11. bölüm / 29
ÖLÜM PENÇESİ-Mafya10.BÖLÜM (Taş Duvarlar)
Bölümler 29Şu an: 10.BÖLÜM (Taş Duvarlar)
- 1 TANITIM102 kelime
- 2 1.BÖLÜM (Ölüm Çiçeği)3.420 kelime
- 3 2. BÖLÜM (Dansın Ruhu)4.806 kelime
- 4 3. BÖLÜM (Zehir)4.613 kelime
- 5 4.BÖLÜM (Son Yaz)5.162 kelime
- 6 5.BÖLÜM (Saklı Güneş)6.333 kelime
- 7 6.BÖLÜM (Tanıdık Ruh)5.036 kelime
- 8 7. BÖLÜM (Hayat Oyunu)10.834 kelime
- 9 8.BÖLÜM (Kor Ateş)11.346 kelime
- 10 9.BÖLÜM (Aşkın Ertesi)9.154 kelime
- 11 10.BÖLÜM (Taş Duvarlar)9.640 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 11.BÖLÜM (Sanki Rüya)8.953 kelime
- 13 12.BÖLÜM (Gönül Çıkmazı)7.378 kelime
- 14 13.BÖLÜM (Gece Karası)7.801 kelime
- 15 14.BÖLÜM (Masal)8.636 kelime
- 16 15.BÖLÜM (Deli Divane)5.433 kelime
- 17 16. BÖLÜM (Sessizliği Yırtan İtiraf)8.475 kelime
- 18 İLERİKİ BÖLÜMLERDEN ALINTI;549 kelime
- 19 17.BÖLÜM (Yoksun)11.528 kelime
- 20 18. BÖLÜM (Ki Sen)8.153 kelime
- 21 19.BÖLÜM (Vuslat)8.893 kelime
- 22 20. BÖLÜM (Karanlıktaki Parıltı)5.866 kelime
- 23 21.BÖLÜM (Zerda)6.134 kelime
- 24 22.BÖLÜM (Ruhu Meftun)7.480 kelime
- 25 23.BÖLÜM (O Gözler)8.554 kelime
- 26 24. BÖLÜM (Kırık Hava)13.125 kelime
- 27 25.BÖLÜM (Bana Sen Gel)8.564 kelime
- 28 26.BÖLÜM (Ölüm Çiçeği)10.729 kelime
- 29 SİYAH BARON’UN GECE KARASINA VURGUNU;5.106 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Karşınızda bol bol Altay ve Duru çifti.
Yorum ve oylarınızı bekliyorum canlarım. Biz yazarlar bölüm yazabilmek için çokça önem veriyor ve vakit harcıyoruz. Sizden de karşılığını beklemek en büyük hakkımız 🤍
Bu arada profil hesabımda manşet kısmına kitaplarımla alakalı videolar yüklüyorum. İzleyebilirsiniz.
Hepinize iyi okumalar. ❤️
****
Nereden geldi bu sevda başıma.
Anılarım sarhoş, ben sarhoş oldum.
****
Kafamın gerisinden gelen sisli bulutlar yüzümü buruşturmama sebep oldu. Gözlerim kapalı, kafam allak bullak vaziyetteydi. Elimi hareket ettirip ağrıyan başımı tutmak istedim lakin yapamadım. Kaşlarım çatılırken elimin bağlı olduğunu idrak ettim. Gözlerimi zorlukla açmaya çalışıp buğulu bakışlarla etrafı inceledim.
Eskimiş bir karyolanın üstünde yatıyordum. Odanın duvarlarından eskimiş boyalar kalıp gibi dökülmüştü. Köşede duran ahşap dolabın bir kapağı düşmek üzere gibi aşağı doğru yamulmuştu. Pencereye baktığımda ise gördüğüm şey dışarı gözükmesin diye sıkıca kapatılmış eski perdelerdi. Perdenin yırtık yerlerinden içeri sızan gün ışığından başka bir şey görünmüyordu. Nerede olduğumuzu anlamak istesem de dışarıyı göremiyordum.
Yaşadığım o an film şeridi gibi gözümün önünden geçtiğinde kafamın içinde şimşekler çaktı. Korkarak etrafa baktım. Tanımadığım bir evde, tanımadığım kişiler tarafından zorla kaçırılmıştım.
“Kimse yok mu?” diye bağırdım kapıya doğru. Eskimiş, yaylarından gıcırtı çıkan yatakta kalkmaya çalıştıkça ellerimin ve ayaklarımın bağlı olmasından dolayı geri düşüyordum.
“Çabuk çözün şu ellerimi!” O kadar kuvvetli bağırıyordum ki boğazım yırtılacak zannettim. Tam o sırada kapının kilit sesini duydum.
“Bir sus be kadın” içeriye giren adamın gözlerim kapanmadan önceki gördüğüm adam olduğunu anladım. Beni bayıltan adamdı bu.
“Kimsin sen? Neden kaçırdın beni?” sorularım ard ardaydı. Korkum içimde gizliydi.
“Cevabını benden değil asıl sahibinden alırsın” adam kapının önünden ayrılıp karşımda dikildiğinde yatakta korkuyla geriledim.
“Kim bu dediğin kişi?” kim olduğunu öğrenmek istiyordum.
“Çok konuşuyorsun” adam yüzünü buruşturup elini cebine attı.
Bana doğru yaklaştığında çığlık atmak için hazırlanıyordum ki hiç beklemediğim bir şey yaptı. Cebinden çıkarttığı kumaş parçası ile bir anda ağzımı bağladı. Ben ne kadar engellemeye çalışsam da onun gücüne karşı gelememiştim. “Şimdi sessizce oturmayı bil ve kes sesini” adam geriye çekilip kapıya doğru gittiğinde ben bağlı ellerimi çözmek için çırpınıyordum.
Altay’ın nerede olduğunu, burada kaç gündür kaldığımı bilmiyordum. Beni aramaya gelecek miydi ondan bile emin değildim.
Gözümden akan yaş kumaş parçasına temas ettiğinde yanaklarım daha fazlasıyla ıslanmaya başlamıştı.
Kaç saat geçmişti bilmiyordum. Gece boyu uyuyamamıştım. Sıkıca bağlanmış ellerimi kurtarmaya çalıştıkça bileklerim morarmaya başlamıştı. Ne zaman ki pes edip durmuştum o zaman kapı açılmıştı. Akşama yaklaşan havanın karanlığı çökmeye başlamıştı. Gelen kişinin kim olduğunu anlamak için gözlerimi kıssamda göremedim. Tam o anda tepedeki ışık bir anda açıldı. Gece boyu karanlığa alışık olan gözlerim ani ışık ile hızla kapandı. Adım sesleri bana doğru yaklaşıyordu ama ben gözlerimi açıp kim olduğuna bakamıyordum. Kırpıştırdığım gözlerim zorlukla ışığa alıştığında başımı hızla kaldırdım.
Gördüğüm kişi ise amcamdan başkası değildi. Ağzım kapalı olduğu için bağıramıyordum ama gözlerim amcama öfkeyle bakıyordu.
“Şaşırmışa benziyorsun” yan gülüşle yanıma gelip ağzımdaki kumaş parçasını çekiştirerek açtı.
“Amca” diyebildim sadece.
“Amca ya” dedi başını sallayarak.
“Neden kaçırdın beni?” şaşkınlığımı üstümden atamıyordum.
“Bazı kararlar kendi hayatımızın teminatı için verilebilir” yüzünde tek bir mimik bile oynamıyordu.
“Açık konuş benimle!” sesim yükselmeye başlamıştı.
“Kes sesini” dedi bağırarak. Yerimden sıçradığımda üzerime doğru eğildi. “Şimdi uslu bir kız olup bekleyeceksin. Kocandan alacağımı alıp ondan sonra seni bırakacağım” kaşlarım yavaş yavaş çatılmaya başladı zira her şey yerine oturmaya başlamıştı.
“Senin benimle derdin ne? Ne alacaksın Altay’dan?” düşündüğüm şeyi yapmamasını istedim.
“Çok mu merak ediyorsun?” kaşları alayla yukarı kalktı. Bu benim tanıdığım amcam olamazdı. “Bu yolda yalnız başına ve düşman sahibisin Duru. Beni de bir düşmanın bil artık. O Altay’la evlenmemeliydin” hatırladıklarıyla sert bir nefesi içine çekti.
“Neden düşmanımsın?” Ağzından laf almaya çalışıyordum ama kapalı kutu gibi cevap vermiyordu. Bildiklerimi onun ağzından duymak istiyordum.
“Bütün planımı altüst ettiğin gibi senin yüzünden hayatımda elimden kayacak” yüzü öfkeyle kıvılcımlandı.
“Hayatını ben mi alt üst ettim” hayretler içinde ona baktım. “Benim üzerimden plan kurdun. Doruk’tan para alıp beni ona sattın. Benim haberim olmadan benim hayatım üzerinden resmen kumar oynadın. Ben mi oluyorum senin hayatını karartan” bildiklerim yüzünde şaşkınlığa yol açtığında geriye çekilip yerinde doğruldu.
“Sen” dedi gözlerini kısarak. “Nereden biliyorsun bunları?”
“Hiç mi düşünmedin beni? Hiç mi acımadın?” burnumun sızlamasına engel olmaya çalışsam da nafileydi.
“Nereden öğrendin dedim?” Duygularım ya da ne sorduğum umurunda bile değildi.
“Önemi var mı? Öğrendim nasıl öğrendiysem” dedim ruhsuzluğa bürünen yüzümle. “Tahmin ettiğim yüzsüzlüğü de sakına yapayım deme. Kendi pisliğini kendin temizle. O parayı ailenle nasıl harcadıysanız öyle de bulacaksınız” yüzümü buruşturduğumda amcamın hiddeti gözlerine taşındı.
“Kapat şu çeneni!” onun bağırmasından nefret ediyordum. “Şimdi kocanı arayıp ondan değerini biçecek parayı isteyelim. Bakalım seni ne kadar seviyormuş” cebindeki telefonu çıkarırken gözlerimi hüzünle kapattım. Altay beni umursamıyordu ki. Benim için tek kuruş bile harcamazdı.
“Beni satmak için para alıyorsun, sonra o borcu ödeyemeyince de beni kaçırıp o parayı kocamdan mı istiyorsun?” amcam beni daha ne kadar utandırabilirdi.
“Sen dua et seni Doruk’a teslim etmiyorum” dedi söylediklerimden hiç etkilenmeden.
“Azda olsun amcalığını mı hatırladın?” Dudaklarım alayla ama kırgın bir şekilde kıvrıldı.
“Amcalıktan değil. Altay daha tehlikeli olduğu için” gözümün ucuna gelen gözyaşı artık bağımsızlığını ilan etmiş yanağımdan akmıştı. Gözlerim büyük bir hayalkırıklığı ile amcamda dolandı.
“Bunu yapamazsın” dedim başımı iki yana sallayarak.
“Yapmak zorundayım. Doruk bütün öfkesini benden çıkarmak ister gibi üstüme çullandı. Hayatımı almasına ramak kaldı” bu söylediğinin ardından telefondan Altay’ın numarasını tuşladı. Telefon çalıyordu. “Hem kocanın serveti benim borcumun yanında çerez parası bile değil. Hiç zorlanmadan verir” utanmaz bir şekilde söylediklerinden ben utanmıştım.
“Kimsin” telefon açılıp Altay’ın sesini duyduğumda bütün gücüm çekilmiş gibi hüngür hüngür ağlamak istedim. Gariptir ki bir anlığına bu hayatta güveneceğim tek kişi olduğunu hissettim.
“Benim, Halit” amcam telefonun alt hoparlörünü ağzına yaklaştırıp konuştu. Hoparlörde olduğu için bende duyuyordum.
“Ne var Halit?” sesi bıkkın ve yorgun geliyordu. Acaba beni hiç aramaya çalışmış mıydı? Ya da kaçırıldığımı anlayıp biraz da olsun korkmuş muydu? Zannetmiyordum. Altay ne kendi için ne de başkası için korkmazdı. Korku duygusunu hayatından çıkarıp cesaretle harmanlayan bir adamdı kendisi.
“Duyduğuma göre Duru’yu arıyormuşsun?” Amcamın Altay’ı benden daha iyi tanıdığına emindim. Hangi cesaret böyle laubali konuşabiliyordu şaşkındım.
“Benimle üstü kapalı konuşma Halit. Ne söyleyeceksen söyle” Altay’ın sesi şüpheyle tıslar gibi çıktı. Bir şeyleri anlamaya başlamış gibiydi.
