26.BÖLÜM (Ölüm Çiçeği)

Yazar: Biranne yazar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 29Şu an: 26.BÖLÜM (Ölüm Çiçeği)

Geldik mi Sezon Finaline. Çokça üzgün, yazarken de biraz ağlamış durumdayım.

Sezon finalinde bu kadar üzüldüysem sizlerden ayrılacağım Final bölümüne nasıl dayanacağım güzel okurlar 🫠

Evet Gece Karaları. Sezon Finalimiz sizlerle. Bölüm sonundaki sohbet sorularına cevaplarınızı bekliyor olacağım 🤍

İyi okumalar ✨

Bölüm müziği; Amin Bani-che kardi
Uygulama güncellemesi yüzünden video kısmına yüklemedi siz kendiniz açabilirsiniz.

***

-SEZON FİNALİ-

Yazar’dan;

Yaren malikanenin kapısından çıktığında etraftaki korumalar ona bakmıştı. Neden dışarı çıktığını anlamaya çalışıyorlardı. O ise malikaneye taşındığından beri yanına gitmeyi unuttuğu Yağız’ı görmek için arabasına binip bir an önce onun yanına gitmek istiyordu. Hayatı o kadar kargaşayla dolmuştu ki onu haftalardır görmeyi unutmuştu. Muhakkak ki yanına gittiğinde kendisiyle bir müddet konuşmayacaktı. En azından Yaren onun gönlünü nasıl alacağını biliyordu. Çantasından arabasının anahtarını çıkarıp kilidini açtığında Umut’un ona doğru geldiğini gördü.
“Yaren bacım, hayırdır bir yere mi gidiyorsun?” Yaren normalde bu tarz konuşmalardan hiç hoşlanmazdı ama Umut ona her böyle seslendiğinde hoşuna gidiyordu. Bu insanlara alışmıştı.
“Dışarıda ufak bir işim vardı” dedi Yaren arabasına binerken.
“Gölge daha gelmedi. Geldiğinde çıkarsınız” Yaren kapısını kapatıp camını açtığında Umut eğilerek kollarını açık cama yasladı ve içeri baktı.
“Mümkünse bana Gölge deme. Onu görmek istemiyorum” duyduğu isimle hızlanan kalbine inat kaşlarını çatıp Umut’a baktı.
“Hiç çekilir biri değil değil mi?” Umut ise bir sır veriyormuş gibi ağzının kenarına elini koymuştu.
“Arkadaşını bilmen ne hoş” keyifli sırıtışıyla birlikte Umut’ta gülmüştü.
“Ne yapalım işte insan ailesini atamıyor da satamıyor da. Mecbur katlanıyoruz” ikisi de birbirine aynı sırıtışla karşılık vermişti.
“Sen beni oyalamaya mı çalışıyorsun?” gözlerini kısıp Umut’u inceleyen Yaren’in yüzündeki eğlenen ton hala dudaklarındaydı.
“O ne demek öyle Yaren bacım? Çok kırılıyorum ama” elini kalbinin üstüne koyup kırgınmış gibi baktı. Yaren ise gülmemek için dudaklarının içini ısırmıştı.
“Ne bileyim sanki Gölge gelene kadar beni oyalıyormuşsun gibi düşündüm bir an” Umut kollarını yasladığı camdan çekip doğrulduğunda kendini savunmaya geçti.
“Gölge hakkında söylediklerim, her kelimesine kadar helali hoş olsun, ama evet yalan söylemeyeceğim seni tek gitmemen için oyaladığım doğru” teslim olur gibi ellerini havaya kaldırmıştı.
“Neymiş benim hakkımda söylediklerin?” tam o anda ikisinin arasında başka bir ses yankılandı. Sesinden bile korkutan o adam.
“Hadi birde buradan yak” Umut yutkunup göz ucuyla Yaren’e baktı. Başını yavaşça iki yana sallayıp tekrar Gölge’ye baktığında Yaren gülmeden geçmedi.
“Sen kendini kurtaradur Umut’cum, ben gidiyorum” Yaren onları arkasında bırakıp arabasını malikanenin demir kapısına doğru sürdü. Dikiz aynasından arkasına baktığında Gölge’nin bakışlarının kendisinde olduğunu gördü. Elini Umut’un omzuna koyup sıkarken Umut eğilip bükülmüştü lakin yine de başını Yaren’den çekmemişti.
Yaren hiddetle önüne dönüp arabayı dışarıya çıkardı. O öpücük vakasının üstüne bir de Tarık’ı tutuklattığı gün söylediklerini unutmamıştı. Onu görmek dahi istemiyordu. Yaşadığı hayalkırıklığını hala unutabilmiş değildi. Hayatında ise kendini hiç bu kadar değersiz hissetmemişti.
Kendine gelip sonunda yola odaklandı ve hızlı sürdüğü arabasını ilk önce aklındaki şeyleri almak için bir mağazanın önünde durdurdu. Aldığı malzemelerin ardından tekrar arabasına binip kısa süre içerisinde bildiği sokaklara girmişti. Burası üst mertebedeki insanlar tarafından görünmek istenmeyen, çoğu insanın da yüz karası gibi burun kıvırtarak baktığı yerlerdi. Kendisi de Yağız’ı o gün evine getirene kadar buralardan haberdar olmayan o insanlardan biriydi. Şimdi ise yaşamak için tırnaklarıyla kazıya kazıya hayatta kalmaya çalışan bu insanlara herkesten daha çok saygı duyuyordu.
Arabasını boş bir arsanın kenarına park edip indiğinde etrafta top oynayan çocuklara gülümseyerek baktı. Hepsi üstü başı toz olmuş şekilde hummalı bir maça kapılmıştı.
“Ahmet” diye bağırdı elini kaldırarak. Maç oynayan çocuklardan biri başını sesin geldiği yöne çevirdiğinde Yaren’i görmüştü.
“Yaren abla” dedi çocuk otuz iki diş sırıtarak. Onu gördüğüne sevinmişti.
“Gelme gelme maçına devam et” dedi durdurarak. “Yağız’ı soracaktım. Nerede biliyor musun?” Yaren bunları söylerken uzakta bir yerde arabasının camını açmış onu izleyen Gölge’den habersizdi. Onu peşinde bırakabildiğini düşünmüştü, lakin yanılmıştı.
“Her zaman ki yerinde. Yalnız kaç haftadır gelmediğin için sana kırgın şimdiden söyleyeyim”
“Nasıl gönlünü alacağımı biliyorum” Yaren elindeki poşeti kaldırıp ona gösterdi ve Ahmet’e güldü. “Sizin poşetinizi arabanın üstüne koyuyorum. Maçınız bitince alırsınız” elindeki diğer poşeti de arabanın kaputuna koyup bildiği yolları yürümeye başladı. Gecekondu evlerinden geçerken gördüğü herkese gülümsemişti.
Sonunda o bildiği yere geldiğinde Yağız’ın o küçük cüssesine rağmen işine kendini verip harıl harıl çalıştığını gördü. Onu izlerken dudakları büyük bir merhametle iki yana kıvrıldı. Yaren’in bir kardeşi olmamıştı. Ailesine büyüyünce sorduğunda ise bütün sevgilerini sadece ona vermek için kardeş yapmadıklarını söylemeleri olmuştu. Büyüdükçe daha iyi anlamıştı ki, bu çok büyük bir haksızlıktı. Bir kardeşi olmasını isterdi. Onunla eşyaları yüzünden kavga etmeyi, yine de sıkı sıkıya bağlı olduğu kardeşiyle gecenin sonunda yan yana yatıp film izlemeyi isterdi. Ne güzeldi ki hayat karşısına Duru’yu çıkarmıştı. O olmazsa ne yapardı bilmiyordu. Şimdi ise karşısında izlediği bu çocuk ona bir erkek kardeş olmuştu.
Daha altı yaşındaydı. Hayat onu o kadar zorlu bir yola çıkarmıştı ki bunu her düşündüğünde duygulanmadan edemiyordu. Bir sene önce işten döndüğü bir gün ışıklarda mendil satan Yağız’a arabasıyla çarpmıştı. O kadar minyondu ki yaşıtlarının aksine kemikleri kırılacak kadar ince olduğu için arabanın önünden geçerken görememişti. Hızı ise yeni kalkmaya hazırlanan arabanın hızı kadar düşüktü. Şükür ki ona bir şey olmamıştı. O gün ki paniğini tekrar hatırladığın da ona bir şey olsa ne yapardım diye yine kendine yine yüklendi.
O gün Yağız’ı bırakmamıştı. Küçük ama gururlu Yağız, Yaren’in bütün tekliflerini reddetmiş, hatta ona üst baş almak için can atsa da çatık kaşlarının altındaki gururlu cümleleri ile onu yerle bir etmişti.
“Ben annemden hak etmediğim parayı almamayı öğrendim. Eğer mendil alacaksanız buyurun alın, ama bana para teklif etmeyin” çok olgundu. Yaren onun bu olgunluğu karşısında bir müddet konuşamamıştı. Sonunda ayağı burkulan Yağız’a ona borcu olduğunu ikna ederek hastaneye götürmüş ve ayağını muayene ettirmişti. Akşam ise evine götürüp nerede oturduğunu öğrenmişti.
O günden itibaren her hafta evlerine eli dolu gidip ziyaretlerini yapmıştı. Yağız ilk zamanlarda gardını indirmeyen bir çocukken şimdilerde onun için en değerli ablası olmuştu. Onların evine girip çıktıkça da babasının daha o küçük yaştayken Almanya’ya gidip çalışacağım bahanesiyle onları terk edip gittiğini öğrenmişti.
Annesi ise Yağız’ın kanayan yarasıydı. Gülay yıllardır tedavisi olmayan hastalığıyla cebelleşiyordu. Yaren onu işinde iyi doktorlara götürüp kontrol ettirse de her şey için çok geçti. Hastalığı o kadar ilerlemişti ki artık son zamanları olduğunu doktordan en acı şekilde öğrenmişti. Bunu Gülay ablasına ve Yağız’a söyletmemişti. En azından son anlarını mutlu hatırlamalılardı. O yüzdendi ki bu çocuğa dünyadaki bütün güzellikleri tattırmak istiyordu. Babadan yana yüzü gülmeyen bu çocuğun omuzlarındaki yükü bir nebzede olsa hafifletmek istiyordu.
“Yağız” diye yüksek sesle çağırdığında küçük çocuk kafasını kaldırıp baktı. Onu gören gözlerinde ışıldama olduğunda Yaren daha çok gülümsedi. Sonra o ışıldayan gözlerinde kırgınlıklar gördüğünde başını yana eğip üzgün gözlerle baktı. Eliyle yanına çağırsa da çocuk omuz silkip önüne dönmüştü.
Bulunduğu yer hurdalık gibi büyük bir yerdi. Geçimini sağlayan insanlar dışarıdan topladıkları kartonları ve kağıtları buralarda satıyorlardı. Yağız’da onlardan biriydi. O arkadaşları gibi top oynamak yerine evini geçindirmek için gece gündüz çalışmak zorunda kalan bir çocuktu. Adımlarını ona doğru attığında etraftaki adamlar ona bakmıştı. Onun buralara gelmesine alışmışlardı.
“Sen ablanın yanına gelmezsen o senin yanına gelir” onun yüzünü inceledi. Görmediği şu zamanda zayıflamış mıydı?
“Beni unutan o ablanın yanına neden gideyim ki?” çok gururluydu ve bu Yaren’i de gururlandırıyordu.
“Peki, o ablanın hayatı tehlikede olduğu için yanına gelememişse?” bu söylediğiyle Yağız hızla başını çevirip ona baktı.
“Abla, iyi misin? Bir şey mi oldu?” az önceki küskünlüğü toz bulutu olmuş etrafa dağılmıştı.
“İyiyim merak etme. Sadece bu aralar yanına mecburiyetten gelemediğimi bil ve başka bir şey sorma olur mu?” Yaren onun saçını okşadığında yüzünde merhamet dolu gülümseme vardı.
“Senin adına korkmalı mıyım?” dedi onun için endişelenen çocuk.
“Hayır, korkma”
“Sana zarar veren biri olursa bana söyle tamam mı? Şimdi belki yapamam ama büyüyünce muhakkak seni korurum” Yaren keyifli kahkahasını attığında etraftaki birkaç erkek ona dönmüştü. “Abla şu güzel gülümsemeni böyle herkesin içinde atmasan mı? Bir sürü erkek sana bakıyor” çatık kaşları ile Yaren’e bakan erkeklere baktı. Tam bir erkek kardeş modeliydi.
“Ablasını da kıskanırmış” yanağından makas alıp sonunda elindeki poşeti ona uzattı. “Al bakalım” dedi gözleriyle poşeti göstererek.
“Bu ne ki?”
“Beni affetmen için küçük bir hediye” Yağız ellerini önüne getirdi ve kir içinde olduğunu gördü. Üstüne sürüp temizledikten sonra poşetin içinden çıkardığı hediye paketini açmaya başladı.
“Yaren abla bu ne kadar güzel bir şey?” Yağız elindeki minyatür uçağa duygusal gözlerle baktı.
“Uçak koleksiyonunun yeni parçası” dedi Yaren gülüp yanağından makas alarak. Muhabbet esnasında onun askeri pilot olmak istediğini öğrenmiş ve her gelişinde ona küçük askeri uçak modelleri hediye etmeye başlamıştı.
