11.BÖLÜM (Sanki Rüya)

Vaveyla Yazarı: Biranne yazar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 29Şu an: 11.BÖLÜM (Sanki Rüya)

Siz güzel okurlara dayanamadığım için bugün ki ikinci bölümü atıyorum.

Benimde sizden ufak ricam var ki sizlerle satır aralarında yorumlarda buluşmak.

Siz görüşlerinizi belirteceksiniz ki ben ona görede yol çizeceğim.

Hem kitaba olan bakış açınızı, beğenip beğenmediğinizi görmek istiyorum.

****

Zihnim bilinmezliğin ağında yalpalarken, vücudumun sarsıldığını hissediyordum. Karanlığa kavuşmak isteyen yanıma inatla kendimi uyumamak için zorladım. Uyumak isteyen yanımın aksine gerilerden duyduğum sese tutunmak isteyen kalbim vardı.
Sırtım sıcak kolların ardından yumuşak bir zemine değdiğinde, vücudumdan ayrılan sıcak kollar ile yüzümü buruşturdum. Peki omzumdaki yanma hissine değil de bu ayrılığa yüzümü buruşturmam nedendi?
“Duru” dedi kalbimin tutunduğu ses. “Kendinde kal, burada kal” diyordu devamında.
“Kan omzunun tarafından geliyor Altay Bey” sesler artık yavaşça yerine gelmeye başlamıştı. Artık konuşanların kim olduğunu anlayabiliyordum ve bu ses Umut’tan başkasına ait değildi.
“Çıkın dışarı!” uyumamak için kalbimin bağlandığı ses ise Altay’dı. Bu ses aynı anda kalbimin de hızla atmasına sebep oldu.
“Yardım etseydik Altay Bey-“ Umut’un çekinen sesinin ardından Altay bağırdığı sesini odada yankılattı.
“Hepiniz çıkın dedim. Üstünü çıkaracağım” onu tanımasam sesinde telaş var derdim.
“Tabi efendim” dedi Umut.
“Bana leşleri bile olsa o adamları getireceksiniz” Umut çıkmak üzereyken Altay’ın öfkeyle bunu söylediğini anlamıştım.
“Kaçarları yok efendim. Halledeceğiz” Kapı kapanma sesi geldiğinde artık odada Altay’la yalnız kaldık. Nedendir bilinmez hala gözlerimi açacak dermanı kendimde bulamıyordum.
“Sesimi duyuyor musun Duru?” yanağımdaki acıtmayan ama beni kendime getirmek için vurduğu darbeyi hissettim.
“Hadi Ölüm Çiçeği aç şu gözlerini” bu sözlerinin ardından üstümdeki gömleğin düğmelerini açmaya başladı. Elleri sık ve hızlıydı. Burnundan soluduğunu duyuyordum.
“Hem gözümü açmamı istiyorsun hem de Ölüm Çiçeği diyorsun” gözlerim kapalı olsa da kendime gelmeye çalışan sesimin mırıltısıyla konuşuyordum.
“İşte bu” dedi sesine işleyen rahatlama ile. “Konuş. Susma da konuş” dedi gömleğimin kollarını üstümden çıkararak. Artık onun karşısında sadece südyen ile duruyordum. Utanmam gerekti değil mi? Peki ben neden utanmıyordum.
“Çıkartma üstümü” sesim o kadar kısıktı ki duyduğundan emin değildim.
“Yaranın nerede olduğunu görmem lazım” dediğinde omzumdaki sızıyı hissettim. Daha sonrasında Altay’ın telefon konuşması geldi kulağıma.
“Umut nerede kaldı bu doktor?” sesi kuvvetli bir hiddetle çıkarken yaraya baktığını hissediyordum. “Sıyırmış, ciddi bir şey yok ama yine de hızlı gelsin” dedi karşı tarafın sorusuna karşılık olarak. Telefonu kapattıktan sonra ilk yaptığı şey yataktan kalkıp bir şeylerle uğraşmak oldu.
“İşin içine polis girer diye mi götürmedin beni hastaneye?” gözlerim hala kapalıydı ama laflarımı ondan esirgemiyordum.
“Beni tanımaya başlamışsın” bunu dedikten sonra tekrar yatakta yanıma oturdu. Vücudunun akımını yanı başımda hissederken, omzuma değen gazlı bez ile yüzümü buruşturdum.
“O kadar mı uğraşmak istemiyorsun benimle?” dedim hala yüzümü buruştururken. Canım yanmıştı.
“Gözlerini aç” emrini bekleyen yanımla gözlerimi yavaşça açtığımda, karşımda Altay’ı gördüm. Burnuma kokusu işleyecek kadar yakınımdaydı.
“Yanlış” dedi düz ama içimde bir yerlerde manasını hisseden gözleriyle. “Bu işi köküyle birlikte kazıya kazıya ben yok edeceğim. Diğer adalet sistemini sevmiyorum” o dediği usulün ölüm olduğunu biliyordum.
“Kim olabilir?” diye sordum hala canlanmayan sessiz sesimle.
“Düşman çok ama bunu yapmayı cesaret edecek kimse yok” eli hala tenimin üstünde, yaraya sargı bezini bastırıyordu.
“Demek ki artık var” sesim bu ihtimale karşı sert çıkmıştı.
“Sen bunları düşünme” ona karşı çıkmamı sevmiyordu.
“Maksatları neydi? Beni mi yoksa seni mi öldürmek istediler” dediğimde kaşları çatıldı.
“Beni öldürmek istediler” gözleri karanlık kuyulara dalıp gitmiş gibi yüzümde dolanırken, zihninde tonlarca düşüncelerin geçtiğini hissettim.
“Altay” dedim düşünceli ve hassas sesimle. İlk defa ona bu kadar dokunsalar ağlayacak gibi sesleniyordum.
“Söyle” dedi gözlerini gözlerime kaldırarak.
“Neden bu işleri yapıyorsun? Yani bu hayata bir kere geliyorken neden diken üstünde, her an ölmekten korkarak yaşıyorsun ki? Hayatın tadını çıkarmak varken neden bu hayatı seçtin?” Belki de hayatıma girdiğinden beri ilk defa onun için böyle endişeleniyordum. Bu kurşunlardan biri ona isabet edebilirdi. Başka bir zaman bunun olmayacağının garantisi de yoktu. İçimde bir yerlerde nefesimi kesen görünmez el hissettiğimde hızlı hızlı nefes almaya çalıştım.
“Ölmekten bir an olsun korkmadım” Onu tanıdığımdan beri gözlerinde bir kere olsun ölüm korkusu görmemiştim. Gerçi korkunun tek bir emaresini bile görmemiştim.
“Peki neden yapıyorsun bu işi?” biraz olsun sakinleşmeye başlamıştım.
“Ben bu işin içine doğdum. Bu pisliklerle büyüdüm” sesi de bu işin derinliği kadar karanlıktı.
“Ama vazgeçebilirsin. Bu senin elinde olan bir seçenek” ruhum onu ikna etmeye çabalıyordu. Onun için, yaşanabilir geleceği için bırakmasını istiyordu. Hoş, konuşmak için ne kadar hakkım vardı o bile meçhuldü.
“Hayatıma karışma ölüm çiçeği. Hayatıma girmeye çalışma. Ben buyum ve böyle olmaya devam edeceğim” sözlerimin hiçbiri onu zerre etkilememiş gibi konuştu. Hatta öyle ki konuşmamdan rahatsız olduğunu belli etti.
“İyi, ne yaparsan yap. Senin iyiliğini düşünüyordum” bu cümlemle birlikte aniden bana yaklaşıp ellerini iki yanıma koyarak beni yatağa hapsetti. Yüzü gözlerimin önünde, vücudu ise kısmen üstümdeydi.
“Sen beni düşünme” dedi yüzüme biraz daha yaklaşarak. Yatağa yasladığı bir elini kaldırıp işaret parmağını şakağıma dokundurdu. “Buradan bir an olsun beni geçirme” parmağı hala şakağımda dururken hiç konuşmadan dibimdeki yüzüne baktım.
“Ya geçiyorsa? Engel olabilecek misin?” cesaretim sözlerimi bir anlık ağzımdan çıkardı. Altay sözlerimin ağırlığında sıkışmış gibi gözlerini kısıp dişlerini sıktığında, onun çene kaslarındaki oluşan oynamayı gördüm. Yüzümde ince bir tebessüm oluştuğundan habersiz elimi aramızda kaldırdım ve tüy gibi hafif bir dokunuşla çenesine koydum.
“Çeneni sıka sıka bir gün dişlerin kırılacak. Serbest bırak şunları” kafasını oynatmasa da gözleri yanağına yaslı elime kaydı. Kısa bir an gözlerini kapattı. Derin bir nefesi içine çektikten sonra gözlerini tekrar açıp bana baktı.
“Bana dokunma” gözlerinde oluşan koyulukla birlikte sesi zorlanmış gibi çıkıyordu.
“Neden? Çok mu iğreniyorsun benden?” yakınımda olan yüzüne sarhoş olmaya başlamıştım. Elim onun sıcak yanağındayken gözlerine kapılıp gidiyordum.
“Ölüm Çiçeği. Zorlama” yakınlığı, sesi, gözleri bir ateş gibi yakıp geçiyordu bizi.
“Neyi zorluyorum? Baksana dokunmamdan ne kadar rahatsızsın. Öyle ki benden kesin nefrette ediyorsundur” dedim yanağındaki elime bakarak. “Benden gerçekten nefret mi ediyorsun Altay? Oyundan da olsa öpüştüğümüz anlardan tiksinmişsindir de sen kesin” Daha da konuşacaktım. İçimdeki bütün düşünceleri dışa vuracaktım lakin beni bir şey durdurdu.
Ben ondan lafımın karşılığını sözlü olarak beklerken, o dudaklarını dudaklarıma yasladı. Bir şiirin en güzel mısrasına saatlerce dalıp gitmiş gibi Altay’a karışmıştım. Ruhum o beni mahvedeceğini bildiğim adama kendini teslim ederken, kalbim dünden razı bir şekilde hızla göğsümü delip geçiyordu. Vücudumun her yerinde hissettiğim akım Altay’a kapılıyordu. Yanağındaki elimi yavaşça saçlarının arasına çıkarttım. Yumuşacıklardı. Böylesi sert adamın elimi çekmek istemeyeceğim saçları vardı.
“Yapma, dokunma” dedi dudakları hala dudaklarıma karışır vaziyetteyken. İkimizinde gözleri kapalıydı. Dudaklarımız ise hala birbirine yaslıyken nefes nefeseydik.
“Neyi?” dedim göğsümü delip geçen titreyen sesimle.
“Böyle öpme. Böyle dokunma” sesindeki tını beni alabora etti.
“İlk öpen sensin. Sen neden öpüyorsun?” fısıltıyla dudaklarına konuştuğumda, gözlerindeki oluşan girdap beni de içine çekmek ister gibi garip bir ses çıkararak tekrar dudaklarıma yapıştı.
Bu sefer daha hırslıydı. Sanki bir kavgası varda o kavgada yenilmiş gibiydi. Sanki sorulan suallerden kaçıyor gibiydi. Bir eliyle hala yataktan destek alırken, diğer eli sert dokunuşları ile çıplak karnımla belim arasında dolanıp okşamaya başlamıştı. Dokunduğu yerlerde hissettiğim elektrik sanki tatlı sızılara dönüşüyordu.
