileriyi izliyordu. Her yer fırtına olacak şekilde kar tufanıyla kaplanmıştı. Üstüne esen rüzgâr ile yerinde ürperdi.
“Neden buradayız?” diye sordu.
“Bizim hayatımıza burnunu sokanları nasıl hayattan kopartacağız, izle” Altay kaşlarını çattığında babasının baktığı yere baktı. İleride bir yerde iki tane adam gizlenmiş, bir şey için bekliyorlardı.
‘Benim hayatımı sırf kendi emellerin için mi kukla gibi kullanıyorsun baba?’ diyemedi Altay. Tıpkı bir öncekiler gibi. Sessizce yanında dikilen babasına baktı.
Gecenin zifirî karanlığı üstlerine düşerken yüksekçe yerden ileriye baktı. Sırf rakiplerine ne kadar güçlü olduğunu göstermek için ameliyattan çıkan oğlunu hiç düşünmeden bu yere getirmişti.
“İyi izle. Affetmemeyi öğren. Gözü karalığı, kalp katılığını öğren. Bir yeraltı adamı kolay yetişmiyor. İyi izle” Hayat derslerinden birinin yine nutkunu vermişti.
“Emri sen vereceksin” dedi babası ardından. Babasının söyledikleri başına dört bir taraftan balyoz darbesi yemiş gibi hissettirdi.
“Yapamam baba” diyebildi sadece.
“Yapacaksın! Eğer sen ölmek istemiyorsan yapacaksın!” Rıfat Bey öfkeli bakışlarını oğluna çevirdi.
“Baba, ben kimsenin ölüm emrini vermek istemiyorum” diretebildiği kadar diretecekti. O böyle bir insan olmak istemiyordu.
“Sen hiçbir boka yaramayan s*ktiri boktan veledin önde gidenisin” Bu hakaret Altay’ın boğazına dizildi. Yutkundu ama ağırlığı yine gitmedi. “Yeraltının korkulan adamı olmak istiyorsan bu emirleri vermeyi bileceksin!” Altay dizlerinin üstüne çöküp hunharca midesindekileri çıkarmak istiyordu.
“Şimdi nasıl emir verilirmiş izle” Babası telefonu alıp bir kişiyi aradı. Biraz uzaklarında izledikleri adamlardan biri cebinden telefonu çıkarttı. “Başlayın” Babasından çıkan üç kelimelik cümle Altay’a hayatı kahrettirdi.
Dudaklarının üstünde çıkmaya başlayan ufak tefek tüyler artık erkek adamlığa doğru yürüdüğünü gösteriyordu. Babası omzuna elini koyup ona bilmesi gerekenleri anlatmalıydı. O anlatacağı ya da öğreteceği şeyler bunlar olmamalıydı. Babasıyla dertleşmeliydi. İlk âşık olduğu kızı anlatırken utanıp başını eğmeliydi, ilk tıraşını olurken babasını izleyip ondan örnek alıp yapmalıydı. Babasının izinden gitmesi gerektiği yer burası değildi. Bir baba oğluna bunu öğretmemeliydi.
“Bize yanlış yapanın sonunu görüyor musun?” Babası yanı başında omuzlarını dikleştirip gururla karşısındaki cinayet eserine bakıyordu.
Cinayeti işledikleri kişilerin diplerine gelip onları gözüne soka soka gösterdi Rıfat Bey. Altay artık zangır zangır titriyordu. Ölmek istiyordu. Bu hayata mahkûm olmaktansa ölmeyi istiyordu.
“Böyle acımasız olacaksın. Dizlerinin üstüne çöküp sana yaşamak için yalvaranı kafasının üstünden vuracaksın.” Altay hiçbir şey diyemiyordu. Kalbinde hissettiği acı gözlerine işlemişti.
O gün hayatının kararmasına sebep olan cinayeti gözlerinin önünde izleyen Altay Karen, damarlarında akan kanın katranlaştığını hissediyordu. Üzerinde hastane kıyafeti, kendini belli eden yara izine sarılı kafa bandajıyla babasının zorla izlettiği cinayetin belki de masum olan kişilerine gözyaşı dökerek baktı.
Babasının acizlik olarak beynine vura vura öğrettiği gözyaşını son kez orada, o cinayetle öldürülen kişilere döktü.
Artık o çocuk Karen gitmiş, Siyah Baron’un hâkimiyetine çıkan merdiven basamağına ilk adım atılmıştı.

Duru’nun ağzından;

Altay’ın yakıcı darbelerle söylediği sözlerin ardından ayak sesleri gelmeye başlamıştı. Rıfat Bey’in çıkacağını anlayıp kenara geçtiğimde onun gidişini arkasından izledim. Elimdeki dosyayı avuç içimde sıktığımdan bile habersizdim. Duymamam gereken cümleler bütün ruhuma sıkıntı yüklemeye başlamıştı.