“Bir gün hayallerimi gerçekleştirir ve havacı pilot olursam ilk uçuşumu annem ve seninle yapacağım” dolu dolu gözleriyle Yaren’e baktığında Yaren yutkunmamak için kendini zor tuttu. Annesinin son zamanları olduğunu bilmeyen çocuğun bu günlerinin korkuyla geçmesini istemiyordu. Yağız’a nasıl Amerika’ya gideceğini söyleyecekti onu bile bilmiyordu. Gelene kadar elini üstünden çekmemesi için Duru’dan rica edecekti. Yoksa gözü arkada kalırdı.
“Gülay Abla ne yapıyor? Nasıl?”
“Bir gün iyi bir gün kötü. Doktorun verdiği ilaçlar az da olsa iyi geliyor” Onun acısını az da olsa dindirecek ilaçlardı. Yaren ise ona annesinin iyi olacağı yalanlarını söyleyemiyordu. Yağız’ı ümitle doldurup sonra yıkmak istemiyordu.
“Hadi bakalım Yağız hazırlan da çıkalım” Onun düşen yüzünün yerine neşe getirmek istiyordu. Akşam ki davete kadar onun karnını doyurmalıydı. Kaç gündür yanına gelmemiş ve yüzü süzülmüştü.
“Nereye?” dedi Yağız hediyesini tekrar poşetine koyarken.
“Seni yemeğe götüreceğim. Hasret giderelim biraz”
“Daha işim bitmedi. Bugün ki topladığım kartonları yüklemem lazım” arkasındaki kağıt toplama arabasına baktı. Onun artık böyle yerlerde çalışmasını istemediği için çabalamıştı Yaren. Maaşının bir kısmını her ay onlar için ayırıyordu, lakin Yağız’ın bundan haberi yoktu. Her ay hesaplarına yatan paranın bir kuruluştan geldiğini biliyorlardı. Eğer gerçeği bilse Yaren’e olan mahcubiyetiyle onun yanında rahat olmazdı. Daha altında yaşında üstüne kocaman yükler alması Yaren’i derinden etkiliyordu.
Yine de Yağız çalışmayı bırakmıyordu. Annesinin tedavisi için kendisinin de çalışması gerektiğini söylüyordu. Yaren ise artık ona çalışmaması için ısrar etmemişti. Onun deyimiyle işleyen demir pas tutmazmış. Bunu ilk dediğinde Yaren daha bu çocuktan neler öğreneceğim diye şaşkınca izleyip durmuştu.
“Tamam o zaman” dedi ve üstündeki gömleğini dirseklerine kadar çekti. “Bende sana yardım ederim” Altında siyah mini kalem eteği ve üstünde içine soktuğu beyaz gömleği vardı. Ayağındaki ince topuklu ayakkabılar ise bulunduğu bu yere çok tezattı. Dışı süslü beyaz yakayken, içi yürekli bir kızdı. Bu zamana kadar ona önyargıyla yaklaşan kişilerden biri de Gölgeydi. Onun Yağız’la bütün konuşmalarını duyacak yakınlıkta izleyen Gölge.
“Dur Yaren Abla üstün kirlenecek” Yağız onu durdurmaya çalışsa da nafileydi. Yaren kartonları alıp Yağız’ın dizdiği yere üst üste koymaya başladı.
“Kirlensin canım ne olacak?” dedi omuz silkerek. “Madem buradan işin bitmeden çıkamıyoruz bende sana yardım eder bir an önce bitmesini sağlarım” Onun konuşmalarını ve bu hallerini gözünü kırpmadan izleyen Gölge’den habersizdi. Gölge ise şaşkındı. Nihayetinde uzun zaman sonra bu duyguyu ilk defa tekrar yaşamıştı. Daha ne kadar onu şaşırtacaktı kendi de bilmiyordu.
Onu şaşırtmayı başaran bu kadının içinden daha neler çıkacak ilk defa merak etmişti. Yüzünün her mimiğini, narin sesinden çıkan her kelimeyi gönlünün bütün benliğine kaydettiğinden de haberi yoktu. Eğer fark etseydi bütün hakimiyeti tepetaklak olurdu. Yaren’e karşı içinde çağlayan şelalelerin fısıldadıklarını duysa yerle yeksan olurdu. Savunduğu bütün yeminlerinin altında ezilirdi.
İşlerini bitirdikten sonra birlikte Yağız’ın evine doğru yürümüşlerdi. Gölge’de elleri cebinde onları takip etmeye başlamıştı. Aralarında ne gibi bir tanışıklık vardı, bu çocuk kimdi bilmiyordu. En kısa zamanda araştırması lazımdı. Bu sırada küçücük velede gösterdiği sınırsız sevgiyle dişlerini sıktığını bile fark etmemişti. Durmadan sevmesi, öpmesi, sarılması sinirine gitmeye başlamıştı.
Tek katlı ve duvarları boyasız bir bahçeli evin demir kapısından içeri girdiklerinde Gölge bir darbede yıkılabilecek bahçe duvarının yanına geçti. Önünde bir ağaç olduğu için Yaren tarafından görünmezdi.
“İçeri gel abla istersen”
“Başka bir zaman canım, ama sen yine de Gülay ablaya bir seslen istersen ona selam vermeden gitmeyeyim” Yağız hızla içeri girdiğinde Yaren küçük bahçede bildiği çeşmenin yanına doğru gitti. Evin duvarına monteli küçük musluğun altında bir kenarı kırılmış mermer lavabo vardı. Musluğu açıp akan suyun altında ellerini yıkadı. Yıkadıktan sonra ferahlamak için ensesine ve boynuna suları sürmeye başladı. Yorulduğu için başını gökyüzüne kaldırıp kapattığı gözleriyle derin bir nefesi içine çekti. Elleri ise hala açıkta bıraktığı boynunda ve ensesinde dolanıyordu.
Tüm bunlar olurken bahçenin gerisinden onu izleyen Gölge, bütün vücudunu basan hararetin esirliğinde yutkundu. Göğsündeki ateş daha fazlaydı. Ne yaparsa yapsın sönmeyecek bir ateş çile gibi çoğalmaya başladı. Yoluna çıkan zorluklar bunun yanında hiçbir şeydi. İradesini, gücünü, benliğini elleri arasında kaybetmek üzereydi.
Kendi de ne yaptığının farkında değildi. İçindeki yangını söndürme arzusuyla deri ceketinin iç cebinden sigara paketini çıkardı. Bir dal sigarayı dudaklarının arasına koyup yakarken bile gözlerini bir an olsun Yaren’den çekmemişti. Onun ince ve zarif parmaklarının parlak boynunu sarışını, bal tanelerinin araya serpiştirildiği saçlarının sırtına salınışını, dolgun dudaklarının sükunetle iki yana kıvrılışını her içine çektiği nefesle birlikte solumuştu. Ne kadar zamandır onu izlemişti bilmiyordu. Sigarayı dudağının kenarına koyup elini tekrar cebine attı. Bu sefer cebinden telefonunu çıkarmıştı. Onu çekmesini emreden bir sesin esirliğinde resmini çekti. Patronuna takipte olduğunu ispatlayabileceği bir kanıta ihtiyacı vardı. Kesinlikle bunun için yapmıştı! Başka hiçbir sebebi yoktu.
Başını eğip fotoğrafı incelemeye başladı. Dudaklarının arasındaki sigaranın dumanı görüş açısını biraz olsun engellese de o göreceğini görmüştü. Yaren’i inceleyen suratında yumuşama oldu, dudağının kenarında ufak bir kıpırtı oluştu. O kıpırtı yüzünden dudağındaki sigara titredi. Bu ise onun hızla kendine gelmesine sebep oldu. Başını iki yana sallayıp telefonu ceketin cebine attı ve başını kaldırdı. Tam o sırada evin içinden çıkan Yağız ile sigaradan son bir duman çekip yere attı. Postal ayakkabısının ucuyla ezdiği sigaranın cızırtılı sesi ise ortama yayıldı.
“Abla, annem uyuyordu. Uyanınca canı çok acıyor ya biraz dinlensin diye uyandırmadım” Yağız üstünü değiştirmiş bir şekilde dışarı çıktığında Yaren sonunda gözlerini açıp ona bakmıştı. Yağız’ın çekinir bakışları ise yanlış anlaşılmaktan korkuyordu.
“iyi yapmışsın şimşek” Yağız ona taktığı lakapla seslendiğini duyunca gülerek yanına geldi.
“Şimşek gibi hızlı pilot Yağız Gökbörü” dedi Yağız gururlu bir baş selamıyla elini alnının kenarına koyarak.
“Tam havacı asker olacak tip var sende. Büyüdüğünde çok can yakacaksın belli oldu” Yaren onun omzuna kolunu atıp evin dışına yürümeye başlamıştı.
“Olacağım” dedi Yağız kendinden emin bir şekilde.
“Bende o gün mezuniyetine son uçak minyatürünü alarak geleceğim” Yaren minik çocuğun sevinçle kendine dönüşüne baktı.
“Söz mü?” Yağız ona inanan birini görmenin sevinciyle kirpiklerini kırpıştırmıştı.
“Abla sözü” Yaren serçe parmağını ona uzattığında Yağız’da zıplayıp tutmuştu. Gölge ise onların bu muhabbetlerini dinlerken dudağının kıvrımındaki sırıtışın farkında bile değildi.
Sonunda arabasına gelmiş ve yanına oturan Yağız’la birlikte mahalleden çıkmıştı. Caddeye çıkıp bir müddet daha sürdükten sonra restoranlardan birinin önüne arabayı park edip inmişlerdi. İçeri girip masalardan birine oturduklarında sipariş vermek için garsonu beklediler. Tam o sırada yanındaki sandalye çekildiğinde ne olduğunu anlamak için başını çeviren Yaren görmeyi beklemediği kişi ile karşılaşmıştı. Gölge çektiği sandalyeye oturup kollarını masaya yasladığında bu sefer oda başını çevirip Yaren’e bakmıştı.
“Senin ne işin var burada?” kaşlarını derince çatmıştı zira onu nasıl bulduğunu merak etmişti.
“Korumam altında olduğunu unutma” Gölge ceketinin fermuarını indirip kollarından çıkarırken Yaren’in koluna temas etmişti.
“İyide ben seni arkamda bırakmıştım” Yaren ne kadar konuşursa konuşsundu. Onun ceketini çıkarttıktan sonraki tişörtün altında kalan kaslı cüssesinin katmanlarına bakakalmıştı.
“Sen beni atlattığını düşünsen de ben hep seni bir yerlerde görür durumda olacağım” onun ciddi sesiyle kendine gelip gözlerine baktı.
“Ne zamandır peşimdesin?
“Malikaneden çıktığında beri” Yaren yanaklarına çöken sinir harbinin kızarıklığıyla ona öldürücü bakışlarını atıp önüne döndüğünde Yağız’ın anlamaya çalışan gözlerini gördü.
“Yoksa sana zarar vermeye çalışan adam bu mu abla?” Yağız kıstığı gözlerindeki öldürücülük ile karşısındaki adama bakıyordu.
“Sakin ol şimşek” bu lakabı söylediğinde Yaren ile Yağız şaşkınlıkla birbirine bakmıştı. “Ablanı korumak için buradayım”
“Onu da mı duydun ya?” Gölge Yaren’in hayıflanır gibi konuşmasına yan bir sırıtışla baktı. Fazlasıyla tatlı olan suratı Gölge’nin gittikçe daha çok dikkatini çekmeye başlamıştı.
“Şimdi söyle bakalım kimmiş Yaren ablana zarar vermeye çalışan adam?” Gölge sonunda ciddiliğine kavuşup tekrar karşılarında oturan Yağız’a bakmıştı. “Rahatsız eden biri mi var?” Yaren’e soru sorar bakışlarını diktiğinde Yaren ince sızıları karnında hissetmeye başladı. Biliyordu onu korumakla görevlendirilmişti, ama neden kalbi bu kadar tatlı sızılar içinde kıvranıyordu.
“Hayır” diyebildi sadece. Küçücük masada yan yana oturmak hiç akıl karı değildi. Koca cüsseli Gölge yüzünden kolları birbirine değiyordu.
“Hoşgeldiniz” garson yanlarında durunca cebindeki kağıt ve kalemi çıkarıp müşterilere baktı.
“Hadi git artık. Biz yemek yiyeceğiz” Yaren fısıltıyla konuşmak için Gölge’nin kulağına yaklaştığında onun başını çevirmesiyle yüz yüze gelmişlerdi.
“Burada kalacağım” bunu söylerken gözleri Yaren’in dudaklarından başka bir yere bakmıyordu.
“Ne alırdınız efendim?” yanlarında dikilip konuşan garson ile başlarını öne çevirip görüşlerini kesmişlerdi. Yağız’ın imalı bir gülüşle bakmasına anlamaz şekilde başını iki yana salladı.
“Bana bol acılı double adana kebap getir birader. Birde acılı şalgam” siparişi ilk veren Gölge’ydi ve bu Yaren’in gözlerini devirmesine sebep oldu.