Diğer elimi de kaldırıp yanağına yasladığımda artık ben kendim olmaktan çıkmıştım. Eski Duru sanki bana el sallayıp veda ederek yerini yeni Duru’ya teslim ediyordu.
O Duru hayatımda hiç tanımadığım biriydi. Öyle ki kendinden çok başkasını düşünen, onun için endişelenen, yüzünü gördüğünde, sesini işittiğinde, kokusunu duyumsadığında heyecanlanan biriydi.
Peki o Duru’nun bunları hissettiği kişi kimdi?
Altay mıydı? Eğer öyleyse buna izin verecek miydim?
Dakika mı yoksa saat mi geçmişti bu öpüşümüzün üzerinden bilmiyorduk. Ne o geriye çekilebilmişti ne de ben. Hangi konuma gelmiştik, kendimizi ne kadar kaybetmiştik onu yavaşça geriye çekildiğimizde fark ettik. Dudaklarımda oluşan sızlama hoşuma giderken, vücudum alev alev yanıyordu. Kendimizi kaybetmiştik. Gerçekten kaybetmiştik. Boynumda, açıkta kalan tenimin sınırlarında hissettiğim batma ve yanmalar Altay’ın oraları da öptüğünü gösteriyordu. Gözlerim gömleğinin açılan iki üç düğmesine kaydı. Daha sonrasında boynuna baktığımda yanaklarıma çöken sıcaklık ile yutkundum.
Ne ara kendimi böyle kaybetmiştim de gömleğini çözüp, boynunu tırnaklarımla çizecek duruma gelmiştim. Son durağım gözleri olduğunda, onunda benim vücudumu incelediğini gördüm. Sanki oda bıraktığı nişanelerine bakıyor gibiydi.
Nefesini tenimde hissederken, o tanıdık karıncalanma hissini tekrar yaşadım. Ellerim yumuşak saten nevresimin üstünde dururken yumruk yaparak avucumun arasında sıkıştırdım.
“Yanımda solacak bir gülsün. Seni koruyan dikenler elime batsa da varlığını yok edecek bir adamın yanındasın Ölüm Çiçeği” sözlerinin ardından başını yavaşça boynuma yaklaştırdı.
Söylediklerinin aksine dudakları varla yok arası bir darbeyle boynuma dokunuyordu. Ona daha fazla yer açtığımdan habersiz başımı yastığa bastırdım. Gururumu ayaklar altına almıştım. Daha iki saat öncesine kadar bu evin kapısından Altay’a hissettiğim öfke ve kırgınlık ile çıkarken, şimdi çok farklı duygulardaydım.
“Bu ne demek oluyor?” gözlerim içimde doğan duyguların esirliğiyle tavana baygın bakarken, öpücüğün daha fazlasını isteyen yanımla Altay’ın saçlarına elimi koydum.
“Aklın varsa kapılıp gitmezsin Ölüm Çiçeği. Bu köprüden önceki son çıkışın” boynumda yankılanan cümleleri ile derin titrek bir nefes aldım. Daha cümlesini akıl terazimde tartamadan kapının tıklatılma sesi geldi. Altay dudaklarıyla derin bir öpücüğü daha boynuma dokundurup yerinden doğruldu ve yataktan kalktı.
Sesim çıkmıyordu. Ben o öpücüğün etkisinde dolanırken, o yatağın örtüsünü alıp üstüme örttü. Üstümde sadece südyen vardı ve içeriye birileri gireceği için kapattığını anlamıştım.
“Gir” kapıya doğru bakıp, tekrar sertliğe kavuşturduğu sesiyle konuştu.
“Doktor Bey geldi patron” dedi Umut başını dahi kaldırmadan.
“Gelsin” dedi Altay tek düze sesiyle.
İçeriye giren doktorla artık kendime gelmeye başlamıştım. Az önceki anımızı daha sonrasında düşünmek için bir süreliğine kenara koydum. Umut kapıda dikilirken bir an kafasını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde korku ve endişe vardı. Konuşmadan iyi misin diyen gözlerine karşılık başımı salladığımda rahatlayan yüzüyle gözünü derince kapatıp açtı.
Daha sonrasında doktor ayak üstü Altay’la konuşup omzumdaki sıyrığa müdahale ettiğinde sızlanmama engel olamamıştım. Olayın sıcaklığıyla ve Altay’la yaşadığımız o anların sarhoşluğuyla omzumdaki acıyı hissetmemiştim ama şimdi acı bütün vücudumu sarmıştı.
“Kurşun sıyırmış. Şükür ki ciddi bir durum yok. Sadece pansumanı aksatmadan yapılması lazım. Ben iki günde bir gelirim” Doktor, elindeki malzemeleri getirdiği çantasının içine koyarken konuşuyordu.
“Senin gelmene gerek yok, ben hallederim” diyen Altay’a gözlerim kaydı.
Gömleğindeki açtığım düğmeler hala açıktaydı ve tırnak izleri olduğu gibi görünüyordu. Yüzüne intizamla yakışan saçları ise karışmıştı. Biraz önce avuçlarımın içinde olan saçlarının benim yüzümden karıştığını hatırladım. Yüzünü yutkunarak daha dikkatli incelediğimde, görüntüsündeki serseri duruş beni nefessiz bırakıp aynı zamanda hızla nefes aldırıyor gibiydi.
“Tekrar geçmiş olsun” doktorun sesi ile başımı iki yana sallayıp gözlerimi hızla Altay’dan çektim.
“Teşekkür ederim” diyebildim sadece. Neden Altay’a bu kadar kapılıp gidiyordum ki?
Ben düşüncelerde boğulmuşken, kapı kapanma sesini duydum. Doktor odadan çıkmış, tekrar yalnız kalmıştık. Altay’a bakmaya cesaretim yoktu. Az önceki öpüşmenin ne konuşmasını ne de hesaplaşmasını ikimizinde yapamayacağı belliydi. Başımı yana çevirip eğerek omzumdaki sargı bezine baktım.
“Çok acıdı” dedim. Omzumun belli yerlerindeki kuruyan kan lekelerine yüzümü buruşturarak baktım.
“Ne kadar da tatlı canın var. Biraz dayanıklı ol” ellerini cebine sokup başını dikleştirerek bana baktığında, yıkılmaz görüntüsünü inceledim.
“Farkında mısın bilmiyorum ama yeni aldığım arabam kurşun yağmuruna tutuldu ve içinde bende vardım. Daha da kötüsü ölebilirdim” kaşlarımı çatıp kızgınca ona baktım.
“Ölmedin” başını bir kere salladığında gözlerini benden koparıp burnunu hırsla içine çekti. Söylediği kelime sanki kendine bir şeyleri anlatmak ister gibiydi. Garip bakışlarımla ona baktığımda kendisini toparladı ve alaylı gözlerle tekrar bana baktı. “Hem kötüye bir şey olmaz”
“Çok sinir bozucusun” dedim dudaklarımı büzüp burnumu buruşturarak.
“İlk söyleyen sen değilsin” eğlenir tonda odadan çıkmaya hazırlanırken “Dinlen biraz” dedi. Odada yalnız kaldığımda hissettiğim tek şey yorgunluktu. Gözlerim kendiliğinden kapandığında vücudum aldığım ağrı kesici ile hızla uykuya daldı.

*****
Günler hızla geçiyordu. Altay’ı yine ve yeniden nadir görmeye başlamıştım. Bir an oluyor ki kendimizi kaybedip birbirimize karışıyorduk. Sonra her ne oluyorsa aramıza buz kutuplarındaki yüksek dağlar kadar mesafe koyup ortadan kayboluyordu. Öncekiler gibi yine benimle konuşmayı kesmiş, eve nadir gelmeye başlamış, ruhsuzluğa tekrar bürünmüştü. İçinde ne yaşadığını anlamak istesem de o kendini tamamen bana kapatıyordu.
İşe gelmiştim ama bir türlü kendimi veremiyordum. Omzumdaki kaşıntıyla yüzümü buruşturdum. Yara artık kabuk bağlamaya başlamıştı. Altay iki günde bir yapılması gereken pansumanı benimle hiç konuşmadan, yüzüme bile bakmadan yapıp hızla odamdan çıkıp gidiyordu. Ona kendim yaparım desem de hiçbirinde kabul etmemişti.
Başımı iki yana salladım. Kendime gelerek bilgisayara tekrar odaklandım ve Altay’ı düşünmemeye çalışarak klavye üstündeki parmaklarımı tekrar hareket ettirdim.
Hayırsever iş insanı maskesi düştü mü?
Haber başlığını klavye üzerinde yazarken, artık tamamıyla işime odaklanmıştım. Haberin içeriği çok ünlü bir iş adamının arka taraftan yaptığı kara para aklama iddiası üzerineydi.
Adından çokça söz ettiren ünlü iş adamı Cüneyt Korgan, sanata destek veren, hayırsever ve lösemili çocuklar için bağışlar yapan elit bir iş adamı olarak görünse de hakkındaki iddialar gün yüzüne çıktı. Kara para ve kaçakçılık iddialarının doğruluk payı tartışma yarattı. Gerekli işlemlere başlanacağından hiç şüphemiz yokken, Cüneyt Korgan’dan gelecek olan açıklama bekleniyor.
Haberi bitirdikten sonra son bir kontrol için Okan’ın mailine attım. Kafamı kaldırıp camlarla kaplı odasına baktığımda onu odasında göremedim. Duvardaki saat mesai saatinin bitmesine çok az kaldığını gösteriyordu. Haber paylaşım saati geçmek üzereydi. Paylaşım onayını almak için ofiste Okan’ı arasam da bulamadım.
“Okan Bey nerede gördün mü Esra?” dedim yanımdan geçen Esra’yı durdurarak.
“Acele bir işi var gibi çıktı ofisten” dedi.
“Elime geçen haberi paylaşmam gerekti ya” sıkıntılı bir şekilde nefesimi dışıma verdim.
“Ara bir istersen” onun söylediğiyle telefonu çıkararak Okan’ı aradığımda açmasını bekledim.
“Alo Duru” dedi aceleci sesiyle.
“Okan kanalda yoktun o yüzden aradım. Yeni bir haber geldi ve baya dikkat çekici bir haber gibi. Başka kanallar paylaşmadan siteye yüklesek iyi olur. Ben yazısını hazırladım sen mailine bir bakabilir misin?” Koridorun ucunda dikilen Umut’u gördüğümde yanındaki sandalyeyi gözümle işaret ettim. Kararsız gibi görünse de sonunda sözümü dinleyip sandalyeye oturdu. Zaten yeterince benim peşimde koşturarak yoruluyordu bir de ayakta dikilmesini istemiyordum.
“Şuan çok önemli bir yere yetişmeye çalışıyorum Duru. Hiç müsait değilim. Hem ben senin yazacağın haberin mükemmel olacağından eminim bakmama gerek yok” arkadan korna sesleri geliyordu. Muhtemelen trafikteydi.
“Paylaşayım mı yani?” kulağımda telefonla masama doğru ilerledim.
“Paylaşabilirsin” dediğinde ona veda edip telefonu kapattım.