“Duru’yu ben kaçırdım” amcamın üstünlük sırıtışı yüzüne ilişti.
“Ne?” Altay’ı tanımasam şaşırdığını zannederdim.
“Duydun işte. Onu kaçıran benim” dedi.
“Hangi akılla?” sesi buz kesmiş gibiydi.
“Karını istiyorsan istediğimi yapmak zorundasın” amcam bu işten kurtulsa bile Altay’ın gazabından nasıl kurtulacaktı.
“Son nefeslerinin tadını çıkar” sadece bir cümle. Altay’ın söylediği bu bir cümle amcamın yüzündeki sırıtışın azalıp yutkunmasına sebep oldu.
“Şuan konumuz bu değil” boğazını temizleyip konuya geri döndü. “Bugün bana 10 milyon getirmezsen Duru’yu bir daha göremezsin” ne yapacaktı? Parayı vermezse aynı kanından olduğu yeğenini öldürecek miydi?
Bir ümit bekledim. Altay’ın sesini duymayı bekleyen kalbim hızla atmaya başladı. Beni kurtarmasını, bir an olsun düşünmesini istedim.
“Tehlikeli sularla oynuyorsun Halit. Dikkat et o bataklık seni içine çekmesin” Altay’ın sesi yeraltındaki hakimiyetinin soğukluğundaydı.
“Bana bir şey olmaz. Bu işe girerken gözümü kararttım ben. Bunu yapmasaydım da hayatım kararacaktı” amcam burnunu çekip bir elini kemerine koyarak konuştu. Gözünü kararttığı her halinden belliydi.
“Sana istediğini vereceğimi mi zannediyorsun?” Bu sefer alayla konuşan Altay’dı. Çıt sesim çıkmadan onun ne söyleyeceğini bekledim.
“Vermezsen olan Duru’ya olacak” amcam kaşlarını çattı. O bilmiyordu belki ama ben bunun olacağını biliyordum. Altay’ın hayatında benim yerim yoktu.
“Sana yedirecek para yok bende. Ne yaparsan yap?” Altay’ın ruhu çekilmiş gibi söyledikleri kalbime bir yumru bıraktı. Günlerce ağlasam da o yumru gitmeyecekmiş gibi hissettim.
“Nasıl yani?” Amcam bunu beklemiyordu.
“Duydun işte. Ne yaparsan yap” omuzlarım düştüğünde başımı da kucağıma doğru eğmiştim. Aynı zaman diliminde telefonda kapanmıştı. Ortamda oluşan sessizlik herkesin iç savaşından kaynaklıydı. İçimdeki meltemler saçlarımı uçurmuş, yüzüme vuran güneş ışığı ile ölümü beklemeye başlamıştı.
“Bu kocan seni sevmiyor değil mi?” Amcamın sesiyle bildiğim gerçek yine yüzüme tokat gibi çarptı.
O soruyu cevaplamak istemedim. Ruhum buna izin vermedi. Gözlerim donukça hâlâ kucağımda takılı kaldığında amcamın odanın ortasında volta attığını duyuyordum.
“Seni öldüremem. Altay’ı tam çözebilmiş değilim ve ne yapacağı belli olmaz. Bir yandan da Doruk var tabi. İkisinin de gazabından korunmam lazım” elini çenesine koyup sıvazladığında kendi kendine konuşarak düşüncelere dalmıştı.
Altay ne düşünüyorsa onu yansıtmış ve telefonda söylemişti. Hayatta yalnız olduğumu bir kere daha anlamıştım. Onun hayatında hiçbir yere ait değildim ve ben karanlığın içinde korkuyla etrafa bakıp kaçış yolu arasam da bulamıyordum.
“Seni belki öldüremem ama Doruk’a verebilirim” amcamın söylediğiyle başımı hızla kaldırıp ona baktım.
“Bana bunu yapamazsın” gözlerim korkuyla titredi. Ellerimi çözmeye çalıştığımda ayaklarımı da aynı şekilde kurtarmaya çabaladım.
“Hiç gocunmadan yapacağım” bu benim amcam olamazdı. Para gözlülüğü resmen onu başka biri yapmıştı.
“Hani Altay’dan korkmuştun?” diye sordum şansımı deneyerek.
“Denize düşen yılana sarılır. Sana parası kadar değer vermeyen adam Doruk’a vermemi de umursamaz. Emin ol Doruk’ta sana olan aşkıyla evli olmanı bile umursamadan kabul eder” Amcam telefondan bu sefer başka numara tuşladığında Doruk’u aradığını anladım.
“Yapma. Beni ona verme” ona yalvarmak istemiyordum ama mecburdum.
“Zorundayım” amcam telefonu kulağına yaslayıp odadan çıktığında ben bağırıp çığırmaya başlamıştım.
Yatakta çırpınıp elimi ayaklarımı çözmeye çalışıyordum. İzbandut gibi adamdan biri gelip ağzımı tekrar kapattığında boğazlarımdaki damarlar meydana çıkacak kuvvetle kumaş parçasının altından bağırmaya devam ettim. Doruk’un nasıl bir psikopat olduğunu bana bakışlarından bile anlıyordum. Onun eline geçersem başıma neler geleceğini de az çok biliyordum.
****
Güçten çekildiğimi, vücudumun hiçbir yerinde kuvvet kalmadığını hissediyordum. Amcam Doruk’u arayıp odadan çıkalı bir saat bile olmamıştı. Kaç gündür burada olduğumdan haberim yoktu lakin tahminimce iki güne yaklaşmış olmalıydım. Ben düşüncelerin arasındayken kapının kilit sesi duyuldu. İçeri giren adam amcamın arkasındaki diğer korumalardan biriydi. Bu en azından diğeri kadar korkutucu değildi.
“Hadi gidiyoruz” dedi adam elimdeki ipi sökerken.
“Nereye?” korkuyordum.
“Çok konuşma” dedi yüzüme bile bakmadan. Rencide eden sesiyle dişlerimi sıktım.
“Sana nereye gideceğimizi sordum” ellerimle bileklerimi ovuşturduğumda adam ayaklarımı da çözmüştü.
“Yürü” sorumu yanıtsız bırakıp kolumdan sürükleyerek beni odadan çıkarttı. Etrafı incelediğimde burasının eski bir ev hatta evden çok harabe bir yer olduğunu gördüm.
Buradan kaçmam gerekti. Başarmak için her şeyi yapmaya hazırdım. Beni kolumdan tutup dışarı çıkaran adamı inceledim yan gözle. Bu diğer adam gibi kalıplı değildi. Boyu benim boylarıma yakındı. Spor yapmadığı da vücudundaki kilodan belliydi. Onu kolaylıkla alt edebilirdim.
“Kaçmaya çalışayım deme. Etraf adam kaynıyor” dedi aklımı okumuş gibi.
“Bu yaptığınıza pişman olacaksınız” gururuma yediremiyordum. Adam hiç ses çıkartmadığında çoktan dışarı çıkmıştık. Akşam karanlığı yavaştan yeryüzüne çökmeye başlamıştı. Bulunduğumuz yerin ormanın derinliklerinde, yaşam alanından çokça uzakta bir yer olduğu belliydi. Kaçış yolum imkansıza yakındı. Artık kabullenmiştim.
“Hoşgeldin yeğenim” amcam arkasında duran iki koruma ile ayakta dikiliyordu. Yüzündeki sırıtışa tiksintiyle baktım.
“Allah belanı versin senin” dedim.
“Hiç oluyor mu öyle bela okumak falan? Tamam, Doruk’ta çok masum değil ama neticede seni seven birine gidiyorsun. Yabancı değil hem” son cümlesi imalıydı.
“Bu yaptığına pişman olacağın günlerde gelecek” yüzümü öfkeyle buruşturdum.
“Zannetmem” dedi umursamazca.
“Hiç mi amcalık merhametin yok? Hiç mi babamın hatrı yok? Nasıl yaparsın bunu bana?” son çırpınışlarımdı ve ben kanatlarımın koparılmasından korkuyordum.
“Yok. Kıymetli babandan kardeşim olmasına rağmen hiç haz etmezdim zaten. Çok ahlaklı, adaletli olmaktan başka bir işe yaramadı. Benim işlerime de burnunu sokup duruyordu” yüzüm hayretler içerisinde amcama bakarken onun nasıl böyle bir insan olduğunu sorguladım.
“Sen.. Sen babamın kardeşi olmayı haketmeyecek kadar iğrenç birisin. Bu dünyada babam gibi iyi insanların değil senin gibi ahlaksız kişilerin ölmesi lazım” amcam yüzündeki sırıtışı yavaşça soldurduğunda beklemediğim bir anda elini kaldırıp kulaklarımı sağır edecek güçte yanağıma tokat attı.
O kuvvetle kendimi tutamadan yere düştüğümde ellerim ve elbiseden açıkta kalan dizlerim yerdeki çakıl taşlarına saplandı. Yanağımdaki kuvvetli acı başımı döndürdüğünde ağzımın içinde kan tadı hissettim. Daha kendime gelemeden saçımdan tutup beni ayağa kaldırdı. Saç diplerimde hissettiğim acı içimdeki beni tane tane yok ediyordu.
“Bir dahakine amcanla nasıl konuşman gerektiğini anlamışsındır” bana yakın olan yüzüne buz tutmuş gözlerimle bakıp kanlı tükürüğümü yüzüne tükürdüm. Saçımı daha çok çekip yüzünü buruşturarak bir kere daha yanağıma tokat attı. Bu sefer daha hızlı yere yapıştım.
Küçük çakıl taşları sanki bir ok gibi ellerime ve dizlerime daha çok saplandı. Artık kanadıklarından emindim. Her ne kadar dişlerim sökülecekmiş gibi acı içinde kıvransam da acımı ona göstermeye niyetim yoktu.
“Benim senin gibi amcam yok artık” dedim başım yerdeyken.
“Kalk ayağa. Birazdan Doruk burada olacak” beni kolumdan tutup zorla kaldırdığında ayaklarımdaki bağ kaybolmuştu.
Artık ruhsuzluğum bütün vücudumu sarmıştı. O beni kolumdan sarstıkça, yaşamı elinden alınmak istenen vücudumda savruluyordu. Gözlerim donukça bir yere takılı kalırken artık sona yaklaştığımı hissettim.
“Geliyorlar” adamlar bunu söylerken ben gözümden düşen yaşla başımı arabalara çevirdim. Gözümden süzülen yaş boşluğa kendini bıraktığında bende artık o boşluktaydım.
“Ne kadarda hızlılar” amcamın keyfi yerindeydi.
Ard arda duran arabalar ormanın iç kısmında, karanlık tarafta durduğunda çalışır vaziyette bırakmışlardı. Farları açık olan arabadan inen kişilere baktım. Kim oldukları belli olmayan adamlar bize doğru geliyordu.
Arkasından gelen korumalar ile bize doğru yürüyen adama baktım. Donuk bakan gözlerim tam o anda bir şey fark etti. Belindeki silahını çıkarıp karanlıkta bize doğru gelen kişi Altay’dı.
O gelmişti. Buradaydı.
Bir umut ışığını karanlık ruhuma işleyen Altay, adımlarını bize doğru atıyordu. Yanımdaki kişiler onun karanlıktaki yüzünü hala seçememişlerdi ama ben onu tanıyordum. Onu yürüyüşünden, vücudundan, karanlıkta kalan saçından tanıyordum. Kolumu tutan amcamdan kurtulup Altay’a doğru yürümeye başladım.
“Doruk’a bu kadar hevesle gideceğini beklemezdim yeğenim” amcamın alaylı kahkahası arkamda çınlarken ben derinlerimde saklanan duygular ile Altay’a doğru koşmaya başladım.
Özgürlüğümüze koştuğumu bilen saçlarım arkamda uçuşurken, silahı arkamdakilere doğrultup yürümeye devam eden Altay’a koşuyordum. İşte şimdi yüzünü görmüştüm. Benliğine işleyen gurur dağının tepesinden, hakimiyetle etrafı izleyen gözleri kısa bir an benimle buluştu. Kaşlarındaki çatıklık varla yok arası bir duraksamaya uğradı. O kadar kısaydı ki, arkamdaki insanlara tekrar döndüğünde hakimiyetine geri döndü.
“Lan, neler oluyor?” Amcamın korku içindeki sesi kulaklarıma ilişti. Altay yaklaştıkça onun Doruk olmadığını anlamıştı. O andan sonra her şey saniye farkıyla gerçekleşti.
