13.BÖLÜM (Gece Karası)

Vaveyla Yazarı: Biranne yazar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 29Şu an: 13.BÖLÜM (Gece Karası)

Yavaş yavaş olaylara doğru yaklaşıyoruz. Heyecanlıyım. Siz okuyacaksınız diye daha da heyecanlıyım.

Kalplerinizi ve yorumlarınızı eksik etmeyin. Sizinle yorumlarda konuşmayı seviyorum 🤍

****

Daha aşağıdaki konuşmanın etkisinden çıkamamışken, üst katta bizim için hazırlanan odaya doğru gittiğimize inanamıyordum. Aramızdaki sessizliği odaya girdiğimizde bozmak için sabırsızdım. Sonunda odalardan birinin önünde durduğumuzda, Altay kapıyı açıp eliyle içeriyi gösterdi. Onun önünden geçip içeri ilk giren ben oldum.
Etrafı incelemeye koyulurken, kapı kapanma sesi geldi. Arkamı dönüp baktığımda Altay’la yüz yüze geldik. Dibime kadar girdiğinden habersiz bu kadar yakın olmayı beklemiyordum.
“Neden bana sormadan burada kalma teklifini kabul ettin?” gözlerim alev fışkırır gibi bakıyordu. Bundan emindim. Gel gör ki Altay o bakışlarımdan hiç etkilenmemiş gibi rahat bir ifadeyle beni izliyordu.
“Öyle olması gerekti” dedi.
“Benden bir şeyleri saklama artık Altay. Ne bilmem gerekse bana da söyle” ısrar eder tonda baktığımda omuzları daha da kalıplaşıp yukarı kalkacak şekilde derin bir nefes aldı.
“Doruk’a inandırmak için iyi bir fırsat” yanımdan geçip gideceği esnada önüne geçip gitmesine engel oldum.
“Bahçedeki konuşmalarınızı duydum Altay. İsterse benim nefesimi kendi elleriyle keseceğini söyleyen adamla aynı evde beni nasıl tutarsın?” onunla böyle bir anlaşma üzerine evlendiğimizi unutmuş olmalıydım ki hatırlar hatırlamaz söylediğime anında pişman oldum. Neticede herkes kendini korumakla sorumluydu. Netice de Altay Doruk yüzünden benimle evlenmişti.
“Öyle bir şey yapmaya cesaret gerekir. Kimse sana dokunamaz. Kimse senin tek bir nefesine bile zeval getiremez” bana bakarken kararan gözlerinden ben bile korkarken karşısına geçecek insanları düşünemedim.
“Ya yaparsa. Senin hiç beklemediğin anda ya bana zarar verirse?” bu ihtimalin olmasını istemiyordum.
“Yapamaz. Saçının tek bir telinin zarar görmesine asla izin vermem” sesi gibi gözleri de bunun olmasını her türlü engelleyeceğini belli etmişti.
“Neden beni koruyorsun? Bu işe ilk başladığımızda herkes kendini korumakla yükümlü demiştin. Anlaşmamız o yöndeydi” Altay’ın beni düşündüğünü, sevdiğini duymaya o kadar ihtiyacım vardı ki.
“Unut o maddeyi. Benim himayemdeysen kimse sana dokunamaz” dedi yüzüme odaklanarak.
“Doğru. Sadece himayende olduğum için” bir kere daha öğrendiğim gerçekle başımı ağır ağır sallayıp onun karşısından çekildim. Bana karşı en ufak bir şey bile hissettiğini düşünmüyordum. “Peki dedenin aşağıda dediği Cüneyt meselesi neydi? Lütfen artık benden bir şeyler saklamada söyle” bunu söylerken yatağın ayak ucuna oturmuştum bile. Ellerimi kucağımda birleştirip onu izlemeye koyuldum.
“Cüneyt Korgan’ın ne yapacağı belli değil. O haber yüzünden işleri hala takip altında. Kendini aklamakla meşgul olduğu için nasıl bir yaklaşımda bulunacağını şuan bilmiyorum” kendisi de bu durumdan sıkılmış gibi bıkkınlıkla nefesini dışarı verip yanımdaki boşluğa oturdu. “O zamana kadar Ertem Kaner’in ve benim korumalarım evin etrafını saracak. Yeraltının tahtı şuan Ertem Karen’de olduğu için onun evine herhangi bir saldırıda bulunamaz” göğsümün içinde bir sızı oluştu. Dudaklarım bir hayale dokundu. Altay dedesine bir adım dahi atmayan, onu yabancı gibi gören adamdı. Onun evinde kalma teklifini kabul etmesine şaşırmıştım. Ama şimdi yolun kıyılarında açan rüzgar gülleri bana bir şey fısıldıyordu. Onun bu teklifi benim için kabul ettiğini söylüyordu. Gerçek olabilir miydi? Altay beni korumak için bu teklifi kabul etmiş olabilir miydi?
“Seni zor duruma düşürdüğüm için özür dilerim” ikimizin yönü de önümüze dönüktü. Omuzlarımız hafif bir şekilde birbirine değerken, bahçeyi gösteren boydan pencereyi izliyorduk.
“Beni zor duruma düşürmedin. Cüneyt’in hamlelerinin sana dönük olmasından rahatsızım” omzumun üstünden başımı çevirip ona baktığımda o hala pencereye bakıyordu. Bu sefer bende hiçbir şey demeden önüme dönüp pencere camındaki yansımamıza baktım. Net olmayan yansımamızın bile ne kadar güzel olduğu bir kere daha ortadaydı.
Kendimi onun yanında güvende hissediyordum. Bu bir gerçekti. Aldığım her nefeste huzur doluyordum. Beni sevmeyebilirdi, benimle anlaşma üzerine evlenmiş olabilirdi lakin ben onu seviyordum. Her daim yanımda isteyecek kadar seviyordum hatta. Sessiz bir refahla düşünceler arasında yan yana otururken kapı sesi duyuldu.
“Gel” dedi Altay ayağa kalkarak. Kapı açılıp içeri hizmetçilerden biri girdiğinde elindeki iki tane valiz dikkatimi çekti.
“Korumanız valizlerinizi getirdi Altay Bey” dedi çekinerek.
“Kapının yanına bırak” dedi Altay yanına giderek.
“Tabii” hizmetçi dediği yere valizleri bırakıp bize doğru döndü. “Bir isteğiniz var mıydı efendim” Altay arkasını dönüp bana baktı. Cevap bekleyen gözlerine başımı iki yana salladığımda tekrar hizmetçiye baktı.
“Yok. Çıkabilirsin” bunu duyan hizmetçi odadan çıktığında yine yalnız kalmıştık.
“Bunlarda neyin nesi?” ayağa kalktığımda Altay her iki valizide eline alıp bana doğru geldi.
“Zeliş’e bir kaç günlüğüne kıyafet hazırlattım” dedi elindeki bir valizi bana vererek.
“Çok detaycısın. Bu kadar detayda yorulmuyor musun?” Benim aklıma hiç gelmemişti.
“Böyle olmasaydım şimdi ki konumuma gelemezdim” valizin içinden kendine kıyafet çıkarırken bu kelimeleri kullandı.
“Bir dakika” dedim konunun tamamen dışında bir gerçeği fark ederek.
“Ne oldu?” bu tepkime garipseyerek baktı.
“Bu odada başka yatak yok” etrafı sanki hiç incelememişim gibi tekrar inceledim.
“Burası küçüklüğümde bana ait olan odaydı” etrafa bakan gözlerinde bir sürü anı akıp geçti. Hepsinin acı ile hatırlandığına artık emindim. “Evli olduğumuz içinde tek yataklı oda ayarlanması kadar normal bir şey yok” bu cümlesiyle birlikte gözlerindeki acı aldığı keyfin sırıtışıyla perdelendi.
“Olmaz” dedim kalbimdeki titremenin yüksek sesiyle. “Aynı yatakta yatamayız”
“Hiç aynı yatakta yatmamışız gibi tepki veriyorsun” elindeki kıyafetleri ile bana doğru adımlamaya başladı.
“O başkaydı” elim ayağım birbirine girmeye başlamıştı.
“Bu kadar kasmaya gerek yok Ölüm Çiçeği. Yatağın bir ucunda sen bir ucunda ben yatarım” yanımdan geçip banyo kapısının önüne kadar gitti.
“Kaç gün böyle sürecek peki?” dedim onun gidişini izleyerek.
“2-3 gün buradayız” dedikten sonra banyoya girmeden önce dönüp bana baktı.
“Ben banyoda giyinirim. Sende burada rahatça giyin” dedikten sonra içeri girdi. Odada yalnız kaldığımda derin nefesler alıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Altay’la aynı odada, aynı yatakta kalacağıma inanamıyordum. Eski Duru olsa bu ihtimali Altay’ın başından getirirdi ama artık ona karşı bile çıkamıyordum.
Zaman kaybetmeden valizi açtığımda gördüğüm kıyafetlerle Zeliş’in kulaklarını çınlattım. Sadece yatarken giydiğim şortlu ve askılı saten takımlardan koymuştu. Gözlerimi kapatıp dişlerimi sıktım. Zeliş’e de kızamıyordum. Yaren’in evine giderken aldığım kıyafetler yüzünden Zeliş evde kalanları koymuştu. Yine de bunları Altay’ın yanında giymeyeceğimi düşünmeliydi. Bilerek koyma ihtimalini düşünmek dahi istemiyordum.
Üstümdeki elbiseyi zorlukla çıkardıktan sonra lacivert takımı alıp giyinmeye başladım. Şortu giyinip askılı üstüde giyinmek istemiştim ki bir anda banyo kapısı açıldı. Sıçrayarak arkamı döndüğümde Altay’la göz göze geldik. Eli hala kapı kulpunda, olduğu yerde kalakalırken ben şok olmuş bir şekilde ona bakıyordum. Son anda hangi durumda olduğumu fark edip elimdeki kıyafeti üstüme tuttum. Her ne kadar ona südyenle çokça yakalanmış olsam da utanmadan edememiştim.