“Ne dedi Okan?” Yaren elindeki dosyayı masanın üstüne koyup bana baktı.
“Paylaş dedi”
“Bilemedim Duru. Başka haber kanalları paylaştığında mı paylaşsan sende. Böylesi bir adamın haberini ilk paylaşan biz olmasak mı?” yüzü endişeli bakıyordu.
“Korkulacak bir şey yok Yaren. Neticede biz haber kanalıyız. Her türlü haberi yapabiliriz” fareyi hareket ettirip haberi paylaştığımda bir işi daha bitirmenin rahatlığıyla geriye yaslandım.
Mesai bitimini bekleyene kadar işime devam ederken, bizim olduğumuz katta bir hareketlilik oldu. Başımı kaldırıp baktığımda gördüğüm kişi kanalın sahibi Yazgın beydi. Bu kata nadir gelirdi ve şimdi hiç haber vermeden gelmesi herkesi bir anda ayağa dikmişti. Bende ayağa kalktığımda telaşlı bir şekilde Okan’ın odasına girişine garipseyerek baktım. Gözüm o anda Umut’a takıldı. Ceketinin iç cebinden telefonunu çıkardığında gördüğü şeyle kaşları çatıldı. Başını kaldırıp bana baktığında gözleri adeta ‘sen ne yaptın?’ der gibi bakıyordu.
“Okan nerede?” dedi Yazgın Bey Okan’ın odasından çıkarak.
“Önemli bir iş için erken çıktı efendim” çalışanlardan birinin söylediği ile öfkeyle tekrar konuştu.
“Cüneyt Korgan haberini kim girdi siteye?” sorusu yutkunmama sebep olurken yavaşça elimi kaldırdım.
“Ben girdim Yazgın Bey” dedim.
“Çabuk buraya gel” emriyle birlikte masamın arkasından çıktım ve hızlı adımlarla Okan’ın odasına girdim. Peşimden de Umut’un geldiğini biliyordum.
“Sen ne yaptığını zannediyorsun? Hepimizin kafasına sıkılsın, haber kanalı da kapansın mı istiyorsun?” Yazgın Bey hiddetle arkasına dönüp bana bağırdığında Umut’un dikleştirdiği omzuyla ona doğru adım attığını gördüm. Bir elimle kolundan tutup gözlerimle onu uyardığımda geriye çekildi.
“Ben tam olarak ne yapmışım Yazgın Bey?” garipseyerek onun celalli hallerine bakıyordum.
“Haberini paylaştığın kişinin benim ve bu kanalın başına ne kadar bela olacağını biliyor musun sen? Hatta kocanın Altay Karen olduğunu bilse daha da çok hırslanacağını” Bağırarak üzerime yürüdüğünde bir anda önümde bir silüet belirdi. Bu Umut’tu. Bu sefer engel olmama izin vermeden önüme geçmişti. Kolunun kenarından Yazgın Bey’i gördüğümde başını kaldırdı ve Umut’a baktı.
“Altay Bey’in gazabına uğramak istemezsin” dedi sert sesiyle. Yazgın duyduğu isimle bozguna uğradı. Yüzündeki düşmeyle boğazını temizledi ve çenesini sıvazlayarak karşımızdan uzaklaştı.
“Hemen geç otur şu masaya ve o haberi sil” dedi eliyle Okan’ın masasını göstererek.
“Niye siliyorum Yazgın Bey. Doğruyu saklarsak biz neden kendimize haber kanalı diyoruz o zaman? Kötülüğü yapan onlarsa, yaymakta bize düşer” bu çıkışımı beklemiyor olmalı ki şaşırarak ellerini saçlarına daldırdı.
“Hala başka haberleri yayınlayacak bir canının olmasını istiyorsan sil şu haberi! Bırak ne yapacaksa ilk önce polis yapsın” dedikleri az çok mantıklıydı. O adam hala ortalıktaydı ve ne yapacağı da belli olmazdı.
“Haberi sil Duru. Bilmediğin şeyler var” Umut’un yüzündeki sertliği görebiliyordum. Bir anda neden böyle olmuşlardı ki.
“Tamam” yanından geçip Okan’ın masasına oturdum. Bilgisayarından kendi haber profilime girip haberi hızlıca sildim. Gören görmüştü ama yine de fazla kişi yoktu. “Sildim” dedim.
“Bir daha böyle haberleri paylaşmadan önce bana soracaksınız. O Okan’dan da bunun hesabını soracağım. Böyle önemli bir haberi paylaşmaya nasıl izin verdi” hala öfkesi geçmiş değildi.
“Onun suçu yok Yazgın Bey. O paylaş dedi ama ben haber içeriğini açıklamayı unuttum” dediğimde onaylamaz bir şekilde yüzüme baktı.
“İşten bir haftalık uzaklaştırma aldın. Sakına geleyim deme” bana karşı öfkesi hala geçmiş değildi.
“Bu kadar küçük bir mesele yüzünden beni işimden alıkoyamazsınız” karşımdaki işimin sahibi olabilirdi ama ben haksızlığa gelebilen biri değildim.
“Bunu isteyen Altay Karen’den başkası değil. Kendisi uzaklaştırma almanı istedi” sözünü bitirmişti ki tekrar bana bakıp konuştu. “Hoş bana kalsa şimdi seni kapının önüne koymuştum” Odadan bir hışımla çıktığında şaşkınlıkla Umut’a baktım.
“Bu ne demek oluyor? Kim bu Cüneyt Korgan’da müdür bu kadar celallendi” dedim.
“Haberini yaptığınız adam yeraltı dünyasından Duru Hanım. O adamın itibarına laf gelmesi demek sizin tehlikede olmanız demek. Üstelik Altay Bey’in de hiç haz etmediği adamlardan biridir” onun da canı sıkılmış duruyordu.
“Altay nerede şuan? Bar da mı?” Şuan hesap sormak isteyen yanım hiçbir şey duymak istemiyordu.
“Hayır, orada değil” dediğinde Okan’ın odasından çıktım. Mesai bittiği için ofis katında kimse kalmamıştı. Yazgın beyin bana olan bağırışlarını duymadıkları için rahatladım.
“Nerede peki?” peşimden geldiğini duyuyordum.
“Yeraltında ciddi bir toplantının içinde. O yüzden şuan ulaşamazsınız” o bunları söylerken ben çantamı hızla toparlıyordum. Yeraltının nerede olduğunu sormayacaktım. Bunu öğrenmeme gerek yoktu zira az çok nerede olduğunu biliyordum. Amcamın zamanında çokça gittiği yerin mafyaların buluştuğu mahzen olduğunu bilmiyordum. Şimdi ise oraya ne amaçla gittiğini, nasıl bir hayat içinde olduğunu anlamıştım.
“Ne yapacaksınız Duru Hanım?” dedi yanımda durarak.
“Hiçbir şey” gayet rahat surat ifademle yüzüne bakıp yanından geçtiğimde, Umut’ta yanımda ilerlemeye başladı.
“Arabayı hazır edin” Gökhan’da diğer yanıma gelirken, Umut aşağıdaki korumaları aramıştı. İşe gitmek konusunda ısrarcı olduğum için Altay’ın evde kal nutuklarını dinlememiştim. O ise bu inadıma karşılık koruma sayısını daha da arttırmıştı. Hem konuşmuyordu hem de etrafımı korumalarla çevreliyordu. Onu da anlamakta zorluk çekiyordum.
İçten içe hissettiğim sinir ile aşağı indiğimizde kendi arabama bindim. Korumalarda diğer arabalara bindiğinde artık gitmem gereken yer için yola çıkmıştım.
Arkamdakiler beni evin ayrımına kadar takip edene kadar sıkıntı yoktu. Ne zaman ki başka yola saptım telefonum çalmaya başlamıştı. Umut arıyordu ama açmayacaktım. Altay’a gideceğimi söylesem izin vermezdi. Araba yeraltının mahzenine yaklaştıkça Umut artık yanıma yanaşıp penceremi açmak için eliyle pencereyi göstermeye başlamıştı. Başımı iki yana sallayıp biraz daha hızlandığımda Umut tekrar arkama geçti. Araba sonunda hafızamın kıyılarında yer edinen yerde durduğunda, aslında buranın aradığım yer olduğundan da emin olmadığımı anladım. Yanlış yerde olabilirdim. Belki de Altay burada değildi. Arabadan indiğimde Umut’ta hızla yanıma geldi.
“Sen ne yapıyorsun Duru? Ne işin var burada?” Umut telaşlı sesiyle yanımda belirmişti.
“Altay’la konuşacaklarım var” yanından geçip büyük binaya ilerlerken koşturarak yanıma geldiler.
“Sen burayı nereden biliyorsun?” dedi bu sefer. Demek ki doğru yere gelmişim dedim içimden.
“Amcam sık gelirdi buraya. Bende bir iki kere onunla rast gelmiştim. Oradan hatırlıyorum” yanından geçip gideceğim esnada Gökhan’la birlikte önümde durdular.
“Aşağısı çok kalabalık. Buraya gelmene müsaade ettik diye Altay Bey bizim leşimizi köpeklerin önüne atar” ikisinin de gitmeme izin vermeyecekleri belliydi.
“Çekilin önümden” sesim artık sinirli çıkıyordu.
“Olmaz” ikisi de aynı anda konuştuğunda gözlerimi devirdim.
“Siz bilirsiniz” dediğimde daha onlar ne olduğunu anlamadan yanlarından hızla geçip koşmaya başladım. Binaya yaklaşırken dışarıda bekleyen koruma yoğunluğu ile buranın doğru yer olduğunu tamamen anladım.
“Duru Hanım Allah aşkına durun” Umut ve Gökhan’ın arkamdan koştuğunu duyuyordum.
“Hayır, durmayacağım” binanın önüne çoktan gelmiştim. O sırada korumaların dikkatini çekmiş olmalıyım ki kaşlarını çatıp ellerini bellerinde duran silahlarına götürdüler.
“Sakın silahınıza yeltenmeyin. Kendileri Altay Bey’in eşi” Umut’un korumalara yönelterek söylediği cümle onların hızla ellerini önde birleştirip başlarını öne eğmelerine sebep oldu.
Hızla içeri girdiğimde etrafı kolaçan ettim. Gücün ve dokunulmazlığın simgesi gibi duran azametli binayı inceledim. Kapısından girdiğiniz anda sizi esir alan uğursuz hava adeta her bir duvarına işlemiş gibiydi.
“Duru Hanım hadi çıkalım. Altay Bey duyarsa hepimizi alnının ortasından vurur” onları duymuyordum bile. Arkamı dönüp ona yüksek sesle konuştum.
“Ya sen beni o odaya götürürsün ya da ben tek tek bütün odalara bakarım” kararlı gözlerimden pes edip eliyle sağ tarafımızdaki koridoru gösterdi. Koridorların tavanlarında belli belirsiz vızıldayan tekinsiz florasanlar eşliğinde labirent gibi yerlerden geçtik.
Umut başıyla koridorun sonundaki kapıyı gösterdiğinde parmak uçlarımdan çeneme kadar gerildim. Loş koridorun sonundaki o karanlık ve heybetli kapıya hızlı adımlarla geldiğimde göğüs kafesimi zorlayan sinirimi atamadan hızla odaya girdim.