“Akşama tuvaletten çıkmamak istiyorsun galiba” Yaren’in söylediği ile garson gülmemek için yanaklarının içini ısırmıştı. Gölge ise garsona kaldırdığı başını indirip yanında oturan Yaren’e çevirdi.
“Ayıp ayıp” tasvip etmez şekilde cık cıkladığında Yaren’de gülmemek için önüne dönmüştü.
“Siz ne alırdınız hanımefendi”
“Narlı ve cevizli salatanız var mıydı?” dedi.
“Hiç şaşmaz” Gölge sandalyesine yaslanıp Yağız’a bilmiş bakışlarıyla Yaren’i göstermişti.
“Oğlunuz ne alırdı?” Garsonun söylediği ile Yaren bir anda nefesinin kesildiğini hissetti. Kulaklarına kadar vuran kızarıklık adeta sağır edecekti.
“Hiç oğlumuz gibi duruyor mu birader?” Gölge sert sesiyle garsona baktı.
“Pardon efendim kusuruma bakmayın” garson Yağız’ın da siparişini alıp ateş almış gibi yanlarından gitmişti.
“Abla bu adam kim?” diye bir soru yöneltti Yağız.
“Özel korumam Yağızım” Yaren alaycı bir bakışla gülüp Gölge’ye bakmıştı. Onun kendisine kızmasını beklerken sandalyesine yaslanmış kendisine sırıtarak baktığını gördü.
“İsmin ne abi? Benim adım Yağız” onu tanımaya çalışan bakışları artık yerini hayranlığa bırakmıştı. İçinden kendisine söylediği tek şey ise büyüdüğünde onun gibi olmaktı.
“Gölge”
“Başka ismin var mı yoksa gerçek adın mı Gölge?”
“Senelerdir bu adı kullanırım. Diğer adım hafızalardan silineli çok oldu şimşek” onun sertleşen yüzündeki gerginliği sezen Yaren çenesindeki ize baktı. Geçmişinde bir şeyler yaşadığını artık anlayabiliyordu.
“Nerelisin peki?” Yağız’ın soruları bitmek bilmiyordu. Yaren ise hiç karşı çıkmadan öylece dinliyordu. Nedense Gölge hakkında bir şeyler öğrenmek istiyordu.
“Adana koçum” Gölge’de Yağız’a kızmadan onun sorularını cevaplamıştı.
“Adanalısın ve mavi gözlüsün?” bunu soran ise Yaren olmuştu. İçinden düşündüğünü sanırken dışına yansıtmıştı. Kendisine inanamıyordu.
“Niye, mavi gözlüler adanalı olamaz diye bir kural mı var?” Gölge bir elini Yaren’in sandalyesinin arkasına yaslamışken diğer kolunu da masaya koymuştu. Şimdi yönü Yaren’e dönüktü.
“Yok canım tabii ki” canım dediği için daha da utanıp susmasına keyifle bakan Gölge sonunda konuşmuştu.
“Annem Trabzonlu ve mavi gözlüydü” Yaren onun hakkında bir şey daha öğrenmenin heyecanıyla sadece başını sallamış ve masanın üstündeki sudan bir yudum içmişti.
“Peki, senin bu zümrüt gözlerinin sebebi Kafkas göçmeni olmandan mı geliyor?” Yaren bardak hala dudaklarının arasındayken şaşırarak Gölge’ye baktı. Şimdi sadece dışarıda kalan gözleri balık gibi açılmıştı. Gölge ise bir anda, sebebini anlamadan nefesinin yetmediğini düşünmeye başladı.
“Babannemden geliyor. Diğer bütün huylarım gibi” dedi Yaren büyük bir ilgiyle ona cevap verirken.
“İnatçılığın gibi mi?” Gölge’nin söylediğiyle kıkırdayıp başını sallamıştı.
“Evet. Annem her inatçılığımda bana kızar sonra gülerek soyuna çekmişsin ne diyeyim derdi” bunu söylediğinde Yağız ona gülerken Gölge gözlerini bile çekmeden yüzünün her bir zerresini ezberine kazımak ister gibi bakmaya başlamıştı.
Onların bu bakışının arasına garson yemekleri getirmiş ve masanın üstüne koymuştu. Yemeklere başlandığında ise çoğunlukla Yağız ve Gölge muhabbet etmiş, Yaren’de onları izlemişti. Anlaşmalarına sevinen yanını susturmak istese de o yanı baskın ruhlu çıkmıştı. Yemekler yenilip sevilen tatlılar önlerine konulduğunda Yaren artık söylemesi gerektiğini ve vaktin geldiğini anladı. Tatlısını yiyen Yağız’a baktığında derince yutkundu.
“Yağız” dedi dikkatini çekerek.
“Buyur abla” abla derken ki tatlılığına kıyamayan Yaren onun yüzüne dudaklarını büzerek baktı.
“Sana bir şey söyleyeceğim ama üzülmek yok tamam mı?” Yağız’ın başını sallaması ile tek nefeste Amerika’ya işi için gideceğini, çok uzun kalmayıp geri döneceğini ve onu asla unutmayacağını söylemişti. Sözü bitip Yağız’a baktığında onun kırgın yüzüyle karşılaşmayı bekliyordu. Birbirlerine garip bir şekilde düşkünlerdi.
“Hep orada kalmayacaksın ama değil mi?” gözlerinde ağlamanın kıyısına yaklaştıran parıltılar vardı.
“Kalmayacağım” Yaren’de ağladı ağlayacaktı. Onu ardından bırakmak hiç kolay olmayacaktı.
“Bilirsin seven sevdiğini özlermiş. Annem öyle derdi. Ben seni özlerim, çok kalma orada olur mu?” dik başının aksine büktüğü alt dudağı onun duygularını ele vermişti.
“Bende seni özlerim” Yaren bu sefer gözünden düşen yaşa engel olamamıştı.
“Peki sende Yaren abla mı özler misin Gölge abi?” Yağız’ın yönelttiği soru ile ikisi de sus pus olmuştu. Gölge başını çevirip Yaren’e baktığında ondan davalı olacak duygularını susturmayı zor da olsa başarabilmişti. Saniyeler dakikaları kovaladığında Gölge gözlerini Yaren’den çekememiş ama cevabını da ağzından söküp atmamıştı. Yaren ise bunun kırgınlığı ile başını önüne ilk çeviren olmuştu.
“Ben lavaboya gidiyorum abla” Yağız küçüktü ama aklı zehir gibi çalışan bir çocuktu. Yaren başını sallayıp çabuk gelmesini söylediğinde de onlaryt yalnız bırakıp lavaboya gittiğinde artık sıra onların konuşmasına gelmişti.
“Amerika’ya benim yüzümden mi gidiyorsun? Hiç beklemeden konuşan Gölge oldu. Önünü ardını düşünmeden soranda kendisiydi.
“Senin yüzünden gidiyorum dersem ne değişecek?” Onun kadar açık sözlü olamasa da sormuştu.
“Hiçbir şey”
“O kadar mı gitmem umurunda değil Gölge?” Gölge ismini ilk defa kullanmıştı. Nasıl o Yaren’e adıyla seslenmediyse oda adıyla seslenmemişti.
“Ben hükmümü ellerimin arasından alacak hiçbir duygunun esiri olmam Yaren” işte olanlar olmuştu. Yaren adını ilk defa onun dudaklarından duymanın kuş uçuşunu hissedemeden diğer söylediklerinin altında ezilmişti.
“Bu söylediklerin buradan mı çıkıyor?” bir diğer deliliği ise Gölge’ye doğru yakınlaşıp elini kalbinin üstüne koyması oldu. Elinin altında hissettiği kalbin atışları avucundaydı. Tişörtün üstünden hissettiği teni o kadar sıcaktı ki Yaren bir lav çukurunun içine düşmüş gibi yanmaya başladı.
“Orayı dinlemeyeli uzun zaman oldu” Gölge konuşuyordu, ne konuştuğunu bilmediği an ise ilk defa olmuştu. Kalbinin üstünde hissettiği dokunuş onu şuandan alıp götürmüştü.
“Ya sesini duyurmak istiyor da sen sesini duymamak için kulaklarını kapatıyorsan” cesaretli konuşmasına bir yenisini daha eklemişti.
“Kendime verdiğim sözü ezip geçmemem için bir ömür sesini duymam” yenilme korkusuna sarf ettiği cümlelerine bir yenisini eklemişti.
“Seni bu duygulardan alı koyan yaşanmışlıklar ne Gölge? Sen geçmişte ne yaşadın ki ruhunu kendi ellerinle öldürdün?” Yaren elini hala onun göğsünden çekmemişti.
“Geçmişimi unutacak kadar sildim her şeyi” Gölge’de elini çeksin istemiyordu.
“Silemezsin. Eğer silseydin şimdi böyle biri olmazdın”
“Sen benim hakkında ne biliyorsun ürkek ceylan” bakışları dudaklarına inmişti. Bu kadar yakın olmak akıllara zarardı.
“Mavi gözlerinin ardındaki bakışların bu olmadığını görebiliyorum” dedi direterek.
“Yaren, sus” Gölge zorlanıyordu.
“Eski Gölge nasıl biriydi hiç görmedim. Belki bundan sonra da hiç görmeyeceğim ama benden sana ufak bir tavsiye. Geçmişinde sana zararı dokunan her şeyi, herkesi sil ama geleceğini de kendi ellerinle boğma. Bırak ve yaşamanın nasıl bir şey olduğunu gör” elini yavaşça kalbinden çektiğinde ikisini de bir ürperme aldı.
“O inceler gözlerini üzerimden çek ürkek ceylan. Ben o çözdüğünü zannettiğin adamlara benzemem” Yaren ona kırgınlıkla baksa da artık onun duvarlarını tanımaya başlamıştı. Sevmediği bir şey olduğunda o duvarların ardına saklanıp arkasından taş atardı. Bu onun kendini koruma yöntemiydi.
“Senden bir şey rica edebilir miyim?” Konuyu değiştirmesi gerektiğini anlamıştı. Onun bir şey demeden bakmasıyla da devam etmişti. “Beni sevmiyorsun, hatta haz etmiyorsun biliyorum ama arada bir gelip Yağız’ı kontrol eder misin?” sanki kendisine bir şey olacakta ardında canından çok sevdiği kardeşini bırakıyormuş duygusallığına bürünmüştü.
“Senin korumalığın bitti şimdi o bücürü mü koruyacağım” Gölge burnunun kenarını yukarıya kıvırıp memnuniyetsizce baksa da bu gözlerine yansımamıştı. Yaren onun Yağız’ı sevdiğini görmüştü.
“Bücür deme üstüne atlar. O sadece şimşek lakabını sever” Yaren gözleri dolmaya başlasa da gülmeyi ihmal etmemişti.
“Yapamam”
“Öküzsün” yönünü ona döndüğünde kaşlarını çatmıştı.
“Çok seviyorsan hiçbir yere gitme sen göz kulak ol” öyle bir cümle kurmuştu ki ikisinin sessizliği ağızlarına kepenk vurdu. Gözleri ise büyük bir vurgundaydı.
“Gitmem lazım”
“Demek ki sevmiyorsun”
“Seviyorum ama gitmek zorundayım”
“Sevseydin gitmezdin” bu Gölge’nin savunduğu son cümleydi. Neden gidiyordu anlamıyordu? İyi bir işi varken neden gidiyordu?
“Gitmeme sebep olanlar utansın ne diyeyim” Yaren’in söylediği ise ikisinin arasında dağ gibi büyüdü. Bir hayatın ilk kağıdına başlangıç cümlesi mürekkeple döküldü.
Şimdi ya da sonra, gecesinde ya da gündüzünde fark etmeyecekti. Muhakkak bir gerçeklik vardı ki kavuşmaların vuslatı her halükarda tecelli edecekti.
Gölge ise yine ne yaptığını bilmediği o anlardaydı? Neden bunların olmasına izin veriyordu? Neden yanındaki bu kadını düşünüyordu? Buna derhal müdahale etmeliydi.
“Ahmak” başını diğer tarafa çevirdiğinde her daim Yaren’e söylediği kelimenin hedefinde bu sefer başka biri var gibiydi. İçindeki ölü toprakların altından filizlenmeye başlayan yabancı hislereydi bu söylediği.
“Gidelim mi abla? Annem beni merak etmiştir” O sessizliklerinin arasında lavabodan ne ara geldiğini anlamadıkları Yağız ile artık tamamen susmuşlardı.
Yağız bir daha sandalyesine oturmadan masanın yanında ayakta dikilmişti. Merhametliydi, ince düşünceli ve çokça gururluydu. Yaşıtlarından daha zeki, zeka olarak öndeydi. Annesine olan düşkünlüğü ise Yaren’in içini kan ağlatan bir gerçekti. Gölge ve Yaren ise sonunda ayağa kalkıp ortalarına aldıkları Yağız’la yürümeye başladıklarında geleceğin küçük bir fragmanı onları geriden izlemeye başlamıştı.
Nereden bilebilirlerdi ki büyüdüğünde ismi gibi yağız olacak bu oğlanın Altay ve Duru’nun biricik kızlarının sevdalısı olacağını. Yıpranan hayatların içine doğacak Hilal, lakabı gibi şimşek hızıyla bulutları parçalayacak hava kıdemli yüzbaşı pilot Yağız Gökbörü’nün hayatında adı gibi varolup karanlık odalarını aydınlatacaktı. Kader ağlarını öyle güzel örüyordu ki kimsenin onları çözmeye gücü yetmeyecekti.
İşte o şanlı kaderdi ki, daha doğmamış Hilal’in nasibini ailesinin evine getirecekti.