Altay, gözlerindeki karanlık ile hızla yürümeye devam ederken ben var gücümle koşmaya devam ettim. Onun yıkılmaz görüntüsünün verdiği güvene kavuşmak ister gibi orta yolda buluştuk. Son adımımı da attığımda Altay’dan beklemediğim bir hareketle karşılaştım. Silahının hedefi yine arkamdaki kişilerdeyken, beni belimden tutup sıkıca kendine çekti. Koluyla beni hapsetmek ister gibi kendine yapıştırdığında yüzüm onun boynuna saklandı.
Aldığım koku ve güvenin ardından beynim kurtulmanın rahatlığı ile gözlerini kapatabilirsin emri verdi. Gözlerim sıkıca kapalıyken kulağımın çok yakınında iki el silah sesi patladı. Bu Altay’ın silahıydı. Burnuma karışan barut kokusundan anlamıştım. Kimi vurdu bilmiyordum. Sadece bir an önce buradan kurtulmak istiyordum.
O an kulağıma ilişen diğer ateş sesleri ise Altay’ın peşinde duran korumalara aitti. Yaşanan arbedeyi izlemiyordum zira daha fazlasını kaldırabilecek gücüm yoktu. Altay’ın silahını indirdiğini hissettiğimde etraftaki korumalarında sesinden başka bir ses yoktu. Başımı onun boynundan geriye doğru çekip yukarı kaldırdım. Saçımın bir iki tutamı Altay’ın sakallarına karışmış, kopmak istemez gibi oraya yapışmıştı.
Onun gözleri ise ağır ağır yüzüme indi. Bir ustanın tablosuna çizdiği resimleri en ince ayrıntısına kadar inceler gibi bakmaya başladı. Sakalına yapışan o saç tutamımda, kirpiklerimde, gözlerimde, burnumun üstündeki çillerde ve son olarak dudaklarımda oyalandı. Varlığının orada olduğunu görüp emin olmak ister gibi bakan gözleri her zaman ki demir adam görüntüsüne yavaşça tekrar kavuştu.
Aynı anda benimde içimde oluşan sorgu sualleriyle hislerim etrafa uçuşup kaçtığında aklım başıma geldi. Altay’ın, amcama umursamaz şekilde dediklerini hatırladım. Bu benim onun sırtına sarılan kollarımı hızla çözmeme sebep oldu. Yüzümdeki donuklaşmaya engel olamadan geriye iki adım attım. Ne olduğunu anlamak için başımı hızla yana çevirip baktığımda amcamın şok içinde ellerini havaya kaldırdığını gördüm. Gözlerindeki korku arkasındaki iki adamının da alınlarının ortasından vurulup yere düştüğündendi. Bunu anlayabiliyordum. Bunu yapanın Altay olduğundan da emindim. Gözlerim etrafı incelediğinde diğer adamlarında çoktan öldüklerini görmüştüm.
Amcamın korkusu o kadar derindi ki ayaklarındaki titremeyi varla yok arası gördüm. Bakışlarım tekrar Altay’a çevrildiğinde onun gözlerinin hala benim üstümde olduğunu ve yavaşça vücudumda dolandığını fark etim. Sanki bir şeyi teyit etmek ister gibi bakıyordu. Son olarak elbiseden açıkta kalan dizlerime baktı. Dizlerimdeki kanadığından emin olduğum yaralar varlığını sızı ile gösterdiğinde yüzümü kısaca buruşturdum. Çakıl taşları derin soyulmalar oluşturup kanamasına sebep olmuştu.
“Kim sebep oldu?” diye sordu gözleri hala dizlerimdeyken. Bir sonraki bakışı ise yanağımdaki tokatın etkisiyle yanan kızarıklıkta ve dudağımdaki patlaktan akan kanda dolandı.
“Ne önemi var?” diye sordum ruhsuzca. Çok mu umurundaydı da soruyordu.
“Yanağındaki tokata ve dizlerindeki yaraya kim sebep oldu?” dişlerini gıcırdatarak tane tane konuştuğunda cevabı almadan susmayacağını anladım.
“Amcam” diye söyledim hiç geçiştirmeden.
“Hangi eliyle tokat attı?” gözleri donup kalmış gibi yaranın üstünde ateş hattıyla dolanıyordu.
“Altay, ne yapmaya ça-“ sözümü kesti.
“Sana bir soru sordum?” sesini yükseltti ama bu sanki bana değil de başka birine gibiydi.
“Sağ eli” soru cevaptan bunalmıştım. Ben ruhumu delip geçen asıl soruları ona sormak istiyordum.
“Sağ eli demek” gözlerindeki sabit kalan donukluk ile başını ağır ağır salladı. Öyle ki karşısındakini korkudan tuzla buz edecek kuvvetteydi.
Ben daha ne olduğunu anlamadan Altay gözlerini gözlerime çıkarıp vücudu hala bana dönükken elindeki silahı yan bir şekilde kaldırdı ve namluya bastı. Silah sesi ile çığırıp yerimden sıçradığımda Altay’ın gözlerindeki karartıyı gördüm.
Başımı şok etkisiyle ateş ettiği yere çevirdiğimde amcamın feryat figan şekilde dizlerinin üstüne yere çöktüğünü gördüm. Sol eliyle sağ elini tutmuş yerde bağırarak çırpınıyordu. Aramızda çokça mesafe olduğu için ne söylediğini bilmiyordum ama küfür ettiğinden emindim. Ne olduğunu anladığımda tekrar Altay’a döndüm.
“Ne yaptın sen?” başını çevirme gereği duymadan amcamın havaya kaldırdığı elini vurmuştu ve bu sağ elinden başka eli değildi.
“Ödeyeceği bedelin fragmanı” Altay silahını indirip beline koyduğunda bayılmama ramak kalmıştı.
“Sen psikopatın önde gidenisin” gözlerimin önünde birini daha vurmuştu ve bunu yaparken en ufak bir göz kırpması bile yaşamamıştı.
“Arabaya geç” sesi ve yüzü yine ifadesizdi. Bana bunu söyledikten sonra adımlarını amcama doğru attı. Onu dinlemeden yerimde dikilirken o amcamın dibine kadar gidip yakasından tutarak kendisine doğru kaldırdı.
“Duru, iyi misin?” Umut’un yanımda duyduğum sesi ile başımı ona çevirdim. Endişesi gözlerinde net bir şekilde dolanıyordu.
“İyiyim” dedim yorgun bakışlarla ama tebessümle.
“Çok korktuk” dedi omzumu tutarken. ”Hepimiz” diye ekleme yaptı.
Onun cevabıyla başımı tekrar Altay’a çevirdim. Amcamın yakasını daha çok sıkıp ona doğru eğildiğinde amcamın çehresini dehşet sarmıştı. Ne konuştuklarını duymak isteyen yanımla onlara doğru adımlarımı attım.
“Seni öldürmedim neden biliyor musun?” Altay’ın sesi bütün ortamı buza çevirdi. “Ölümün sana ödül olacağı için. Ölümlerden ölüm beğenmen yakın zamandadır Halit Yılmaz. O tokat attığın kadının ayaklarına kapanıp günlerce yalvarsan da ölümünden kaçamayacaksın” yüreğim güneşli günlerin güzelliğine kapılmak istedi. Buna engel oldum.
Benim kaçırılmamı umursamayan adam şimdi neden amcama bu kelimeleri söylüyordu bilmiyordum ama kalbimin gizli odalarından sızmak isteyen düşüncelere heyecanla baktım. Ben onları izlerken Altay amcamı yakasından yere fırlatıp doğruldu ve arkasına dönerek bana doğru yürüdü.
“Seni buna pişman edeceğim Altay Karen. Beni şuan öldürmediğine pişman olacaksın. Doruk gibi, yeraltındaki düşmanların gibi bir düşmanında benim artık” Amcam yerde acılar içinde kıvranırken Altay’ın arkasından bağırıyordu. Gözlerim Altay’ın yüzünde dolandığında en ufak bir mimik bile oluşmayan yüzü karşımda durdu.
“Sana arabaya geç demiştim” lafını tekrarlamayı sevmeyen yüzü gerildi. Beni kolumdan tutup arabaya doğru götürmeye başladığında ona ayak uydurdum.
“Benim kaçırılmamla çok mu ilgilendin de onu vurdun?” söylediğini görmezden gelip sorumu sordum. Sesimde tıpkı yüzüm gibi ifadesizdi.
“Sözümü dinlememen sinirime gidiyor” yanıtsız bıraktığı sorumla birlikte gözü arabayı işaret etti. Binmemi istiyordu.
“Neden geldin?” diye sorguladım onu.
“Gelmese miydim?” dedi istifini bozmadan.
“Amcama ‘umurumda mı zannediyorsun? Ne yaparsan yap’ diyen sendin” onun söylediklerini tekrarladım.
“Sabrımı taşırıyorsun Ölüm Çiçeği. Sana arabaya geç dedim” son raddede olduğunu belli ediyordu.
Buranın konuşmak için uygun yer olmadığını anladığımda adımlarım hırsla arabaya gitti. Arabaya binip yola çıktığımızdan beri tek kelime bile etmemiştik. Korumalardan biri arabayı kullanırken biz arkada oturuyorduk. Ben içimden onunla tartışırken o rahat bir konuma gelip başını koltuğun arkasına yaslayarak gözlerini kapattı. Yüzü gerginlikten uzak bir rahatlıktaydı. Sinirle hızlı nefes alıp verdim. Nasıl normal bir günmüş gibi davranabiliyordu.
“Sessiz ol, uyuyacağım” gözlerini açmadan konuştuğunda ben hırsla onu inceledim. Gözlerim bir an başını yasladığı için gerginleşen boynuna ve adem elmasına kaydığında yutkunmadan geçemedim.
“Oluruz” dedim içimden saydırdığım kelimelerin aksine. Ben kaçırılmıştım farkında mıydı? Nasıl böyle kayıtsız davranabiliyordu.
Sessiz kalıp bende onun gibi başımı arkama yasladığımda, yaşadıklarım bir bir üstüme çullandı. Her anı zihnimde tekrar düşünürken hissettiğim yorgunluk beni kendine çekmişti bile. Kaç günün uykusuzluğu omzuma kendini bıraktığında ona ayak uydurmuştum.
Başım benim iznim ve dahilim dışında, uykuyla uyanıklık arasında yavaşça kaymaya başladı. Müdahale edemeyecek kadar yorgun ve uykuya yakındım. Sonunda sert ama sıcak bir yere yaslandığımda artık daha rahattım. Yerime yerleşir gibi sokulduğumda; saçımın üstünde, tam tepemde düzenli ve ılık bir rüzgar hissettim. Bu benim huzurlu uykuya kavuşmama sebep olan etkenlerden biriydi ve ben itiraz etmeden o uykuya kendimi bırakmıştım.
Gözlerim karanlıktan aydınlığa kavuştuğunda kısa bir an nerede olduğumu sorguladım. Hala arabadaydım ama hareket halinde değildik. Başımı kaldırıp dışarıya baktığımda Altay’ın evinin bahçesinde olduğumuzu anladım. Korumalar yine aynı yerlerinde durup görevlerini yerine getiriyordu.
Son olarak Altay’ı gördüm. Karşısında Umut ve ilk defa gördüğüm bir adam vardı. Bir şeyler konuşuyorlardı. Kaşlarım çatıldığında arabadan çıkıp onlara doğru yürüdüm.
“Yerini size haber veren kişinin ben olduğumu çoktan anlamışlardır. Daha fazla orada duramazdım. Mecbur çıkmak zorunda kaldım Altay Bey” İlk defa gördüğüm adam konuşmuştu.
“Yapacak bir şey yok Kenan. Planı başka şekilde yürüteceğiz” Altay düşünceli duruyordu.
“Yine bir adam sızdırsak” bunu söyleyen Umut’tu ve ben ne hakkında konuştuklarını anlamıyordum.
“Kenan kadar başka birine bir daha güvenmez. Başka bir yol bulacağız” Altay çenesini sıvazladığında ben Kenan denilen adamı daha dikkatli inceledim. Beynimde dolanan anılar onun yüzünün tanıdık olduğunu haykırıyordu. Gözlerimi kıstığımda nerede gördüğümü hatırladım. Bu adam, Zamir’in barında eğlenirken yanımıza gelen Doruk’un yanındaki adamdı. Peki, burada ne işi vardı?
“Bu güven senelerimizi almıştı. Kimliğimizi ifşa etmek hiç iyi olmadı” Kenan olduğunu anladığım adam bahsettiği şeyden hoşnut değil gibiydi.