İçerideki sigara ve puro dumanıyla birleşen, insanı nefessiz bırakan boğucu havayı soludum. Odanın ortasındaki uzunca masa dikkatimi çekti. Maun ahşabıyla yapılan masa koyu kahverengi renge sahipti. Etrafına dizili olan sandalyelerde onunla aynı renkteydi. Odanın rehavetine uyumlu karanlıkta olan sandalyelerde oturan kişilere baktım hızlı gözlerle. En son baktığım kişi ise Altay’dı. Masanın başında ayakta dikilmiş, iki elini de masanın üstüne dayamıştı. Hararetli bir konuşmanın ortasına daldığım belliydi. Herkes sus pus olmuş bir şekilde bana bakarken ben sonunda kapının önünden ayrılıp Altay’ın önüne geçtim. Oda ellerini masanın üstünden çekip yerinde doğruldu ve bana doğru döndü.
“Konuşacaklarımız var” dedim hırsla.
Yüzünü incelerken bir şey fark ettim.
Özlemiştim.
Ondan cayamayacak kadar ona bağlı olan kalbim elini çenesinin altına koyup seyre dalmıştı.
“Herkes çıksın” Altay’ın gözleri benim üstümdeyken, sözü odanın içindeki kişilereydi. Herkes emre itaat ederek ayağa kalktı ve hızla odadan çıktı.
Altay’ın yüzü tavandaki loş floresan ışığında gölgeli duruyordu. Dumanla yoğun olan odada bana doğru adımladığında omurgamdan yukarı çıkan soğukluk ile titredim.
“Sen buraya nasıl geldin?” gözleri de tıpkı sesi gibi tehlikeliydi. Tam karşımda durduğunda arkasında duran florasan ile yüzüme gölgesi düştü.
“Hangi hakla beni işimden bir hafta uzaklaştırırsın? Nasıl müdürü arayıp bunu emredersin” ellerim iki yanımda yumruk olmuş, sesim sert rüzgar gibiydi.
“Sana buraya nasıl geldin diye sordum?” tekrar aynı soruyu sormuştu. Bu sefer elmacık kemiği ve çene hattı öfkeyle keskinleşti.
“Amcam buraya gelirken bir iki kere yanında bulunmuştum. Oradan hatırladım” dediğimde iki kaşının ortasında öfkeli bir düğüm belirdi. “Oldu mu? Artık duyduğuna göre sende soruma cevap verebilirsin”
“Aklının hangi hücresiyle tehlikeli olduğunu haykıran adamın haberini yaptın?” sözleri korkmamı sağlayacak kadar netti.
“Ben işimi yapıyorum” altında kalmamak için başımı dikleştirdim.
“O işini yapıp haberini yaptığın adam diğer yeraltının grup üyelerinden biri ve en kötüsü de benim düşmanım” tehditkar konuşuyordu ama gözlerinde bir çıkmaz vardı.
“Benim yüzümden adam sana biraz daha düşman olduysa kusura bakma” diğer söylediklerinden çok o kelimesine takılmıştım.
“Ciddi ol Ölüm Çiçeği. Karım olduğunu öğrendiğinde bana olan düşmanlığıyla birlikte sana daha çok bilenecek. Adamın caniliğini göz önünde bulundurursak ne zaman ne yapacağı da belli olmaz” gözleri yüzüme kitlenirken, zihninden bir şeyleri tartıyor gibi duruyordu.
“Nasıl yani?” dedim.
“Benim kitabımda bir kadına dokunmak yoktur ama o; kadın, çocuk, yaşlı demeden hayat karartır” Ağzından çıkan her kelime adeta bir bıçak gibi saplanıyordu.
“Bu nasıl psikopat biri” sesim endişenin kırıntısını taşıyordu.
“O haberi hangi akılla paylaştın?” işlerin çıkılmaz hal aldığını onun yüzündeki ifadeden anladım.
“Ben nereden bileyim. Adamı bu kadar korkunç bilseydim en azından paylaşırken kendi ismimi vermezdim” elimi masaya dayayıp düşünceli bir ifadeye büründüm.
“Haber eline nasıl geçti?” diye sordu.
“Şimdi sen sorunca bende şüphelendim. Şirket numaramın whatsapp hattına atılan bir iddiaydı ve kimin attığını bilmiyorum. Normal kayıtlı olmayan numaraydı. Doğruluk payını yükseltecek bilgilerle atınca bende hiç sorgulamadan haberi hazırladım” kim böyle bir haberi özellikle bana atıp haberini yaptırırdı ki?
“Bu işin içinde bir bit yeniği var” elini çenesine götürüp sıvazladı.
“Şimdi ne yapacağız peki?” diye sordum.
“İşe bir hafta boyunca gitmeyeceksin. O sırada bende Cüneyt’i gözlemleteceğim. Sinirlenip gözü döndüğünde hiçbir şeyi görmeyen bir tip” dedi stresli bir şekilde.
“Ya bana bir şey yaparsa?” İster istemez gerilmiştim.
“Yapamaz. Öyle kolay değil. Bana olan düşmanlığı bana karşı uğradığı yenilgilere. Yenildiği adamın karısına dokunmaya cesaret edemeyeceğini bilir” sözleri cesaret verse de yüzü düşünceli duruyordu.
“Ne derece tehlikeli işler yaptığın şu odadan, az önceki çıkan insanlardan hatta edindiğin düşmanlardan bile anlaşılıyor” sesim hiddetli çıkmıştı zira onu düşünen yanım sinirlenmişti.
“Bu seni ilgilendirmez” Konuşurken sesine yansıyan o tını, bu durumdan duyduğu rahatsızlığı ele veriyordu.
“Neden böylesi korkunç bir işi yapıyorsun Altay?” Bu işleri bırakması için çabalamak istiyordum.
“Benim hayatıma karışıp tek bir kelime dahi etme Ölüm Çiçeği” damarıma basmak istiyor gibi konuşuyordu.
“Ama yine de bu hayattan kurtulmanı söylemeden edemeyeceğim. Hiç tekin olmayan bu işler senin sonun olur Altay” onu düşünüyordum.
“Öpüştük diye aramızda bir şey olduğunu zannetme. Seninle aramızda hiçbir şey olamaz ve olmazda” uzunca bir yolun yolcusuydum. O yol beni kendimden vazgeçirirken, üstüm başım toz içinde kalmıştı.
“Sen hayatımda gördüğüm en alçak adamsın Altay” sesim sert olsa da gözlerimdeki kırgınlığın buğusunu engelleyememiştim. Bir öyle bir böyle hallerinden çok yorulmuştum.
“Düzgün konuş” bana bir adım daha yaklaştığında bende onun gibi geriye bir adım attım. Aramızdaki mesafeye ihtiyacım vardı. Hissettiğim bu kırgınlık ile onun akımına çekilmek istemiyordum.
“Emin ol bu en üsturuplu ve düzgün konuşmam. Sen daha fazlasını hak ediyorsun” son sözümle arkama dönüp gideceğim esnada kolumdan tutup kendine çevirdi.
“Nereye?” dedi beni kendine yakınlaştırarak.
“Senden uzağa” hem kırgın hem kızgındım.
“Onun için az daha var” Altay’a bir şey olmuştu. O öpüşmemiz üzerinden ne olduysa tekrar eski soğukluğuna girmişti.
“Niye? Doruk’tan alacağın intikamın sonuna mı yaklaşıyoruz?” Bu sefer laubali bir şekilde konuşmuştum.
“Ne demeye çalışıyorsun? Sadede gel” Kaşlarının ortasında derince bir yarık oluştuğunda bu haliyle bile nasıl yakışıklı olduğunu sorguladım.
“Sizin aranızda nasıl bir mesele oldu da böyle intikam işine girdin? Ya da bu intikamın Firuzeyle bir alakası var mı diye sormak daha mantıklı olur” onunla adil bir şekilde savaşmam gerekti.
“Bu soruyu nasıl sorabilirsin?” Sorusu göğsüme titrek bir nefes bahşederken, hiç düşünmeden başımı dikleştirdim.
“Firuze nasıl öldü bana onu söyle?” Doruk’un aklımın kuytu köşelerine koyduğu soruyu ilk defa sormuştum.
“Ölüm Çiçeği!” diye bağırdı aniden. Bir anda iki kolumdan tutup beni kendine çektiğinde sarsılarak ona baktım. “Sus” dedi soluğuna eklenen sinir ile.
“Susmayacağım. Eğer bende bu işteysem her şeyi bileceğim” onu üzmek en son isteyeceğim şey bile değildi ama artık öğrenmem gerekti.
“Benim hayatımda yerin yokken bana dair bir şeyler bilmeye de hakkın yok. Benim için bir hiçsin sen” sözleri ağırdı. Geriye doğru bir adım sendelediğimde, gözlerim büyük bir kırgınlıkla ona baktı. Başımı eğdiren gerçekler, göğsümün ortasını delip geçti. O yaradan akanlar sadece Altay’a aitti. Hayalinin silinmesini, sesinin yok olmasını, içime işleyen kokusunu unutmak istedim. Git diyemedim, kal demeye de mecalim kalmadı. Cümleleri beni sönmeyen bir ateşe attı.
“Bir kere daha hatırlattığın için sağol” sesim engellemeye çalışsam da kırgın çıkmıştı. Onun yüzüne uğrayan yıkım her ikimizi de o enkazda ezdi. Konuşmak için ağzını açsa da tekrar sustu. Gözlerini yıkılan cümlelerin sarsıntısını gördüm.
Arkamı dönüp odadan çıktığımda boğazımı sıkan düğümler sesimi soluğu kesecek kadar kuvvetliydi. Burnumun ucunda hissettiğim dehşet sızı ağlamanın çok yakınlarda olduğunu söylüyordu.
“Duru iyi misin?” dedi Umut yüzümü tartarak.
“Eve gidelim mi Umut?” diyebildim sadece. Ne bu ses benim sesime aitti ne de ben kendime.
“Hemen” yanıma geçip eliyle ileriyi gösterdiğinde etraftaki insanlara bakmadan bu kasvetli yerden çıktım. Benim burada ne aradığımı, neden buraya geldiğimi sorguluyor olmalılardı.
Arabaya bindikten sonrasında ne zaman eve geldik anlamamıştım bile. Bahçenin uzun yolundan yürüyüp hızla eve girdiğimde boş evin içinde dış kapının sesi yankılandı.
“Duru Abla. Sen mi geldin?” Zeliş mutfak tarafının koridorundan çıkıp yanıma geldiğinde ona zoraki bir tebessüm sundum.
“Ben biraz bahçeye çıkacağım Zeliş” yanından geçip giderken yüzümdeki kırılmaları oda görmüş olmalıydı.
“İyi misin Duru Abla?” diye sordu yüzümü inceleyerek.
“Bilmem” yüzümdeki hüzün tebessümü ile adımlarım hızla bahçeyi bulduğunda kendi alanıma doğru ilerledim.
Salıncağa oturduğumda ayaklarımla çimenli zeminde hafifçe kendimi öne arkaya doğru hareket ettirdim. Başımı salıncağın ipine yasladığımda bugün ki olanlar zihnime doldu. Gurbet diyarlarda yalnız kalmış gibi hissediyordum. Hoş yalnızdım da.