“Kapıyı tıklatsana ya” dedim hızla giyinmeye çalışarak.
“Ne bileyim bu kadar yavaş giyineceğini” Altay düz yüzüyle gözlerini benden kesip banyodan çıktı.
“Biz kadınlar sizin kadar kolay giyinmiyoruz. Bu elbiseyi çıkartmak zaten tonca zamanımı aldı” dedim sonunda giyebildiğim kıyafeti düzelterek.
Onun konuşmaması üzerine kafamı kaldırıp baktım. Susarak sadece bana bakıyordu. Bakışlarını vücudumun her noktasında hissedince tenimde hissettiğim elektrik akımıyla yerimde kıpırdandım.
“Bu benim seçimim değil. Zeliş eline ne geçtiyse koymuş olmalı” dedim üstüme giydiğim takımdan bahsederek. Neden açıklama gereği duymuştum onu da bilmiyordum.
“Güzel seçimmiş” başını sallayıp odanın bir köşesindeki çalışma masasına doğru giderken konuştum.
“Ben yatıyorum. Sana iyi geceler” dedim utançtan yatağa doğru koşturarak. Yatağın içine girdiğimde soğuk çarşaf sıcak havaya inat tenimi ürpertti. Şuan Altay’dan çok utanmam normal miydi?
“İyi geceler” dedi çantasının içinden bilgisayarını çıkararak. Masanın önündeki sandalyeye oturup bilgisayar tuşlarına dur durak bilmeden basarak çalışmaya başladı.
“Sen ne yapacaksın peki?“ yan bir şekilde dönüp elimi yanağımın altına koydum. Şuan onu seyir zevki gibi tamamen görebiliyordum.
“Önemli bir belgeyi halletmem gerek” dedi başını bilgisayardan kaldırıp bana bakarak.
O an ikimizde sustuk. Birbirimizi izlerken, sadece ana odaklandık. Onun gözleri derin manalarla üzerimdeydi. Sanki dünyanın bütün gürültüsü uğultuya dönüşmüş gibi, sanki beni asırlık bir emanet gibi izliyordu. Bu düşünce bana mı aitti yoksa gerçekten böyle mi izliyordu bunu hiç bilemeyecektim.
Bir anda başını iki yana sallayıp dalgın bakışlarını toparlayarak bilgisayarına geri döndü. Sanki bir acelesi vardı. Sanki bir şeyden kaçıyor gibi başını bir daha bana kaldırmadan bilgisayara kitlenip kaldı. Ben onu izlemeyi durduramazken, gözlerim yavaşça sükunete çekilmeye başlamıştı. Ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum.
Yatakta bir kıpırtı hissettiğimde karanlığa çekilmeden önceki son basamakta Altay’ın yatağa yattığını anladım. Gözlerimi açtığımda onun sırt üstü yattığını, bir kolunu karnının üstüne diğerini ise başının altına koyduğunu gördüm. Gözlerini hiç kırpmadan tavanı izlediğini, zihninden geçirdiklerine kapıldığını anlamıştım.
“Ne düşünüyorsun?” dedim fısıltıyla. Sesimi duyduğu anda gözünü kapatıp, göğsünü şişirerek derin bir nefes aldı.
“Seni intikamım için bu hayata mecbur bırakmamı” lafı dolandırmadan söylemişti.
“Durduk yere neden bunu düşündün ki?” dedim ona odaklanarak. Gözlerimin üstündeki ağırlık beni uykuya çekmeye çalışıyordu.
“Benim hayatıma girdiğin günden beri hayatın çok değişti” yönünü yavaşça bana döndüğünde ikimizde birbirimize bakıyorduk.
“Evet, değişti” dedim. Onun sıkıntıyla harmanlanan yüzü gözlerimin önündeydi.
“Şuan her şey bitti desem kurtulmak ister miydin?” Bir anda böyle düşünceli olmasına şaşırmıştım. Ona doğru derin bir nefes verdim. Yüzündeki o sıkıntılı ifadeyi incelerken aramızdaki o kısa mesafeyi koruduk.
“Her şeyin bittiğini söyleyen sen olduğunda, buralarda durup yük olmam. Ama bittiğini duymadan da arkamı dönüp kaçacak değilim. Bunun kararını verecek kişi sensin” Omuzlarındaki görünmez yük, saniyeler içinde bütün bedenini çökertmiş gibiydi. Dudaklarının kenarındaki o gergin çizgi, içindeki çözemediğim fırtınayı ele veriyordu.
“Bu evlilik bir anlaşmayla başladıysa, anlaşmanın maddelerine göre de son bulacak” dedi, sesindeki o hırıltılı tınıyı gizlemeye çalışarak. “Ama henüz o intikamı almadık. Yarım kalan işleri sevmem, bunu en iyi senin bilmen gerekir.” ağzı başka, gözleri başka konuşuyordu sanki.
“Veliahtlığı aldığın gün bitecek mi bu iş?” Ne çektiğimi kalbim daha çok bilirdi. Onu severken, ondan ayrılması zor olacaktı.
“Bitecek” Yüzündeki o gergin kaslar iyice gerildi, gözlerini tekrar bana çevirdiğinde bakışları buz gibiydi ama sesinde tarif edemediğim bir ağırlık vardı. “Bittiğinde sana dur demeyeceğim” cümlesini kurarken aynı zamanda elini kaldırdı ve yüzüme düşen saçıma dokundu. Gözlerimi kapatmamak için kendimi zor tuttum. Hareketleri o kadar narindi ki Altay’dan hiç beklenmeyecek şekildeydi. Saçımı parmaklarının arasında tutup kulağımın arkasına götürdü. Yine aynısını yapmıştı. Her karşı karşıya geldiğimizde saçımın tutamını okşayıp kulağımın arkasına veriyordu.
“Bittiğinde gideceğim” desem de gitmek istemiyordum. Gözlerini izlerken gitme demesini bekledim.
“Arkana bakmadan gideceksin” sanki bunu yapmam gerekmiş gibi konuştu.
“Hiç hem de” söyleyemediklerim ruhuma ağır geldi. İçimden taşıp gelen gözyaşları gözümün ucuna birikti.
“Benden, bu hayattan kurtulunca ne yapacaksın?” başparmağının saçlarımın üstünde kıpırdanışını hissettim. Hala elini çekmemişti.
“Yurtdışında, kendi alanımda kendimi geliştirmek istiyorum” bu sözümle birlikte çenesi kasıldı, bakışlarını üzerimde sabitleyip o sarsılmaz duruşunu geri kazanmaya çalıştı.
“Yurtdışına” dedi bir kere daha idrak etmek ister gibi. “Gideceksin yani buralardan?” Eli hala saçımın üstünde dururken, başımı çevirip yanağımı avucuna bastırmak istedim, ama yapamadım.
“Burada beni durduracak hiçbir şey yok ki” sen varsın. Bana iyi gelen, huzur veren seni bırakmak hiç kolay olmayacak.
“Elbet durduracak bir sebep çıkar” elini saçımdan çekip sırt üstü döndüğünde tekrar tavanı izlemeye başladı. Bende onun yan profilini izlemeye koyuldum. Konuşmamız bıçak darbesiyle bir anda kesilmişti.
Aramızdaki oluşan sessizliğin sonunda tekrar uykuya çekilmeye başlamıştım. Onunla uyuduğum günlerde ki hissettiğim huzurun aynısını yaşayarak uykuya kendimi bıraktım. Sonra bir şey oldu. Yattığım yerden yavaşça kayarak çekildim. Vücudum bir çift kolun mengenesine kapılırken, o alışık olduğum sıcaklığa tekrar kavuştum. Burnum meftunu olmaya başladığım kokuya tekrar kapıldı. Sanki bunu bekliyormuşum gibi kollarımı sıkıca sardığımda kulağımın altındaki gümbürtünün daha da çoğaldığını hissettim.
“Bırakmanın yükünü hissetmeseydim ruhumda. Şimdi çoktan bırakmıştım” bu sözler gerçeklikle uyku halinin arasında kulaklarıma yankılandı. Duyduğum son sözlerde bunlardı. Derin bir uykuya çekildiğimde o gece uyuyan sadece ben olmuştum.
****
Gözlerim derin uykunun sıcaklığından ayrılmak isterken, ben biraz daha uykuda kalmak istedim. Güneş ışınlarının yüzüme vurması beni rahatsız ediyordu ama bu güzel uykudan ayrılmak istemiyordum. Işıktan kaçmak ister şekilde yüzümü buruşturup başımı yastığa biraz daha bastırdım. Sonunda kaçtığım ışıktan kurtulabilmiştim.
Hissettiğim huzur ile yüzümü memnuniyet kaplarken, yattığım yastık sallanıp oynadı. Bu düşünce uykumun son kırıntılarında bana da saçma geldi. Kaşlarım çatılırken, gözlerimi yavaşça açtım. Kırpıştırdığım gözlerimle nerede olduğumu idrak etmeye çalıştım. İlk gördüğüm şey yüzüme vuran güneş ışınlarını engellemek için havada duran eldi.
Başımı hafif kaldırıp yan tarafıma baktığımda yattığım yerin aslında bir yastık değil de Altay’ın göğsü olduğunu fark ettim. Son durağım ise gözleri oldu. Uyumadığını o an anladım. Utanç yanaklarıma kan pompalarken omzumdan onun göğsüne süzülen saçımı kulağımın arkasına verdim.
“Ben sana sarıldığımın farkında değildim” ondan uzaklaşıp yatakta oturur pozisyona geldim.
“Uykuya dalar dalmaz vücuduma yapıştın. Fark etmemiş olamazsın” Altay’ın eğlenen tonda konuşması beni daha çok utandırmıştı.