“Duru Hanım’ın kurtulmasına yaradı. İfşa olman önemli değil diye düşünüyorum. Yani Altay Bey’de öyle düşünüyordur eminim” Umut söylediğinin ardından çekinerek Altay’a baktı. Adımlarım durduğunda Altay konuşmadan omzundan doğru arkasına baktı. Beni gördüğünde baştan aşağıya süzdü ve başını tekrar karşısındakilere çevirip konuştu.
“Siz gidin” bunu duyan Umut ve Kenan başını hem Altay’a hem bana bir kere selam verir gibi sallayıp yanımızdan ayrıldılar.
“Neden uyandırmadın beni?” dedim yanına giderek.
“Denedim ama uykun çok ağırmış maşallah. Gözünü bile açmadın” Altay kollarını göğsünde birleştirdiğinde yüzüne garip bir sükunet çöktü. Sanki günlerdir ilk defa rahatmış gibi sükunet doluydu.
“Madem gelecektin neden amcama öyle söyledin? Öldürebilme gibi ihtimali varken neden ‘ne yaparsan yap’ dedin?” dayanamamıştım. Aklımı kurcalayan soruları sormam lazımdı ve konuyu direk buraya çekmiştim.
“Seni öldürmeyeceğini biliyordum” çok rahattı ve bu rahatlık beni sinir ediyordu.
“Nasıl biliyordun?” Bende onun gibi kollarımı göğsümde birleştirip başımı dikleştirdim.
“Eğer böyle bir şey yaparsa hem kendisini hem ailesini lime lime edip kurtlara yedireceğimi çok iyi biliyordu. Adımın ve şanımın neler yapacağını zamanında duymuştur da görmüştür de” karanlık ruhunu en derinlerimde hissettim.
”Sen gerçekten bu kadar canilikleri yapıyor musun?” Altay gerçekten korkulacak biri miydi? Bunu sorarken hiç tanımadığımı tekrar hatırladım.
“Duru Hanım” Altay cevap veremeden Zeliş’in sesini duydum. Sorularım bitmemişti oda cevap vermemişti. Başımı evin kapısına çevirdiğimde Zeliş’in ve arkasından Halime Abla’nın çıktığını gördüm. Koşar adımları bana doğru gelip boynuma sarıldığında bende yorgun tebessümle ona sarıldım. “Size bir şey olacak diye çok korktuk” sesindeki titremeden anlaşılıyordu.
“Şükür ki bir şey olmadı” Halime Abla’nın yüzündeki hüznü gördüm.
“Benim için endişelenmeniz…” cümlem yarıda kaldı zira boğazımdaki yumru birazdan ağlayacağımı haykırıyordu. “Ne bileyim işte. Teşekkür ederim” lafımı toparlayamayacak kadar ağlamak üzereydim. Neden bu duygu durumundaydım bilmiyordum ama bu insanları seviyordum.
“Duru biraz dinlensin” Zeliş yanımda dikilen Altay’ın sesiyle geriye çekilip çekinerek ona baktı.
“Tabi efendim” Zeliş başını eğdiğinde ben ciddiyetle Altay’a baktım.
“Buna ben karar verebilirim” Altay’ın gözleri yüzümde ince ince dolandı.
Onun yanından çekip gittiğimde arkama bir an olsun bakmadım. Hala amcama dediklerini unutmuş değildim. Her ne kadar beni kurtarmaya gelse de bir kere o cümleleri duymuştum. Düşüncelerle eve adım attığımda içimde dolanan özlem kırıntıları ile evin her bir adımını inceledim. Gariptir ki ben bu evi özlemiştim.
“Sizi, bu evi özlemişim Zeliş” yanımda dikilen Zeliş’e baktım.
“Bizde seni özledik. Çok alışmışız sana” kolumu tuttuğunda gözlerinde hala üzüntü vardı. Tam merdivenlere yönelmiştim ki tekrar onun sesini duydum. “Altay Bey’de bence çok korktu Duru Abla. Adeta hepimize kök söktürdü” bir kelebek kanat çırptı içimde. Yavaşça arkama dönüp baktım ona.
“Bu senin varsayımın mı Zeliş?” dedim merdivenin ilk basamağında.
“Evet ama sinirli olduğu görülmeyecek gibi değildi Duru Abla. Benim gördüğümü herkes görmüştür” Zeliş’in söylediği ile sadece başımı salladım. Altay’ın benim için korkup telaşlanacağını düşünmüyordum.
Merdivenleri çıkıp odama girdiğimde üstümdeki elbiseyi çıkartmak için arkamdaki fermuarı belime kadar aşağı indirdim. Sırtım tamamen açıkta kaldığında bir omzumdan elbisenin askısını çıkardım. Diğer omzumdan da indirdiğimde elbise tam üstümden düşecekti ki kapının açılma sesiyle yerimden sıçradım. Hızla arkamı döndüğümde kapının önünde dikilen Altay’ı gördüm. Ellerimle elbiseyi düşmesin diye tutarken kaşlarım çatılmıştı. Bakışlarına çöken o sıcak hare, ikimizin arasındaki fırtınanın en net habercisiydi lakin biz bunu o an anlamamıştık.
“Kapıyı tıklatma gibi bir huyun yok mu senin?” sesim sert çıkmıştı. O ise bir şey demeden içeri girip kapıyı kapatmıştı. Elindeki kutuyu gördüğümde gergin kaşlarım yavaşça düzeldi.
“Geç” eliyle pencere önündeki iki kişilik koltuğu gösterdiğinde harekete geçmedim.
“Ne yapacaksın?” sorum dibime kadar gelen yüzüyle son buldu.
“Çok soru soruyorsun Ölüm Çiçeği” gözleri yorgun bir bıkkınlıkla harmanlandığında “Geç hadi” dedi tekrar.
”Bekle” dedim elbisenin askılarını tekrar omuzlarıma getirerek.
Altay tam karşımda dururken, ellerimi arkaya götürüp fermuarı kapatmaya çalıştım. İndirmesi bu kadar kolayken şimdi neden kapatamıyordum ki? Altay’ın gözlerindeki derin bakış elimi ayağımı birbirine katıp daha fazla telaş yapmama sebep olurken ben bir türlü fermuarı yukarı kaldıramadım.
”Ne yapıyorsun?” anlamaya çalışan bakışlarıyla beni inceledi. Niye sesi içimi titretiyordu? Neden yutkunmama sebep olacak kadar gizemle konuşuyordu.
”Elbisenin fermuarını kapatamıyorum” dedim hala ellerim arkada çekmeye çalışarak.
”Dön” dedi arkamı göstererek.
”İstemez. Ben yaparım” omzumu silkip işime devam etmeye çalıştım.
“Bu inadın bir gün sabrımı çok fena taşıracak” söylediğine çıkışacaktım ki bir anda omuzlarımdan tutup beni arkama çevirdi. Sırtım onun önünde açıkta kalırken ben kalbimdeki baharda açılan yeşilliklerin hissiyle sessiz kaldım.
Ani dönmemden kaynaklı düşen elbisenin askısı omzumu tamamen açıkta bırakmıştı. Elimi kaldıracak dermanı kendimde bulamadığım o anda Altay elbisenin askısının altına parmağını koyup yavaşça yerine çekti. Eli hala omzumda dururken omzumdan boynuma doğru yavaşça kaydırdı. Tüy gibi dokunuşu boynumdaydı. Titrek nefesimi içime çekerken kalbimin üstünde balyoz darbeleri hissediyordum. Fermuar çekmek kadar basit bir eylem neden bütün tenimi cayır cayır yakıyordu ki?
Sıcak eli, sırtımda duran saçlarımı boynumdan çekip önüme koyduğunda sırtımı açıkta bıraktı. Nefesi ensemde hayat bulurken, açık sırtımda vücudunun akımını hissettim. Bu his gözlerimi kapatıp ellerimi göğsümde, tam kalbimin üstünde birleştirmeme sebep oldu. En güzel bahçelerin bir köşesinde kiraz çiçeklerinin altında huzur buluyordum sanki.
Boynumda varlığını hissettiğim elini yavaşça açıkta kalan sırtımda kaydırmaya başladı. Parmağının tersi tenimde ilerlerken sanki ben paramparça oluyordum. O parçalandığım yerlerden tekrar bütünleşip tekrar yok oluyordum. Tenimden süzülen parmağı sonunda fermuarın üstünde durdu. Olabilecek en yavaş hareketle yukarı kaldırırken tek bir kelime bile edemiyordum. Halimden şikayetçi olmayan bu hallerim benden çok şey götürüp, hiç yaşamadığım anları getiriyor gibiydi.
”Bitti” Altay fermuarı sonuna kadar çektiğinde beni bulunduğum ana geri getirdi. Sanki hülyalı bir rüyanın derinliklerinden sıyrılmışım gibi gözlerimi hızla açtım. Nerede ve hangi konumda olduğumu fark edip hızla arkamı döndüğümde dibimde duran Altay’la göz göze geldim.
”Bir daha bana emrivaki şekilde davranma. Hem ben gayette fermuarımı kendim kapatabilirdim. Ne diye sen yapıyorsun?” o kadar saçmalıyordum ki bu saçmalamam yüzünden saçımı başımı çekiştirecektim.
”Önemli değil” Altay sırıttığında daha çok utandım. Bir elini kaldırıp koltuğu gösterdiğinde daha fazla utanmamak için bir şey demeden koltuğa oturdum. Oda benim yanımdaki boşluğa oturduğunda yerimde gerilmeye başlamıştım.
Altay hiç konuşmadan kutuyu açarak içinden pamukla tentürdiyot çıkardı. Bense sessizce onu izledim. Sorgulamaya başlayamadan pamuğu dizime dokundurduğunda hissettiğim yanma ile yüzümü buruşturup bacağımı hafifçe çektim.
“Ne kadar da tatlı canın var” bu cümleyi yüzüne yayılan dinginlik ile söylediğinde zihnimin bütün kapıları dünyaya kapandı.
“Neden yapıyorsun bunu?” Gözlerimi ondan alamıyordum.
“Sana borcum vardı. Ben borçlu kalmayı sevmem” gözleri temizlediği yaradaydı. Dizlerimdeki derin soyulmalara kısa bir an kaşlarını çattığını gördüm. Hayalle gerçek arasındaydı.
“Hangi borç” dedim.
“Pansuman yaptığın günün borcu” o geceyi hatırlayan zihnim önünde seyre dalmıştı.
“Onu ödemiştin diye hatırlıyorum” yüzümdeki yorgunluk onun gözlerine harmanlandı.
“O sayılmaz” dedi. Ciğerlerime dolan hava, kalbimdeki ritimle birleşip ürkek bir sızıya dönüştü.
“Yine sürmüşsün şu kırmızı ojeleri” Pansumana devam ederken ayak tırnaklarımdaki ojeleri görmüştü.
“Ne diye taktın sen benim bu ojelerime ya? Seviyorum ve sürüyorum işte” bir kere daha laf sokmasını istemiyordum. Durmadan bu konuyu neden açıyordu onu da anlamış değildim.
“Çok vasa-“ sözünün devamını getirmesine izin vermeden yarıda kestim.
“Evet çok vasat, evet erkeklerin hiç birinin umurunda olmam. Yalnız sana dedim yine diyorum; ‘Ben sevdiysem başka kimse umurumda olmaz” kendimi savunmamla birlikte; gözleri hala ojelerin üstünde dolanıyordu. Gördüğü manzarayı zihnine mühürlemek ister gibi yüzünde derin bir ifade yeşerdi.
“Hem kırmızı değil o bordo rengi. Yanlış söyleyip durma artık” dedim çenemi dikleştirip doğrusunu söyleyerek.
“Bordo demek” başını aşağı yukarı sallarken dudaklarında karakteristik bir gülme peydah oldu.
“Evet öyle. Bir daha kırmızı deme. Duyanda cırtlak kırmızı oje sürdüm sanır. Hoş beğenmiş olsaydım onu da sürerdim bir sıkıntı olmazdı” dedim ard arda kelimeleri sıralayarak. Ben saçmalamanın sınırlarını aşarken, o eline aldığı diğer pamukla dudağımın kenarındaki yarayı temizlemeye başladı.
“Çok mu seviyorsun bu rengi?” O dudağıma bakarken ben neden titriyordum ki?
“Çok seviyorum” dedim yüzüne bakarak. O an kalbim kabına sığmayan bir nehir gibi coşkuyla taşarak tüm gövdemi titretti.
Sarf ettiğim tek kelime Altay’ın elinin havada asılı kalmasına sebep oldu. Gözleri dudaklarımdan yavaşça gözlerime tırmandı. Ellerim elbisemi bulduğunda yumruklarımın arasına aldım. Açtım kapılarımı sonuna kadar. Belki de davet beklemeden kapıma dayanan bu adamı, ruhuma davet ettim. Altay uzun bir bakışın ardından boğazını temizleyip başını aşağı indirdi.