Hava kararmış ve akşam esintisi kendini yavaştan hissettirmeye başlamıştı. Tepemde duran ağacın dallarına astığım ışıklar karanlığın ardından etrafı aydınlatmaya başlamıştı. Başımı kaldırıp onların görüntüsünü izledim.
“Duru Abla” duyduğum sesle başımı yan çevirip Zeliş’e baktım.
“Efendim”
“Üşüteceksin” dedi elindeki şalı omzumdan aşağı koyarken.
“İçimdeki yangına iyi geliyor bu esinti” omzumu yukarı kaldırıp indirdim.
“Altay Bey geldi” fısıltıyla konuştuğunda tekrar ağacın dallarını izledim.
“İlgilenmiyorum Zeliş” dedim yüreğim yana yana.
“Saatlerce balkon verandasından seni izledi ama” kalbim zincirlerinden kurtulup heyecanlandı.
“Nasıl?” Ağacı izlemek için yukarı kaldırdığım başım yüzünden gergin olan boğazım yutkunmanın etkisiyle hareket etti.
“Sen bahçeye çıktığında Altay Bey de eve gelmişti. Nerede olduğunu sordu bende bahçede olduğunu söyledim. Ondan sonrasında ise verandaya çıkıp ayakta dikilerek seni saatlerce izledi” Zeliş anlayışlı bir tebessümle bakıyordu.
“Kafamı allak bullak ediyor” Altay içinde neler yaşıyordu da ikimizi birden bir bilinmezlikte sürüklüyordu. Ne derdini açıyordu ne de çözmeye çalışıyordu.
“Altay Bey kolay şeyler yaşamadı Duru Abla” onun üzüntülü sesiyle bende üzüldüm.
“Onun hayatına dair hiçbir şey bilmiyorum” bu gerçek beni bir kere daha yaktı.
“Ben annemle bu eve ilk geldiğimde daha 9 yaşındaydım. Şimdi yirmi yaşındayım ve şu 11 senede Altay Bey için çalıştım. O daha 20 li yaşlarındayken bütün bu şanını, şöhretini kazanmış. Umut’tan duyduğum kadarıyla da bu hiç kolay olmamış” onu pür dikkat dinliyordum zira Altay hakkında bir şeyler öğrenmek isteyen yanım vardı.
“Devam et” dedim.
“Ailesiyle arasındaki bağ neredeyse tamamen kopuk. Bu kopukluk aile içinde olan olaylardan diye düşünüyorum. Dost olarak gördüğü arkadaşlarıyla bile arasında hep bir mesafe var. Kimseye körü körüne güvenmez. Kimseyle samimi olmaz” dedi.
“Peki Firuze?” Bu soru aklımı kurcalayıp duran bir sarmaşıktı.
“Duru abla. Bunu seninle konuşmam hiç doğru olmaz” Zeliş çekingen duruyordu.
“Ne olur Zeliş? Duymaya ihtiyacım var” gözlerimde ne gördü bilmiyordum ama pes ederek konuşmaya başladı.
“Açık söylemek gerekirse ben Firuze hanımı hiç sevmezdim. Yani içimde ona karşı iyi hissiyatlar yoktu. Altay Bey her ne kadar bütün çalışanlarına karşı mesafeli olsa da ben onu abim gibi görüyorum çünkü çocukluğumdan beri onun evinde büyüdüm. Bir kız abisi için en iyisini ister ya. Bende öyleydim. Altay bey en iyilerini hak ediyordu ve ben Firuze hanıma karşı hiç iyi şeyler hissetmiyordum” sözlerini seçerek konuşmaya çalışıyordu.
“Altay’la araları nasıldı peki? Yani Altay onu çok mu severdi?” bu soru iki dirhemlik nefesimi kökünden kesti. Onun başka birini nasıl sevdiğini sorup kendime acı çektirmeye çalışıyordum sanki.
“Firuze Hanım’la Altay Bey’in 3 senelik bir sevgililiği oldu diye biliyorum. O süreçte bu eve nadir gelmiştir Firuze Hanım. Altay Bey çok getirmezdi onu. Birde Altay Bey nasıl etrafındaki insanlara karşı mesafeliyse Firuze hanıma da öyleydi. Yani o sınırı aşmasına izin vermiyordu. Sarıldıklarını, el ele tutuştuklarını nadiren de olsa görmüşümdür ama Altay Bey’in sevgisinde de sanki hep bir sınır vardı” dedi uzun uzun konuşarak.
“Sınırı olan kişi evlilik teklifi eder mi Zeliş?” Altay’ın Firuze için aldığı yüzüğü hatırladım. O yüzüğün aramızda oluşturduğu kavgada ardından gelmişti.
“Evet, doğru diyorsun ama dediğim gibi Altay Bey herkese karşı bir sınır içindeydi.” dedi
“İçindeydi derken” diye sorguladım.
“Belki bu söylediklerime katılmazsın ama siz evlendikten sonra Altay Bey’in o sınırları aştığı anlar olmuştur” sözleri yağmurun altında ıslanmanın güzelliğini hissettirdi.
“Bu ne demek oluyor?” gözlerimi kısarak başımı ona doğru çevirdim.
“Aranızdaki akımı tek gören ben değilimdir ve bu Altay beyin sınırının çok dışında”
“Ben katılmıyorum” dedim önüme dönerek.
“Dediğim gibi sen katılmayabilirsin” bilmiş bir şekilde tebessüm edip başını salladı.
“Anlattıkların için teşekkür ederim Zeliş” artık olmayan şeylerle heyecanlanmak istemiyordum.
“Şey, Duru Abla” dediğinde ayaklarımla kendimi küçük hareketlerle tekrar sallamaya başladım.
“Merak etme aramızda kalacak” söylediğimle içi rahat ederek başını salladı ve arkasına dönüp eve adımladı.
Saatler sonra evdeki hareketlilik gecenin sonu olduğu için sona ermişti. Herkes uykuya geçerken bende bahçeden ayrılıp odama gitmek için merdivenlere ilerledim. Tam o sırada dışarıdan duyulan sesler ile kaşlarım çatıldı. Merdiven basamağından geri inip dış kapıyı açtığımda Altay’ı ve onun kanayan yüzünü görmeyi beklemiyordum. Arabasından inmiş eve doğru geliyordu. Üst tarafında bir şey yokken, alt tarafında bugün ki pantolonu vardı. Yüzünden kanlar akıyordu ve bundan gram etkilenmemiş gibi büyük heybetiyle eve doğru yürüyordu.
“Yardım edelim mi Altay Bey?” Umut Altay’ı peşinden takip ediyordu.
“Gerek yok” Altay eve gelene kadar gözlerimin içine baktı ve hiçbir şey söylemeden yanımdan geçerek eve girdi.
“Neler oluyor Umut?” dedim karşıma gelen Umut’a sorgular şekilde.
“Yine dövüş yerine gitmiş” Umut’ta düşünceli duruyordu.
“Neden?” diye sordum.
“Bilmiyorum” Umut dudaklarını birbirine bastırıp sıkıntılı bir nefes aldı. “Ben Altay Bey’i hiç böyle görmemiştim. Tanıdığım yıkılmaz adam gitmişte yerine başka birisi gelmiş gibi. Kendinde değil gibi davranıyor” arkama bakıp Altay’ın biraz önce çıktığı merdivenlere baktım.
“İyi geceler” deyip kapıyı kapatacakken Umut tekrar konuştu.
“Onu yalnız bırakma Duru. Ben Altay Bey’i tanıyorsam şuan hiç iyi durumda değil” hiçbir şey demeden kapıyı kapatıp dışarıyla bağlantıyı kestim. Arkamı dönüp merdivenleri çıktığımda odama ilerledim. Altay’ın odasının önünden geçecekken heyecanlanan kalbimle dayanamayıp açık kapıya başımı çevirip içeri baktım.
Yatağın başlığına yaslanmış başını geriye yaslamıştı. Gözleri kapalıydı. Yürüdüğüm ateşin beni yaktığını bilsem de hissettiğim güçlü duygular beni istila etti. Odama gidip hiç düşünmeden ilk yardım kutusunu elime aldım ve tekrar Altay’ın odasına gittim. İçeri girip kapıyı kapattığımda yanına giderek yatağın boş kısmına oturdum.
“Neden geldin?” diye konuştu bir anda. Gözleri hala kapalıydı.
“Buda benim borcumun karşılığı” buz gibi sesimle yüzündeki kanları temizlerken konuştum. Kalbim onun için acıyla kıvrıldı.
“Kalbini kıran adama pansuman mı yapacaksın?” sesi boğuk çıkıyordu.
“Bu sefer ne diye dövüştün?” dedim konuyu değiştirerek.
“Bilinmezliklerime, zihnimi karmakarışık edenlere” gözlerini açıp hala başı yaslıyken bana baktı. Yine kendini bilerek dövdürdüğü belliydi. O gün bana vuran adamı yerle bir ederken şahit olduğum Altay kolay kolay dövüşte mağlubiyet yaşayacak biri değildi. Tıpkı o gün gibi bu sefer de kendini bilerek dövdürmüştü.
“Çare bulabildin mi bari?” diye sordum dudağının kenarını temizlerken.
Bir anda sırtını yatak başlığından kaldırıp yönünü bana doğru döndü. Şimdi bacaklarımız birbirine temas ederken yüz yüze bakıyorduk. Bakışlarımı çekip işime odaklandığımda bir yanımda ondan cevabını bekliyordu.
“Bulamadım. Kaybolup gittim” sesi sanki çaresiz çıkıyordu. Elini kaldırıp gözümün önündeki saçı kulağımın arkasına verdi. Bunu hep yapıyordum. Fark etmemiştim ama alışmıştım.
“İşim bitti” dedim gözlerine saplanan gözlerimi zorla kopararak. Elimdeki malzemeleri kutuya koyup kalkmaya yelteneceğim esnada kolumdan tutup beni durdurdu.
“Biraz burada dur. Çok az” gözleri sanki kalmam için yalvarıyordu.
“Duramam” gözümle kolumu tutan eline baktım.
“Sadece biraz dur” sanki buna çok ihtiyacı varmış gibi bakıyordu. Uzun uzun yüzüne baktım. Ne yapacağımı bilemeyen kararsızlığım vardı.
“Çok az” dedim yine ona yenilen yanımla. Bir anda, hiç beklemediğim anda tuttuğu kolumdan beni çekip yatağa oturttu. Elimdeki kutu yere düşerken ben şaşkınlığın etkisiyle gözlerimi sonuna kadar açıp yanına düştüm.
“Ne yapıyorsun?” dedim uzaklardan koşa koşa gelen ruhumun heyecanıyla.
“Uyumam gerek” dedi beni kollarıyla sarıp sarmalarken.
“Uyu o zaman. Neden beni çekiyorsun yanına?” dedim.
“Susta uyuyayım” beni biraz daha kollarının arasında sıkarak söyledi bunu. Başını göğsüme yaslayıp burnunu açıkta kalan tenime sürttü.
“İyi uyu” dedim trip atar gibi konuşarak.
“Şarkı söylemeyi çok mu seviyorsun?” Konuyu değiştirerek bu sefer kısık sesiyle konuştu.