“Uyuyordum işte. Nereden bileyim sarılacağımı. Hem aklım başımda olsa asla sarılmazdım sana” üstümdeki örtüyü sıyırıp ayağa kalktığımda, arkamdan onun sesini duydum.
“Bana sarılmaktan çok memnun görünüyordun” bu cümlesiyle ellerimi iki yanımda yumruk yapıp arkamı dönerek ona baktım.
“Utandırmaktan keyif mi alıyorsun sen?” Yatakta öylece yatmış, keyifli sırıtışıyla bana bakıyordu.
“Evet” dedi pişkince. Bu cevabıyla yerimde debelenip sinirli sesler çıkardım. O, bu halimden daha çok keyif alır gibi baştan aşağıya beni incelediğinde, yatağa kadar gittim ve kendi yastığımı alıp suratına fırlattım.
“Sus artık” dediğimde yüzüne attığım yastığımı bir müddet çekmedi. Avucunun içinde sıkıca tuttuğu yastığı sonunda çektiğinde, yüzündeki mahmurluğu fark ettim. Yastığımı mı koklamıştı o?
“Susmak gerçeğin üstünü kapatmaz” dedikten sonra aynı anda elindeki yastığı bu sefer o bana atmıştı. Yüzüme çarpıp düşen yastıkla kaşlarımı çatıp ona baktım.
“Altta kalsan şaşarım zaten” dediğimde yüzünde büyük bir sırıtış oluştu. O sırıtıştan bir sonraki cümlesinin ne olacağını tahmin ediyordum.
“Sakın” dedim parmağımı kaldırıp tehdit eder şekilde konuşarak. “Bir utandırma girişimini daha kabul edemeyeceğim” Arkamı dönerek koştur adımlarla banyoya girdim.
Nefes nefese kalan göğsümle lavaboya eğilip ateş basan yüzüme su çarptım. Doğrulup aynadan kendimi izlediğimde yanaklarıma çöken kızarıklık ortadaydı. Bu göğsüme büyük bir neşe katarken kıkırdamadan edemedim. Altay’la böyle atışma içinde olmak hoşuma gitmedi değildi. Başımı iki yana sallayıp kendime geldikten sonra banyodan çıktığımda Altay bana doğru gelmeye başladı.
“Şimdi ne yapacağız?” dedim banyo kapısının önünde dikilerek.
“Kahvaltı günün aynı saatinde olur. Yarım saate masada olmamız lazım” dedi tam önümde durarak.
“Beni şaşırtıyorsun” şüpheli gözlerimle onu inceledim.
“Neden?” biraz daha bana yaklaşıp önümde dağ gibi dikildi.
“Sen böyle bir teklifi kabul etmeyecek kadar, bu evin düzenine de uyacak bir adam değildin” gerçekten bana bir şey olur düşüncesiyle mi bu evde kalmayı kabul etmişti? Bu ihtimale ondan duymadan inanmayacaktım.
“Akıllı kadın seni” elini kaldırıp yanağımdan makas aldı. Ben şaşkınlıkla ona bakarken o yanımdan geçip banyoya girdi. “Sen yine de aklını bu düşüncelerle yorma” dedikten sonra kapıyı kapattı.
İçeriden gelen su sesi ile duş aldığını anladım. Kalbimdeki oluşan hızlı atışa ek olarak gözümün önüne gelen görüntüler ile elimde ayağımda titreme hissettim. Yanağıma hafif tokatlar atarken valizime doğru gittim.
“Kendine gel Duru. Aklına değişik şeyler getirme” ne ara böyle düşüncelere dalar olmuştum ben.
Zihnimi dağıtmak için valizden kendime kıyafet çıkarıp giyindim. Zihnime debelenmenin arasında makyaj masasına doğru gidip makyajımı yapmaya koyuldum. Aradan geçen dakikaların sonunda rujumu sürmeye başlamıştım ki banyonun kapısı açıldı. Kafamı çevirip baktığımda tükürüğümün boğazıma kaçmasına ve öksürmeme ramak kalacak görüntüyle karşı karşıya geldim. Altay beline sardığı havlunun dışında karşımda çıplak duruyordu. Tam kurulamadığı saçından göğsüne doğru yol çizen su damlalarına gözüm daldığında yutkunmadan edemedim.
“Farkında mısın bilmiyorum ama odada bende varım” kaşlarımı çatıp sinirli durmaya çalışsam da vücudum tam tersini haykırıyordu. Onu böyle görmek susuz çöllerde gibi hissettirmişti.
“Farkında olunmayacak gibi değilsin” dedi sırıtarak. Elinde tuttuğu küçük havluyla saçlarını kurutmaya başladığında gözümü bir an bile kırpamadan onu izliyordum.
“Ne diye bu vaziyet çıkıyorsun o zaman?” gözlerimi aşağı kaymaması için zorla tuttum.
“Hangi vaziyet çıkmışım?” şuh sesiyle adımlarını usulca bana doğru attı.
“Böyle işte” dedim çıplak göğsünü ve havluyu gözümle işaret ederek.
“Rahatsız mı oldun?” bu sefer tamamen önümdeydi. Üzerime doğru geldiğinde bende geriye doğru gittim. Kalçam makyaj masasına çarptığında artık kaçacak bir yerim kalmamıştı.
“Evet, oldum” dik başlılığımla ona baksam da onun gözleri çok farklı bakıyordu. Ellerini iki yanıma koyup beni makyaj masasıyla kendisi arasında daha çok sıkıştırdı.
“Bu odada birlikte kalıyorsak bunlara alışmalısın” yüzünü yüzüme doğru yaklaştırıp fısıltıyla konuştu. Bu benim parmak uçlarıma kadar tatlı bir şekilde kasılmama sebep oldu.
“Oldu canım” göğsümü taşıp gelen heyecan sesime yansımasın diye kendimi zorluyordum. “Bende bundan sonra havluyla çıkayım tam olsun” ne dediğimi o an fark ettim. Dudaklarımı birbirine bastırıp söylediğimin utancı ile kızarırken, onun yakışıklılığını daha çok arttıracak sırıtışını izledim.
“Fena fikir değilmiş” sesindeki tılsım beni kendine mühürledi. Gözleriyle vücudumu arşınlarken, sanki beni öyle görmüş gibi yerimde kıpırdanmıştım. “Güzel tablo olurdu” dedi sonunda.
“Sapık mısın ya sen?” ellerimle onu karnından itmeye çalışsam da nafileydi. Kas yığınından taş gibi olan karnına yaslanan ellerim onu bir milim bile geriye itememişti.
“Çekilsene önümden” Ellerim hala karnında yaslı olabilirdi ama gözlerimi onun dışında her yere değdiriyordum. Bu sert kaslara dokunurken her an bayılabilirdim. Bütün vücudumun karıncalandığını hissediyordum.
“Gözlerini neden kaçırıyorsun?” Altay eğlenir tonda gözümün önüne yüzünü getirmeye çalışsa da ben her seferinde ondan kaçırıyordum.
“Kaçırmıyorum” dedim yaptığımın aksine tekrar diğer tarafa çevirerek.
“Utandın mı yoksa sen?” Etkileyiciliği en derinimde hissediliyordu. Ona sarılmak, ona dokunmak, onu öpmek istiyordum. Bu hisleri içimden atamıyordum.
“Ne utanacağım?” sesim pürüzlü çıktığında başımı yan tarafa çevirerek yüzümü kırıştırdım ve sessiz sessiz kendime kızdım. Onun karşısında bu kadar eriyip yok olmamalıydım.
“Ölüm Çiçeği” O heybetli ses tonu dalgalı bir denize dönüştü. “Bak bana” sanki bakmasam yalvaracak gibi konuştu.
“Niye?” dedim başımı ona çevirip göz ucuyla bakıp tam göz kontağı kuramayarak.
“Sana bu kızarıklık yakışıyor” elini kaldırdı ve yanağıma dokundurdu.
“Makyajdandır o. Evet kesinlikle makyajdan. Yoksa kızarmaz benim yanaklarım. Niye kızarsın ki hem utanmadım neticede” peşimden beni koşturan kelimelerimi bir bir sıralarken o yüzümü en derinlerden hissederek izliyordu.
Bir anda iki eliyle beni belimden tutup kaldırdı ve makyaj masasına oturttu. Eli sıkıca belimi tutarken, kendine biraz daha çekti. İki yanından uzanan bacaklarım onun beline sarılı olan havlunun pütürlü yüzeyini hissederken, o elini kaldırıp yüzümü varla yok arası bir dokunuşla okşamaya başladı.
“Bu telaşlandığında ne diyeceğini bilemez hallerin” dedi cümlenin devamını getiremeden susarak. Sanki gözlerimin en derinine saklanmış gibi kitlenip kalmıştı. “Beni ben yapmaktan alıkoyuyor”
“Neden?” dedim bu sefer sakin bir ses tonuyla.
Sakladığı gerçeklerin dışında, söylemek istedikleri de vardı. Sakladıklarında boğulurken, söylemek istediklerinin içinde yanıp tutuşuyor gibiydi. Kendiyle çelişkisi vardı. Altay değişiyordu. Gözle görülür bir değişimdi bu. İlk tanımaya başladığım zamanlarda ki Altay’dan çok farklıydı. Artık konuşmaya başlamıştı, takılmaya, şakalaşmaya, o şakalaşmanın neticesinde gülmeyi de bahşetmeye başlamıştı. Bunca değişimin arasında, benim ona olan yabancı hislerimde gitmişti. Onun yerine bambaşka ve kuvvetli bir duygu gelmişti.
Aşk gibi, sevgi gibi, hiçbir yere sığdıramayacağım hatıralar gibi.
“Neden biz bu durumdayız Altay? Neden seninle bu karmaşıklığın içindeyiz?” yine dayanamayıp o dikenli telleri eline ilk alan bendim. Yine dizlerinin kanadığını bile bile peşinden koşturan bendim. Bunu kendim içinde yapıyordum. Belki de bizi biz yapmak istiyordum.