“Elini aç” dedi kaçmak ister gibi.
“Ben hallederim” sanki bunu dememe ihtiyacı varmış gibi kutuyu kucağıma koyup hızla ayağa kalktı. “Teşekkür ederim” dedim gideceğini anlayarak. O ise sadece başını salladı.
Adımları odanın kapısına gittiğinde bir anda durdu. Yönünü bana dönmeden kapıya bakıyordu. Sanki bir şey söylemek istiyor gibi derin nefes aldı. Omzu o nefesle yükseldiğinde gözümü kırpmadan onu izledim. Son anda konuşmaktan vazgeçmiş gibi kapıyı açıp dışarı çıktığında artık odada yalnızdım.
İçimde çağlayan şelale kalbimdeki kederi yok etmek ister gibi akıyordu.
****
Yüzüme vuran hafif esinti ile gözlerimi kapattım. Ayaklarım minik hareketlerle salıncağı hareket ettirirken başım salıncağın ipine yaslıydı. Kafamdaki dalgınlıklar hislerin yalnızlığında çaresini arıyordu. Sorgulamaya çekindiğim gerçekler, Altay’ı buyur ettiğim o kapının ardından onunla birlikte girmişti. Neden onu düşünüyordum? Neden onu önemsiyordum? Neden kafamdan söküp atamıyordum onu? İnanmak istemediğim düşünceler içimi sarmaşıklarıyla donatmadan kesip atmam gerekiyordu. O sırada arkamdan hissettiğim adım sesleri ile başımı çevirip gelene baktım.
Altay’dı. O gelmişti.
“Amcama söylediklerinde ciddi miydin?” bu soruyu sormasam rahat nefes alamayacak gibi hissediyordum.
“Hangisinde?” Sorumdan kaçıyordu.
“Umurumda mı zannediyorsun? Ne yaparsan yap’ derken doğrularımı söylüyordun?” yanımdaki varlığını hissederken ben hala salıncakta hafifçe sallanıyordum.
“Bunun bir önemi yok” başım önümde, hala salıncağa yaslıyken acı tebessüm dudaklarımda dolandı.
“Beni nasıl buldun peki?” istediği gibi önemsiz sorumu değiştirmiştim.
“Doruk’un yanına sızdırdığım adamımdan” söylediğiyle ona baktım.
“Nasıl?” dedim.
“Amcanın seni öldüremeyeceğini bildiğim gibi borcunu ödemek için Doruk’a da vereceğini biliyordum. Doruk’u arayıp seni almasını teklif ettiğinde adamımda bana yerinizi söyledi. Doruk’tan önce oraya geldik” taşlar yavaşça yerine oturuyordu. Dün gece kapıda gördüğüm Kenan Doruk’un adamı olmalıydı.
“Kenan mıydı o adam?” sorumla başını salladı. Salıncaktan kalkıp karşısına dikildiğimde ellerini pantolonunun cebine soktu.
“Benim yüzümden adamın ifşa mı oldu? İfşa olana kadar neden istediği parayı vermedin ki?” Dedim merakla.
“İstediği parayı verecek güce sahibim ama onun bu işten kolay kolay kurtulmasına izin vermeyeceğim. Çaresiz kalacak, sıkıntıyla çırpınacak. Bir fare gibi hem benden hem o parayı aldığı şerefsizden kaçacak ” Doruk’tan bahsediyordu ve yüzü ateş hattına dönmüştü.
“Beni onların eline bırakmadığın için teşekkür ederim” işte şimdi tüm tabularım yıkılmıştı.
“Seninle bir yola girdiysek bunu yapmam gerekti” içimdeki yarayı açan oydu ama eli dikiş tutmuyordu.
“Sadece anlaşmamız yüzünden mi yaptın?” gözlerim gözlerinde bir ümit dolandı.
Altay uzun bir müddet sustu. Bakışlarında bütün buzları eritecek ateş gizliydi. Sanki o gözlerde anlatmak isteyip de mezarların altına gömülen gerçekler vardı. Sustu. Bir intihar eşiğindeki sessizlik ile arkasını dönüp gitti.
“Cevap ver Altay” dediğimde adımları durdu. O bana dönüp bakmazken, ben onun takım elbisesinin altındaki geniş omuzlarına takılı kaldım.
“Evet” dedi yönünü dönmeden. Bildiğim gerçekleri duymanın gerçekliğiyle başımı sallayıp bende arkamı dönüp salıncağa tekrar oturdum.
****
Günler böyle akıp geçiyordu. Bu günlerin içinde bazen Altay’la sessizce verandada bulunan oturma alanında oturmuştuk. Bazen hiç konuşmadan aynı masada yemek yemiştik. Bazen de Altay’ın arkadaşlarıyla buluşmuştuk. Lale’nin tam kafa dengim olması bu süreçte bana iyi gelmişti. Muhabbetimizin güzelliği o anlarda bütün sıkıntılarımı unutturmuştu.
Parmaklarımı sardığım kupadan kahvemi içtiğimde tekrar dışarıyı izlemeye başladım. Öğle arasında ofise yakın bir kafede oturmaya gelmiştim. Yaren bu günlerde ailesinin yanına memleketine gittiği için öğle aralarım genellikle yalnız geçiyordu. Bazen Umut ve Gökhan’ı zorla masaya çağırıp oturtuyordum ama sanki dikenli tellere oturmuşlar gibi gerilerek etrafı izliyorlardı. Altay’ın onları böyle rahatça görmesinden çekiniyorlardı.
Dalgınlığım oturduğum masanın tıklatılmasıyla son buldu. Yerimden sıçrayıp kafamı çevirdiğimde Okan’ı görmeyi beklemiyordum. Başını hafifçe yana eğip bana elini sallıyordu.
“İyi misin?” Dedi gülerek.
“Dalmışım, geldiğini hiç anlamadım” mahcupça ayağa kalktığımda Okan hiç beklemeden sarılmıştı.
“Onu anladım zaten” geriye çekilip karşımdaki sandalyeyi gösterdi. “Oturabilir miyim?” dediğinde başımı salladım. Karşıma oturduğunda ileride dikilen Umut ve Gökhan’a baktım. Gözlerindeki öfke Okan’dan başkasına değildi.
“Niye yalnız başına takılıyorsun?” elini kaldırıp garsonun çağırdı.
“Yaren memlekette biliyorsun. O gidince benim de payıma yalnız takılmak düştü işte” omuzlarımı yukarı kaldırıp güldüm.
“Niye yalnızmışsın? Ben varım. Hadi olmadı ofiste bir sürü arkadaşın var” gözleriyle kınar gibi bana baktı.
“Bu aralar arkadaş detoksu yapıyorum” bu söylediğimle yüzünde düşme oldu. “Seni kast etmedim. Etrafımdaki korumalar arkadaşlarımı benden biraz uzaklaştırmış olabilir. Bende biraz arkadaş detoksu yapmanın iyi geleceğini düşündüm” biraz derken iki parmağımın arasını küçük göstermiştim.
“Benden duymuş gibi olma ama yakın zamanda evliliğinizi kutlamak için mekân araştırması yapıyorlardı” yanımıza gelen garsona siparişini verip tekrar bana döndü. “Yani kimse senden kendini çekmiyor. Sadece senin hayatın bu aralar çok yoğun” imalı gözleriyle bende başımı salladım.
“Evet, yoğun” dedim.
“Daha ne kadar böyle devam edecek Duru?” sorusuyla anlamaz şekilde ona baktım.
“Neyden bahsediyorsun?” kahve kupasını masanın üstünde dolandırdım.
“Böyle etrafında dolanan korumalar felan. Eskisi gibi enerjikte değilsin. O her muhabbete atılan, konuşkan Duru gitti yerine sanki başka biri geldi” bir şeyleri anlamasından çok korkuyordum. Kimseye bunun açıklamasını da yapamazdım.
“Aslında ben aynı benim ama dediğim gibi evlilik müessesi biraz zormuş. Ona alışmaya çalışıyorum” gülerek konuyu yumuşatmaya çalıştım.
“Altay’la gerçekten birbirinizi severek mi evlendiniz?” şüphesi beni gerdi.
“Evet Okan. Neden durmadan bunu sorgulayıp duruyorsun?” boğazımı temizleyip kahvemden bir yudum aldım.
“O sevdiği kadından sonra başka birini nasıl sevebildi ki? Hala çok şaşkınım” söyledikleri derin suların dibine batıpta çıkamamışım gibi nefessiz bıraktı.
“Sende mi biliyorsun onu?” dedim sesimdeki kırılmalar ile.
“Bizim kanalın müdürü Altay’ı tanır bilirsin. Bende ondan duymuştum. Senin onunla evlendiğini duyduğunda çok şaşırmıştı. Altay’ın o kızı ne kadar sevdiğini, kaybetse bile hiç unutamadığını söylemişti” duyduklarım kalbime kömür küllerini döktü.
“Şuan aramızda öyle bir durum yok. Sadece ikimiz varız. O ve ben” yalanlarım boğazımdaki zincirleri sıktı.
“Anlatacakların varsa ben buradayım Duru. Bana güvenebilirsin” kaşları yukarı kalktığında masanın üstüne kollarını yaslayıp biraz daha bana yaklaştı.
“Gerçekten bir sıkıntı yok Okan” dedim ikna etmeye çalışarak.
“Duru Hanım” muhabbetimizin ortasında sesini duyduğum Umut ile başımı ona çevirdim. Yanımda dikilmiş ciddi ifadesiyle bana bakıyordu.
“Efendim Umut” dedim bastıra bastıra. Neden geldiğini biliyordum.
“Mesai saatiniz geldi” kaşlarımı çatıp başımı biraz geriye çektim.
“Bunun için mi buraya geldin?” dedim gülmekle gülmemek arasında.
“Evet Duru Hanım” Hanım kelimesini bastırarak söylediğinde abilik damarı kabarmış gibi bakışlarını Okan’a dikti.
“Tamam, kalkıyorum” dedim gülerek. Umut’u gittikçe daha çok seviyordum.
“Görüşürüz Okan. Bu arada ilk kalkan hep ben oluyorum kusuruma bakmazsın umarım” mahcupça gülümsediğimde oda güldü.
“Bir gün şöyle plan kurup güzelce oturmak sözüyle affederim” dedi.
“Olur” dedim gülüp başımı sallayarak. Çantamı alıp Umut’un yanında yürümeye başladığımda Gökhan’da diğer yanıma geçmişti.
“Bu lavukta hoşuma gitmeyen şeyler var?” Umut’un gergin sesiyle ona baktım.
“Nereden çıkardın bunu?” artık böyle konuşmalarına şaşırmıyordum zira her Okan’ı gördüklerinde böyle şeyler söylüyorlardı.
“Bende aynısını düşünüyorum. Çok farklı bakıyor meymenetsiz” dedi Gökhan’da diğer yanımdan.
“Siz nasıl görmek istiyorsanız öyle bakıyorsunuz. Hiçbir şeyi de yok adamın” ofis tolunu yürümeye başladığımızda yanımdan ilerliyorlardı.
“Sen yine de çok yanına yaklaştırma bu adamı” Umut etrafı inceleyen gözlerini kısa bir an bana çevirdi. Başımı iki yana sallayıp yoluma devam ettiğimde çoktan ofise gelmiştik.
Ofise girdikten sonra Okan’ın da dediği gibi arkadaşlarım iki gün sonrası için kutlama yapmayı teklif etmişlerdi. Altay’a sormadan teklifi kabul etmiştim. Neticede bu konuşma bir kere daha onun yanında olduğunda gidebileceğimizi söylemişti.
O saatten sonra akşam mesaisine kadar zaman hızla geçti. Çıkış saatine yaklaştığımızda herkes ofisten ayrılırken bende onlarla birlikte dışarı çıktım.
“Aa Duru bu senin kocan değil mi?” Esra’nın sesiyle muhabbet esnasında gülen suratım Altay’a doğru çevrildi.
“Evet, o” diyebildim. Üstüne itina ile dikilmiş takım elbisesinin içinde bize doğru adımlıyordu. Gözündeki gözlükten ifadesini anlayamıyordum.
Arkasında duran korumalar ile yürürken ben gerginlik ile arkadaşlarıma baktım.
“Karısını özleyen adam bu. Nerede görsem tanırım” Necla’nın sırıtarak takıldığı kelimeler ile gözlerimi kaçırdım.