“Severim” vücudumdaki gerginlik yavaş yavaş gidiyor gibiydi.
“Belli” sesinde eğlenir bir ton vardı.
“Nereden belli?” başımı eğip önümdeki saçına baktım.
“Her sabah işe gitmek için hazırlanırken söylediğin şarkıları duyuyorum” kollarını karnıma biraz daha sardı.
“Ses geliyor muydu ki?” Yanaklarım utançla kızarırken onun dudağının kenarında varla yok arası bir tebessüm belirdi.
“Tekrar söylesene” sesi sakinlemişti.
“Ne?” burnum onun saçlarının kıyısında dolanırken kokusu içime işliyordu. Bugün kokusunu, sesini unutsam dediğim adam yine içime karışmaya başlamıştı.
“Şarkı söylesene” dedi.
“İstemiy-“ sözümü tamamlayamadan kesti.
“Ölüm Çiçeği. Hadi” kelimeleri ağzından emirle değil de rica eder gibi çıkmıştı. Sanki şarkı söylememi gerçekten istiyor gibiydi.
“İyi tamam” dedikten sonra boğazımı temizleyip söyleyeceğim şarkıyı zihnimden geçirdim.
Bunca yıl sen
Yaprak gibi dökül kadehe
Uyku gibi dökül gözümden
Su gibi yaşa, kar gibi yağ
Dağ gibi kaç benden
Şarkının bu kısmı göğsümü sıkıştırdı. Tam o anda Altay’da vücudumu sardığı kollarını daha çok sıkıp beni kendine hapsetti.
“Dağ gibi kaç benden Ölüm Çiçeği. İzini kaybettir” sesi uykuyla uyanıklık arasında bir yerdeydi. Tıpkı benim gibi.
Sözlerinin aksine kolları beni göğsüne daha çok çektiğinde başımı boynundan kaldırıp yüzüne baktım. Seyir zevki veren çenesi, dudakları, hafif kirli sakalları gözümün önündeydi.
“Kaçmalıyım değil mi?” ümitsiz vaka gibi konuşmuştum. Gerçekten de öyleydim. Ben artık kaçabilecek dermanı yüreğimde bulamıyordum.
“Kaç. Sana zarar vermeden kaç” artık kelimeleri anlaşılmıyor bölük pörçük çıkıyordu. Rahat alıp verdiği nefesi göğsünü kaldırırken, yüzündeki fırtınası dinginleşmişti.
“Keşke kaçabilsem. Beni her seferinde kırıp döküyorsun ama ben senden kaçamıyorum”
Bu itirafı kendime bile kolay edememiştim. Yavaşça kolları arasından sıyrıldığımda onun yüzünü son bir kez inceledim. Arkamı dönüp odama giderken ondan ayrıldığım için içimde bir boşluk hissettim.

****
Yatağa yattığımda yüzümdeki tebessüm Altay içindi. Aşkın mevsimini göğsümün pınarlarında hissediyordum. Gönlümün alışmak üzere olduğu bu his beni telaşlı bir heyecanın içine atıyordu. Pansumanını yaptığım günden itibaren bana soğuk yapmamıştı. Yakınımda da değildi uzağımda da.
Cüneyt Korgan yüzünden bir hafta işe gidememiş, hatta dışarı bile çıkamamıştım. O süreçte Altay da evden çalışmıştı. Ben bir koltukta kitap okuyup, resim çizerken o, yemek masasında işini yapmıştı. Çalışma odası da vardı ama aşağıda çalışmanın daha rahat olduğunu söyleyip bulunduğum büyük salonda çalışmaya başlamıştı.
Cüneyt Korgan meselesinde ise Altay bir tehdit olmadığını söylemişti. Umut’la konuşurlarken kulak misafiri olduğumda ise adamın çok öfkeli olduğunu ve emniyette kendini aklamaya çalıştığını duymuştum. Korkmamam için söylememişti. Bu mevzuları bitirdiğinde bana bir şey yapıp yapmayacağını bilmiyorduk.
Gözlerim bu düşüncelerin arasında ne zaman karanlığa kavuşmuştu bilmiyordum. Kuş olup göklerde uçan ruhum bir anda karanlık bulutların arasında kaybolmuş gibi sıkışmaya başladı. Gözümün önüne gelen görsel korkunç anılara aitti. Neredeyse her gece bu kabusu görüyordum ve bu gecede beni pençelerine hapis etmişti. Yüzleri maskeli adamların ellerindeki silahları bana doğrulttukları anda saplanıp kaldım. Ben silahın patlamasını beklerken, silahlar bir anda başka bir yere çevrildi. Başımı çevirip o yöne baktığımda Altay’ı gördüm. Uzaklarda, bir ağacın altında dikiliyordu. Sakinliği üzerine işlemişken, gözleri benim üstümdeydi.
Yüzünde ince bir sakinlik dolanıyordu. Adamların namluya basmak üzere olduğunu gördüğümde çığlığım göğsümde çınladı. Adımlarımı hızla ona atmaya çalışıyordum ama görünmez bir el sanki beni ayaklarımdan tutup yere düşürüyordu. Ayağa kalkıp koşmaya her çabaladığım anda tekrar yere düşüyordum. Üstüme çullanan o andan kurtulmaya çalıştıkça sanki daha çok kapılıyordum.
“Duru, kendine gel” rüyamın içinde bir ses duydum. Bu ses Altay’a aitti. Ağacın altında dikilen Altay’a gözlerimden süzülen yaşlarla bakıyordum ve konuşan o değildi. Sanki başka bir yerden kulaklarıma sesi geliyordu.
“Çık artık şu s*ktiğimin kabusundan” bu sefer vücudumun sarsıldığını hissettim.
Bu beni kendime getirmeye yetmişti. Kabusla gerçeklik arasındaki ince çizgiden ayrılıp gözlerimi hızla açtım. Gördüğüm ilk yüz Altay’a aitti. Kabus olduğunu anlamanın rahatlığıyla derin bir nefes verdim. O an hiç düşünmeden yaptığım şey dudaklarımdan kaçan hıçkırık ile Altay’ın boynuna sarılmak oldu. Onun elleri hala kollarımdan tutarken, benim kollarım boynuna sarılmıştı.
“Ne gördün rüyanda da böyle oldun?” elleri bu sefer sırtımdaki yerini bulduğunda, yanı başımda olduğu için belki de ilk defa şükrettim. Nefes nefese kalmış şekilde konuşamadan sakinleşmeye çalışıyordum. Terden saçlarım yüzüme yapışmıştı. Yanaklarımda hissettiğim sıcaklıksa gözyaşlarıma ait olmalıydı.
“Çok kötü bir kabustu” dedim hala boynuna sarılırken.
“Kabuslara ehemmiyet verirsen seni ele geçirirler” dediğinde başımı boynundan geriye çektim.
“Ne yapacağım peki?” yakınımda duran yüzünü inceledim. Sorduğum soru kabusu unutmak istediğim içindi.
“Düşünmeyeceksin. Onun üstüne gideceksin” elleri sırtımda yüzü yüzüme yakındı. Gözlerim aşağı kaydığında onun üst tarafının çıplak olduğunu gördüm. Altında duran eşofman ile uykudan uyanıp yataktan kalktığı gibi geldiğini anlamıştım. Belki de onu ilk defa takım elbisesiz görüyordum.
“Gerçek olsa perişan olacağımı anladığım bir kabusu düşünmeden edemem ki” dedim yorgunca. Bir kabus içimdeki saklanan gerçekleri meydana çıkarmıştı.
“Ne gördün?” sorusu beni afallattı.
“Hiç tahmin etmeyeceğim şekilde kendimden bile çok düşündüğüm birisi ölecekti” bana ne olduğunu bilmeye ihtiyacım vardı. Gerçekten Altay’a karşı bir şeyler mi hissediyordum? Gerçekten göğsüme onu nakış nakış işlemiş miydim?
“Kimmiş o kişi?” Başını hafif yana eğip yüzümü gergince inceledi.
“Boşver” utanarak ellerimi boynundan çözdüm ve geriye çekildim.
“Gerçi Okan olduğu belli. Sormama gerek yok” kendinden emin bir şekilde konuştuğunda yataktan doğrulup kapıya doğru yürüdü. “Hadi uyu” dedi sesindeki duvar ile.
“Altay” dedim güçsüzce. Okan cevabına karşılık verip ortamı germek istemiyordum. Daha içimdeki gerçekleri ben zor kabullenmişken, onunla bunun muhaveresine giremezdim. “Gitmesen olur mu? Kendimi iyi hissetmiyorum” dışarıdan vuran ay ışığında parlayan heybetli sırtına bakıyordum.
Gördüğüm kabustan sonra gözümün önünden ayrılmasını istemeyen yanıma engel olmadım. Yerinde öylece dikilmiş, gidip gitmemekte kararsız gibi duruyordu. Başını yana çevirip omzundan geriye bana baktı. Şimdi ayağa kalkıp onun yıkılmaz heybetine arkadan sarılmak istedim. Hala bir yerlerde varlığını hissettiren korkumu yok etmek için onu bütün ruhumla hissetmek istedim.
“10 dakika” dedi omzunun üstünden başını bana çevirerek. Yüzünün görünen kısmı ay ışığında aydınlandı.
“10 dakika” dedim yastığa gömülü başımı sallayarak. Bana dönüp yatağın yanına geldiğinde, komodinin üstünde duran ve ne ara açtığını anlamadığım abajuru kapattı. Tekrar yerinde doğrulduğunda, kollarını göğsünde birleştirip beklemeye başladı.
“Öyle orada mı dikileceksin?” uykunun vermiş olduğu mahmurlukla gülümseyerek konuştum.
“Sıkıntı mı var?” dedi başını dikleştirerek.
“Karanlıkta tıpkı ölüm meleği gibi duruyorsun. Böyle nasıl uykuya dalmamı bekliyorsun ki?” sessiz gülüşümle Altay’ın yüzündeki gerginliğin bir an kırıldığını gördüm.
“Kay kenara” dedi bir anda. Ne dediğini anlamasam da yatakta yana doğru kaydığımda bir anda yanıma oturdu. Sırtını yatak başlığına yaslayıp, ayaklarını ileriye uzattı.
“Ayakta dikilme dedim de yatağa da otur demedim” kelimelerimin aksine yüzümdeki huzur ile onun yüzünü izlemeye başladım.
“Sandalye tepesinde refakat edeceğimi mi düşündün?” başını yatak başlığına yaslayıp gözlerini kapattığında, adem elması biraz daha meydana çıktı. Adem elmasının gerginliği gözümün önüne serildiğinde panikle çırpınan kalbimin üstüne elimi koymamak için çabaladım.
“Hayır da, mahremiyet alanı diye bir şey var” üstümdeki pikeye sarılıp yana doğru döndüm. Yönüm ona doğru dönükken başımı çevirip yüzüne baktım.
“Benimle öpüşen Duru mu diyor bunu?” hiç beklemediğim anda, hiç beklemediğim karşılıkla söylediği cümle gözlerimi sonuna kadar açmama sebep oldu. Hissettiğim utançla pikeyi yüzüme kadar kaldırıp bağırdım.
“Ya” dedim sinirle. “Böyle bir anda mı söylenir” sesim pikenin içinde boğuk çıkmıştı.