***

Duru’nun ağzından;

Elimdeki ekmek sepetiyle birlikte mutfaktaki balkon kapısından çıkıp verandaya ayak bastım. Üstümde yaz havasına uyumlu uçuş uçuş elbiselerimden biri vardı. Yüzümdeki gülümseme ise başköşedeydi. Bugün ilk defa iş yerimdeki arkadaşlarımı evime davet etmiştim. Onlar için bahçeye uzunca bir masa kurup, Halime ablanın yaptığı yemekleri masanın üstüne donatmıştık.
Arkadaşlarım ofisteyken evime gelme teklifinde bulunduklarında Altay’a sorup olumlu dönüş almıştım. Onun kabul etmesine ise fazlasıyla şaşırmıştım. Altay insan seçerdi, evine kimseyi kabul etmezdi. Şimdi ise evi kalabalık sofralar görmeye başlamıştı. Onun yüzündeki huzuru görebiliyordum. Yalnızlıkta yelken açmış adamken şimdilerde hayata atılmıştı ve bu ona iyi geliyordu.
Mesela sıkça gülümsemelerine şahit oluyordum. Omuzlarındaki kaskatı duruş rahatlamıştı. İnsanlarla bir iki kelime dışında da konuşmaya başlamıştı. En basitinden kendi evindeki çalışanlarını artık ailesi gibi görüyordu. Hatta bunun kanıtı, o hep birlikte yediğimiz akşam yemeğinin son olmaması olmuştu. Geçenlerde bahçenin yine bana ait olan kısmında onlarla birlikte akşam yemeği yemiştik.
Ekmek sepetini masaya koyduğumda etrafı incelemeye başladım. Aylar öncesinde kendime yaptığım bu bahçe artık Altay’la aşk durağımız olmuştu. Bir zamanlar çekinerek oturduğu armut salıncağa şimdilerde benimle oturmak için kendisi götürüyor ve gökyüzünü izleyerek muhabbet etmemizi sağlıyordu. Bu bahçenin bende yeri çok ayrıydı. Altay ile görev gibi görmeden, stressiz bir şekilde yediğimiz ilk yemeğimiz burada olmuştu. İlk defa dünyadan soyutlanmış gibi salıncakta sallanıp sohbet ettiğimiz yerde burasıydı.
“Her şey hazır mı?” Altay’ın sesiyle dönüp ona baktım. Arkasında malikaneyi bırakmış bana doğru yürüyordu.
“Hazır” dedim başımı sallayarak.
“Arkadaşların evine geleceği için heyecanlı mısın?” dibime kadar gelip belime kollarını sardığında mest olmuş bir şekilde ona doğru çekildim.
“Tabii ki heyecanlıyım. Evimizi ilk defa gelecekler” dedim gülerek.
“Mutlu musun peki?” yüzümü inceliyordu.
“Evet, neden sordun ki?” etrafımıza ekilen çiçeklerin kokusu burnumuza ilişiyordu. Başımı kaldırıp ona baktığımda ağaçların dallarına astığım kandil ışıklarından yüzü aydınlanmıştı.
“Senin mutlu olman benim mutlu olmam demek” bunu söylerken dudaklarımı derince incelemeye başladı. Aklından neler geçtiğini anlıyordum ve bu benim yerimde kıpırdanıp ona sokulma isteğimi arttırıyordu.
“Senin mutlu olman demek benim de mutlu olmam demek. Buna ne diyeceğiz o zaman?” bunu diyen bendim. Kaşlarımı yukarı kaldırıp bilmiş bir şekilde konuştuğumda başını iki yana sallayıp güldü.
“Birbirimizi bir ömür mutlu edeceğiz demek” bu konuşmamız ikimizin de gözlerimizin içine bakarak kahkaha atmamızla sonuçlanmıştı. Sonunda bakışlarımı bahçenin her bir köşesinde dolandırdığımda aklıma gelen şeylerle konuştum.
“En kısa zamanda bu bahçeyi güzelleştirmemiz lazım” ellerim Altay’ın göğsüne yaslıyken etrafı neşeyle izliyordum. O ise beni. “Etrafa tıpkı buradaki gibi çiçekler ekmeliyiz” bir elimi kaldırdım ve bahçenin köşelerini gösterdim. “ Bahçeye mangal köşesi lazım demiştim bir zaman, hatırladın mı? Bence oda şart. Hem sen bize güzel mangallar yaparsın” tatlı tatlı ona baktım.
“Hepsini yap yavrum. Ne istersen yap. Ben dahil her şey emrine amade” tutkuyla gülümseyen dudaklarına kapılmamak için kendimi zor tuttum ve nazlı nazlı bakıp boynunun girintisine sokuldum. Adım sesleri duyuyordum. Biri bize doğru yaklaşıyordu ama birbirimizden ayrılamıyorduk.
“Duru Abla, demir kapının zili çaldı. Misafirler gelmiş” Zeliş’in haber vermesi üzerine hızla kendime gelip toparlandım. Altay beni yine etkisi altına almıştı.
“Tamam canım hemen geliyorum” dedim malikaneye doğru yürümeye başlayarak. Aklıma gelenle birlikte adımlarımı durdurup Zeliş’e baktım.
“Yaren’i gördün mü?”
“En son yukarıda Gölge abiyle konuşurken görmüştüm” gözlerimi kıstığımda bugün artık bu konuyu konuşma kararı alıp daha fazla beklemeden adımlarımı malikaneye doğru attım. Altay ise peşimden geliyordu. Balkonun verandasından içeri girdiğimde evin zili de çalmıştı. Hızlı adımlarla kapının önüne gelip ne ara arkama geldiğini anlamadığım Altay ile kapıyı açmıştım. Güler yüzle karşımda duran arkadaşlarıma baktığımda hepsi tek tek içeri girmişti. Şaşkın ve hayran bakışlarını evde dolandırıp tekrar bana baktıklarında hepsiyle tek tek sarılmaya başlamıştım.
“Hoş geldin çiçeğim” dedim Esra’nın boynuna sarılırken. Yanında dikilen eşiyle ise Altay selamlaşıyordu. Esra’yı eşiyle birlikte davet etmiştim.
“Hoşbulduk kuzum” dedi Esra. Geriye çekildiğimde ikimizde başımızı çevirip eşlerimize bakmıştık.
“Hoşgeldiniz” Altay’ın da Esra’nın eşiyle tokalaşması beni hiç beklemediğim şekilde mutlu etmişti. Onun buzlu dağlarını eritmeye çabalayıp insanlarla kaynaşıyor olduğunu görmek içime nefes oluyordu.
“Ne yalan söyleyeyim kapıdan içeri girince saraya girmiş gibi hissettim. Kapıda ayakkabıları çıkarıyor muyuz Duru? Evin parkelerine ayıp olmasın” Yunus’un esprili konuşmasına kapının önünde hepimiz gülmüştük.
“Doğru ya evin içinde giyilen özel ayakkabılardan verecektim hiç unuttum. Bir dakika bekle” Ayşe’ye de sarılıp geri çekilirken kaşlarımı yukarı kaldırıp şakalaşır gülüşümle ona baktım.
“Vay görüyor musun? Zenginin ev terliği nasıl da ayakkabıya dönüşüyor” bir yandan kahkaha atarken diğer yandan elindeki kutuyu Zeliş’e uzatmıştı. Zeliş arkadaşlarımın getirdikleri hediyeleri alırken, Altay diğerleriyle selamlaşmaya başlamıştı. Onların bu Cüneyt Korgan meselesinde bana uzak davranmayan arkadaşlarım olduğunu bildiği için sert davranmıyordu. Esra’nın düğününde uyardığı iş arkadaşlarım o günden sonra yüzüme bakarken bile çekinmişlerdi.
“Senin daha bir ev terliğin bile yok ona bak Yunus” Alperen koluyla arkadaşına vurup bana sarıldığında gülerek bende sarıldım. Şimdiden gülmekten çenem ağrımıştı.
“He lan valla şimdi fark ettim de ben fasfakirmişim” Selim’le de sarıldıktan sonra onları salona yönlendirmiştim.
“Dedi haber kanalından yüklü maaş alan Yunus Güngör” Esra gözlerini devirdiğinde çoktan içeri geçmiştik.
“Ben cimriyim bilmez misin Esra?” havalı bir şekilde dudağının kenarını kıvırdı.
“Hem de o kadar cimri ki benim arabamdaki sakızları fondipleyip kendi arabasına koyuyor” bunu diyen çattığı kaşlarıyla Yunus’a bakan Selim’di.
“Sende pahalı sakızlardan alma oğlum. Zaafım var biliyorsun” Yunus haklıymış gibi omuzlarını havaya kaldırıp yandan bir bakış attığında koca salonda hepimizin kahkahası yankılandı. Göz ucuyla Altay’a baktığımda onun da dudağının kenarındaki hafif kıvrımla ortama adapte olduğunu gördüm.
“Hadi lan oradan” Selim öne uzanıp Yunus’un ensesine vurduğunda Ayşe konuşmuştu.
“Misafirliktesiniz çocuklar” uyarır ses tonuyla kendilerine gelen Yunus ve Selim birbirlerinin omuzlarına kollarını atıp gülmüşlerdi.
“Salonda mı oturmak istersiniz bahçede mi?” diye bir soru yönelttim.
“Bu İngiliz kraliyet evlerinden fırlama malikanenin bahçesini de merak etmiyor değilim hani” Yunus Leyla’nın kulağına eğilip söylese de yüksek sesle konuşması yüzünden hepimiz duymuştuk.
“O zaman bahçeye çıkıyoruz” dedim gülüp elimle balkon kapısını göstererek.
“Allahım şu Yunus’un sesini bugünlük kesemez misin? Arkadaşımdan utanıyorum da” Leyla yukarı bakıp utanan yüz ifadesiyle yakarmış ve Yunus’a yan yan bakmıştı.
“Şilliğe bak sen” Yunus Leyla’ya burun kıvırarak baktığında Altay konuşmuştu.
“Şillik ne demek?” Belki de ilk defa bu muhabbetin içine girmişti. Yunus ise kendisine yöneltilen sorunun cevabının verirken ezilip büzülmüştü.
“Bizim oralarda yakın gördüklerine takılırken bu ve buna benzer kelimeler söylenir. Fazla cilveli, kurnaz, şımarık, süslü demek”
“Sevdim bunu” Altay başını aşağı yukarı sallayıp uysal bir sırıtışla karşılık verdi. “Hangi yöreye ait bu?”
“Ben Tokat’lıyım Altay Bey. Oraya ait bir kelime” Yunus bir anda mülakattaymış gibi ter dökmelere başlamıştı. Onun bu halini hepimiz sırıtarak izliyorduk.
“Bana emrim altındakiler bey der Yunus. Sen emrim altında mısın?” onun bu halleri Altay’ın da komiğine gitmiş olmalıydı.
“Emredersiniz Altay Bey” Yunus’un hiç düşünmeden bir anda sarf ettiği cümle ile hepimiz kahkahalar atmaya başlamıştık. O kadar ki kendimizi durduramayacak kadar coşmuştuk. Hatta Altay’da dişlerini gösterecek şekilde samimane gülümsemişti.
“Ne diyorum lan ben?” Yunus kendi kendine fısıldadıktan sonra başını kaldırıp Altay’a baktı.
“Bu kadar kasma. Sadece Altay demen yeterli” Altay anlayışla baktıktan sonra artık hep birlikte bahçeye çıkmıştık. Biz kurulan masaya doğru ilerleyecekken masanın yanında ayakta dikilmiş Yaren ve Gölge’yi gördüm. Çoktan aşağıya inmiş ve bahçede de hummalı bir didişmeye başlamışlardı.
“Bunların arasında olanların sende farkında mısın?” sessiz bir fısıltıyla sormuştum.
“Gariptir ki farklı şeyler seziyorum” Altay’da Gölge ve Yaren’e bakıp ardından bana dönmüştü.
“Fark eden tek ben değilmişim” başımı ağır ağrı sallayıp tekrar konuştum. “Sordun mu hiç Gölge’ye?”
“Onunla böyle muhabbetler içine hiç girmeyiz yavrum. Verdiğim emirleri yerine getiren duygularını yok etmiş bir askerdi benim gözümde. Sorsam da cevap vermez”
“En azından ben Yaren’e sorayım” bu son konuşmamızdı. Uzunca masaya herkesi oturttuktan sonra Altay’la birlikte masanın başına yan yana oturmuştuk. Gölge gitmek için yeltendiğinde onu zorla da olsa durdurmuş ve özellikle Yaren’le yan yana konumda oturtmuştum. Sohbet ve muhabbetin arasında yemeklerimiz gelmiş, servis edilmişti. Üzerimdeki gizlemeye çalıştığım gerginlik ise uçup gitmişti. Hiçte korktuğum gibi olmamıştı. Altay bu andan sıkılmadığını belli ediyordu. Arkadaşlarım ise diken üstünde durmuyorlardı.
Çatalımdaki yemeği ağzıma götürürken gözüm Yaren’e kaydı. Bakışları dalgınca masanın üstündeydi. Yanında oturan Gölge ise gerdiği vücudu ile öylece masaya bakıyordu. İkisinde de dalgınlık söz konusuydu.
“Bizim iş yerine de doğru düzgün bir müdür gelmiyor. Tam iyi biri denk geldi dedik adam kara para aklayan yolsuz çıktı” Necla’nın söylediği ile hala Yaren’e bakarken diken üstünde oturmuş gibi yerinde dikleştiğini gördüm. Bakışları çok kısa bir an yanında oturan Gölge’ye kaydı.
“Çokta efendi biri gibi duruyordu” bunu diyen Alperen’di. Bu sefer gözlerim Gölge’ye kaydı. Dudağının kenarında ufak bir sırıtış peydah olsa da gözlerinde büyük öfke vardı.
“Yaren’de gidiyor Amerika’ya. Yeni müdür gelene kadar kalan işleri kim üstlenecek şimdi” takılarak konuşan Selim’in ardından Gölge’nin başını çevirip Yaren’e baktığını gördüm. Gözlerinde ne vardı gizlemeye çalıştığı. Ne gizliyordu ki bu kadar düşünceli duruyordu. Derin bir nefesi içine çektiğinde yumuşamaya başlayan kaşları yavaş yavaş eski çatıklığını alırken bakışlarını Altay’a çevirdiğini gördüm. Altay’ın tek bir emrine bile canını verecek bu adam normal zamanda ruhsuz gibi dururken Yaren’e baktığında niye düşünceli oluyordu.