“Yok ki bizi de şöyle seven bir erkek” Ayşe’nin hülyalı konuşması ile boğazımı temizleyip onu bakışlarından kopardım.
“Abarttınız canım sizde. Altüstü iş yerime geldi” onunla aramızda gerçek bir evlilik olmadığını bilmedikleri için böyle konuşuyorlardı.
“Şu ufacık olayın bile bizim için ne kadar güzel olacağını bilemezsin. Senin tuzun kuru tabi kaptın kocayı” Necla’nın söylediği ile herkes kahkaha atarken bende Altay’a doğru adımladığım esnada dayanamayıp gülmüştüm.
“Neye gülüyorsun böyle?” Altay dibimde durup kolunu omzuma attığında, bende beline ellerimi yaslamıştım. Onunla yaptığımız bu anlaşma başkalarının yanında bizi birbirimize yakınlaştırıyordu. Aramızdaki yapmacık bir yakınlaşma olabilirdi ama yüreğimde filizlenen duygularında farkına varmaya başlıyordum.
“Hiç” dedim başımı kaldırıp onun yüzünü izleyerek.
“Geldiğinizi gördüğümüzde karısını özleyen adam dedik size. Ona gülüyorduk” Necla söylediğini bu sefer Altay’a karşı dediğinde gözlerimle onu uyarmaya çalıştım.
“Evet, karımı özledim ve geldim” Altay’ın net cevabıyla kızlar bize hülyalı hülyalı bakarken Altay başını çevirmiş bana bakıyordu. Karşımızda duran kızların dikkatini çekmemek için yüzüme gülümsememi dokundurdum.
“Bende seni çok özledim” yerimden biraz yükselip Altay’ın yanağına öpücük kondurduğumda dudağındaki muzip sırıtmayı bir tek ben görmüştüm.
“Duru’ya söyledik size de söyleyelim Altay Bey. Eğer müsaitseniz iki gün sonra ofisteki arkadaşlarla birlikte evliliğinizi kutlamak istiyoruz” Esra’nın söylediği ile Altay bana döndü. Bu ofiste Yaren’den sonra çok sevdiğim arkadaşım oydu.
“Sen ne dersin yavrum?” Altay’ın söylediği kelime ile elimin ayağımın feri kaçtı. Herkesin gözü önünde bayılmama ramak kalmıştı. Kızlar ona ve kullandığı kelimeye imrenerek baktığında konuşmaya başladım.
“Ben sana sormadan kabul etmiştim ama sıkıntı olmaz değil mi?” onunla gerçek evliymişiz gibi konuşmak hayallerin içine sokuyordu.
“Karım tamam dediyse sıkıntı yok” Altay bir kolu omzumdayken diğer elini kaldırıp yanağımdan makas aldı. Oyununu büyük bir ustalıkla yerine getirirken az kalsın ben bile inanacaktım.
“O zaman biz size mekanın yerini atarız” kızlar bize veda edip yanımızdan ayrıldığında Altay’da omzumdaki elini çekmişti. Artık yalnız kalmıştık.
“Gidelim” deyip yanımdan çekip gittiğinde ben her zaman ki gibi onu arkasından izlemeye başladım. Adımlarım kendi arabama doğru giderken Altay kendi arabasının kapısını açtı. Oturmadan önce kafasını çevirip son kez baktığı kişi ben oldum.
Onun bakışları benden kopup arabaya bindiği esnada yalnızlığın çaresizliğini iliklerime kadar hissettim.
****
Merdivenleri indiğimde Zeliş elindeki tepsi ile mutfağa ilerliyordu. Topuklunun sesine başını çevirip baktığında şaşkınca büyüyen gözleri beni boydan aşağıya inceledi.
“Duru Abla sen ne olmuşsun böyle?” dedi hala şaşkın şekilde.
“Bu iyi mi yoksa kötü mü demek?” utangaç tebessümle baktığımda o başını inanamıyormuş gibi hafif yana eğdi.
“Tabi ki iyi. Hatta mükemmel. Çok güzel olmuşsun” dedi hala beni incelerken.
“Teşekkür ederim Zelişcim” yanından geçerken gülerek baktım. “Altay neredeydi?” dedim bir adım atıp dururken.
“Salonda, Kenan Bey ve Umut’la birlikteler” dedi.
“Umut demek” imalı bir şekilde güldüğümde, Duru tepsiye gömülmek ister gibi başını eğdi.
“Yani Umut abi” dedi sesindeki pürüzlük ile.
“Umut demen daha iyi. Boşver abiyi” bu söylediğim onu rahatlamış gibi gülümsediğinde göz kırpıp yanından ayrıldım. Aralarındaki çekimi görmemek imkansızdı. Nasıl mutlu olacaklarsa öyle yaşamaları en güzeliydi.
Salondan içeri girdiğimde içeridekileri inceledim. Kenan ve Umut koltukta oturmuş önlerindeki dosyalardan bir şeylere bakıyorken, Altay düşünceli yüz ifadesi ile salonun ortasında yürüyordu. Yanlarına doğru giderken bütün bakışlar bana dönmüştü. Altay adımlarını durdurup beni baştan aşağıya süzdüğünde Kenan ve Umut boğazlarını temizleyip önlerine döndüler.
“Ben hazırım” dedim Altay’ın konuşmayan yüzüne karşı. Gözlerindeki o aşikâr bakış, üzerimde ağır ve yakıcı bir iz bırakarak süzüldü.
“Siz işi en kısa zamanda halledin. Doruk’un harekete geçmesi yakındır” Altay bakışları hala benim üzerimdeyken, boğazını temizleyerek Kenan ve Umut’a konuştu.
“Tamam patron” dedi ikisi de. Altay orta sehpada olan telefonunu alıp ceketinin iç kısmına koyduğunda bana doğru adımladı. Yanıma geldiğinde birlikte çıkışa doğru ilerledik.
“Doruk ne yapacakmış ki?” dedim merakla ona bakarak.
“Yanındaki güvendiği kişinin benim yerleştirdiğim adam olduğunu öğrendi. Bunun altında kalmaz” Doruk’tan bahsederken dudaklarında küçümser bir sırıtış oluştu.
“Sana bir zararı olur mu?” her şeyden önce düşündüğüm tek şey Altay olmuştu.
“Sen beni düşünme, kendini düşün. Herkes kendi canından sorumlu” dışarıya çıktığımızda ikimizin yüzüne de tatlı rüzgar vurdu.
“Niye? Karşında beni öldürecek olsalar yine de kurtarmaz mısın?” bu sorum çok ani olmuştu. Böyle bir soru sorduğuma da şaşırmadan edemedim. Bakışlarım, beklediğim cevabın sessizliği ile Altay’da duruyordu. O ise zihnindeki fırtınalara kapılmış yalnızca o sessizliğin ağırlığıyla gözlerime mühürlenmiş gibi bakıyordu.
“Canını kurtaracağımı düşünecek kadar bana çok mu güveniyorsun?” gözleri imayla yüzümde dolandı.
“Güven miyim mi?” diye sordum kapının önündeki basamağı inerek.
“Güvenme” ciddi yüz ifadesiyle konuştuğunda dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Amcamdan beni kurtarmaya geldin ama?” akışına kapıldığım adam beni acımasızca sürüklüyordu.
“Herkesin yaptığı işten bir çıkarı vardır” sözleri gitmek istediğim yolları tıkıyordu.
“O çıkarında intikam yolundaki planını kaybetmemek mi?” Bu planda ben oluyordum. Bunu zamanında bana karşı çokça dile getirmişti.
“Kim bilir, belki de öyledir” üstü kapalı cevabının ardından arabanın kapısını açan koruma ile yerine oturdu. Bense kendi tarafımdaki açılan kapının önünde bir müddet dikilip, sözlerini hazmetmeye çalıştım.
İçimdeki çocuk Duru, bir duvar kenarına çökmüş düşük omuzları ile bana bakıyordu.
Arabaya oturup kızların attığı konuma gidene kadar hiç konuşmadık. Altay durmadan üstü kapalı ama durumların karışık olduğu anlaşılan telefon görüşmeleri yapmıştı. Yolunda gitmeyen şeyler olduğunu anlayabiliyordum. Araba sonunda durduğunda ikimizde aynı anda inmiştik. Mekan çok nezih bir yerdeydi. Sahil kenarında, sakinlikle bütünleşmiş balık restoranıydı.
Yan yana içeri girdiğimizde, Altay bir anda elimden tuttu. Dargın yanlarım sanki o an kendini boşluktan atıp yok etmiş gibi ortadan kayboldu. Onun sıcak eli elimi sarmaladığında, hızlanan kalbimin eşliğinde etrafı inceledim. Gözlerim sonunda arkadaşlarımı bulduğunda, arkamızdan gelen korumalar ile onlara doğru ilerledik.
“Hoşgeldiniz” bunu diyen Alperen’di. Bizi gören herkes ayağa kalkıp sarılırken Altay’ın sadece elini sıkmışlardı. Onun mesafeli duruşu herkese karşı duvar örüyordu.
“Davetiniz için çok teşekkür ederiz” dedim mütevazi gülüşümle.
“Aslında biz daha erken yapacaktık bu kutlama işini ama evliliğinizin ilk zamanlarında sizi rahatsız etmeyelim dedik” dedi Leyla gülerek. Bu diğerlerinin de gülmesine sebep olduğunda ben utangaç bir şekilde başımı eğdim.
“Hadi oturun” Selim eliyle yan yana duran sandalyeleri işaret ettiğinde Altay’la oturmuştuk. Uzunca masanın üstü envai çeşit mezeyle dolmuştu. Çok kalabalık olan bu ortamdan sıkılıp sıkılmadığını anlamak için çaktırmadan Altay’a baktım.
Tam da tahmin ettiğim gibiydi. Kaşları hafif çatık, yüzü duvar gibiydi. Bakışları ara ara karşımızda hiç konuşmadan oturan Okan’ı buluyordu. Ona doğru yaklaşıp kulağına fısıldadığımda başını hafif bana doğru çevirdi. O çevirme ile yanağı yanağıma temas etmişti.
“Biraz gülsen mi acaba? Bütün herkes mülakattaymış gibi sıkılarak diken üstünde oturuyor” dedim kulağına fısıltıyla.
“Sıkı can iyidir” cevabı karşısında hafif geriye çekilip gözlerine gözlerimi devirdim.
“Nasıl ben senin ortamına ayak uyduruyorsam sende burada aynısını yapacaksın” cevabım onun dudağının kenarında hafif kıvrılmaya sebep oldu.
“Öyle mi?” dedi kaşlarını hafif yukarı kaldırarak.
“Öyle” dedim meydan okuyup geriye çekilerek.
Sırtımı sandalyeye yasladığım aynı anda, Altay benim sandalyemi oturduğum yerden kendine doğru çekti. Hiç zorlanmadan, en ufak yüz mimiği bile değişmeden büyük bir üstünlük ile dibine çektiğinde, ortamda sandalyenin yere sürtme sesi duyuldu. Kolum onun göğsüne değerken, o kolunu omzuma attı. Omzumdan tutup öne çevirdiğinde sırtım artık onun göğsündeydi.
“Hoşgeldiniz efendim” yanımıza gelen garson ile şaşkınlığa bürünen gözlerimi toparlayıp ona çevirdim. “Ne alırdınız?” dedi garson önündeki önlükten defter kalem çıkararak.
“Biz siparişlerimizi az önce verdik. Sadece siz kaldınız” Necla başını masaya doğru eğip uzunca masanın ucundan bana kendini göstermeye çalışarak konuştu.
“Ben levrek alacağım” dedim garsona doğru.
“Bana da aynısından” dedi Altay. Garson yanımızdan ayrıldığında masada muhabbet dönmeye başlamıştı.
“Altay Bey sizin işler nasıl gidiyor?” Selim’in ortama muhabbet katmak için sorduğu soru ile yutkunup Altay’a baktım. Mafya işleri yaptığını söyleyecek değildi tabi ama ben yine de gerilmiştim.
“Güzel gidiyor” dedi kısa ve net konuşup bardaktaki sudan içerek.
“İş alanınızın çok dalda olduğunu duyduk. Yurtdışı, yurtiçi çalışma alanlarınız varmış” Alperen önündeki mezeden alıp ağzına attığında Altay’a baktı.
“Tek bir işte kalmayı sevmem” dedi Altay.
“Sizin şirketiniz hangisiydi Altay Bey?” Seda’nın sorusu ile Altay’ın cevabını bekledim.
“Ametist Global Holding” Seda gibi şaşırmamak için iç dudağımı ısırdım.