“Kül dumanlarının arasında nefesime zehir karışıyor. Gözlerim yönünü kaybedecek kadar zifirle kaplanıyor. Ben böyle yok olmaya yakınken, sen bir yerlerde ışığınla parlamayı başarıyorsun. Bana yönümü buldurmak için çabalıyorsun” cümleler beni dört bir yana savuracak kadar kuvvetli bir güzellikteydi lakin hala ne hissiyatta olduğunu anlayamıyordum. Beni göklere çıkarıp en güzel kelimelerle karşılıyordu. Sonra bir an oluyordu ki ettiği tek bir lafın ağırlığı ile yere çakılıyordum.
“Biz ne olacağız böyle Altay?” hala o teklifinin karmaşıklığındaydım. Yanımda olmak istersen diyen adam, ertesi günü eski sevgilisiyle olan fotoğraflarını gördüğümde bambaşka birine dönüşmüştü. Daha o bile farkında değildi ne yapmak istediğinin.
“Savrulacağız. Parçalanacağız. Yok olmanın kıyısına gidip acısını çekeceğiz” biz bir karmaşıklığın içinde, farklı yönlere bakıp aynı acıyı çekmeye yemin etmiş gibiydik.
“Bu kadar zor mu olacak?” ağlamak istemiyordum ama gözlerim bana ihanet ediyordu.
“Zor olacak. Bu hayatta hiçbir şey kolay olmaz” bu cümleler onun ağzından da zorlanarak çıkmıştı.
“Bu zorlu yolun sonunu merak ediyorum” dedim fısıltıyla.
“Her şey zamanla” bu son cümleyle ikimizin vuslatıda mana kazandı. Yüzlerimiz cümlelerimizin arasında birbirine dokunurken, artık dayanamamış, dudaklarımızı kavuşturmuştuk.
Bu belki de önceki öpüşmelerimizden daha farklıydı. Belki de ilk defa hislerimizin en körük noktasında ruhumuzu birbirine işliyorduk. Nakış ipliklerinin en güzel renkleriyle en intizamlı dikişle bağlanıyorduk birbirimize. Ellerimiz kırmaktan, dökmekten korkarcasına birbirimizin yüzünde dolanıyordu.
Çiçeklerin açacağı yolumuzda, o çiçekleri gözyaşlarımla sulayacağımdan habersizdim.
****
El ele, bir yolun başındaydık. O yol bize ne zorluklar çıkaracaktı meçhuldü. Etrafa saçılan ve varlığını bile unuttuğum cesaretimin ufak kırıntıları bir araya birleşiyordu. Elini tuttuğum adama sıkı sıkı sarılıp ondan kopmamam için beni sırtımdan itekliyordu. Başımı çevirip yanımda yürüyen Altay’a dalıp gittim. Üstüne giydiği takım elbisesin içinde her zaman ki gibi yenilmez duruyordu. Bir yuvanın yanan ışığı gibi ruhuma kandiller dikiyordu.
“Hülya Hanım üstüne gelmeye çalışırsa kafana takmamaya çalış” oda başını çevirip bana baktığında konuştu. Annesinden hanım diye bahsetmesi ondan ne derece koptuğunu bir kere daha gösteriyordu.
“Neden bir anda böyle bir şey dedin?” dedim.
“Seni sevmediğini belli etmekten geri kalmıyor. Kendinde bir sorun arayayım da deme. O kimseyi sevmez, sevmediği gibi de sevilmez” son cümlesinde yaşanmışlıklar vardı.
“Onun sevmesine ihtiyacım yok ki” benim sadece senin sevmene ihtiyacım var diyemedim.
“Doruk’la muhatap olmamana da gayret edeceğim. Sadece 2-3 gün burada kalacağız. O zamana kadar benim yanımdan ayrılma” cümlelerini sıraladığında artık büyük salona giriş yapmıştık.
Evin her yerinden ışık almasını sağlayan pencerelerin çoğunluğu açıktı. İçeriye esen serin hava artık yavaştan kışa doğru hazırlık olduğunu gösteriyordu. Bu havada nasıl pencereleri açıp oturabiliyorlardı şaşırmıştım. Salona girer girmez beni üşüme almıştı. Altay’la birlikte masaya doğru ilerlediğimizde herkesin başı bize çevrildi.
“Herkese günaydın” dedim Altay’ın yerine. Onun kimseyle konuşmayacağını biliyordum.
“Sana da günaydın kızım” ilk konuşan Ertem Bey’di.
“Günaydın Durucum” Naz Hanım bütün samimiyetiyle gülümsemişti. Fırat Bey’de ağzının içinden günaydın dediğinde konuşmayan sadece Hülya Hanım kalmıştı.
“Günaydın Duru” bunu söyleyen Doruk’tu. Yüzündeki kurnaz tebessüm her daim orada asılıydı.
Sesini duymak bile gerilmeme sebep oluyordu. Ben gerginliği içimden atmaya çalışırken omzumda bir kol hissettim. Başımı çevirip baktığımda Altay’ın Doruk’a olan keskin bakışları eşliğinde omzuma kolunu attığını gördüm. Beni boş olan sandalyelerden birine yönelttiğinde, Ertem Bey’in sağ tarafındaki iki sandalyeye yan yana oturduk.
Sandalyemi öne çekip masaya yaklaşırken gözüm karşı çaprazımızda oturan Doruk’a takıldı. Altay’ı yerine otururken izliyordu. Yüzünde belli olacak şekilde tiksinme vardı. Bunun sebebinin Ertem Bey’in yanına oturmasından olup olmadığını sorguladım. Kendisi dedesinden çok uzakta otururken, Altay sanki her daim orası ona aitmiş gibi dedesinin sağ tarafına oturmuştu.
“Rahat etmişsinizdir umarım” Ertem Bey ilgili gözlerini Altay’a çevirdi.
“Ettik” Altay ise yüzüne bile bakmadan tek düze cevap verdi.
“Odanı özledin mi? Bıraktığın gibi duruyor” Ertem Bey’in gözlerinde özlem vardı.
Yan bakışla Altay’ı inceledim. Tabağın içindeki domatesi kesen bıçağı bir an duraksamaya uğradı. Bakışları tabağın üstündeyken kırılmaya uğradı. Belki de bunu gören sadece bendim. Hızla toparlanıp kendine geldiğinde başını çevirip Ertem Bey’e baktı.
“Orası benim odam olmaktan çıkalı çok oldu Ertem Bey” Altay’ın geri adım atmayan sözleri masadaki herkese buz kestirdi.
“Dede” dedi ortamdaki muhabbeti bıçak gibi kesen Doruk. Altay ve Ertem Bey arasındaki soğuk konuşmadan keyif alan yüzü dedesine çevrildi.
“Buyur Doruk” dedi Ertem Bey ona yönelerek.
“Bu veliahtlık meselesini gündeme hızlı getirsek mi?” o kadar rahat konuşuyordu ki ona bakarken yüzümün ekşimesine engel olamıyordum.
“Ne bu acele oğlum” dedi Ertem Bey yemeğine odaklanarak.
“Nasıl olsa Altay’ın kendince yükselttiği bir mevkisi var. Senin veliahtlığına çokta ihtiyacı olmaz gibi. Bende diyorum ki artık herkes işine tamamen yönelse iyi olmaz mı?” bu sözleri Altay’ın damarına basmak için söylediği barizdi. Altay onun istediğini vermeyecek şekilde yine üstünlüğünü kurmuştu. Tek bir kelime dahi etmeden yemeğine devam ediyordu.
“Yeraltından havadisler kulağıma geliyor. Yapılacak işlerin eyleminde baş veliahtı istediklerini belirttiler. Pek tabi bu sadece benim insiyatifime kalmış bir şey değil. Çoğunluk kesimin verdiği karar belli. Ben o kararların doğrultusunda da son kez düşünüp söyleyeceğim” Ertem Bey bu sözlerini Altay’a karşı ediyordu. Sanki onun burada kalması için bu işi uzatıyor gibiydi.
“Kararını hemen versen iyi olur dede. Yapacağımız işlere yoğunlaşmalıyız” Doruk yaslandığı sandalyede rahat bir konuma gelip, kendinden emin bir şekilde gülmüştü.
“Yakında cevabımı yeraltında herkesin huzurunda açıklayacağım” Ertem Bey elindeki bastonun takozunu daha çok sarmalayıp avucunun içinde oynattı. Salona ilk girdiğimdeki ürperti yine bana eşlik ettiğinde elimle kolumu okşadım. Bu havada nasıl oturduklarına şaşmıştım.
“Bu taraftaki bütün pencereleri kapatın” Altay masanın köşesinde dikilen hizmetçiye emrettiğinde, kadın hızla pencerelere doğru ilerledi.
“Üşüdün mü?” dedi kulağıma doğru yaklaşıp fısıldayarak.
“Nereden anladın?” dedim bende aynı fısıltıyla ona gülümseyerek.
“Üşüyünce parmakların daha çok beyazlıyor. Birde üstüne kollarına sarılıyorsun” Altay yüzündeki bilmişliğin vermiş olduğu tebessüm ile bana baktığında gözlerimin içinde bir ışık yandı.
“Beni bu kadar detaylı incelediğini bilmiyordum” yüzümdeki çocuksu gülümsemeye daha çok güldü.
“Detaylı incelenecek özelliklerin var” gözlerimin içine dalıp gittiğinde o an masada olduğumuzu ikimizde unuttuk.
“Üşüdün mü Gelin Hanım?” Ertem Bey’in sorusu ile Altay’ın gözlerinden ayrılıp ona baktım.
“Biraz” mahcup bir şekilde baktım.
“Birbirinizi böyle sevip düşünmeniz çok hoş evladım” Ertem Bey bizi mutlulukla izledi. Ben ona tebessümle bakarken, Altay hiçbir şey demedi.