“Valla ben işimi devrettim. O yüzden kafam rahat, gerisini siz düşünün” Yaren gözlerine yansımayan gülüşüyle Selim’e baktı.
“Sen zaten bu işi sevmiyordun doğru ya” Esra yemeğini yerken konuşmuştu.
“Yaren’le Duru’nun hep restoran açma hayali vardı hatırlamıyor musunuz?” bunu diyen Ayşe’ydi.
“Evet ya bende hatırladım” dedi Leyla. Altay ise ilgili bir şekilde bakışlarını bana çevirmişti. Bu hayalimi bilmiyordu.
“Hala istiyor musunuz?” Altay’ın sorusuyla Yaren’le göz göze geldik. İkimizin dudaklarında hatırlanan geçmişin tebessümü vardı.
“Aslında benden çok Yaren’in hayaliydi. Ona sormak lazım” dedim.
“Bilmem. Haber kanalına kendimi o kadar çok vermişim ki bu hayalimi unutmuşum bile. Gerçi geçim derdi olmasa keyfine işleteceğim bir restoranım olmasını isterdim” Yaren gülüp bunları söylerken Gölge’nin yine onu izlediğini gördüm. Bugün Yaren’i çok mu izler olmuştu.
Onlardaki bakışlarımı çekip ortamda dönen muhabbete katıldığımda konu başka yerlerden açılmaya başlamış, muhabbet hiç bitmemişti. Masa toplanıp, tatlılar geldiğinde de yere minderler atılmış üstüne oturarak aynı şekilde devam etmiştik. Yanımda oturan Altay tatlımı yediği gördükten sonra elimden tutup beni ayağa kaldırmıştı. Ne olduğunu anlamaz şekilde ona bakarken beni peşinden sürükleyerek yürütmeye başlamıştı. Salıncağı astığım ağacın altına geldiğimizde de hiçbir şey demeden iplerinden tutmuş ve oturmamı sağlamıştı.
“Hayırdır kocam” iki yanımdaki iplerden tutunup omzumun arkasından ona baktım.
“Karımı çok sevdiği salıncağında sallamak istedim” oturduğum tahtadan sallarken bana doğru eğilmiş ve kulağıma yaklaşmıştı.
“Babam gibi” dedim buruk tebessümümle.
“Hatıralarında olacağıma, o güzel anılarına daha fazlasını ekleyeceğime söz vermiştim. Bundan sonra karımı hep ben sallayacağım” kafamın üstüne bir buse kondurup sallamaya devam etti. Saçlarım rüzgarın etkisiyle geriye uçuşurken arkamda onun güven veren hissini iliklerime kadar işliyordum.
Dakikalarca, hiç sıkılmadan beni öylece sallamıştı. İçimdeki çocuk Duru sevinç çığlıkları ile havalara uçup tekrar eskisi gibi hissettiği için mutluluktan ağlamıştı. Sonunda ineceğimi söylemiş ve onun salıncağı durdurmasını beklemiştim. Ayaklarımı yere basıp onun karşısına geçtiğimdeyse hiç kimseyi, hiçbir şeyi düşünmeden boynuna sarılıp dudaklarına uzun bir öpücük kondurdum. Arkadaşlarım minderlerin üstünde hummalı bir konuşmanın içindeydi ve Altay’ın arkasında kalıyorlardı. Bizi göreceklerini zannetmiyordum.
“Bu öpücüklerin devamı gelmeli” dudaklarını tehlikeli bir şekilde dudak çizgimde dolandırırken titreyen nefesimi içime çekmiştim.
“Bununla yetinmelisin kocam”
“Sadece dudaklarınla yetinebileceğimi zannetmiyorum. Bana dudaklarınla birlikte teninde lazım” belimdeki eli yavaşça aşağıya inmeye başladığında kulağına doğru fısıldadım.
“Altay, arkadaşlarım hala burada” nefesim yetmiyormuş gibi konuştum.
“Onlar arkamda duruyor. Hem kimsenin bu güzelliği görmesine müsaade etmem” nefesini boynuma üflediğinde gözlerimi kapatıp gömleğini avucumun içinde sıktım.
“Yine de yapma. Sen bana dokununca uzun bir müddet kendime gelemiyorum” ben bunları desem de eli kalçalarımda dolanmaya başlamıştı.
“Sen karşındaki bu adamı görüyor musun? Senin tenin aklımı karmakarışık yapıyor. Şu halime bak” etimi sıkıp beni kendine çektiğinde ne dediğini anlamıştım. Yüzümde imalı ve utangaç tebessüm çoğalırken ellerimi kaldırdım ve boynuna doladım. Kızlar ortamda yankılanan soft bir müzik açmıştı. Adımlarımız artık bir dansın içinde birbirine uyumlu şekilde hareket ediyordu. Spontane bir şekilde dans etmeye başlamıştık.
“Seni bu hallere düşürmek gurur verici” yüzümde açan sıcak tebessümle ensesindeki saçları okşadım. Gözlerini kısa bir an kapatıp keyif alan mırıltıyla ses çıkardı. Saçlarına dokunmamdan çok hoşlanıyordu.
“Daha çok gurur duymak ister misin?” dudaklarını tahrik edici yavaşlıkta yanağımdan kulağıma kaydırdı. “Yatak odamızda, yatağımızda” sesi sanki o andaymışız gibi tutkuyla çıkmıştı. Ferah nefesi boynumdan omzuma aktı.
“Randevunuz gece yarısına verilmiştir beyefendi” bu sefer kulağına fısıldayan bendim. Yutkunduğunu ve adem elmasını kuvvetle hareket ettirdiğini gördüm. Bu daha çok gülümsememe sebep oldu.
“Hayatım boyunca hiçbir randevuyu bu kadar sabırsızlıkla beklememişimdir” geri çekildiğinde gözlerindeki muzip pırıltıyı sadece ben gördüm.
Saatler sonunda artık günün sonuna gelmiştik. Herkes keyif aldığından bahsedip veda ederken hepsini haftaya yapacağımız düğünümüze davet etmiştim. Onlar bu düğünün benim gerçek düğünüm olduğunu bilmiyorlardı. Bir anlaşma yüzünden evlendiğimi ve bu düğünümün asıl düğün olduğunu bilmelerine de gerek yoktu. Sadece aşkımızı tazelemek için yaptığımızı düşüneceklerdi.
“Size iyi geceler” Yaren kapı kapanır kapanmaz arkasına dönüp merdivenleri çıkmaya başladığında bakışlarımı Altay ve Gölge’de dolandırdım. Buradan kaçtığı apaçık ortadaydı.
“Biz bahçeye geçelim Gölge” Altay Gölge ile birlikte salona doğru ilerlediğinde merdivenleri hızla çıkmaya başladım. Yaren’in odası bizim katımızdaydı. Hızla diğer koridora dönüp onun odasına girdiğimde onu pencerenin önünde dikilirken gördüm. Kollarını bedenine sarmış dışarıyı izliyordu. Işık kapalı olduğu için odanın içi sadece gökyüzündeki ay ışığından aydınlanıyordu.
“Yaren” dediğimde daldığı düşüncelerden sıçrayıp arkasına döndü.
O pencerenin önünden ayrılamadan ben yanına gidip dışarıya baktım. Seyrettiği yer gözlerimin önüne serilmişti. Altay ve Gölge yemek yediğimiz masada oturmuş, sohbet ediyorlardı. Masa çoktan toparlanıp temizlenmişti. Temiz olan masanın üstünde ise içkileri vardı. O an Altay’ın Gölge’yi bir sorgu içine aldığını anlamıştım. Bakışlarımı Yaren’e çevirdim. Bir sorguyu da benim yapmam lazımdı.
“Konuşmak ister misin?” Yaren kaçırdığı gözlerini tekrar önüne çevirip dışarıyı izlemeye devam etti.
“Ne hakkında?” kollarını yine kendine sarmış ama bu sefer gökyüzünü izlemeye başlamıştı. Dalgalı saçları omzundan aşağı salınıyordu. Beyaz boynu ortaya çıkmıştı. Çok güzel bir kızdı. Bir bakanın bir daha baktığı güzelliği varken bile bu zamana kadar sevgililik işlerine hiç girmemişti. Onun hayatında olmadığım üniversite zamanında sadece bir kere olduğunu ve ruh eşinin o olmadığını fark edip hakkına girmemek için ayrıldığını söylemişti. O günden sonra ise ruh eşini bulana kadar kimseyle sevgililik işleriyle uğraşmak istemediğini söylemişti. Savunduğu gerçeği sonuna kadar götürmekte kararlıydı.
“Gölge hakkında” dediğim anda başının çevirip bana baktı. “Anlamadığımı zannetmiyorsun değil mi?” kaşlarımı kaldırıp sorgular şekilde baktım. O ise gözlerini kırpmadan yüzüme bakıyordu. Nefesini tuttuğunun bile farkında değildi. Sonunda pes etmiş olmalı ki gerginlikten dikleşen omuzları aşağı doğru düşmüş, kirpikleri yanaklarına gölge yapacak şekilde durgunlaşmıştı. Derin nefesini alıp önüne döndüğünde pencerenin dışından Gölge’yi izledi. Bu sefer çekinmeden bakmıştı.
“Ben kendi sözlerime ihanet ettim Duru” sesi korktuğu gerçeği yaşamanın ikileminde çıkmıştı.
“O ne demek oluyor?”
“Ruh eşimi bulana kadar kimseyle yakınlaşmayacağımın yeminini verdim ama bu yeminimi Gölge yüzünden çiğnemek zorunda kaldım. Ben artık kendimi tanıyamıyorum” ay ışında parlayan gözyaşı yanağından aşağı aktı.
“Sizin aranızda ne var Yaren?” bir adım daha atıp kolundan tuttum. Şimdi benim yönüm ona dönükken onun yönü cama dönüktü.
“Hiçbir şey” bunu söylerken dudaklarında acılı bir tebessüm oluştu. Gözleri ise Gölge’nin üstünde dolanıyordu. “Hiçbir şey olmamasına rağmen öpüştüğüm o adama aşık olmaya başladım. Beni alt edebilmek için öpen adamın öpücüğünde nefesimi bıraktım” bu onu kahrediyormuş gibi kaşları büzülmüştü.
“Neler olduğunu bana anlatmak ister misin? Bu zamana kadar senin anlatman için bekledim ama artık dayanamayacağım gibi” tekrar derin bir nefes alıp başını omzundan bana çevirdi. Ne çok derin nefes alır olmuştu. Bu kadar mı acı çekiyordu arkadaşım? Bu zamana kadar onun zorlandığını görememiş miydim? “Hangi duygular içinde kavruluyorsun söyle hadi bana”
Yaren olup biten her şeyi en ince detayına kadar anlattığında tek kelime dahi etmeden dinlemeye koyuldum. Ara ara bana baksa da gözlerini anlattığı kişiden çekmemişti. Sonunda sözünü bitirmiş olmalı ki yavaşça arkasına dönmüş ve adımlarını yatağın yanına kadar atıp ucuna oturmuştu.
“Kalbim çok büyük bir çıkmazın içinde korkuyla ve acıyla titriyor Duru” ellerini kucağında birleştirmişti.
“Ah benim güzel arkadaşım” hızla yanına oturup boynuna kollarımı sardığımda tekrar konuştu.
“Onu bunca zaman kabul etmemek için çok çabaladım. Ondan kaçmak istedim ama yapamadım Duru. Kendimi her seferinde Gölge’ye çekilirken buldum. Kalbimi bu duygulardan kurtarmak istiyorum ama yapamıyorum. Ben nasıl kurtulacağım bu duygudan?” onu ilk gördüğünde hızlanan ve ruh eşimiz diye haykıran kalbini bunca zaman susturmaya çalışan savaşında yenilmişti.
“Bunca sene ruh eşini bekledin. Ne kadar uzun yoldan geldiğini sende biliyorsun. Bu kadar uzun yoldan gelen bir duyguyu kolay kolay bırakabilir misin gerçekten Yaren?”
“Bırakmak zorundayım Duru” başını iki yana salladı.
“Neden?” kaşlarımı yukarı kaldırıp kucağındaki ellerini tuttum.
“Baksana ona” başını çevirip çenesiyle pencereyi gösterdi. Bahçede oturan Gölge’den bahsettiğini biliyordum. “Onunla hayatlarımız çok farklı. Bu klişe laflara dizilerde, filmlerde gülerdim ama bu bir gerçek. Yaşantılarımız, hayatlarımız, hayallerimiz, ruhumuz bile farklı”
“Ruhlar birbiri için yaratıldıysa eninden sonunda bir olurlar Yaren” dudaklarımda çabasız bir tebessüm oluştu.
“Biz farklıyız işte” hala kabul etmemek için diretiyordu.
“Duyguları gelip geçici olan biri değilsin. Senin sevdin mi bir kere seveceğini biliyorum. Ruh eşini bulduğunu düşünüyorsan bu savaşı bırakma. Onu mağlup et” ona güç vermeliydim. Aşkına kavuşamamayı bende onun gibi yaşamıştım.
“Yapamam” başını ümitsizce iki yana salladı.
“Bu kadar zorlaştırma Yaren” sesimi kızgın çıkartmaya çalıştım.
“O benim hayatıma göre değil ki Duru. Hoş bende onun hayatına göre değilim. Biz birbirimize göre değiliz. Ailem böyle birini kabul etmez”
“Her şey değişebilir” bunu söylerken bakışları inanamaz şekilde bana bakmıştı. Bende kendi söylediğime inanamamıştım. Böyle adamların tehlikeli işleri bırakması neredeyse imkansızdı. Onu bu süreçte daha iyi anlamıştım.
“Buna ne gücüm var ne de cesaretim. Beni sürekli kendinden uzaklaştıracak adamı kazanmaya çalışmak kurtulması imkansız denizde yüzmek gibi” benim diyecek bir şey bulamamla tekrar konuşmaya başladı. “Amerika’ya gideceğim ve onu unutacağım. Bu iyiliği kendime yapacağım”
“Hakkınızda en iyisi olmasını istiyorum. İkinizde bunu hak ediyorsunuz” Yaren gözlerini kapatıp başını eğdi ve sadece burukça gülümsemişti.