“Daha ne kadar orada bekleyeceksin?” duyduğum sesle daldığım düşüncelerden sıyrılıp kapıya baktım. Altay kendi kapısının önünde dikilmiş bana bakıyordu. Hiç konuşmadan yanına kadar gidip dosyayı ona doğru uzattım.
“Dosyayı getirmiştim” dedim. Bir bana bir dosyaya baktığında eline alırken konuştu.
“Kahve mi getirdin?” dedi diğer elimdeki kahvelerin kutusuna bakarak.
“Evet” dedim tek kelimeyle.
“İçeri gel” kenara çekilip eliyle odasını gösterdi.
“Ben gideyim en iyisi. Sende rahat rahat çalışırsın” başımı kaldırıp ona bakamıyordum. Babasının söylediklerinin doğru olduğunu gözlerinde görmeye dayanamazdım. Az önce savunmuş olabilirdi lakin biz gerçekten evli değildik. Bu savunmasını formaliten olan evliliğimizi babasına inandırmak için söylemiş olabilirdi.
“Duru” dedi uzanıp kolumu tutarak. İsmimi nadir söylediği anlardan biriydi. “Hadi geç içeri” gözlerindeki gerçek isteği gördüğümde başımı sallayıp içeri girdim. Ardımdan kapı kapanma sesi geldiğinde göz ucuyla etrafı inceledim. Oldukça büyük olan ofis odasının manzarası bütün İstanbul’u ayaklar altına alacak kadar yüksekteydi.
“Demek dosyayı sen getirmek istedin?” sesindeki keyifle birlikte ona baktım. Yanımdan geçip masanın üstüne dosyayı koyduğunda tekrar bana doğru geldi.
“Dışarı çıkacaktım zaten. Çıkmışken de dosyayı getireyim dedim” yalanım gözlerimi kaçırmama sebep oldu.
Onu özlediğim için geldiğimi söylemedim. Onu günlerdir görmemiştim ve ben yine onu hiç olmadığı kadar özlemiştim. İşleri bu ara çok yoğundu. Yoğunluk yüzünden neredeyse eve bile az geliyordu.
“Geç hadi otur” odanın bir köşesindeki oturma bölümünü gösterdi.
“İşin varsa engel olmayayım” dedim çekingen bir şekilde.
“İşim bekleyebilir” O aşılmaz dağların doruklarında hiç erimez sanılan karlar, dudaklarının kenarındaki o hafif kıvrımla bir anda bahara teslim oldu.
Hiçbir şey demeden yanından geçerek koltuklardan birine oturdum. Oturduğum koltuk camın dışındaki bütün manzarayı görüyordu.
“Acı seviyorsun diye biliyordum” kahvelerden acı olanını ona uzattığımda ayakta bana doğru eğildi.
“Severim” kahveyi elimden alırken gözlerime öyle bir baktı ki bardağı düşürmekten korktum. Yanımdaki boşluğa oturduğunda yan dönüp yönümü ona çevirdim.
“Senden bir şey isteyebilir miyim Altay?” oturur oturmaz konuyu açmıştım. Günlerdir bu konuyu konuşmak için fırsat kolluyordum.
“Söylemen yeterli” bu kadar açık sözlü olması yutkunmama sebep oldu.
“Yarın ofisteki sevdiğim arkadaşım Esra’nın düğünü var” karton bardağı iki elimle kavradım.
“Hangisinin?” dedi kaşlarını hafif çatarak.
“Esra vardı hatırlarsan. Yaren’den sonra ki en yakın arkadaşım” dedim.
“Ofisteki diğer arkadaşlarınla arandaki mesele çözüldü mü?” bu soruyu beklemiyordum. Merak etmesine şaşırmıştım.
“Çoğuyla evet. Hala laf yapanlarda beni sevmeyenler zaten” düşünmüyormuş gibi omzumu silktim ama hala bu konu beni derinden üzüyordu.
“Senin gibi birini sevmeyerek kendileri kaybeder” Altay’ın cümleleri beni alevler içinde yakıyormuş gibi ateş bastırıyordu.
“Şey neyse işte, o arkadaşımın yarın düğünü var ve benim de nikah şahidi olmamı istedi. Doğal olarak eşim olduğun için senide davet etti. Gelir misin yoksa bir işinin çıktığını mı söyleyeyim?” gözlerimi kırpmadan ona baktım. Böyle yerleri sevmediğini biliyordum. Hatta gelemeyeceğini söylemesini bekledim lakin o cümle gelmedi.