“İnanamıyorum. Dünyaca ünlü o şirketin sahibi şuan bizimle aynı masada mı?” Seda şaşkınlığına devam ederken yanında oturan Alperen koluna vurdu.
“Kızım bilmiyor muydun bunu?” sessizce konuşsa da ben duymuştum.
“Hayır tabii ki de” dedi Seda hala şok içinde. “Bana demediniz ki” Demek ki Seda’da şimdi benimle birlikte öğrenmişti. Aylardır aynı evi paylaştığım kişiyi araştırma gereği bile duymamıştım. Nasıl olurdu da Altay’ın dünyaca ünlü şirketin sahibi olduğunu bilmezdim. Bunu birisi anlasaydı gerçekten evli olmadığımızı anlardı. Eve gittiğimde ilk işim Altay’ı araştırmak olacaktı.
“Sadece şirket işleriniz mi var? Yoksa başka şeylerle de uğraşıyor musunuz?” Okan geldiğimizden beri ilk defa konuşmuştu. Bakışları ikimizin üstünde takılı kaldı. Durduk yere böyle soru sormasına da anlam verememiştim.
“Bir imada mı bulunuyorsun Okan?” Altay’ın sert sesi ile gerilip bacağının üstüne elimi koydum. Kavga çıkmasını istemiyordum.
“Yok Altay Bey. Olur mu hiç?” Okan Altay’ı ciddiye almıyor gibi konuşuyordu ve bu Altay’ın bacağını sallamasına sebep oldu. Bacağının üstünde duran elimi sıktığımda onu durdurmaya çalıştım.
“Sakin ol” dedim fısıltıyla.
“Emin ol bu sakin halim” Altay gözlerini bir an olsun Okan’dan çekmeden bana sessizce konuştu.
“Sorduğu soru da haklılık payı da var şimdi. Sen mafyacılık işlerinden başka işlerde yapıyor muydun ya?” Altay’ın kulağına doğru fısıldadığımda kaşlarını çattı. Okan’da olan keskin bakışlarını çekmekte başarılı olmuştum.
“Mafyacılık” dedi sorgular şekilde. “Sen bu işleri çok hafife alıyorsun Ölüm Çiçeği” ne kadar karanlık işler olduğunu gayette anlamıştım.
“Ben varın yoğun yeraltı dünyan diye biliyordum” yalan değildi. Şuana kadar Altay’ın bir şirketi olduğunu bile bilmiyordum.
“Yeraltında yaşayıp, işlerimizi her zaman orada görüyoruz mu zannediyordun? Hepimizin belli başlı bir işi ve yaşamı var” dedi açıklamasını yaparak. Bakışları hala bacağında olan elime indiğinde varlığını orada unuttuğum elimi çekmek için harekete geçtim. Tam o anda elimin üstüne elini koyup avucunun arasına aldı.
“Bu nokta nokta izlerde ne?” Parmağının ucuyla elimin üstündeki nokta nokta izlere dokundu.
“Beni hayatta tutan iğne izleri” dedim baktığı izlere bakarak.
“O ne demek oluyor?” sesi kısılırken gözleri de kısılmıştı.
“Çok erken doğmuşum. Hatta öyle ki daha ciğerlerim bile tam gelişmemiş. Uzun zaman Yenidoğan yoğun bakımında kaldığımda açılan damar yollarının nişanesi bunlar” gözlerinde satır satır okunan cümleleri anlamaya çalıştım. Ağır bir nefesi içine çektiğinde konuştu.
“İnatçılığın oradan geliyor desene” takılarak konuştuğu cümle kıkırdamama sebep oldu.
“Evet, doğru olabilir. Yaşamak için inat etmişim” dedim hala gülerek.
“Güzel inat” başını salladığında gözlerini benden çekmedi.
Bende onun gözlerinde takılı kalırken, garsonlar masaya gelip tabaklarımızı önlerimize koydu. O andan sonra artık hepimiz yemeklerimize odaklanmıştık. Yenilen yemeklerin ardından evliliğimizi kutlamak için arkadaşlarımın ayarladığı lüks içkileri içmeye başlamıştık.
“Sarhoş olduğunda ne kadar kötü olduğunu hatırla” Altay’ın kulağıma fısıldadığı cümle ile dudaklarımı büzüp ona baktım. “Daha fazla içme”
“İki bardaktan bir şey olmaz” iflah olmaz biriymişim gibi bakıp başını iki yana salladı.
“Duru’nun da evleneceğini hiç düşünmezdim. Hala şoku atlatabilmiş değilim” Esra’nın gülerek söylediği şey ile bende güldüm. Beni tanıyan en yakın arkadaşımdan birisiydi.
“Niye?” dedi Altay bu konu dikkatini çekmiş gibi.
“Duru eskiden evlilikleri seven biri değildi. Konusu geçtiğinde bile yüzünü buruştururdu” Esra’nın da benim gibi kafası dönüp durduğu belliydi. Gözleri baygın bakıyordu.
“Hiç sevmezdim hatta” Yüzüm eski Duru’ya bürünüp durmadan gülmeye başladığında, açtığımız konularla kahkaha atarak gülmeme engel olamıyordum.
“Altay Bey gibi biri karşısına çıkmış bir zahmet bütün o teorileri uçup gitsin” Leyla’da gülerek Altay’a baktı. “Valla benimde karşıma böyle biri çıksa evlenmeyi hiç düşünmem” dedi.
“Kız Leyla sus öyle konuşma. Benim kocam o” Altay’ın kolunu tutup kendime çektiğimde Leyla’ya dudaklarımı büzerek baktım. Komik bir şekilde konuştuğumun bende farkındaydım. Hoş kendimde de değildim zaten. Sadece içimden nasıl geliyorsa öyle davranıyor, öyle konuşuyordum.
“O kadar içme dedim sana” Altay’ın sesini duyduğumda Leyla’da ki bakışlarımı ona çevirdim. Ne kadar tasvip etmez gibi konuşsa da gözlerinde farklı bir mana vardı.
“Sarhoş felan değilim ki ben” dedim kendimden emin şekilde. Altay ne gördü bilmiyordum ama dudağının kenarına iliştirdiği o silik tebessüm, derin bir nefesle burnundan firar etmişti.
“Emin misin?” dedi kaşlarını kaldırarak.
“Evet” dedim. Bana bakarken çokça yaptığı şeyi tekrar yaptı. Başını iki yana salladı. Masada dönen komik muhabbetlerin içinde günler sonra ilk defa kendimi mutlu hissetmiştim. Ofis ortamındaki yaşadığımız anları anlatan Yağız’ı izledim. Yüzümdeki tebessüm ise geldiğimizden beri hiç solmamıştı.
“Hadi kalkın bakalım çifte kumrular sizin için dans müziği başladı” Esra’nın araya girmesiyle ikimizde ona baktık.
“Yok ya Esra oturalı-“ daha cümlemi bitiremeden Altay’ın sesini duydum.
“Hadi” dedi ayağa kalkarak. İtiraz etme şansım kalmadığını bilip bende ayağa kalktım. Yan yana yürümeye başladığımızda sessizce ona konuştum.
“Neden dansa kaldırıyorsun ki?” gözlerimle onu uyarır şekilde baktım.
“Gerçek evliler böyle anlarda dans eder?” elimden tutup dans eden insanların arasına yürütürken söylemişti.
“Doğru ya unutmuşum. Böyle anlarda gerçek evli gibi davranacaktık” dedim gözlerimi devirerek. İçki vücudumda geziniyordu. Kendimdeydim, bilincim yerindeydi ama kanım deli gibi fokurduyordu.
(Dans Müziği- Gökhan Türkmen- Aşk)
Sonunda orta alanda durduğumuzda Altay bana doğru dönüp belimi tek eliyle kendine çektiğinde, bütün vücudumla ona yapışmıştım. Ani çekmesinin şokuyla bir elim omzunu bulurken, diğer elim kolundan tutundu. Gözleri yüzümü arşınlarken şaşkınlığımı nasıl bulduysa dudağının kenarına bir tebessüm tutundu.
Boşta kalan diğer elini kaldırıp yüzüme gelen perçemimi kulağımın arkasına verdi. Her bir santimimi incelerken gözleri dudaklarımı buldu. Bana doğru her yaklaştığı mesafede biraz daha ona çekiliyor gibiydim. Kokusu burnuma ilmek ilmek kendini işlerken yanağıma yakıcı bir öpücük kondurdu. Ben onun omzunu izlerken o dudaklarını çekmeden burnunu yanağıma sürttü. Sarhoşluk vücuduma işlemişti. Tenimi kavurmuştu.
“Arkadaşların ne kadar çok meraklı” hala aynı yerde dururken, ona yaslı olan vücudumla koluna daha sıkı tutundum.
“Nasıl?” dedim gözlerimi kapatırken. Tıpkı yüreğim gibi kirpiklerimde titriyordu. Az önceki sarhoş olan Duru neredeydi?
“Hala meraklı gözleriyle bizi izliyorlar” sesi içime karıştı, nefesi tenime.
“Senin gibi bir adamla nasıl evlendim diye hayretle sorguluyorlardır” Altay cevabım karşısında hafifçe geriye çekilip yüzüme baktı. O kadar yakınımdan bakıyordu ki kollarının arasında bayılmama ramak kalmıştı.
“Nasıl bir adammışım anlatsana? Birde senin ağzından duyalım” çok yakınımdaydı. Çok hem de. Ne vardı nefes alacak kadar bana yer verseydi.
Nefesi nefesime karışırken elini kaldırıp parmaklarının arasında çenemi tuttu. Başımı hafif yukarı kaldırdığında gözlerimiz buluştu. Çenemi tutan parmağı yüzünden dudaklarım hafifçe aralandığında bakışları varla yok arası bir anda dudaklarıma kaydı.
“Sert, gaddar, sadece kendini ve kendi çıkarlarını düşünen, duygusuz herifin önde gidenisin” ‘Yakışıklısın. Öyle ki bir geçeni bir daha baktırırsın. Gözlerinle yakıp geçiyorsun. Mecazende değil. Öyle bir bakıyorsun ki insanın içinde bir yerleri ateşe veriyorsun’ diyemedim. Bunların hepsi zihnimin bana oynadığı oyunun içinde söylediklerimdi.
“Arkadaşların pek öyle düşünmüyor gibi” Altay’ın gözlerindeki karanlıkta mahsur kalmak, en özgür halim gibiydi.
Dudaklarını şakaklarıma dokundurduğunda dans etmeye devam ediyorduk. Vücudum onun vücuduna yaslıydı. Her bir kıvrımım onun kıvrımlarıyla dolacak kadar birbirimizle bütünleşmiştik. Aramızdan tek bir rüzgar kıpırtısının bile geçmesine izin vermez gibi beni kendine çekmişti.
“Düşünüyorlardır” ne dediğimin ben bile farkında değildim. Sesim içime kaçmış gibi kesik kesik, gözlerim yarım bakışlıydı. Akımına kapıldığımın farkında bile değildim.
“Bize hayran bakan gözleri öyle demiyor” Altay alnı alnıma yaslıyken başını hafif yana eğip yüzünü bana yaklaştırdı. Dudaklarıma bakarak konuştuğunda, sanki susuz kalmışım gibi dudaklarımı birbirine bastırıp ıslattım.
“İyi oyuncuyuz” dedim fısıltılı nefesimle yüzüne karşı konuşarak.
“Öyleyiz” Altay o andan sonra sustu. Adımlarımızın ahenkle birbirine karıştığı dansımızı ediyorduk. Mekanın sakinliği ve loşluğu bizi birbirimize katmak ister gibi biraz daha yakınlaştırmıştı.
Aşk seni yazıyormuş,
Bilmeden kaderime kazıyormuş.
Müziğin sözü bizi bulutlar üstüne çıkarırken zaman yavaşlamış gibiydi. Alnım Altay’ın alnındayken, bir elimi yavaşça yanağına yasladım. Sanki ne yaptığımızın, birbirimize karıştığımızın farkında değildik. Oda tıpkı benim gibi sırtımda duran ellerinden birini yanağıma çıkardı. Büyük elinin içine başımı kıvırıp yanağımı daha çok bastırdım. Sanki onun dokunuşuna muhtaçtım. Öyle ki elini bir an olsun çeksin istemedim.
“Kokun değişmiş” sesi ormanın derinliklerindeki gizem gibi çıktı. Burnu kulağımla saçımın arasında dolanıp durdu.
“Nasıl değişmiş?” dedim mırıltıyla. Onun akımı beni çoktan ruhuna katmış gibi kendimi kaybetmiştim.
“Parfüm mü sıktın?” Altay bu sefer başını hafif yana çevirip burnunu yanağıma sürttü.