Biraz daha sessiz kahvaltı devam etti. Daha sonrasında Ertem Bey herkese afiyet olsun diyerek ayağa kalktı ve salonun çıkışına doğru ilerledi. Sessiz ve kısa süren kahvaltımızın ardından Altay’la birlikte bizde ayağa kalktık. Ele ele evden çıktığımızda ikimizde konuşmuyorduk. Dış kapıdan çıktığımızda etraftaki yoğunluğa baktım. Hem bu eve ait hem de Altay’a ait korumalar yüzünden evin etrafı koruma kaynıyordu.
“Umut, arabayı hazırla” Altay bahçede nöbet tutan Umut’a doğru seslendi.
“Hemen Altay Bey” Umut koştur adımlarla bahçenin bir köşesinde duran arabalara doğru gitti.
“Benim arabamı da getirmesini söyleseydin ya” elimi ondan çekmek istesem de elimi bırakmadı. Ona doğru döndüğümde oda bana doğru döndü. Ellerimiz hala birbirine bağlıyken, yüz yüze bakıyorduk.
“Bu aralar benimle işe gideceksin. Benimle geri döneceksin. Elinden geldiği kadar da iş yerinden dışarı çıkmamaya çalış. Cüneyt’in ne yapacağı belli olmaz” elini kaldırıp saçımın ucunu parmağına dolarken konuştu. Sesi o kadar düşünceliydi ki bilmesem beni düşündüğünü zannederdim.
“Benden sakladığın bir şey mi var Altay?” dedim merakla.
“Ne gibi?” Altay okşadığı saçıma dalıp giderken konuşmuştu.
“Yani korkmamam için söylemediğin bir şey” dedim başımı hafifçe eline doğru yaklaştırarak.
“Korkmaman için her şeyi yaparım” varsa bile söylememekte kararlı olduğunu bu cümleyle anladım. Elini yanağıma yasladığında gözlerimi kapatmamak için kendimi zor tuttum.
Araba sesi önümüze kadar geldiğinde başımı avucunun arasından çekip kendime geldim. Altay hala tutmaya devam ettiği elimden beni arabaya doğru götürecekti ki ben bir anlık başımı çevirip evin kapısına baktım. O an orada gördüğüm kişi belki de hiç istemeyeceğim kişiydi. Doruk ellerini pantolonun ceplerine koymuş bizi izliyordu. Gözlerindeki ateş başından beri burada olduğunu gösteriyordu.
Şimdi anlamıştım ki Altay’ın saçıma dokunmasının, yanağıma elini yaslamasının sebebi Doruk’tu. Onun geldiğini görüp bana yakınlaşmıştı. Önüme dönüp Altay‘a baktığımda adım atmadığımı fark edip başını bana doğru çevirdi. Gözleri neden yürümediğimi sorgularken, omzumun üstünden az önceki baktığım yere baktı. Doruk’u gördüğünde kaşları çatılırken gözleri kısıldı. Sanki burada olduğunu oda bilmiyormuş gibi bakıyordu.
“Hadi gidelim” dedi elimden çekiştirip arabaya doğru götürerek.
“Elimi bırak. Ben kendim yürürüm” elimi elinin arasından çekmeye çalıştım lakin o elimi bir an olsun bırakmadan beni peşinden yürüttü ve kapımı açtı. Arka kapıyı açtığında yüzüne bir an olsun bakmadan yerime oturdum. İnatla yüzüne bakmayıp önümdeki koltuğu incelerken o kapının önünden ayrılmamıştı. Ne gidiyordu, ne kapımı kapatıyordu.
“Kemerini tak Ölüm Çiçeği” dedi başını hafif eğip bana bakarak.
“Takmak istemiyorum” dedim hala bakmadan.
“Öyle bir seçim hakkın yok” dedi bana doğru tamamen eğilerek.
Ben ne olduğunu anlamadan kemerimi aldı ve kolunu uzatarak yan tarafımdaki kemer tokasına takmaya çalıştı. Onun yakınlığı ile sırtımı koltuğa biraz daha yaslayıp, hızla nefes almaya başladım. Kendimden geçmeye engel olamıyordum. Beni ben yapmaktan alıkoyuyordu. Bana her yaklaştığında, kalbim göğüs kafesimi kırıp onun avuçlarına düşmek isteyen esir bir kuş gibi çırpınıyordu.
“Ben takarım tamam çekil” elimle onu itmeye çalışsam da nafileydi. Tam önümde duran başını bana çevirip yüzüme odaklandı.
“Sen kendi canını böyle hoyratça hiçe sayabilirsin ama ben senin kılına gelecek zararın en ufak ihtimalinin bile diyetini bu dünyaya ödetirim. O yüzden bırak, şu kemer yerini bulsun” hem bu kadar düşünüyormuş gibi yapıp hem de bir oyun içinde devam etmesi beni kırk yerimden parçalıyordu.
“Beni bu kadar düşünüyormuşsun gibi davranma. Doruk bizi göremeyecek kadar uzakta kaldı” yüzümdeki donukluk onun gözlerine dokundu.
Gözlerinde anlatmak istediklerine bir yenisi daha eklendi. Hiçbir şey demeden kemeri taktı ve geriye çekildi. Kendi yerine geçip oturduğunda, söylediğimin karşılığını vermemesi beni daha çok germişti. Yol boyu sessizce dışarıyı izlediğimde bir kere dönüp Altay’a bakmadım. Bakmayı çok istedim ama yapmamayı başardım. Ofis binasının önüne geldiğimizde kemeri çözdüm ve Altay’a bakmadan arabadan indim. Tam adım atmıştım ki onun sesini duydum. Dönüp baktığımda arabadan indiğini gördüm. Kendi kapısının önünde dikiliyordu.
“Bugün saat kaçta çıkacaksın?” diye bir soru yöneltti.
“Mesai günüm olduğu için gece burada olacağım” düz sesimle ona bakmadan cevap verdim.
“Pirhan’ı arar-” cümlesini yarıda kestim zira ne diyeceğini biliyordum.
“Kimseyi arama Altay. Bu benim işim ve işimi herkes gibi yapmak istiyorum” dedikten sonra arkamı döndüm ve ofis binasından içeri girdim. Sırtımda onun bakışlarını hissediyordum. Hızlı adımlarım asansöre girdiğinde elim kalbimin üstündeki yerini buldu. Hem bu kadar acı çekmesi hem de Altay’a olan aşkı için hızla atması normal miydi?
Asansör kapıları açılıp dışarı çıktığımda masama doğru ilerledim. Ayakta karşılaştığım arkadaşlarıma selam versem de yüzüme bile bakmamalarına kaşlarım çatıldı. Yanımdan geçip gitmelerine dönüp baksam da neden böyle yaptıklarını anlayamamıştım. Arkamda duran Umut ve Gökhan’a baktığımda sessiz durdular.
“Günaydın Duru” Yaren yan masadan sandalyesini sürüyerek yanıma geldi.
“Günaydın” dedim gülümseyerek.
“Ne yaptın? Dün ki davet nasıl geçti? Eve de gelmedin” fısıltıyla meraklı sorularını sıralarken ben çantamdaki malzemeleri çıkarıyordum.
“Nefes al Yaren” kıkırdayıp konuştuğumda koluma hafifçe vurdu.
“Hadi anlat artık” sessizce kulağıma yaklaşıp konuştuğunda pes edip bende anlatmaya başladım. Her anlattığım anda şok olurken, orada kalacağımızı söylediğimde en fazla şoku yaşadı.
“Dün gece o evde ve aynı odada mı kaldınız?” elini ağzına götürüp oturduğu sandalyede zıpladı.
“Sakin ol Yaren. Hem mecburiyetten olan bir şeydi” gözlerimi kaçırıp masama doğru biraz daha yaklaştım.
“İlla bir şeyler olmuştur” dediğinde yutkunup gözlerimi bir kere daha kaçırdım.
“Yani” dedim saçımı kulağımın arkasına vererek. Bu hallerim neydi böyle Allah aşkına?
“Anlat kız Cevriye anlat. Hepsini anlat ıncığını cıncığını anlat” imalı gözleriyle ve söylediği dizi repliğiyle daha fazla dayanamamış ve sessiz ofis ortamına kahkahamı bırakmıştım.
“Komik olan neyse bize de söyle bizde gülelim Duru?” Hale’nin burun kırıştırır tarzda konuşmasıyla gülüşümü durdurdum. Beni oldu olası sevmezdi bilirdim ama dikkatimi çeken başka bir şey oldu. Ofisteki herkes bir garip bakıyordu.
“Sen önüne dönsene Hale” Yaren benim konuşmama fırsat vermeden konuşmuştu.
“Yaren” dedim biraz daha ona yaklaşarak.
“Bu kız bir gün elimde kalacak ama hadi bakalım ne zaman?” tehdit sıçratan gözleri Ayşe’den bana çevrildiğinde tekrar konuşmaya başladım.
“Herkes sence de bugün biraz garip değil mi?” Dedim.
“Nasıl yani?” gözlerini kaçıran bu sefer oydu.
“Kimse benimle konuşmak istemiyor gibi” göz ucuyla ofistekileri süzdüm.
“Sen öyle zannetmişsindir” bakışlarını daha çok kaçırdığında kolundan tutup bana bakması için bekledim.
“Bir şeyler olduğu belli. Anlat hadi”
“Tamam” dedi pes ederek. “Senin Cüneyt Korgan hakkında yaptığın haber yüzünden kızdılar” yüzüme bakarken üzgün bakıyordu.
“Neden?” derken kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalkmıştı.
“Cüneyt Korgan’ın adamlarından kanalın sahibine bir mesaj iletilmiş. Bunun bedelinin ağır olacağına dair. Doğal olarak çalışanlarda işlerinden olmaktan korkuyorlar” elimle ağzımı kapatırken kalbim durdurak bilmeden hızla atmaya başlamıştı. Yaptığım ufacık bir haber yüzünden bu duruma geleceğimi hiç düşünmezdim. Başımı kaldırıp koridorun başında duran Umut ve Gökhan’a baktım. İkisi de kaşları çatık bir şekilde ofisteki insanlara bakıyorlardı.