***
Üstümdeki gelinliğin kaygan yüzeyinde elimi kaydırdım. Kalp yaka korsenin üzerindeki zarif drapeler, bel çizgisindeki minik inci işlemeleriyle buluşuyordu. İnce belimi sıkıca kavrayan korse kesimi, aşağıya doğru ağır ve pürüzsüz bir saten etek olarak süzülüyordu. Dirseklerime kadar uzanan mat saten eldivenler ise asil bir dokunuş katıyordu. Sonunda o gün gelmişti. Bugün gerçekten, hiçbir anlaşmanın olduğu düğünümüzle Altay’ın karısı oluyordum. Aynadan gelinliği incelerken, aklım bir seneden fazla geçen zamana akıp gitti. Altay’la mecburi evlendiğimiz o günü düşündüm. Yine aynı o zamanda giydiğim gelinliği de aynadan böyle incelemiştim. O zamanla şimdinin arasındaki dağlar kadar farkı düşündüm. Aynanın karşısında gözyaşı döken Duru şimdi kendini heyecanla süzüyor, mutlulukla kıpır kıpır oluyordu. Sevdiğim adamla tekrar evleniyordum. Bu cümle içimin daha fazla heyecanla büzüşmesine sebep oldu. Havalara zıplayasım vardı.
“Hazırız değil mi?” Düşüncelerimin arasında içeri giren Yaren’i gördüm. Yaren’de en az benim kadar heyecanlıydı. Gelin odasından içeri girdiğinde etrafa bakıyor, her şey olması gerektiği gibimi diye kontrol ediyordu. Üstündeki güneş gibi parlayan sarı elbisesini inceledim. Dökümlü saten elbisesi tek omzunu açıkta bırakıyordu. Asimetrik kesimi kıvrımlı vücuduna o kadar yakışmıştı ki bir bakan bir daha bakardı. Boynundan geriye doğru bir şelale gibi süzülen uzun pelerin kumaşı ise her adımda rüzgarla birlikte hareket ediyordu. Tıpkı kuğular gibi olmuştu.
“Çok heyecanlıyım Yaren” ellerimle gelinliğin kabarık kumaşını kavrayıp arkamı döndüm. Yaren’den en az benim kadar kıpır kıpırdı.
“Lütfen bana heyecandan bahsetme. En yakın arkadaşının düğününde bayılan sadıç diye haberlere geçmek istemiyorum” terleyen ellerini birbirine bastırıp beni baştan aşağıya bir kere daha incelemişti.
“Sende heyecanlı olursan beni kim sakinleştirecek ya kendine gel”
“Haklısın, evet kendime gelmeliyim” Yaren bunu söylediğinde ikimizde ellerimizle kendi yüzümüze pervane yapmaya başlamıştık.
“Altay ne yapıyordu? Gördün mü hiç?” eteklerimi tekrar kavradım ve pencerenin önüne doğru ilerledim. İlk düğünümüzde olduğu gibi yine bir yalıda düğün yapma kararı almıştık. Pencereden dışarı baktığımda diğer yalıları ve önümüze uzanan berrak denizi izledim. Aşağıya baktığımdaysa düğün yerindeki koşturan garsonlar ve yavaş yavaş gelmeye başlayan misafirler gördüm.
“Adama izin vermedin ki seni gelinlikle görmesine. Ne yapsın oda en son damat odasındaydı” bana takılmasına omzumun arkasından bakıp güldüm.
“Aşağı inene kadar görmesini istemiyorum. Annem ben küçükken bir kere söylemişti, damat nikah olana kadar gelini gelinlikle görmemeliymiş”
“Senin batıl inançlara inanacağını asla düşünmezdim” ortalıkta son düzenleri yaparken gülmeden edememişti.
“Öyle deme ya” dedim kıkırdayarak. Tam o anda kapı tıklatılıp açıldı. İçeriye girmeden kapının ağzından konuşan kişi organizasyon müdürüydü.
“Duru Hanım, hazır mısınız? Davetlilerin hepsi geldi. Bir tek sizin inmeniz kaldı” işinde iyi olduğunu bildiğim bir organizasyoncuydu.
“Altay’a söylediniz mi?” elimi kalbimin üstüne koydum. Çarpıntıdan bayılmasam iyiydi.
“Söyledim efendim.” narince başını sallamıştı.
“Geleceğini söyledi mi peki?” dedim. Onun buraya gelmesi ve birlikte aşağıya inmemiz gerekiyordu.
“Yanında bir misafir olduğu için söyleyip çıkmak zorunda kaldım, ama şimdi gelir diye düşünüyorum” elleri önünde saygılı şekilde konuşan kadına başımı salladım.
“Tamam, siz son kontrolleri yapın. Bende Duru’nun son hazırlıklarını ayarlayacağım” Yaren’in sözü devralmasıyla rahat bir nefes alıp odanın ortasında volta atmaya başladım. Organizasyon müdürü dışarı çıktığında Yaren çoktan karşıma gelmişti. Yüzüne baktığımda gözlerinden akmaya hazır yaşlarla karşı karşıya geldim. Aşağı inmeden benimle konuşmasını yapacağını anlamış oldum. Onu günlerdir bu konu üzerine susturuyordum. Gitmesini kabul edemiyordum. İçimdeki heyecanın arasına karışan hüznüm her daim kendini belli ederken onun gideceğini bilmek ağlama isteğini doğuruyordu.
“Çok güzel bir gelin oldun” yanaklarımı tuttuğunda alt dudağını büzdü ve kırpıştırdığı kirpikleri ile beni izledi.
“Ama ağlatacaksın beni” dedim aynı zamanda duygulanmaya başlayarak.
“Ağlamayacağız. Bugün en mutlu günümüz” boynuma sıkıca sarılıp geri çekildi.
“Ben seni çok özlerim Yaren. Gitmesen olmaz mı?” tıpkı küçük çocuklar gibi dudağını büzme sırası bendeydi. Yarın Amerika’ya gidecekti ve ben bu düşünceyi hala kabullenemiyordum.
“Gitmem lazım. Kendimi, aklımı, kalbimi toparlamam lazım” Gölge yüzünden gittiğini biliyordum. Kendine göre hiç olmayacak birine aşık olmuştu.
“Her gün konuşacağız ama” yanağını okşarken ikimizde ağlamanın kıyısına gelmiştik.
“Konuşacağız kardeşim” dedi başını sallayarak.
Duygusallık hala üstümüzde olsa da gülümsemeyi ihmal etmemiştik. Biz hala birbirimize sarılırken kapı tıklatılıp açıldı. Geri çekilip baktığımızda içeriye Altay’ın silüeti girdi. Kalbimdeki güç ona doğru akarken, takım elbiseli halini inceledim. Her zaman takım elbiseli haliyleydi ama bu sefer ki farklıydı. Yakasında onun için koyduğum mor menekşe çiçeği vardı. Çiçeği koymamakta ısrar ettiğinde, beni kalbinin üstünde taşıyormuşsun gibi düşün dediğim için ikna olmuştu. Dudaklarım iki yana kıvrıldığında onun bana doğru adımlamasını bekledim. Bakışları uzun süreli etrafta dolandı. Şakaklarında meydana çıkan damarlar kendini belli ederken, adem elmasında bir yutkunma sezdim.
“Altay” dedim dikkatini üzerime çekmek isteyerek.
“Duru” dedi benim seslenmemin karşılığı olarak.
Bakışları etraftan bana döndüğünde işte o an olduğu yerde adımlarını atmayı bırakmıştı. Odanın ortasında ben, benden iki üç adım uzakta Altay vardı. Dünya adeta dönmeyi bırakmış, zaman bizim için akmayı askıya almıştı. Kalbim tatlı bir sızının içinde onun gözlerinin kaydığı yerlere ilmek ilmek serilmişti. Gözleri gelinliğin her bir santiminde dolanmanın sonunda gözlerime çıktı. Kirpiklerini ard arda beş kere kırptı. Dudaklarını birbirine bastırıp çenesini kastı. Dudaklarını serbest bıraktığında yaptığı son şey ise adem elmasının titreyerek aşağı kayması olmuştu.
“Nasıl olmuşum?” onun konuşmaması üzerine sessizliği ben bozmuştum. Bakışları gözlerimden kaçıp tekrar etrafta dolandığında gülümseyen yüzüm sekteye uğradı. Beklediğim karşılığı ondan alamamak ufacıkta olsa kırmıştı.
“Çok güzel olmuşsun. Gidelim mi?” bakışlarını bana çevirmeden yanıma geldi ve kolunu girmem için uzattı. Yaren’e baktığımda omuzlarını anlamadığını belirtir şekilde kaldırmıştı. Altay’ın heyecanlı olduğuna verip daha fazla zorlamadım ve koluna girip eteklerimi düzelttim. Adımlarımızı atıp dışarı çıktığımızda Umut ve Gölge’yi kapının önünde gördüm. İkisi de sert ifadelerinden ödün vermeden bana bakarken, Umut’un kardeşini evlendiren abi hüznü yüzüne işlemişti. Onun yanında dikilen Zeliş’te bana dudaklarındaki tebessüm, gözlerinde yaşlar ile bakıyordu. Onun da tıpkı benim gibi heyecanlı olduğunu görüyordum. Yüzümdeki en samimi tebessümüm ile onlara gülüp merdivenlerden aşağı inmeye başladım.
“Çok heyecanlıyım” koluna girdiğim Altay’a baktığımda dikkatli bakışlarını etrafta gördüm.
“Öyle mi?” dedi bakışları hala etraftayken.
“Altay, iyi misin? Odaya geldiğinden beri hiç iyi durmuyorsun” moralimi bozmak istemiyordum. Bugün benim en mutlu günümdü.
“İyiyim” dedi sadece tek düze. Daha fazla konuşmaya fırsatımız olmadan uzun yürüyüş yoluna gelmiştik. Biz yürümeye başlarken etrafa gülümsüyordum. Davetliler çok kalabalık değildi. Benim iş arkadaşlarım ve Altay’ın bir iki tanıdıkları dışında çok kimseyi çağırmamıştık. Yanından geçtiğimiz masada Zamir ve Lale’yi gördüğümde onlara el salladım. Lale’nin kucağındaki bebekleri ise gülümseyen yüzümü daha da artmıştı. Doğum için yurt dışına gitmişlerdi ve uzun bir müddet orada kalmışlardı. Bizim düğünümüz için geldikleri için onları aylar sonra görebilmiştim.
Sonunda nikah masasına geldiğimizde ayakta yan yana dikilmiştik. Altay yine bana bakmayı tercih etmiyordu. Yüzündeki gördüğüm o soğuk ifade bir an bana eski Altay’ı anımsattı. İçimin ürpermesiyle birlikte koluna girip dikkatini üstüme çektim. Başını çevirip bana baktığında da o ruhsuz ifadesi başköşedeydi.
“Düğün günün mü yoksa ölüm fermanın mı Altay? Biraz gülümsesene” ben bunları gülümseyerek desem de Altay’ın çenesi kasılmış gözleri karanlığa bürünmüştü.
“Sevgili konuklar hepiniz hoşgeldiniz” Nikah memurunun sesiyle bakışlarımı Altay’dan kopardım ve memura çevirdim.
“Bugün burada bu çiftimizin nikahını tazelemek için bulunuyoruz” Nikah memuru misafirlere dönüp devam etti. “Kendileri hali hazırda evli olsalar da aşklarını daha fazla tarihe kazımak için bir nikahla daha taçlandırmak istemişler. Hastalıkta, sağlıkta, iyi günde, kötü günde aşamalarını geçeli çok olmuş. Sözleşmeyi de biraz daha uzatmak istediklerini söylemişler. Bize de onların nikahını büyük bir zevkle kıymak düşer” Nikah memurunun konuşmasına ben dahil davetliler gülmüştü. Elindeki mikrofon ile bize döndüğünde konuşmaya başladı.
“Duru Yılmaz hanımefendi, ömrünüzün geri kalanını da Altay Karen ile geçirmeyi kabul ediyor musunuz?” yüzümdeki kuşkusuz en güzel gülümseme ile Altay’a baktım ve gözlerinin içine bakarak “EVET” diye bağırdım. Salonda alkışlar koparken Altay’ın yüzündeki ifadede bir yumuşama bile oluşmadı. Sadece tek bir an kaşlarında derin bir çatık oluştu.
“Siz Altay Karen beyefendi, yanınızdaki Duru Yılmaz hanımefendiye ömrünüzü adamayı kabul ediyor musunuz?” Nikah memurunun sorusu yüzümdeki tebessümü daha da genişletmişti. Gözlerimi Altay’ın gözlerinden çekmiyordum. O ise kirpiklerini bile kırpmıyordu. Bakışlarını kaçırmadan ağzını araladı. Ben heyecanla onun cevabını beklerken belki de hiç duymayı beklemeyeceğim cevabı verdi.
“HAYIR” beyninden vurulma tabirini yaşayıp büyük bir sarsılma ile karşı karşıya geldim. Aklım idrakına geç vardığı kelimenin acısını kalbime devrederken, kalbimi tutup yere çömelmek istedim. Yüzüm yavaş yavaş ıstırap dolu ifadelere ev sahipliği yaparken, dudaklarım bıçak dolu kelepçelerinden zorlukla kopabilmişti.