“Taksit taksit mi söyleseydim?” sesindeki eğlenir tını beni daha da utandırdı. Pikeyi gözlerime kadar indirip ona baktığımda kollarını göğsünde birleştirmiş bir şekilde başı hala yatak başlığına yaslıyken bana baktığını gördüm. İflah olmaz biriymişim gibi başını iki yana salladı ve başını eski yerine yaslayarak gözlerini kapattı.
Kapalı gözlerinden aldığım cesaretle çıplak göğsünü incelemeye başladım. Etkilenilmeyecek gibi değildi. Tam da kendisine yakışır bir vücuda sahipti. Geniş omuzları, her nefesinde ritmik bir ahenkle yükselip alçalıyordu. Sanki bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibi kusursuz, bir o kadar da erişilmez duruyordu.
“Hem öpücüğü ilk başlatan da sendin ben değilim” kendimi savunmam lazımdı.
“Karşılık verende sendin” gözlerini açıp başını bana doğru eğdiğinde gözlerim hariç yüzüm hala pikenin altında duruyordu.
“Bir anlık bir şeydi” dedim gözlerimi kaçırarak.
“Gerçekten öyle miydi?” vücudunu yatak başlığından kaldırıp bana doğru eğilmeye başladı.
“Ne demek istiyorsun?” her yaklaştığı mesafede ben biraz daha yatağa gömülüyordum.
“Sıradan bir öpücük müydü yoksa kendini kaybettiğin yakıcı anlar mıydı?” Altay’ı ilk defa böyle konuşurken görüyordum. Beni suya muhtaç bırakmak isteyen yakıcı yakınlığını izlerken elini kaldırdı ve sadece gözlerimin açıkta kaldığı pikeyi yavaşça çekmeye başladı. Örtü yüzümden kayıp giderken, Altay açılan yerleri teker teker izlemeye başladı.
“Senin için neydi?” Cevap vermekten çekindiğim için aynı soruyu ona yönelttim.
“Ben değil sen cevap vereceksin” Altay’ın kapalı kutu hallerine alışmaya başlamıştım.
“İlk önce sen cevap ver Altay Karen. Bu öpücük senin için unutulması gerekilen bir öpücük müydü? Yoksa farklı gerçeklere sahip bir öpücük mü?” Son sorum kısık sesimle çıkmıştı. Duyacağım cevaptan korkuyordum.
“Her anını plan üstüne kuran beni alt üst eden yasak bir zehirdi” sözlerinin ardından çıkan nefesi yüzüme çarptı. Onun vücudu her bana yaklaştığında buz kutuplarında güneş açmış gibi yanıyordum. Artık tamamen yüzümün yakınındaydı. Nefeslerimiz birbirine değiyorken, yine birbirimize çekilmiştik.
“Ama dudaklarıma yayılan o zehiri bile isteye içtim” gözleri dudaklarıma kaydığında beni titreten bakışlarıyla karşı karşıya geldim. Aklımı başımdan alacak gözlerindeki karanlık beni sonu olmayan yollara çekti. Hissettiğim bu yoğunluk, bedenimin her hücresini alevden bir zırh gibi sarıyor; beni hem yok ediyor hem de yeniden doğuruyordu.
“Kafamı karıştırıyorsun” Sesim de tıpkı gözlerim gibi onun varlığıyla sersemlemiş, tatlı bir mahmurluğa bürünmüştü.
“Senin benim kafamı karıştırmana ne diyeceğiz?” Altay’a ne olmuştu böyle? Bir anda çok değişmiş ve beni şaşırtacak şekilde konuşmaya başlamıştı.
“Ne yaptım da kafanı karıştırdım ki?” ömrümün yalnız başına geçip giden sayfalarındaki boşluklar artık dolmak mı istiyordu?
“Bu dudakların…” Sesindeki o tok, erkeksi tını, içimde tarifi imkansız bir hissi uyandırdı. Parmağını kaldırıp dudaklarımın üstüne koyduğunda vücudum titredi. “Bu nefesin” bir anlık nefesini içine çektiğini hissettim. “Bu çillerin, bu gözlerin” dedi bu sefer parmağının tersini yanağımdan yukarı kaydırarak.
“Altay” dedim sesimdeki titreme ile. Tek diyebildiğim bu olmuştu.
“En önemlisi de bu ok gibi saplanan kıvrımlı kirpiklerin” ona seslenmemi duymamış gibi konuşmaya devam etti. Parmağının tersi uzun kirpiklerime dokunduğunda yukarı doğru okşadığını hissettim. “Bütün bunlar benim aklımı karıştırıyor Ölüm Çiçeği. Ne yapacağız şimdi bu çıkmaz sokakta söylesene?” ilk defa cevabını bilmediği soruların içinde olduğunu gördüm.
“Dinlensek, soluklansak, dertleşsek o çıkmaz sokağın kaldırım taşında, olmaz mı?” başımı hafifçe yana eğip kaşlarımı büzerek konuştuğumda büyük manaların derin bakışlarıyla beni izledi.
“Tepemizde yüzünün her bir zerresini aydınlatan sokak lambası” dedi derinden.
“O ışığın altındaysa kaderin çizgisini belirleyeceğimiz bir ömrün ilk saatleri” dedim sözlerinin devamını getirerek. Birbirimizi izlerken bu cümleleri kurmak sanki o an, orada bulunuyormuşuz gibi bir his verdi.
Farkına vardığım muhtemel bir gerçeklik vardı. Onu kaybetmekten korkmaya başlamıştım. Gönlümün kapısını çekinerek açtığımdan anca haberim olduğu bu adama sıkı sıkıya sarılıp hiç kopmak istemiyordum.
“Kim bilir belki de o kaderin bizim için hiç bilemeyeceğimiz planları vardır” dedi.
Yüzünün her detayında kaybolurken, çehresini ezberlemek isteyen derin hislerle dolduğumu anladım. Onun gözleri de bir mahkumun özlemle baktığı özgürlüğüne bakar gibi dolandı yüzümde. Sakladığı bir şeyler varmış gibi hisseden yanımın yanında onun kaşları yavaşça çatılmaya başladı. Düşüncelerinde kaybolduğu şeyler neydi de bir anda yüzü değişmişti hiçbir zaman anlamayacaktım?
Yenemediği savaşın esirliğinden kurtulup bir anda üstümden yana doğru geçerek tekrar eski halini aldı. Bu konuşmalar ikimize de ağır gelmişti ve nasıl bu duruma geldiğimize şaşırdığımız her halimizden belliydi.
“Hadi uyu da dinlen” dedi bana bakarak.
Sessizliğimiz; ikimizin ortasında hayat bulan bir şarkının en güzel mısralarını söylüyordu. Konuşmadan, biraz önceki konuştuklarımızı düşündük kendi cephemizde. Kaç zaman dilimi geçmişti bilmiyordum ama artık gözlerim uykunun kollarına kapılmıştı. Yanı başımda durduğunu elimin kenarına değen kolundan hissediyordum ve bu beni bunaltan kabusların değil de güzel rüyaların içinde mutlu etmişti.
Sabah olup alarm sesiyle birlikte gözlerime güneş ışınları vurduğunda, yüzümü ovuşturup kirpiklerimi araladım. Gözlerim aydınlığa alışırken, zihnim dün geceyi idrak etti. Altay’ın yanımda olduğunu hatırlayıp hızla başımı çevirerek yan tarafıma baktım. Yüzümdeki heyecanlı pırıltılar Altay’ın yokluğuyla sönmüştü. Dün gece onca şeyi konuşmamıza rağmen yine onu yanımda görememiştim. Çekip gitmesinden, yanımda durmamasından ne anlamam gerekti.
Ayağa kalktım ve isteksiz bir şekilde üstümü giyinerek eşyalarımı elime alıp odadan çıktım. Merdivenleri aşağıya inip büyük salona girdiğimde masanın ucunda oturan Altay’ı gördüm. Başı önündeki tabağa eğik kahvaltısını yapıyordu.
“Günaydın Duru bla” Zeliş yüzündeki samimiyetle gülümsediğinde, düz bakışlarıyla kahvaltısını yapan Altay ona yan gözle baktı. Zeliş’te bu bakışı fark etmiş olmalı ki yüzünü düşürüp telaşla lafını düzeltti.
“Çok özür dilerim Duru Hanım” dedi mahcupça.
“Günaydın Zelişcim. Sen bana Duru Aabla demeye devam et. Benim için böylesi daha iyi” bu yaklaşımım onun yüzünde tebessüm oluşturdu.
“Size çay doldurmamı ister misiniz?” dedi elindeki demliği göstererek.
“Çok iyi olur” masanın diğer bir ucundaki sandalyeye oturdum. Altay ben geldiğimde kafasını kaldırıp bir kere baştan aşağı incelemiş ve daha sonrasında bir daha bakmamıştı.
Zeliş çayımı doldurup yanımızdan ayrıldığında artık koskoca salonda yalnızdık.
“Çalışanlarla arkadaşlık kurma. Onlar senin emirlerini yerine getirmek için var” sesini ilk defa duymuştum ve yine emir vermişti.
“Ben ne yapacağımı bilecek yaştayım Altay. Senin aksine ben insanlarla bağ kuran, muhabbet eden biriyim. Bunu sende yapabilirsin. Onlar çalışanın diye ezmeye ya da yüksekten bakmaya hakkın yok” çay fincanını elime aldığımda o başını kaldırıp bana baktı.
“Ben kimseyi ezip hor görmem. Bulunduğum konumun yüksekliğinden de hiçbir zaman övünmemişimdir. Kimseyle muhabbetin sınırını aşmamayı öğrenen yanım herkese aynı çizgiyi çekiyor” sesi yaşanmışlıklarla çıkmıştı.
“Hayat ruhsuzca yaşamak için çok kısa Altay. Emin ol sevdiğin insanlarla eğlenmek, yaşamak, gezmek ve dolaşmak hatta en basitinden oturup sohbet etmek bile çok değerli. Umarım kıymetini bir gün anlarsın” onun içinde doğmayan güneşin bıraktığı çoraklığı gördüm.
“Nereye hazırlandın böyle?” Kaçtığı konularda yaptığı gibi duymamazlıktan geliyordu.
“İşe” dedim.
“Dışarısı hala güvenli değil. Bir müddet evde kal” kaşlarını çatıp kızar gibi konuştuğunda arsız gönlüm hızla atmaya başladı.
“Zaten yeterince işimi aksatıyorum daha fazla gitmemezlik yapamam. Hem eminim sen etrafıma koruma koyarsın” dedim kendimden emin bir bakışla.
“Ben Yazgın’ı arar izin işini hallederim” Yazgın diye bahsettiği kişi çalıştığım haber kanalının sahibiydi ve ben gözlerimi sonuna kadar açmaya engel olamamıştım.
“Saçmalama. Sıradan bir editör için kanalın sahibi aranır mı?”
“Sen sıradan bir editör değilsin. Altay Karen’in karısıysan sana açılacak kapıların sınırı olmaz” sözleri beni yutkundurdu. Akrep yelkovana kavuşmak için çabalarken, gözlerim Altay’ın gözlerine tutundu. Sesi düz ve ruhsuz çıksa da sözleri ruhumda çiçekler açtırıyordu.