“Sen kafana takma. Eninde sonunda unutulur” omzumu sıvazlayıp masasına geri döndüğünde dalgın bir şekilde masama daldım.
Saatler böylece geçmişti. Gözlerim durmadan Okan’ın odasına kayıp duruyordu. Bugün hiç odasından çıkmadığı gibi hummalı çalışmasından da başını kaldırmamıştı. Onunla ne kadar konuşmak istesem de çok çekiniyordum.
Benim yüzümden onun da başı belaya girmişti. Gece mesaisine yaklaşırken ofis yavaştan boşalmıştı. Sessizlik belki de beni ilk defa huzursuz hissettirmişti. Elimdeki dosyaları masanın üstüne vurup hepsini bir araya getirdim. Stresli bir şekilde boğazımı temizleyip ayağa kalkarak Okan’ın odasına doğru ilerledim.
“Duru” dedi koridorun başında dikilen Umut.
“Efendim” dedim.
“Mesainde yalnız mı olacaksın?” sanki cevabı anlamışta benden duymak istiyor gibi bir bana bir Okan’ın odasına bakıyordu.
“Hayır. Okan’la birlikte mesaiye kalacağız” çok rahat şekilde konuşup başımı iki yana salladım.
“Peki bundan Altay Bey’in haberi var mı?” duyacağı cevaptan korkar gibi baktı.
“Olması mı gerekti?” kendimden emin şekilde konuştum.
“Biliyordum” dedi elini saçına daldırarak. “Bugünün sakin geçmesinden bir itlik çıkacağını biliyordum” bu kadar tepkili olmasına gözlerimi devirdim.
“Bu benim işim ya hani Umut. İşim gereği yanımdaki mesai arkadaşım erkekte olabilir ve bu gayette normal bir şey” ellerimi iki yana açıp ona en anlaşılır haliyle anlattım.
“O erkek denilen şahıs sana karşı bir şeyler hissediyorsa mesaiye kalman pekte normal değil” dedi oda beni taklit edip ellerini iki yana açarak.
“Şuan seni dinleyemeyeceğim” dedim.
“Bu rahatlığın bizi bir gün öldürecekte hadi hayırlısı” stresle yakasındaki kravatı biraz gevşetti. Elini ceketinin cebine sokarken telefonunu çıkardığını gördüm. Bıkkınlıkla nefesimi ona doğru vererek Okan’ın kapısına gidip tıklattım.
“Gel” dedi içeriden. Kapıyı açıp içeri girdim ve Umut’un alnından akan stres terleri ile kapıyı onun suratına kapattım.
“Okan” arkamı dönüp ona baktığımda bilgisayarın kapağını hafif kapatıp yüzüme baktı.
“Mesai saati gelmiş” saate bakıp başını salladığında karşısındaki koltuğa kadar gittim.
“Bugünün dosyaları” elimdeki dosyaları masasının üstüne koydum.
“Bu gece yoğun geçecek desene” dosyaların her birinde göz gezdirirken sandalyesinden çoktan kalkmıştı.
“Öyle gözüküyor” derken onu izledim. “Okan, seninle şu mesele üzerine konuşamadık” diye devam ettim.
“Evet, vakit olmadı” tek düze kelimelerle konuştu.
“Gerçekten çok özür dilerim. Ben o adamın tehlikeli olabileceğini düşünmemiştim. Mesai bitmeden haberi yetiştireyim diye de adamı araştırmadan paylaşmış bulundum” mahcubiyetim her halimden belliydi. Odanın içinde bulunan toplantı masasının yanına gidip sandalyelerden birini çekerek oturdu. Yüzü düşünceli duruyordu.
“Pirhan Bey baya sinirliydi. Uzun müddet siniri geçecek gibide durmuyor” elindeki dosyaları masanın üstüne koyduğunda bende gidip yanındaki sandalyeye oturdum.
“Gerekirse ben senin adına konuşurum. Neticede senin bir suçun yok” bana doğru dönüp yüzüme baktı. Dudaklarında oluşan tebessümle beni incelemeye başladığında yutkunmadan edemedim.
“Gerek yok Duru. Ben hallederim” yüzündeki tebessüm daha fazla büyüdü. “Sen üzülme yeter ki. Sana üzülmek yakışmıyor” bu cümlesinin ardından ne kadar yakın olduğumuzu fark ettim. Rahatsız hissetmeye başlarken konuyu değiştirmeye çalıştım.
“Sana kendimi affettirmek için yemek teklifinde bulunsam” kirpiklerimi kırpıştırıp güldüğümde oda gülerek başını sallamıştı.
“Tamam, olur” dedi.
Aramızda oluşan sessizlik ile artık sadece birbirimize bakıyorduk. O an geçmişe daldım. Bir zamanlar Okan’a karşı bir şeyler hissediyordum değil mi? Ona aşık olduğum kanaatindeydim lakin tamamen yanlış olduğunu zamanla öğrenmiş oldum. Hissedilen, bir hoşlantının ilerisinde bile değildi. Aşkın ne demek olduğunu anlayan kalbim Okan’ı tamamen yalanlamıştı. Ben aşkı sadece Altay’da hissetmiştim.
“Gülüşün, kirpiklerin, gözlerin çizilesi bir tablo gibi” Okan’ın değişime uğrayan gözleriyle birlikte söylediği sözler beni yerimde germişti. Yutkunup sandalyemi biraz geriye çekecektim ki Okan tekrar konuştu.
“Senin Altay gibi bir adamla evlenmiş olmana şaşıp kalıyorum. Keşke bütün bunlar olmadan senin farkına varsaydım” aşikar bir şekilde konuşması artık konuyu kapatmam gerektiğini haykırıyordu.
“Bu konular çok yanlış Okan. Lütfen arkadaşlığımıza zeval gelecek şeyler konuşmayalım” böyle konuşmasından rahatsız olmuştum.
“Ben doğruları söylüyorum. Gözümün önünde duran seni nasıl görmemişim” bu kadar açık konuşmasına şaşırmıştım.
“Hâlâ gören gözünün olmasını istiyorsan karımın dibinden kalk” duyduğum sesle yerimden sıçrayıp arkamı döndüm. Altay kapının önünde durmuş bize bakıyordu. Gözlerindeki o keskin alev, kor gibi yakan bir sahiplenişin resmiydi.
“Altay” dedim şaşkınca. Adımları bize doğru gelirken yeri titreten heybetinin Okan’a karşı daha da arttığını görüyordum. Okan ile birlikte aynı anda ayağa kalktık. Altay’ın dudaklarındaki o gergin çizgi, içindeki fırtınanın dışa vuran sessiz çığlığı gibiydi.
“Sana ait olmayana bakmanın karşılığının ölüme yakın olacağını kimse söylemedi mi?” bu cümlesinin ardından Okan’ın önünde duran adımlarıyla aynı anda yumruğunu kaldırıp Okan’ın suratına geçirdi. Ben şokun etkisiyle elimi kaldırıp ağzımı kapatırken çığlığım çoktan odayı doldurmuştu.
“Ben bir şey yapmadım?” Okan boğuk çıkan sesiyle konuşmaya çalışıyordu. Altay yakasını sıktığı için nefesi hırıltılıydı.
“Bu yumruklar ona değen gözlerinin karşılığı, bir de bir şey yapsaydın ne olurdu hayal bile edemezsin” diğer güçlü yumruğuda yüzüne indiğinde Okan’ın burnundan bir çıtırtı duydum. Yüzümü buruşturup kapıya baktığımda, Umut’un gurur dolu bakışlarla Altay’ı izlediğini gördüm.
“Umut” yüksek sesle bağırdığımda bana baktı. “Durdursana Altay’ı. Adamı öldürecek” korkuyla onu gösterdim.
“Hiç elleyemem Duru Hanım. İzlemesi çok keyifli” omzunu silkip daha fazla keyif alır bakışlarla izlemeye devam etti.
“Altay” Umut’tan bir fayda olmayacağını anlayıp Altay’ın yanına kadar gittim. “Bırak artık” kolundan tutmaya çalıştığımda anında durup başını bana çevirdi. Bir eliyle hala Okan’ın yakasını tutarken gözleri bana alev fışkırtıyordu.
“Çekil Duru” dişlerini sıktığı için sesi tıslar gibi çıkıyordu.
“Çekilmiyorum. Hem sana ne oluyor da adamı dövüyorsun?” elini Okan’ın yakasından zorla çekip göğsünden hafif iterek uzaklaştırdım. Şimdi karşı karşıyaydık. En azından Okan’ın üstüne çullanmıyordu.
“Ne mi oluyor?” dedi bağırıp bana yaklaşarak. Bağırtısıyla yerimden sıçradım.
“Bana bağırma” dedim bende onun gibi bağırarak.
“Sende elin adamıyla yalnız başına aynı odada çalışma” Gözlerinde şimşekler çakarken sesinde sakin ama tehditkar bir ton verdi.
“Bu benim işim” gittikçe bende sinirlenmeye başlamıştım.
“S*kerim işini gücünü, adamı zıvanadan çıkarma!" tekrar kuvvetli öfkenin içine geri döndü.
“Doğru konuş benimle. Okan’la mesaimiz vardı. Gerçi artık mesaiye kalacak bir hal bırakmadın adamda” Okan yerde oturup, yakasındaki mendili çıkararak burnuna tutmuştu.
“Umut” Altay sesine yansıyan gözü dönmüşlükle konuştu. “Çıkar şu adamı bu odadan” dediğinde ona dehşetle baktım.