“Altay, ne diyorsun sen?”
“Bugün burada, bütün şahitler huzurunda bu oyuna son veriyorum. Bu nikahın sebebi alacağım intikam içindi. İntikam alındı, oyun sona erdi” Altay’ın acımasızca sarf ettiği cümlelerle son nefesim dudaklarımdan çıktı. Boğazım kendini sıkı sıkıya kapatıp ölüme doğru yola çıktı. Gerçeklikle kabus arasında gidip geliyordum. Başım uğuldamaya, vücudum titremeye başladı. Bu bir kabus olmalıydı. Kanlı gözyaşlarımı yanaklarımdan akıttığım kabustan şimdi uyanacaktım. Koluma batırdığım tırnaklarımın acı verici hissi vücuduma işlediğinde kaşlarımı sancılı bir acıyla havaya kaldırıp gözyaşlarımın akmasına engel olmadım.
Altay ise son kez yüzüme bakıp yanımdan çekip gittiğinde düşmemek için önümdeki masadan tutundum. Misafirler şaşkınlıkla fısıldaşırken, etrafta çoğunluk uğultulu bir sessizlik vardı. Hiçbir şeyi duymuyor, hiç kimseyi görmüyordum. Ne arkamızdaki denizin sesini, ne insanların uğultulu fısıldaşmasını, ne de başka bir şeyi. Tek duyduğum kalbime ok gibi saplanan Altay’ın adım sesleriydi. Benden uzaklaşan adım sesleri.
O an aklım başıma geldi. Başımı kaldırıp Altay’ın sırtına baktım. Adımlarını çıkışa doğru atıyordu. Yaren’in yanıma gelip kolumu tutmasına tepkisiz kalıp masanın arkasından çıktım. Ellerimin arasında sıkı sıkıya tuttuğum gelinlikle önümdeki basamakları inip beyaz halının üstünde koşmaya başladım. Nefesime, hayatıma, yaşamıma yetişmem lazımdı. Bu işte bir şey vardı. O beni bırakmazdı. Kalbim bütün bu olanları yalanlıyordu.
“Altay, dur” gelinlikle koşan biçare biriydim. Ruhumu yakan kasvet rüzgarları beni devirmeye çalışıyordu.
“Altay” diye bağırdım arkasından. Artık yalının dışına çıkmış büyük bahçesinde hızlı adımlarla gidiyorduk.
“Bana bütün bu olanları söylemek zorundasın. Duydun mu beni? Bana neler olduğunu söylemeye borçlusun” arkasından her ne kadar bağırırsam da durmamakta kararlıydı. O kadar hızlı adımlar atıyordu ki, bir an önce buradan kurtulmak ister gibiydi. Bu düşünce beni eski kimsesiz günlerime itti. Ümitsiz adımlarım yavaşladığında omuzlarım ağlamanın güçlü hissiyatıyla düşmüştü.
“Yalvarırım lütfen dur” son kez, sesimin son kırıntısıyla ona fısıldadım. Onca bağırmama, onca konuşmama durmayan Altay acı dolu fısıltıma adım atmayı bıçak gibi kesmişti. Omuzları dik ve gergindi. Durmuştu ama dönüp bana bakmamıştı. Son bir gayret adımlarımı atıp arkasında durduğumda omuzlarının daha da kasıldığını gördüm. Bu bana engel olmadı. Uzanıp kolunu tuttuğumda yüreğimdeki kuşlar titredi. Kırılmışlardı, kanatları incinmişti. Oysa gözleri karşılarındaki bu adama hala kırgın ama bitmek bilmeyen aşklarıyla bakıyorlardı.
Altay ise son darbeyle kolunu elimin arasından çekip bana doğru dönmüştü. O gözlerinde gördüğüm yabancı Altay bir adım geriye gitmeme sebep oldu. Neler oluyordu? Benim aşık olduğum adama ne olmuştu?
“Neden böyle bir şey yaptın?” boğazımdaki kasılma her çıkan kelimede daha da acı çekmeme sebep oluyordu. “Konuş yalvarırım. Bana bir kabusta olduğumuzu söyle, ya da bir kamera şakası olduğunu” dargın ve ümitsiz bakışlarımı etrafta dolandırdığımda hayalle gerçeklik arasında bu anımıza şahitlik eden kişileri gördüm. Umut sert ama düşünceli gözleriyle bize bakarken, Zeliş onun yanında dikilmiş ağlıyordu. Yaren hem sinirli hem üzgün bakışlarıyla bizim aramızda mekik dokuyordu. Gölge ise aynı çatık kaşlarıyla bir Altay’a bir etrafına bakıyordu.
“Konuş artık, konuş” dibine kadar gidip göğsüne vurduğumda tek bir mimik bile oynamadan bana bakmaya devam eden yüzüne baktım. “Neden hayır dedin? O dediğin oyunda neyin nesiydi?” bunca sessizliğin arasında dudaklarını araladığında zihnim kemiren o tek cümlenin yankısını beynimde balyoz darbesiyle hissettim.
“Oyun bitti ölüm çiçeği” kaşlarım acı karışık şaşkınlıkla havaya kalktı. Bana aylar sonra tekrar ölüm çiçeği demişti. Bunu diyen adamsa yeni tanımaya başladığım Altay değil, o gaddar ve ruhsuz Altay’dı. “Artık hayatımdan çıkıp gitme zamanın geldi”
“Aklımı kaybedeceğim Altay, bunlar ne demek oluyor?” sol gözümden bir damla yaş aktığında Altay’ın çok kısa denilecek bir anda o gözyaşına baktığını gördüm. İfadesinde anlık kırılma olup tekrar kendine geldiğinde kaybetme korkusu ile ona doğru bir adım attım. Bu adımım onun hızla bir adım geriye gitmesine sebep oldu. Ona yaklaşmamı bile istemiyordu.
“Yalanlarla kurulu bütün hikayeyi duymak mı istiyorsun?” sonunda konuşmaya ve bütün her şeyi anlatmaya karar vermişti. “Anlatayım o vakit” bu sefer o bir adımı atan kendisiydi. Gözlerinde gördüğüm kahreden soğuklukta neyin nesiydi?
“Sen bir oyunun ortasına atılan ve işim bitince ölümle yüzleşecek bir piyondun ölüm çiçeği. Doruk seninle aramızdaki evliliğe başından beri inanmadı. Ondan alacağım intikamı elde etmem için inanması lazımdı, ama senin soğukluğun, kendini geriye çekmelerin her şeyi ele veriyordu. Doruk bu evliliğe inanamadığını söyleyip amacıma ulaşmamı engelliyordu. İşin sonunda seni kendime aşık etmem gerektiğini anladım. Eğer seni kendime kör kütük aşık edersem Doruk buna inanırdı. İstediğim gibi de oldu. Sen bana aşık oldun. Doruk bunu bütün gerçekliğiyle gördü”
“İnanmıyorum, sen beni seviyorsun. Gözlerinde gördüm, dokunuşlarında hissettim, sözlerinde idrak ettim” ona bir adım daha atıp yüz yüze geldim ve elimi kalbinin üstüne koydum. Avucum arasında kalan yaka çiçeği kalbimdeki ızdırabın koruyla elime batıyordu. Beni kalbinin üstünde taşı dediğim menekşe çiçeği sanki içimin yangınında solup gidiyordu. “Ben bana olan aşkını buranda hissettim Altay” sanki elimin altındaki kalbinde lav gibi kabaran ateş vardı.
“İki tatlı aşk cümlelerine kanacak kadar sevgiye aç bir kadındın” bu cümle bütün vücuduma batırılan dikenli tellerle sarsılmama sebep oldu.
“İstediğini sana verdim, seni kendime aşık ettim. Amaçladığım gibi bu düğüne Doruk’un da şahit olmasını sağladım? Hem de tekerlekli sandalyesinde” zaman o an akmayı durdurdu. Sanki daha fazla acı çekmemi, ateş kıvılcımlarıyla dolmamı istiyor gibi çabaladı. Bunu söylerken dudağının kenarında küçümseyici bir sırıtış oluştu. Gözlerinde ise karanlık bir perde vardı. Neye inanacağımı bilmiyordum. Altay’la aramızdaki o güçlü hisler yanlış olamazdı.
Elimi göğsünün üstünden ateşe değmiş gibi hızla çektiğimde bir adım geriye gitmiştim. Düşeceğimi hissettim ama düşmedim. Ben bu duyduklarımdan sonra ölmeyi bekledim, ama ölmedim. Bu günden itibaren sadece yaşayan bir ölü olacaktım.
“Sana neden ölüm çiçeği dedim biliyor musun?” kaşlarını alayla yukarı kaldırıp dudağının kenarındaki o sırıtışı düşürmedi. “O davet gününden işlediğim cinayete şahit oldun. Seni o gün orada öldürecektim. Benim gözümde ölmeye hak kazanmış, ölüm fermanını imzalamıştın Ölüm Çiçeği. Arkamda şahit bırakmak demek, yarın bir gün karşıma pürüz çıkması demekti. Seni öldürme düşüncelerini kurarken Umut kulağıma bir şeyler fısıldadı. Doruk’un seninle davette ilgilendiğini ve ufak soruşturma sonunda senin araştırdığımız o kız olduğunu söyledi. Karşımda intikamımı alacağım adamın sevdiği kadın duruyordu. O gün sen varlığınla ölümünü geciktirdin ölüm çiçeği. Planımın bir parçası olmak için ölümünü erteledin”
Taşlar yavaş yavaş yerine oturmaya başladı. Umut’un o gün Altay’ın kulağına bir şeyler fısıldadığını hatırladım. Beni bıraktıklarını, yukarı çıktığımda Altay’ın beni dansa kaldırıp öpüşünü. Hepsi bir bir zihnime ağlarını tekrar atmaya başladı.
“Seni bu düğünü yaptıktan sonra Doruk’un gözleri önünde öldürecektim” tek bir cümle yere çökmeme sebep oldu. Ayaklarım beni tutmuyordu. Sevdiğim adam, kokusunu ezberlediğim, hayatımın merkezine koyduğum adam, elleriyle ördüğü yalan sarmaşıklarının arasında benim ölümü hazırlamışta haberim olmamıştı.
“O benim sevdiğim kadını öldürdü, bende onun gözleri önünde sevdiği kadını öldürecektim. Başından beri kurduğum bu intikam arzusuyla oyunumu ağır ağır işledim. Sen bana aşık oldun, Doruk’un sevdiği kadın bana aşık oldu” sustu. Kısa bir an nefesini tuttu. O tuttuğu nefesin içinde boğulan ise bendim. Başımı kaldırıp ona bakamıyordum. Öne doğru eğilmiş, ellerimle yere yaslanmış mermere bakıyordum.
“İşin sonuna gelmiştik. Seni öldürecek ve intikamımı yerine getirecektim, lakin bir şey oldu. Firuze’nin yaşadığını öğrendim. Bütün intikam planımı kurmamı sağlayan, öldü zannettiğim kadın kanlı canlı karşımdaydı” bu kadar gaddar olamazdı. Ben onun gözlerini görmüştüm. Aşkla yanıp tutuşan gözlerindeki dalgaları görmüştüm.
“Gece Karası dedin bana. Kirpiklerimi sevdin, çillerime gökyüzünden düşmüş yıldız tozları dedin. Sen beni sevdin Altay” ümitsiz son çırpınışlarımdı bunlar. Onu kaybetmeme az kalmıştı hissediyordum.
“Ben sadece Firuze’yi sevdim” bu sözü geç kaldığım hayatımı bana kazandırdığını zannettiğim adamı kalbime gömmeme sebep oldu. Başımı yavaşça kaldırdığımda sustuğunu ve bir yere baktığını gördüm. Buğulu gözlerimle kafamı baktığı yöne çevirdiğimde yumruğumu acıyan kalbime bastırmak istedim. Kalbimde çok acı vardı. Bu kadarı fazlaydı.
“Firuze” dedim sessiz fısıltımla. Yalının bahçe girişinde durmuş bize bakıyordu. Onu canlı kanlı karşımda görmek boğazıma batan cam kırıklarındaki kanı ağzımın içinde hissetmeme sebep oldu.
“O an seni öldürmekten vazgeçtim. Seni azad ettim ölüm çiçeği. Şimdi ise özgürsün” Yaren’i yanı başımda hissediyordum. Beni yerden kaldırmaya çalışıyordu. Bense gözlerimi Altay’dan çekemiyordum. Dizlerimdeki hissin gittiğini zannederken Yaren’in tutuşuyla ayağa kalkabilmiştim.
“Gerçekten beni hiç sevmedin mi? Kalbinde en ufak bir kıpırtı bile olmadı mı?” başımı yana eğip bütün gururumu ayaklar altına alıp sormuştum. Gözlerimde son bir umut, kalbimde son bir yaşam kıpırtısı vardı.
“Sevmedim” ve bu yangında yanan ben oldum. Elindeki kibrit çöpünü yakıp üstüme fırlatan Altay’ın sesindeki çatallaşma hüngür hüngür ağlama isteğini göğsümün ortasına koydu.