“Senin adın ya da gücünü istemiyorum Altay. Arkamdan kocası sayesinde olmuştur diyebilecekleri tek bir kelime bile duymayacağım” yollarımız normal bir sevgi çerçevesinde buluşmamış olabilirdi ama bu muhabbet ruhumun siyahlığına beyazlık katmaya başlamıştı.
“O zaman iş yerini kendin ara ve gelemeyeceğini söyle” gitmemem için ısrarcı olmasına gözlerimi tatlı bir sakinlikle devirdim.
“Gideceğim ve buna engel olamayacaksın” gözlerimi net bir şekilde gözlerine diktim.
“Bir kerede sözümü dinle” sesi pes etmiş gibi çıkıyordu. Masanın üstünde duran peçeteyi alıp ağzını sildiğinde ayağa kalkmıştı. Gideceğini anladığımda sormak istediklerimi konuşamamanın rahatsızlığıyla kıpırdandım.
Veda bile etmeden yanımdan geçip gittiğinde dış kapının sesini duydum. İçimdeki huzursuzluğun sebebini soramazsam kafama takacağımı biliyordum. Bir anlık kararla ayağa kalkıp elime çantamı aldım ve hızla dış kapıya yöneldim. Arabasına doğru gidişini izlerken seslendim.
“Altay” adımları yerinde durduğunda bana doğru döndü.
“Ne oldu?” dedi cevabımı bekleyerek. Ona doğru ilerleyip karşısında durdum. Evin etrafına dağılan korumalar bize konuşmak için alan açmıştı.
“Dün gece hakkında konuşmayacak mıyız?” Yüzünü inceledim derince.
“Ne olmasını istiyorsun?” üstü kapalı cevaplardan yorulmuştum.
“Buna ben mi karar vereceğim?”
“Sen karar verdiğinde her şey ona göre şekillenecek Ölüm Çiçeği” karşımda dik duruşuyla omuzlarını gerdirdiğinde, dudaklarımı ıslatıp yutkundum.
“Ne karar vermemi istersin peki?” onun kaçamaklığına aynı cevapla karşılık veriyordum.
“Birlikte kül olmaya razıysan gel yanı başıma. Sen gülsün bense gülün dikenini ellerine batmasını umursamadan yok edebilecek cellat. Böylesi çıkmaz yollarla dolu yola evet dersen gölgen kadar yakınındayım” bu sözlerinin her birini kaybetmemek için ruhuma kazıdım.
Cevabımı şimdi vermeyeceğimi bildiği için karşımdan çekilip arabasına doğru ilerledi. O an aklıma takılan soruyu sormak isteyen yanımı dinleyip arkasından ona bağırdım.
“Bana neden Ölüm Çiçeği diyorsun Altay? Neden ismimle seslenmiyorsun?” bu soru hayatlarımızı birleştirdiğimizden beri merak ettiğim bir gerçekti. Adımları sorumla beraber yerinde kaldığında, arkasına dönüp bana bakmadı.
“Her söylenenin bir manası vardır. Sen benim karşıma öyle bir anda çıktın ki bu isimden başkası sana olmazdı” daha fazla soru istemeyen yanıyla hızlı adımlarını atıp arabaya ulaştı. Bu sefer sürücü koltuğunda korumalardan biri değil kendisi vardı. Onun gidişini izlerken göğsümde yeşeren bir müziğin mısraları çiçekler açtı.
Hiç yola gelmez ah şu kalbim
Kim bilir kaç yaprak dökecek
Rüzgarına yenik düşecek
Onun arabası büyük demir kapıdan çıkmak üzereyken bahçede bir şey dikkatimi çekti. Dikkat çekmeyecek gibi değildi. Karşımda duran şey benim arabamın aynısıydı. Modelinden rengine kadar aynıydı ve yeniydi.
“Umut” dedim arabaya doğru ilerlerken.
“Buyurun Duru Hanım” dedi sesimi duyup yanıma gelerek.
“Bu arabada neyin nesi?” şakınca arabayı inceliyordum.
“Altay Bey’in emri ile sizin için alındı” yanımda durup ellerini önünde birleştirdi.
“Benim için mi?” şaşkın bakışlarım Umut’u buldu.
“Arabanız artık kullanılamayacak durumdaydı. Altay Bey’de aynısından almamızı emretti. Buda anahtarınız” Umut cebinden çıkarttığı anahtarı elime bıraktığında, başımı çevirip Altay’ın aynı yerde duran arabasına baktım.
Hala açılan demir kapının önünde durmuş, hareket etmiyordu. Tebessüm edip başımı bir kere salladığımda sanki bunu görmüş gibi arabayı hareket ettirmiş ve bakış açımızdan çıkmıştı. Demir kapı kayarak kapanırken ben yüzümdeki tebessümü silemeden hala aynı yeri izliyordum.
“Umarım içinize sinmiştir” Umut’un sesi ile kendime gelip ona döndüm.
“Yani kabul etmekle etmemek arasındayım ama ne yalan söyleyeyim mutlu oldum” içimdekileri söylemekten çekinmedim.
“Bu araba sizin hakkınız. Aslında o günün hemen ardından bu araba alındı ama size vermek bir türlü nasip olmadı” dedi. Öğrendiğim şeyle şaşkın bir mutluluk içinde başımı sallayıp eve doğru gideceğim esnada aklıma gelen şeyle yerimde durdum.
“Bu arada” dedim arkamı dönerek. “Bir daha bana Duru Hanım dersen seninle konuşmayacağım Umut” net cümlemin ardından bunu beklemediğini gösteren mimikleriyle kaşlarını havaya kaldırdı.
“Ama Duru Hanı-“ sözünü yarıda kestim.
“Söylediğimde kararlıyım” dedim meydan okuyan gözlerimle. Bir müddet sessizce bekledi. Kararsız bir şekilde ağzını açıp konuşacakken tekrar sustu. “Hem sen ne güzel ismimle seslenmeye başlamıştın. Yine niye resmiyeti kattın ki aramıza?” Umut benim için bir kardeş gibiydi. Onunla aramızdaki muhabbeti çok seviyordum ve resmi olmak istemiyordum.
“Tamam” dedi pes edip tebessüm ederek. “Altay Bey’in olmadığı yerlerde Duru diyeceğim” başını salladığında bende tebessüm ettim.
“Emin ol bu beni daha çok mutlu eder” dedim ve onunla vedalaşıp arabaya oturdum. Elimdeki anahtarı tebessümle incelerken çantamı yan koltuğa koydum ve işe gitmek için bahçeden çıktım.

****
Heyecanım içimi sarıp sarmaladığında, terleyen avuç içlerimi kıyafetime sürttüm. Günlerce Altay’dan kaçmıştım. Ona vereceğim cevabı içimde tartıp, biçerken görmemeye çalışıp emin olmak istemiştim. Gerçekten onunla olmak istiyor muydum? Gerçekten ona güveniyor muydum? Bunun cevabı sonunda kalbimin sayfalarına satır satır yazılmıştı.
Düşeceksem de kalkacaksam da onunla olmak istiyordum. Onsuz olmayı kabul etmenin kolay olmadığını anlamıştım. Şimdi ise adımlarımı evin içine atıp salona girdim. Burada olmadığını gördüğümde mutfak tarafına gittim.
“Kolay gelsin Halime abla” yemek yapan Halime ablanın dikkatini çekmiştim.
“Ay sen mi geldin Duru kızım” dedi arkasına dönerek. “Yemek yapıyordum duymamışım geldiğini”
“Ben kendim girdim sıkıntı yok” tebessümle konuştuğumda kalbimin hızı hala azalmamıştı.
“Altay gelmiş arabası burada. Nerede biliyor musun?” Bir an önce onunla konuşup cevabımı vermek istiyordum.
“Yukarı odasına çıkmıştı kızım” dediğinde ona veda edip hızla mutfaktan çıktım. Merdivenleri ikişer ikişer çıkarken bütün vücudum heyecandan titremeye başlamıştı. Odasının kapısını tıklatsam da içeriden ses gelmiyordu. Son bir kez daha tıklattıktan sonra içeri girdim. Odasında değildi. Banyodan gelen sesleri duyduğumda duş aldığını anladım. Onun duştan çıkmasını beklemek için geriye çekilip gidecektim ki gözüm bir şeye takıldı.
Banyonun yanındaki o odanın kapısı açıktı. Altay’ın bu odaya baktığımdaki verdiği tepkiyi hatırladım. Bu odaya kesinlikle girmemi istemeyen kelimeleri zihnime doldu. Kapısı sonuna kadar açıktı ve içeriden sızan kırmızı loş ışık girmem gerektiğini söylüyordu. Hiç düşünmeden adımlarımı o odaya attığımda gördüğüm görüntü yerimde sendelememe sebep oldu.
İplere asılı olan fotoğraflarda sadece iki kişi vardı. Birisi Altay’dı diğerinin ise Firuze olduğundan emindim. Adımları yaklaştırıp fotoğrafları incelemeye başladım. Elim benim haberim olmadan acıyan kalbimin üstünü bulduğunda gözümden bir damla yaş düştü.
Onu unutamadığını bu odaya girdiğimde anlamıştım. Bütün fotoğrafları iplere dizili bir şekilde duruyordu. Masanın üstünde duran bir iki hediyede onların anısı olduğunu haykırıyordu. Zaman izlerini de silmemişti. Altay buna müsaade etmemişti. Bana yanında olmamı teklifi eden adam eski sevgilisinin fotoğraflarını ve hediyelerini odasında saklıyordu.
Firuze’yi incelediğimde dudağımı kemirdiğimden habersizdim. Çok güzel kadındı. Sarışın, mavi gözlere sahip, berrak bir güzelliğe sahipti. Fotoğrafların önünde ilerlerken Altay’a olan hislerimden utandım. Altay çoğu fotoğrafta varla yok arası bir tebessümdeydi ama yüzünde belli olan bir huzur vardı. Çoğu pozda Firuze’nin omzuna kolunu atmış, onu kendisine çekmişti. Firuze ise hafif tebessümle asilce gülümsüyordu. İkisinin gülüşü bile birbirine benziyordu. Her fotoğrafta tebessümleri varla yok arasıydı.
Bir anda kendimi kıyasladım onunla. Ben onun aksine kıpır kıpır, her daim otuz iki diş sırıtan biriydim.
Ölen birini kıskanmış olamazdım. Bu kadar Altay’a bağlanmış olamazdım.
Geriye doğru adım atıp nefessiz kalmış gibi odadan koşar adım çıktım. Tam o anda da banyo kapısı açıldı. Altay beni o odadan çıkarken gördü. Bir arkamdaki odaya bir bana baktı. Yüzünde oluşan alabora, gözlerindeki karanlıkta yankılandı. Adımlarını hızla bana attığında artık ruhsuz gibiydim.
“Sen hangi hakla bu odaya girersin” beni kolumdan tutup kenara çektiğinde hiçbir kelime söylemeden tuttuğu koluma baktım. Dermanım yoktu. Ne konuşmaya ne de canımı acıttığı kolumu çekmeye dermanım kalmamıştı.
Derdimin içinde bana derman olduğunu düşündüğüm adam meğer bana dert olmaya gelmişti.
Devam Edecek…

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

268okunma 20beğeni 7yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18