“Saçmalıyorsun” desem de Umut çoktan Okan’ın yanına kadar gitmişti. Onun kaldırmasına izin vermeden Okan’ın yanına kadar gidip kolundan tutarak kaldırmaya çalıştım. Okan’da bana destek olup kalkmaya çalışırken Altay’ın sesi duyuldu.
“Bırak şu adamın kolunu” yanıma gelip beni çekecekti ki ona sinirli bakışımı attım.
“Asıl sen bırak da yaptığın yanlışı düzelteyim” dedikten sonra onun beni durdurmasına izin vermeden Okan’ı odadan çıkarttım.
“Çok özür dilerim” gözyaşlarım şimdi yerine gelmeye başlamıştı.
“Asıl ben özür dilerim” yüzüme bile bakamaması utandığını gösteriyordu. “Sana öyle cümleler kurmamalıydım” burnuna bastırdığı peçetesini çekip başını yukarı kaldırdı. Burnunun ucunda hala kanın kalıntıları vardı. Söylediklerini hiç hatırlamamak üzere unutmayı seçiyordum.
“Hastaneye gidelim mi? Benim yüzümden başına bunlar geldiyse yanında olmam lazım” dediğimde çoktan asansör önüne gelmiştik.
“Gelmene gerek yok Duru ben halledebilirim. Hem bu olanlar senin suçun değil. Bu hak ettiğim bir dayaktı” asansör tuşuna bastığında ona anlamaz şekilde baktım. O ise bu konunun devamını getirmeden başka bir konu açtı.
“Sen payına düşen işlerini mesaiye devam ederek yap Duru. Ben geri kalanını bir şekil hallederim” dediğinde kaşlarım üzgünce büzüldü. Böyle olmasını hiç istemezdim.
“Şuan çok üzgünüm. Altay’ın gelip böyle bir şey yapacağını hiç düşünmezdim” dediğimde anlayışla baktı. Açılan asansör kapısından içeri girdiğinde konuşmaya başladı.
“Ne fark ettim biliyor musun Duru?” Asansöre bindikten sonra arkasını döndü ve bana baktı.
“Ne fark ettin?” onu dikkatle izliyordum.
“Altay seni harbi seviyormuş” bunu söylediği aynı anda yüzüne çöken hüznün kırıntılarıyla asansör kapısı yana kayarak kapandı.
Ben söylediğinin kıvrımlı heyecanında yönümü kaybederken, öylece yerimde kalakaldım. Altay’dan ibaret olan kalbim yerinde zıplarken bu söylenenlere hemen inandı. O kadar sevdalıydı ki Altay’a. Bir umut penceresinde yıllarca Altay’ın gelişini beklerdi. Arkamı dönüp Okan’ın odasına giderken kendime gelmeye çalıştım.
“Sen ne yaptığını zannediyorsun?” odaya girer girmez Altay’ın üzerine doğru yürüdüm. Arkamdan kapı kapatılma sesi geldiğinde Umut çoktan çıkmıştı.
“Ne yapmışım?” o kadar rahattı ki bir an yüzüne vurmak istedim.
“Ne hakla gelip Okan’a yumruk atarsın?” Okan’ın az önceki dediklerini şimdilik askıya almıştım. Ondan önce sinirimi atmalıydım. Sanki Okan’ı savunmam sinirine gitmiş gibi gözlerindeki tehdit ile bana yaklaştı.
“O gelecek benim karıma hislerinden bahsedecek ben hiçbir şey yapmayacağım öyle mi?” derken bile yüzü dehşete bürünmüştü.
“Biz formaliteden evliyiz Altay. Sevmediğin, kağıt üstünde evli olduğun karına bunu demiş dememiş senin için önemli olmamalıydı” kolumu onun elinden çekecektim ki bu sefer diğer kolumu da çekip bana doğru yaklaştı.
“Ulan” bir hışımla nefesini dışarı verdiğinde göğsü hızla inip kalktı. “Sen benimle evlisin. Sana tek bir güzel söz bile diyemez, dedirtmem Ölüm Çiçeği” dedi.
“Doğru. Adına şanına laf gelmemesi içindi değil mi?” geçmişteki konuşmalarımızın karşılığıydı.
“Bir ad ve şandan daha önemli şeylerde varmış” dediğinde yüzüne anlamak ister şekilde baktım. “Kimse evli birine asılacak şekilde laf atamaz” dedi bir anda kendine gelerek. Dalıp gittiği topraklardan kendini kurtarmış gibi tekrar sert bakmaya başladı.
“Ben zaten alt üst olan şeyleri toparlamaya çalışıyorum sen daha fazla mahvediyorsun. Ofistekiler yetmemiş gibi şimdide…” cümlemi devam ettirmeden tepemdeki saçımı sinirle diğer tarafa attım. Tam Altay’ın yanından geçip gidecekken beni kolumdan tutup durdurdu.
“Ne olmuş ofistekilere?” benim diyeceklerimi merak eder gibi baktı.
“Hepsi bu Cüneyt’in haberini yaptım diye bana tepkili. Kimse verdiğim selamı bile almadığı gibi konuşmuyor bile. İşlerine bir şey olacak korkusuna beni suçlu buluyorlar” gün içinde ne kadar dolduysam gözlerim yaşlarını inci gibi dizmeye başlamıştı. Arkamı döndüm ve başımı yukarı kaldırıp gözyaşlarını gidermeye çalıştım.
“Sen şuan tamam de hiçbirinin yarın gelecek bir işleri olmaz. Tek bir onayına bakar” Altay’ın ciddi sesiyle arkamı dönüp ona baktım.
“Hayır, tabi ki de. Arkadaşlarıma böyle bir kötülüğü yapmam” bende onun gibi ciddi bakıyordum.
“Şu merhametini zerre misal hak etmeyen insanlara feda ediyorsun” yüzündeki dikkat benim yüzümün her bir kıvrımındaydı.
“Neticede o insanlarda haklı. Hepsi ekmeğinin peşinde” Altay’ın yanından geçip gittim ve kalktığım sandalyeme geri oturdum.
Zaman geçiyordu ve benim mesai saati bitene kadar işlerimi bitirmem lazımdı. Masanın üstündeki dosyaları sırasıyla önümde açarken yanımdaki sandalyenin çekildiğini duydum.
“Ne yapıyorsun?” dedim anlamaz şekilde Altay’a bakarak.
“Mesai arkadaşın hastanelik olduğuna göre o boşluğu dolduracak birine ihtiyacın var gibi” yaptığından tekrar keyif alan suratıyla sırıttı. Ben başımı iki yana sallayıp kınar gibi bakarken o ceketini çıkarıp sandalyenin arkasına astı ve gömleğinin kollarını kıvırarak katladı.
“Hiçte ihtiyacım yok. Hatta lütfen yanımdan gider misin?“ bu söylediğimi dinlemeden sandalyeye oturup yerinde yayıldı.
“Burada yokmuşum gibi düşün ve dön işine” dedi gözleriyle dosyaları işaret ederek.
“Sen ne yapacaksın?” dedim.
“Burada duracağım” kollarını göğsünde birleştirip başını öne eğerek gözlerini kapattı.
“Sabaha kadar” şaşkın sorumla onu inceledim.
“Sabaha kadar” bacaklarını da masanın altından ileriye uzatıp üst üste koydu. Artık yerine tamamen yerleşmişti. Buradan gitmeyeceğini anlayıp pes ederek önüme döndüm.
“Ne yaparsan yap? Sabaha kadar bir sandalye üstünde oturmak sana müstahak” saçlarımı tepemde topuz yaparken bunları söylüyordum. Onunsa çıt sesi çıkmıyordu. Topuzu yaptıktan sonra artık işime tamamen odaklanmıştım.
Saatler geçiyor, o saatlerin içinde çoğu kez Altay’la göz göze geliyorduk. Yeri geliyor işime yardım etmek için bana yaklaşarak kafamı daha çok karıştırıyordu. Nefesimi kesen yakınlığına dalmamaya çalışsam da söylediği şeyi bile duymuyordum. Gecenin zor geçeceği belli olmuştu.
****
Sabahın ilk ışıkları yüzüme vururken, bulunduğum konuma biraz daha yerleşmiştim. Deri koltuğun gıcırtısı kulağımın altında duyulurken kaşlarım yavaşça çatılmaya başladı. Beynim gözlerimden önce kendine geldi. Bütün her şey film şeridi gibi gözümün önünden geçerken şuan nerede olduğumu sorguladım.
Gözlerimi hızla açtığımda ilk gördüğüm şey Altay oldu. Uyanır uyanmaz gördüğüm yüz Altay’a aitti. Yerimden bir milim bile kımrayamadan onun gözlerine bakıyordum. Okan’ın odasındaydık. Dün geceki mesaide ne ara üçlü deri koltuğun üstüne gelmiştim bilmiyordum.
Altay ise tam önüme kadar getirdiği tekli deri koltukta oturuyordu. Hafif öne eğilmiş, dirseklerini bacaklarına yaslayarak bana bakıyordu. Oldukça yakınımdaydı. Ne zamandır o konumdaydı, ne zamandır beni izliyordu bilmiyordum lakin gözlerindeki kırmızılık ile hiç uyumamış gibi duruyordu.
“Günaydın” dedim en sonunda. Ortamdaki sessizliği bozmak istedim. O ise gözlerini kırpmadan gözlerime bakmaya devam etti.
“Günaydın Gece Karası” sesinde bir şey vardı. Göğsüme kondurduğu çiçeklerin her birine ayrı ayrı ilgili gibiydi.
“Gece Karası mı?” dedim uyku mahmurluğundaki tebessümümle. Bana ilk defa böyle sesleniyordu.