“Yapma Altay. Bizi bizden kopartma” ayağa kalkmak istiyordum ama gücüm kalmamıştı. Gurur mu? Gururumu ise çoktan ayaklar altına almıştım. “Ben gözlerinde kendimi gördüm, kalbinde sevdanı hissettim. Bana bütün bunların oyun olduğunu nasıl söyleyebilirsin” gözümden düşen yaş mermere düştü. Altay’ın gözleri o yaşa tutunduğunda yutkunma sesi kulağıma geldi. Kuvvetli alıp verdiği nefesleri ise aramızda çoğaldı.
“Çok mu görmek istiyorsun kalbimde kimin olduğunu?” daha ben ne olduğunu anlayamadan yürümeye başladı ve Firuze’nin yanında durup onu kolundan tutup kendine çekti. Ne yapacağını anlamıştım. Bağırmak istedim, çığırmak istedim, yapmaması için gerekirse canımı vermek istedim ama artık çok geçti. Onun dudaklarına kendi dudaklarını yasladığında dönmeye başlayan başımla yumruklarımı sıktım. Kusmak istiyordum, içimdeki bütün her şeyi çıkarmak istiyordum. İhanet keskin bir bıçak gibi sırtımdan girip yüreğimin ortasına saplanmıştı. Onu sevmenin bedelini çok ağır ödemiştim.
“Gördün mü şimdi?” Altay Firuze’nin dudaklarından geri çekildiğinde delirmişçesine çarpan kalbimle ona bakakaldım. Ruhum adeta bedenimi terk etmişti. Firuze ise şaşkın bir şekilde Altay’a bakıyordu. Sevdiğim adamın dudaklarının değdiği kadın bakışlarını bir an olsun çekmeden Altay’a dikmişti.
“Bunu bize nasıl yaptın?” gözlerimdeki yaşlar uzak diyarlardan gelmiş gibiydi. Sanki o uzun yoldan koşarak gelip bana geleceğin haberini vermeye çalışıyormuş da yetişememiş gibiydi. “Ben seni gerçekten sevmiştim” gözümden sayısız yaşlar yanaklarıma akıyordu. Beni görsün istedim, sarmalasın ve göğsüne çeksin istedim. Ne kadar acı çektiğimi görsün ve bütün bunları yalanlasın istedim.
“Hadi Duru gidiyoruz buradan. Bu rezilliğe daha fazla katlanma” Yaren’in öfkeli sesi Altay’a yönelikti. Bense gözlerimi Altay’dan çekip hiçbir yere bakamıyordum. Kolumdan tutulup götürülmeye bir şey diyemeden sessiz kaldım. Yanından geçip gittiğimiz Umut’un gözlerindeki matem havasını görmüştüm. Ondaki bakışlarım yavaşça aşağıya indi. O an gördüğüm tek şey Umut’un kemerinin içine soktuğu silahıydı. Aklım ve fikrim tek bir şeyi haykırdı. Hiç düşünmeden kolumu tutan Yaren’in tutuşundan kurtuldum ve hızla Umut’un silahını aldım. Kimse bunu beklemezken elimdeki silahı almaya çalıştılar ama nafileydi. Silahın sürgüsünü çekip şakağıma yasladığımda gözlerim Altay’daydı.
Elleri iki yanında yumruk olan Altay başını eğdiği yerden kaldırıp bana baktığında gözlerindeki ifadede çatırdayan yenilgiyi gördüm. Bana doğru bir adım attı ve elini kaldırdı.
“Sakın” dünyanın en zor işiymiş gibi eski ruhsuzluğuna dönerken bağırmıştı. Gözleri ifadesiz bakarken neden bana engel olmaya çalışıyordu ki. “Hemen indir o silahı. Duydun mu beni indir çabuk” az önce gördüğüm o ifade hayal miydi? Peki hala neden beni durdurmaya çalışıyordu ki?
“ Çok mu umurunda benim kendimi öldürmem? Sen beni zaten kendi ellerinle öldürdün ya Altay?” ruhsuz yüzümde ruhsuz bir gülümseme oluştu.
“Duru ne olur yapma. Kendine gel” Yaren’in ağlayan sesini duyuyordum. Bense sadece Altay’da takılı kalmıştım.
“Duru abla sakin ol bize bu acıyı yaşatma” Zeliş belki de ilk defa konuşmuştu.
“Benim başıma bela olma ölüm çiçeği. Seninle uğraşamam” Beni benden alıp yok eden Altay’ın tekrar eski acımasızlığına döndüğü cümleleri gökyüzüne bakıp haykırma isteğiyle beni karşı karşıya getiriyordu. Bu düşüncelerin arasında şakağıma yasladığım silahı hiç düşünmeden bu sefer ona doğrulttum.
“Sen bana ne yaptın böyle? Sen beni nasıl bir canilikle öldürdün Altay Karen?” silahın kabzasını sıkı sıkıya tutuyordum evet ama vücudum titriyordu. Aklım ise o an geçmişe gidip etrafımda dönen cümleleri hatırlatmaya başladı.
“Korkma ölüm çiçeği, ölümün şimdi değil”
“Kendi kendini koruyacaksın”
“Kork ölüm çiçeği. En çok kendi canın için kork”
“Ölümden korkuyor musun?”
“Köprüden önceki son çıkışın ölüm çiçeği”
“Dağ gibi kaç benden ölüm çiçeği. İzini kaybettir”
“Bu hayatta kimseye güvenme”
Beynim bana o büyük oyunu oynamıştı, tıpkı Altay’ın oynadığı gibi. Başından beri bana bütün gerçekleri söylemişti de ben fark etmemiştim. Ölüm Çiçeği demesi bile sonumu haykırıyormuş ta ben görmemiştim.
“Bana silah kullanmayı öğrettiğinde bir şey demiştin hatırlıyor musun?” şimdi bende onun gibi geçmişten konuşacaktım. “Bir gün canını yakan birisi olursa onu gözünü kırpmadan öldür demiştin” silahı daha fazla kavrayıp gözlerimdeki öfke ile ona baktım. Gölge’nin bana yaklaşmaya çalıştığını gördüğümde Altay elini kaldırıp onu durdurdu. “Sen beni öldürdün Altay” dudaklarım titrediğinde birbirine bastırıp ağlamamak için durdurdum. Kendimi daha fazla küçük düşürmeyecektim.
“Sen benim ruhumu öldürdün” son sözüm büyük bir güçsüzlükle çıktı. Son darbem ise silahın tetiğini çekmek oldu.
Kuvvetli silah sesi etrafta yankılandığında Altay’ın omzunu tutup buruşturduğu yüzüyle öne doğru eğildiğini gördüm. Hiçbir acıda yüzünü buruşturmayan adam karşımda acı dolu yüzüyle bana bakıyordu. İşte bu, yaşayan bir insanın tadabileceği en ağır zehirden bile daha acımasızdı. Sevdiğim adamı kendi ellerimle vurmuştum. Sevdiğim ama hiç sevilmediğim adamı kalbimi yerinden söküp alırcasına vurmuştum.
“Sen o kalbinin üstünde taşı dediğim menekşe çiçeğini kendi ellerinle öldürdün Altay. Ahım senin üstüne olsun ki beni kurban ettiğin bu hayatta vicdan azabından yaşayamayacak hale gel. İçtiğin su, aldığın nefes bile sana ahımı hatırlatsın” arkamı dönüp koşmaya başladığımda gözyaşlarımın akmasına izin vermiştim.
Kafama sabitlenen duvağı çekip kopartırken saçımdan birkaç tutamın koptuğunu hissettim. Üstümdeki bu iğrenç histen, bu gelinlikten kurtulmak istiyordum. Duvağı yere atıp yalının bahçesinden çıktım ve kaldırımlarda koşmaya başladım. Yaren’in peşimden gelen sesini duyuyordum ama durmadan koşuyordum. İnsanlar dönüp bana bakıyordu. Acıyorlardı değil mi? Peki terk edildiğimde anlaşılıyor muydu?
“Ben şuan kötü bir rüyadayım. Uyanacağım. Evet, kesinlikle uyanacağım” gözlerimden akan yaşları umursamadan koşturuyordum. Saçlarımdan çıkan tutamlar uçuşuyordu. Ruhumda böyle uçup gitseydi ya.
“Uyanmak istiyorum. Uyan artık” bir elimle gelinliğin eteklerini tutarken diğer elimle kalbime vurmaya başladım.
“Dayanamıyorum anlasana. Çek kopart beni bu kabustan” bağırıyordum. Etrafımdaki kimseyi düşünmeden bağırıyordum. İçimdeki acıyı, beynimde dönüp duran zehirli düşünceleri yok etmek ister gibi bağırıyordum.
Ne kadar koşmuştum, ne kadar yol gitmiştim farkında bile değildim. Denizin dalga sesleri kulağıma gelirken adımlarımı yavaşlatmaya başladım. Etrafıma bakıp nereye geldiğime baktım. Önümde denizin ortasına uzanan yola baktım. Denizin hırçın dalgalarına göğsünü geren o devasa taşlar, hırpalanmış bir ruh gibi denizin ortasına doğru uzanıyordu. Mendirek iki yanı karanlık okyanusa açılan uçurum, sonu belirsizlik olan bir yoldu sanki. Tıpkı benim gibi.
O yolun sonuna gelip büyükçe taşın üstüne çıktığımda kayıp düşmekten bir an olsun korkmadım. Suyun şiddetli dalgaları ayaklarıma çarptıkça ıslanmaya başlamıştım. Özenle seçip diktirdiğim gelinlik şimdi benim gözyaşlarım ve denizin dalgalarıyla ıslanıyordu. Sonunda düşüncelerden koptum ve bir anda hiç kimseyi düşünmeden öne eğilerek son sesimle bağırmaya başladım. İçimde ne var ne yok akıtmak istedim. O zehri yok etmeliydim.
Derdimi denize haykırdıkça, deniz daha fazla köpürmeye başladı. O bana çarptıkça ben daha kuvvetli ağlamaya başladım. Gönlüme kurduğum taht yıkılmaya başlamıştı. O enkazın altındaki yıkımda kalan ise bendim. Yolumu şaşırmış, bir oyunun içinde yönümü kaybetmiştim. Ben şimdi ne yapacaktım, nasıl yaşayacaktım?
“Duru, ne olur kendine gel” Yaren’in arkamda durup ağladığını duydum. Benim döktüğüm gözyaşları kadar onun da döktüğünü biliyordum.
“Canım acıyor Yaren. O kadar çok acıyor ki göğsümün ortasını deşip o acıyı söküp atmak istiyorum” başımı gökyüzüne kaldırıp yanaklarımdaki gözyaşları ile sessiz dualarımı içimden sıraladım. Bu kadar acı çok fazlaydı.
“Geçecek, elbet bu günlerde, bu acılarda geçecek” oda ne diyeceğini bilemiyordu.
“Geçecek mi gerçekten?” bunun geçmeyeceğini oda bende çok iyi biliyorduk. Yine de bu ihtimalin ufak kırıntısına bile çok ihtiyacım vardı.
“Hadi in oradan” kolumu tuttuğunda ona itiraz etmeden sözünü dinledim ve taşın üstünden indim.
“Senden bir şey rica edeceğim” ağlamalarım yerini içli içli nefes çekmelere bırakmıştı. Gözlerimin üstünde büyük bir ağırlık vardı. “Son kez o malikaneye gidip eşyalarımı alır mısın? En önemlisi de pasaportumu”
“Duru yoksa…” Yaren’in lafını tamamlamasını beklemeden konuştum.
“Buralardan gideceğim Yaren. Bana cehennem olan bu şehre bir daha adım atmayacağım” son cümlem buydu. Yaren yanımdan gidip tekrar gelene kadar saatlerce denizi izleyip içimin acısını unutmak istercesine hüngür hüngür ağlamıştım. Sonunda Yaren elinde bir valizle yanımda durduğunda fermuarını açıp içinden o istediğim kutuyu çıkardım.
“Önce karakola gideceğiz” flashbelleği elimde sıktığımda aylar öncesine gittim. Altay’ın işlediği cinayeti çektiğim videonun kopyası bu flashbelleğin içindeydi. Bunu ileri de bir şey olma korkusuna saklamış ve varlığını bile unutmuştum. Şimdi ise benden geriye kalan son darbeyle bunu karakola verip bu ülkeden çekip gidecektim.

Sezon Finali…

Devam Edecek…

Evet konuşalım sizlerle. Sezon finali hakkında ne diyorsunuz? Düşünceleriniz neler?

Altay sizce neden böyle yaptı?

Yoksa bunların hepsi gerçekten bir oyun muydu?

Değilse bile sizce neden Duru’yu bıraktı?

Yaren ve Gölge hakkında ki görüşlerinizi de merak ediyorum. Gölge hafiften yumuşamaya başladı gibi. Sizce de öyle değil mi?

Peki Yağız hakkında ne düşünüyorsunuz? Artık oda kitabımızın yeni üyesi diyebilirim 🙈

Son olarak sezon finalinden sonra o kadar bomba bir şekilde döneceğiz ki bir tek yazarınız değil Duru’da bomba gibi dönecek. Karşınızda bambaşka birini okuyacaksınız.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

207okunma 15beğeni 31yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…