“Evet, yeni aldım” yanağıma sürten yanağı ile gözlerimi kapatıp başımı hafifçe yukarı kaldırdım.
“Güzel değil. Kendi kokunda kal” neden böyle bir şey dediğini sorgulayamayacak kadar kendimden geçmiştim. Sadece bir dokunuşuyla, sesiyle bile beni yerle bir ediyordu.
“Ben beğendim” dedim kendinde olmayan sesimle.
“Sözümü dinle. Kendi kokunda kal” burnu bu sefer çenemle boynumun birleşiminde dolandı.
“Ben senin çalışanın değilim. Emir vererek konuşma” ona karşı çıkıyordum ama gücüm olmadan. Gözlerim kapalıyken, Altay’ın dokunuşunda kendimi kaybetmiştim.
“Neyimsin?” Dudakları tüy gibi yumuşaklık ile boynuma doğru ilerlediğinde, kulağıma emin olmadığım bir nefes çekme sesi geldi. Sesi fısıltıyla çıkarken gözlerim bir baygın bakıyor, bir kapanıyordu.
“Neyin olmamı isterdin?” Başımı zorla geriye çektim. Onun gözlerindeki koyuluk beni içine çekerken üstü kapalı sorumu sordum. Altay’ın bakışları en derinime ulaştı. Sanki beni okumak ister gibi, sanki beni içine çekmek ister gibi baktı. Uzun bir sessizlik ikimizin arasında mıh gibi dolandı. Sonunda pes ederek ağzını açtığında konuşmaya başlamıştı.
“Bu soru cevap işini sevmedim” Altay’ın kestirip attığı cümle içime dokundu.
Sadece başımı sallamakla yetinirken müzikte o anda bitmişti. İnsanlar partnerlerinden bir bir ayrılırken biz bir müddet daha birbirimize sarılı kaldık. Etrafta sadece ikimiz kalmıştık. Söylemek istenen ama saklananlar bizi sarmaşıklarla birbirine bağlamaya başladığında aynı anda ellerimizi çekip ayrılmıştık.
“Arkadaşların bizi bekler” dedi hala yüzüme odaklıyken.
“Daha fazla bekletmeyelim” dedim bende başımı sallayıp hala gözlerimi çekemeden. Arkama dönüp masamıza gidene kadar sırtımda Altay’ın yakıcı bakışlarını hissettim.
“O kadar güzeldiniz ki bir an olsun gözlerimi çekemedim sizin üstünüzden” Esra gözlerindeki hayran bakışlarla bize bakarken benim gözlerim yanında oturan Okan’a takıldı. Yüzünde tek bir mimik bile oynamadan bana bakıyordu.
“Otur hadi” Altay arkamdan kulağıma konuştuğunda yerime geçtim.
O gece, aylar sonunda keyif aldığım nadir gecelerden biri olmuştu. Yüzüm tebessümden hiç ayrılmazken, huzuru her zerreme kadar hissetmiştim. Şimdi ise dönen başımı arabanın koltuğuna yaslamış, gözlerimi bile açamadan eve gitmeyi bekliyordum. İçkinin devamını getirdiğim için artık tamamen sarhoşlukla sınanmaya başlamıştım. Tesirini günün sonunda yavaş yavaş göstermeye başlamıştı.
Bu düşünceler arasında yanımda Altay’ın oturduğunu bilmenin rahatlığı ile yan dönüp koltuktaki yerime daha çok yerleştim.
“Sarhoşluk bir insanı bu kadar mı değiştirir?” Altay’ın sesinin kırıntılarında dolanan eğlenmeyi sezdim.
“Ben sarhoş değilim” gözlerimi açamadan konuşmam burnundan nefes verip keyif almasına sebep olmuştu.
“İnatçı” dedi sesindeki eğlenen ton ile.
Araba durup bir süre sonra tekrar hareket ettiğinde eve geldiğimizi anlamıştım. Demir kapıdan geçmiş olmalıydık.
“Ne diye bu kadar içmeme izin verirsin ki?” ağrıyan başımı tuttuğumda yüzümü buruşturdum.
“Sen kendin içtin” dedi arabadan inerek. Bende çok beklememem gerektiğini bilip arabadan zar zor indiğimde başımın zonklamasıyla elimi arabadan çekemedim.
“Yürü hadi” dedi Altay arabanın önünde ayakta dikilerek.
“Keyfimden dikilmiyoruz ya. Başım dönüyor dur bir dakika” dedim hala arabadan tutunarak.
“Madem kendine sahip çıkamayacaksın ne diye o kadar içiyorsun?” Altay’ın bıkkın nefesiyle tükettiği cümleler bana yaklaşmıştı.
“Sohbet esnasında hiç fark etmemişim” dediğim anda yerden havaya kaldırıldım. Korkuyla çığırdığımda kollarımı Altay’ın boynuna doladım. Beni kucağına almış eve doğru yürüyordu.
“Ne yapıyorsun?” aniden kaldırmasıyla nefes nefese kalmıştım.
“Sabaha kadar bekleyecek misin orada?” dedi evin içine girerek.
Adımları merdivenlere yöneldiğinde kucağında taşıdığı benimle hiç zorlanmadan basamakları çıkmıştı. Onunla inatlaşacak dermanı kendimde bulamadığım için başımı onun omzuna yasladım.
“Halime Hanım” Altay merdivenlerin başında durup Halime Ablaya seslendiğinde gözlerimi bile açamıyordum. Başım gittikçe daha çok dönmeye başlamıştı.
“Buyurun Altay Bey” dedi. Sesi yakınımızdan geliyordu.
“Duru için acı bir kahve ve ağrı kesici ilaç getirin” dediğinde yüzümde istemsiz bir tebessüm oluştu. Adımları devam ettiğinde odama girdiğimizi kapı sesinden anladım. Bir anda beni yere indirdiğinde ayakta durmaya çalıştım.
“Bu nasıl bir baş ağrısı ya?” ellerimle başımı tutup yatağa oturduğumda Altay’ın sesini duydum.
“İlacını ve kahveni iç ondan sonra da uyu” Adımları yanımdan uzaklaşacakken gideceğini anlayıp konuştum.
“Bugün için teşekkür ederim” dedim ardından.
“Görevdi, yerine getirildi” söylediği başımı sallamama sebep oldu. Doğru diyordu. Peki, ben neden üzülmeden edememiştim.
Odadan çıkıp gittiğinde kendimi yatağa doğru bıraktım. Saçlarım yatağa yayılırken telefonuma mesaj geldi. Hala yatar pozisyondayken çantadan telefonumu çıkardım. Esra fotoğraf atmıştı. Girip baktığımda ise Altay’la dans ederken ki resimlerimizi çekmişti.
Her resimde yakınlaştırıp Altay’ı inceledim. Gözlerinin kuyusuna düştüm; şimdi ne boğulabiliyordum ne de kıyıya çıkmaya mecalim vardı. Telefonu göğsüme yaslayıp gözlerimi karanlığa kavuşturduğumda hayalimde sadece Altay vardı.
****
Sabah olup zar zor yataktan kalktığımda başım hala ağrıyordu. Halime Ablanın getirdiklerini gece zorlukla içtiğimde üstümü değiştirmeden öylece uyuya kalmıştım. Şimdi ise akşam içtiğim içkilerin pişmanlığını yaşıyordum. Saçım başım birbirine girmiş şekilde banyoya girip kısa bir duşun ardından çıktım. Üstümü giyinip aşağı indiğimde salondan çatal bıçak sesi geliyordu. Büyük salona girdiğimde Altay’ı masanın başında kahvaltı yaparken buldum.
“Günaydın” dediğimde sadece başını sallamıştı.
“Dün için kusura bakma” mahcup bir şekilde konuştuğumda elindeki çatalı bırakıp başını bana çevirdi.
“Çok bilinçsizce adımlar atıyorsun. Bu kadar rahat sarhoş olmamalısın” ciddiyetle bakan yüzüne odaklandım.
“Her zaman olan bir şey değil” dediğimde sandalyeyi geriye itip ayağa kalktı. Onu bekleme gereği duymadan arkamı dönüp salondan çıkacağım esnada sesini duydum.
“Etrafına bu kadar güvenmemelisin. Her an beklenmedik bir şey olabilir diye teyakkuzda kalmalısın” arkamdan geldiğini duysam da kaşlarımı çatıp ona dönmeden evden dışarı çıktım.
“Benim hayatım hiç teyakkuzda kalmamı gerektirecek bir hayat değildi” arkamdan geldiğini bilerek yürürken bağırarak konuştum.
“Yine senin yüzünden nutuklarına mı başlayacaksın?” kapının önündeki basamaktan inip arabaya doğru ilerledim.
“Başlasam ne değişir ki?” tam o esnada kolumdan tutup beni durdurdu. Kendisine döndürdüğünde bu konudan hiç hoşnut olmadığını gördüm.
“Bu hayatı sen seçtin ölüm çiçeği. Seni hiçbir şeye zorlamadım. Önüne seçenek sundum ve sende kabul ettin. Hayatını batıran ben değilim amcan” bu sözü kalbimin derinliklerinde yer eden acıyı daha fazla sızlattı.
“Sen, Doruk, amcam hepiniz hayatımı mahvettiniz” ellerim iki yanımda bağırdığımda içimde gitmeyen kırgınlıklarımı da haykırmak istedim.
“Hayatını kurtardığım için bana teşekkür edeceğin yere bunu demen nankörlükten başka bir şey değil” dişlerini sıktığında çene kasları seyirdi.
“Sen benim hayatımı mahvettiğini tam olarak ne zaman göreceksin Altay” hiçbir şey demeden yüzüme baktı.
“Kahvaltını yap” başımı geriye çekip inanamaz şekilde yüzüne baktım. Konuyu bu kadar rahat nasıl kapatabiliyordu.
“İştahım kalmadı, sağol” dedikten sonra arabama binip çalıştırdım.
Kemeri takıp evin demir sürgülü kapısına gidene kadar bakışları benim üzerimdeydi. Sürgülü büyük kapı açılırken dikiz aynasından ona baktım. Elleri pantolonun cebinde arkamdan beni izliyordu. Demir kapı kayarak açıldığında arabayı bahçeden çıkarmak için yavaşça hareket ettirdim. Tam o anda dikiz aynasından gördüğüm Altay da elini pantolonun cebinden çıkarıp ceketin cebindeki telefonunu aldı.
Telefon kulağındayken karşı taraftan ne duyduğunu bilmeden yüzündeki dehşetin fragmanını gördüm. Arabayı demir kapıdan çıkarıp tam sağa sinyal vermiştim ki, Altay’da aynı zaman diliminde bana doğru koşmaya başladı.
Ne olduğunu anlamak için kaşlarımı çattığımda tam karşımda bir araba durdu.
Kim olduğunu anlayamadan arabanın kapıları açılıp içinden maskeli iki adam çıktı. Ellerindeki silahları gördüğümde gözlerim sonuna kadar açılmıştı. Ne olduğunu anlamam saliselerle zihnimde yankılanırken silah sesleriyle aynı zaman diliminde başımı eğip koltuğa saklanmıştım.
Silah sesleri ne kadar sürmüştü bilmiyordum ama tek bildiğim gerçek vücudumun bir yerinde hissettiğim acı ve ılık histi. Başımı el frenine doğru indirmişken elimi kaldırıp o sıcak yere dokundurdum. Titreyerek geri çektiğimde gözlerimin gördüğü tek şey kandı. Koyu kan elimin her yerini kaplamışken gözlerimi karanlığa kavuşturmamak için kendimi zorladım.
Ne kadar zorlasam da gözlerim artık karalık taraftaydı. Kulaklarıma uzaklardan bir sesle ismim yankılanıyordu. Benim tarafımın kapısı açıldığında artık silah sesleri durmuştu lakin benim bilincim gitmenin kıyısında dolanıyordu.
“Duru, kendine gel” kolumdan tutulup çekildiğimde sesimi bile çıkaracak dermanı kendimde bulamıyordum.
“Altay” dedim fısıltıya yakın kesik sesimle.
“Buradayım, yanındayım” bu cümle bitkin ama huzur dolu tebessümü dudaklarıma kondurdu. Elini omzumda bir yerlere bastırırken, kemerimi çoktan çözmüştü.
“O inadını şimdide kullan ve sakın uyuma” dedi nefes nefese. Dediğini dinlemek istesem de artık çok geçti. Karanlık taraf beni kendine çekmişti.
Devam Edecek…
Bölümü nasıl buldunuz Ölüm Çiçkleri 🔥
Bölüm etkileşimi