“Kirpiklerin tıpkı gece karası gibi” sanki Altay kendi değil gibiydi. Sanki şuan biz başka bir alemdeydik. Oturduğu yerden biraz daha öne eğildi ve yüzümün önüne yaklaştı. Elini kaldırıp hep yaptığı gibi parmağının tersiyle kirpiklerimi okşamaya başladı. “Her biri gecenin karanlığında nefes olmak ister gibi” dedi fısıltıyla. Sesi ruhuma karıştı, bakışlarındaki derinlik göğsüme hapsoldu. Parmağı bu sefer burnumun üstünden yanaklarıma doğru uzanan çillere dokundu. “Her biri karanlıkta açan yıldız tozları gibi” yara bere içinde kalan bir aslanın mağlup bakışları vardı.
“Şuan rüya aleminde miyiz?” ne dediğimi bilmiyordum zira Altay hiç olmadığı biri gibi davranıyordu.
“Mağlubiyeti göğsüme hapsettim Gece Karası“ ne dediğini anlayamasam da yerimden kımıldamadan onu daha çok ruhuma resmettim. O ise çillerimde dolanan parmağını yanağıma kadar sürüyüp yanağımı avucunun arasına aldı. Sıcak eli ruhumu iyileştirdi. Gözlerimi kapatıp huzuru yüzüme işledim.
Sonra bir şey oldu.
Beni alnımdan öptü. Beni ilk defa alnımdan öptü.
Yüreğimde hissettiğim sıcaklık bu öpücüğün manasını sorguladı. Bir fırtınanın içinde en güvenli limanımı buldun diyen ruhum bunun devam etmesini istedi.
Dudakları hala alnımdayken titredi. Tıpkı eli gibi. Koskoca adamın elini titredi. Benimde ondan bir farkım yoktu. Yüzümdeki elinin bileğinden tutunduğumda bende kirpiklerime kadar titriyordum. Uzun bir müddet geri çekilmedi. Çekilmesini de istemedim. Biz o anda takılı kalırken bir anda kapı tıklatıldı. Altay’ı sanki kendine getiren bu sesti. Geri çekilip hızla ayağa kalktığında bende kalktım. Telaş içinde ne yapacağımı bilmeden öylece bekledim.
“Altay Bey” dedi Umut kapının ardından. Biz birbirimize bakmadan kapıya odaklandığımızda Altay konuştu.
“Gel” dedi.
Kapı açıldığında Umut resmiyetine bürünmüştü. Dün Okan dayak yerken rahatça izleyen Umut gitmişti.
“Yarım saate ofis çalışanları gelmeye başlar efendim” şaşkınlıkla kolumdaki saatime baktığımda şok oldum.
“Seni burada görmemeliler” telaşla Altay’a baktığımda bana güldü.
“Niye? Ofise kocasını mı atmış derler?” sırıtıp bana takıldığında gözlerimi devirip dosyaları toplamak için masaya yürüdüm.
“Okan’ın nerede olduğunu, senin neden burada olduğunu soracaklar. Sonra ayıkla pirincin taşını. Hiç öyle bir konuşmanın içine girecek sabrım yok” dosyaları elime alıp onun karşısına geçtim.
“Hadi bir an önce kimse gelmeden çıkalım” kolundan tutup çekiştirdiğimde çok garipti ki peşimden gelmişti. İstemese yerinden bir milim kımıldatamayacağım adam beni takip ediyordu.
“Gidelim bakalım” dışarı çıktığımızda ofiste kimse yoktu. Masama gidip hızla eşyalarımı topladım ve asansöre doğru yürüdüm. Altay’da bir şey demeden yanımda yürüyordu. Aşağı indikten sonra koruma çokluğu ile birlikte arabaya binip hareket ettik. Dedesinin malikanesine gidene kadar yine o suskunluklarımızdan birini yaşıyorduk.
Eve geldiğimizde tamda kahvaltı saatine denk gelmiştik. Yukarı çıkıp üstümü değiştirdikten sonra tekrar aşağı inerek masadaki yerimi almıştım. Hızlı bir kahvaltının ardından oturma bölümüne geçip koltuklara oturduk. Ertem Bey’in söyleyecekleri var gibiydi. Ya da belki de hep birlikte oturup bir arada olmak istediği içindi. Hepimizi buraya yönlendirmişti.
Hizmetçi önümde tepsiyle durduğunda kahvelerden birini aldım. Kendimi yabancı gibi hissetmenin yanı sıra bu ev ruhumu daraltıyordu. Belki de Altay’ın evini evim gibi hissedip alıştığım için gitmek istiyordum.
“Mesain nasıl geçti Durucum” Naz hanım sessiz geçen ortama muhabbet açmaya çalışıyordu.
“Yani iyiydi” dedim boğazımı temizleyip göz ucuyla Altay’a bakarken. O ise kahvesinden içerken bıyık altından gülmüştü.
“Gece boyu uyuyan biri için tabi iyiydi” kulağıma doğru yaklaşıp fısıldadığında burnumu kırıştırdım. Hâlâ uyuduğuma inanamıyordum.
“Dosyaların hepsini yetiştirdim ya sen ona bak” kendimi savunmadan da geçmedim.
“Ona diyecek laf yok” Altay’ın benimle eğlenir tonda konuşmalarına alışmaya başlamıştım. Kendi aramızda fısır fısır konuşurken bir anda Ertem Bey’in sesini duyduk.
“Bugün Rıfat geliyor” her şey bir anda toz bulutuna dönüştü. Altay’ın yüzündeki eğlenir ton o toz bulutunda savruldu. Elindeki kahve fincanı titrerken önündeki orta sehpaya koydu.
“Neden geliyormuş?” bunu soran Hülya Hanım’dı. O an anlamıştım ki Rıfat denilen kişi Altay’ın babasıydı. Düğümüzde bile olmayan, varlığından çok sonradan haberimin olduğu babası.
“Artık yurt dışındaki işlerini buradan devam ettirecekmiş” Ertem bey düz sesiyle konuştuğunda kahvesinden bir yudum aldı.
“Şimdi mi aklına gelmiş?” Hülya Hanım Rıfat Bey’in gelmesinden memnun değil gibiydi.
“Onu gelince kocana kendin sorarsın Hülya” Ertem Bey konuyu tamamen kestirip atmıştı.
“Benim biraz işim var” Altay’ın sesindeki ani değişim ile ayağa kalkışını izledim. Hızlı adımlarla salondan çıktığında bakışlarımı odadaki insanlarda dolandırdım.
“Rıfat Bey bu zamana kadar neredeydi ki?” diye sordum.
“15 senedir Amerika’ya gidip geliyordu ama çoğunlukla oradaydı” Ertem Bey açıkladığında sadece başımı sallayabilmiştim.
“Temelli mi gelecekmiş baba?” Fırat Bey birbirine sıkıca bağladığı elleriyle gergin duruyordu.
“Öyle duruyor” dedi Ertem Bey. Ben daha fazla burada durmak istemediğim için ayağa kalkıp müsaade isteyerek Altay’ı bulmak için salondan çıktım. Merdivenlere doğru ilerlerken odalardan birinden çıkan hizmetçiyi gördüm.
“Altay’ın nerede olduğunu biliyor musunuz acaba?” dedim seslenerek.
“En son çalışma odasına girerken gördüm efendim” dedi kadın resmi bir şekilde.
“Teşekkür ederim” adımlarımı sakince atıp merdivenden çıktım. Yukarı çıkıp bizim kaldığımız kattaki çalışma odasına doğru ilerlediğimde kapının önünde durdum. Tam tıklatıp içeri girecektim ki hafif açık olan kapıdan içeridekilerin sesini duydum.
“Senin yaptığını anlamayacak mıyım zannettin?” Altay’ın tehditvari sesini duymuştum.
“Neyi anlamışsın?” Doruk’un her zaman ki alaycı sesiyle yüzümü buruşturdum.
“Barıma, en önemlisi evime silahlı saldırı yaptıran da, karıma Cüneyt’in haberini yollatanda sendin” duyduklarım karşısında ses çıkarmamak adına ağzımı kapattım. Gözlerim sonuna kadar açılırken Doruk konuştu.
“Bazen bu aklına şaşırmıyor değilim. Nasıl buluyorsun bunları?” Doruk şaşırmış gibi değildi. Aksine her kelimesinde bir öncekinden daha fazla keyif alıyordu.
”Bu yaptığının cezasını çok yakında keseceğim” Altay’ın yine o tehlikeye bürünen sesiyle bir elim duvara dayandı.
”Öyle mi diyorsun?” Doruk her ne kadar ciddiye almamaya çalışsa da sesine şüphe gelmişti.
“Bir daha Duru’ya zarar gelebilecek tek bir yanlışın olursa seni hiç düşünmeden öldürürüm. Bu sefer gerçekten öldürürüm Doruk Karen” Her bir kelimesi, karanlık bir mahzende zincirlerini kıran bir esirin çığlığı gibiydi.
“O zaman öldürmedin şimdi mi öldüreceksin?” Doruk Altay’ın üzerine gidiyor gibi konuşuyordu.
“Şimdi öldüreceğim” bu cümlesini beklemiyor gibi Doruk bir süre sessiz kaldı.
“Ne değişti Altay? Duru senin için daha mı kıymetli oldu?” İşte şimdi sesine yansıyan bir şüphe vardı. Sanki Altay’ı tartıyor gibiydi.
“Onun adını ağzına alma” buz tutmuş bir gölün çatlama sesini taşıyor gibi soğuk ve ürperticiydi.
“Firuze’ye yazık oldu” Doruk’un tek bir kelimesiyle gözlerimi sıkıca kapattım. Altay’ın Doruk’a saldırmasını, kavga seslerini duymayı bekledim lakin olmadı. Altay Doruk’a vurma eylemini gerçekleştirmedi.
“Son kez söylüyorum. Duru’nun yüzündeki en ufak düşmeye bile sebep olursan azrail gibi beni etrafta korkarak ara” sen olmasan ben solarım diyordu ya bir şarkı sözünde. İşte ben artık Altay’la açan çiçek olmuştum.

Devam Edecek…

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

275okunma 15beğeni 6yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18