“Karısını yalnız bırakmış dedirtmek hoş olmaz” dudağının kenarı kıvrımlandı. Bu benimde tebessüm etmeme sebep oldu.
“Benim yüzümden istemediğin ortamda olmanı istemem” ona anlayışla baktım.
“Yanında olacağım. Her zaman” bu cümlesinin ardından gözlerimdeki hülyalı bakışlarım bana eşlik etti. Ruhumun kuytularında, onun sevgisiyle yeşeren yepyeni bir bahar vardı.
“Bir şey daha sorabilir miyim?” bu sefer soracağım soru yüzünden ciddiyete bürünmüştüm.
“Sor bakalım” sanki ne soracağımı biliyormuş gibi baktı.
“Baban niçin gelmiş?” sonunda dayanamayıp sormuştum. O ise bu soruyu duymak bile istemiyormuş gibi yüzünü gerdiğinde yanımdan kalktı. Adımları dışarıya bakan pencerelere doğru ilerledi. Dağ gibi aşılmaz görüntüsü boydan camların önünde durdu.
“Mecburi bir iş ortaklığımız var. Onun için buradaydı” babasını duymak bile kasılmasına yol açmıştı. Onu görünce, ismini duyunca etkileniyor gibiydi.
“Yeraltından dolayı mı?” dedim adımlarımı ona doğru atarak.
“Evet” başını sallayıp elindeki kahveyi önündeki camın demir çıkığına bıraktı.
“Söylediklerini duydum” dedim en sonunda. Bu başını omzundan doğru bana çevirmesine sebep oldu.
“Üstüne alınmaman gereken sözler. Evliliği, yerine getirilmesi gereken bir zorunluluk olarak görüyor. Onun için o zorunluluk, itibar için gerekli. Huzurun, mutluluğun, yuva hissinin kaynağı olduğunu bilmedi; hiçbir zaman da bilmeyecek." bu ona acı veriyordu. Aile kavramını yaşamamak en büyük eksikliğiydi anlıyordum.
“O evlilikle alakalı söylediklerin seni zorlamış olmalı. Neticede yalan söylemek zorunda kaldın” saçımı kulağımın arkasına sıkıştırırken bende kahve bardağımı onun bardağının yanına koydum.
“İnsan söylediklerinden ve yaptıklarından sorumludur” dedi net bir şekilde. Başımı kaldırıp ona baktığımda gözlerinde küllerinden yeniden doğan bir adam vardı.
“Babanla hiç normal bir şekilde konuştuğunuz oluyor mu Altay? Yani iş dışında hiç mi birbirinizle dertleşmediniz?” sormam ne kadar doğruydu bilmiyordum ama onun bu eksikliğin içinde daha fazla üzülmesini istemiyordum.
“Beni sevmeyen, benim de onu sevmediğim adama baba gibi görüp neden konuşayım?” bu onun iç savaşında aşamadığı bir galibiyetti.
“Nasıl böyle bir şey yapabilir? Benim çocuğum olsa kendi canımdan önde gelir. Yüzünde göreceğim en ufak üzüntü benim dünyamı yerle bir eder” düşüncesi bile beni üzmeye yetiyordu.
“O senin ruhunun naifliğinden gelen bir mucize. Herkes senin gibi değil, olamaz da” gözlerindeki kırıklardan çıkan duygu hüzündü. Ailesinin böyle olmasını istemezdi. Ona bir adım daha atıp elimi koluna yasladım. Desteğimi yanında sessizce bulunarak verdim.
“Bir insan evladını sevse bu işlerin içine sokar mı?” dedi bana bakıp içindeki acıyı göstererek.
“Nasıl?” dedim sadece.
“Beni bu işlere sokan kendisi. Birilerini öldürürken o kişilerin gözlerindeki korkuyu özellikle izlememi isterdi. Yanlış yaptığına hüküm verdiği insanlara kurduğu kumpasları bile eğlencesine uzaktan izlerdi. Beni de yanı başında tutar bu işi öğreneceksin diyerek o küçük yaşıma bakmadan bana onları izletirdi.” Nefesim boğazımda takılı kaldı. Elimi göğsüme yasladım. Küçük Altay geldi gözümün önüne. O yaşında yapması gereken oyun oynamakken babası yüzünden öğrendiği oyun acımasızcaydı.
“Tümör ameliyatımdan yeni çıkmıştım. Daha çıkalı bir hafta olmuştu. Hastaneye ‘iyi misin’ demeye bir kere bile gelmeyen adam beni o gün dışarı çıkardı. Yeraltındaki rakiplerinin beni aciz bir çocuk görmelerini kaldıramayıp o durumda bile bana cinayetlerini izletti.” Duyduklarım elimin ayağımın titremesine sebep oluyordu.
O insanların son bakışlarını görerek büyüdüm. Günlerce kabuslarıma giriyorlardı. Sonra bir başkası ekleniyordu o kabuslarıma.” nefesi sıklaşmaya başladı. Gözleri ise tek bir yere takılı kaldı.
“Altay” dedim susmasını isteyerek. Kalbim onun yaşadıklarıyla paramparça oluyordu.
“Ben hayatımda bir tane bile güzel rüya görmedim Gece Karası. O kabuslar; benim ailemle piknik yapacağım, parklara gideceğim, top oynayacağım rüyalarımın içine karıştı” göğsü hızla inip kalkıyordu. Hisleri kendini ele vermeye başlamıştı.
“Bu yaşadıkların bana böyle acı veriyorsa sen ne yapıyorsun? Nasıl başa çıkıyorsun?” gözleri kan çanağına dönmüştü. Boynundaki damarların ortaya çıkması kendini sıktığını belli ediyordu.
“Küçük bir çocuğun hayatını altüst ettiler. Bakamayacakları bir çocuğu sırf herkese mutlu aile imajı çizmek için yaptılar” Altay artık kendini kaybetmeye başlamıştı. Yanımdan çekip gittiğinde odada yürümeye başladı. “Bir çocuğun hayatını çalacak kadar vicdansız iki insanın elinde manasız bir yaşama sürüklendim” itirafları ona bile ağır geliyordu. Elleriyle yüzünü sıvazladıktan sonra hiç beklemediğim bir anda elini kaldırdı ve yanındaki duvara yumruk atmaya başladı. O kadar hızlı yapmıştı ki bunu yapabileceğinin ihtimalini bile düşünmemiştim. Çığlığım dudaklarımdan çıkarken yanına gittiğimde kolunu durdurmaya gücüm bile yetmedi. Kendi iç muharebesini dışa yansıtıyordu.
“Hastane odalarında ölmeyi bekledim. Yaşadığım acılarla o oda iniltilerime şahitlik etti de bir gelip kapımı açmadılar” canının acımasına dayanamıyordum. Gözlerimden yaşlar süzülürken ona engel olmaya çalıştım. Durduramayacağımı anladığım anda ise elimi kaldırdım ve hiç düşünmeden duvara vurduğu yere koydum.
“Ne olur acıtma canını” o kadar kendinden geçmişti ki elimi koyduğumu bile fark etmeden bir kere daha vurmuştu. O an hızla kapattığı gözlerini açtı ve kendine geldi. İki eli de duvara yaslıyken yere eğdiği başını bana çevirip baktı. Gözlerimden yaşlar akarken titreyen çenemle ona bakıyordum. O ise hızla inip kalkan omuzlarıyla gözlerime kilitlendi. Kan çanağına dönen gözündeki küçük Altay’ı gördüğümde kalbim merhametle sızladı.
“Benim canımı da acıtmak için mi yapıyorsun bunu? Vurma artık yalvarırım” bu cümlemin ardından ellerini duvardan çekip hızla bana yöneldi ve belimden tutup beni kendine çekti.
Ayak parmak uçlarında dururken iki koluyla bana sıkıca sarıldı. Başı boynumun girintisine girerken nefeslerini göğsümde hissediyordum. Kollarım şokun etkisiyle havada kaldığında yavaşça boynuna doladım. Bütün vücudum onun vücuduna yapışmıştı. Her şeyiyle onu hissediyordum. İkimizin de kalp atışı birbirine karışıyordu.
“Canını acıttım mı?” belim ve sırtımda elleri dolanıyordu. Beni kendine o kadar çok yapıştırmıştı ki kemiklerimde artık hafif acı hissediyordum.
“Az” dedim doğru söyleyerek.
“Niye canının acıyacağını bile bile elini koyuyorsun oraya? Elini kırabilirdim, incitebilirdim. Kendimden nefret mi ettirmek istiyorsun?” boynumda saklı kalan ağzından dolayı sesi boğuk çıkmıştı.
“Canının acımasını istemiyorum. Hep iyi ol istiyorum” bir elimi ensesindeki saçların arasına daldırdığımda diğer elim omzunu okşuyordu.
“Düşünme beni bu kadar Gece Karası. Ben ne sevilecek, ne de düşünülecek adamım” kendini bu kadar sevilmeye layık görmemesi beni üzüyordu.
“Her insan sevilmeyi ve düşünülmeyi hak eder Altay. Sende hak ediyorsun” takılı kaldığı girdabın içinden çıkması için her şeyimi verirdim.

Devam Edecek…

Altay’a çok üzülüyorum ya. Böyle babaların var olduğunu bilmek ise canımı sıkıyor 😔

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

270okunma 18beğeni 8yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18