MANEVRA kitap kapağı

41. bölüm / 42

MANEVRA

41. Bölüm (FİNAL)

Vaveyla Yazarı: Vaniliss 🌙

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 42Şu an: 41. Bölüm (FİNAL)

Selam şekerlerim yeni bölüm geldi.

Bir serinin sonuna geldik.🥰

Not: Final bölümünden sonra bir tane özel bölüm atacağım!

İstanbul

Güzve Arven

🍂🖤🌍

Bazı şeylerin ne zaman değiştiğini insan gerçekten anlayamıyordu.

Bir gün sadece bir fikirdi.

Sonra o fikir için uğraşmaya başlardınız.

Günler, aylar geçerdi.

Bir şeyler çizer, siler, yeniden çizerdiniz.

Bazen yaptığınız hiçbir şeyin yeterli olmadığını düşünürdünüz.

Sonra bir gün dönüp arkanıza baktığınızda, başladığınız yerle bulunduğunuz yerin arasında kocaman bir fark olduğunu görürdünüz.

İKİLİLİK de benim için böyle olmuştu.

Beren’le birlikte kurduğumuz o küçük hayal, yıllar içinde büyümüş ve artık gerçekten insanların bildiği bir markaya dönüşmüştü.

Bunun kolay olduğunu söylesem yalan olurdu.

Çok çalışmıştık.

Çok yorulmuştuk.

Bazen aynı masanın başında saatlerce oturup tek bir tasarım üzerinde tartışmıştık.

Bazen birbirimize kızmıştık.

Ama hiçbir zaman vazgeçmemiştik.

Ben de bu süreçte kendimi başka bir yerde bulmuştum.

Moda tasarımı okumaya karar verdiğimde bunun hayatımın ne kadar büyük bir parçası olacağını bilmiyordum.

Herşey sevdiğim adam sayesindeydi.

Üniversiteyi bitirmiştim.

Artık çizdiğim her tasarım sadece bir hayal olarak kalmıyordu.

İKİLİLİK’i koleksiyonlarında yer buluyordu.

Ve bugün…

Yeni koleksiyonumuzla ilgili son toplantıyı da bitirmiştik.

Toplantı odasındaki son dosyayı kapattım.

Sandalyemde biraz geriye yaslanıp derin bir nefes aldım.

Saatlerdir aynı yerde oturmaktan sırtım tutulmuştu.

“Toplantı bitmiştir arkadaşlar, çıkabilirsiniz,” dedim tok bir sesle.

Herkes odadan çıkarken derin bir nefes aldım.

Karşımdaki Beren de elindeki kalemi masanın üzerine bıraktı.

O da yorulmuştu.

Birbirimize baktık.

İlk konuşan ben oldum. “Bitti.”

Beren birkaç saniye yüzüme baktı. “Sonunda.”

Toplantılardan nefret ediyordu.

Gülümsedim. “Bence iyi oldu.”

Beren kaşlarını kaldırdı. “Bence de.” Dosyalardan birini tekrar eline aldı. “Şu son tasarım konusunda hâlâ emin misin?”

Başımı salladım. “Eminim.” dedim.

“Çünkü ilk başta çok farklıydı.” dediğinde ona baktım.

Nettim. “İlk hali fazla sadeydi.”

“Şimdiki hali de fazla iddialı.”

Omuz silktim. “İKİLİLİK için biraz iddialı olması gerekiyor.” dedim haklı olarak.

Beren güldü. “Haklısın.”

Sandalyeden kalktım.

Dosyaları toparlayıp çantama koyarken Beren de ayağa kalktı.

Toplantı odasından çıkmak üzereyken bir an durup arkamıza baktım.

Masada hâlâ çizimlerimiz duruyordu.

Yıllar önce boş bir kâğıda çizdiğimiz ilk tasarımları düşündüm.

Şimdi aynı kâğıtların üzerinde bizim imzamız vardı.

İnsan kendi yaptığı şeye alışınca bazen büyüklüğünü fark etmiyordu.

Ama dışarıdan bakınca…

Gerçekten başka bir şeydi.

Beren kapıyı kapatırken bana döndü. “Bugün çıkınca ne yapacaksın?” diye sordu.

Toplantı odasından çıkıp koridorda yürümeye başladık.

Topuklu ayakkabılarımızın sesi zeminde yankılanıyordu.

“Bugün Dünya’nın doğum günü,” dedim asansöre doğru yürürken. “Aslında organizasyon yapacaktım ama hanımefendi pastamı babamla beraber yapalım dedi.”

Sözlerim onu güldürdü.

Dünya artık beş yaşındaydı. Beren’in oğlu Çağrı ile beraber kreşe gidiyorlardı.

Çağrı ile çok iyi anlaşmaları bizim için çok iyiydi.

Ve bu durum kocamı sinirlendiriyordu.

Asansör korkumu yenmiştim. Benim için büyük gelişmeydi.

“Pastanın içinden çıkabilirsek akşam sizde gelin,” dedim Beren’e.

Başını salladı. “Geliriz Güz,” dedi gülümseyerek. “Kreşe gidiyorum, beraber gidelim mi?”

“Sen git, bugün Turan alacak Dünya’yı. Ben eve gidip malzemeleri hazırlayacağım,” dediğimde başını sallayıp arabasına ilerledi.

Ben de kocamın bana aladığı arabama bindim.

Yola çıktığımda telefonum çaldı. Kim olduğunu görünce şaşırmıştım.

Antrenörüm arıyordu.

“Ne alaka ya?” dedim ama telefonu açtım. “Efendim?”

“Güzce? Nasılsın?”

“İyiyim hocam siz nasılsınız?” dedim sesini duyduğum gibi.

“İyiyim ben de,” dedi kısa bir nefes verip tekrar konuştu. “Maçlara ara mı verdin? Beş yıldır yokmuşsun.”

Vermemiştim. Sadece bırakmıştım.

“Kızım olduktan sonra bir daha gelmedim hocam,” dedim küçük bir açıklamayla.

“Anladım,” dedi sadece sonra ekledi. “Senden bir şey rica edebilir miyim?”

Görmese bile başımı salladı. “Tabii.”

“Yarın bir öğrencimin maçı var ve çok önemli, gelemeyecek,” dedi. Üzüldüğünü anlıyordum. “Son kez benim için ringe çıkar mısın?”

Böyle bir teklif beklemiyordum.

Ama bana çok güvenin bir Antrenörümdü. Bir şey diyemeden kaldım.

“Yani-“ dedim ama kesti sözümü.

“Spor yapmıyorsan kendini zorlama.”

Yapıyordum. Dünya doğduktan sonra kaslarımı geri kazanmıştım.

Hem de fazlasıyla.

“Yok ondan değil, sadece kızımın beni öyle görmesi istemem.” dedim net bir sesle.

“Senin yüzüne vurmak yürek ister,” dedi emin bir şekilde. “Bugün içinde haber verirsen sevinirim. Görüşürüz.”

“Görüşürüz.”

Telefonu kapattıktan sonra birkaç saniye boyunca direksiyona bakarak öylece kaldım.

Aklım hâlâ antrenörümün söylediklerindeydi.

Beş yıl.

Beş yıldır ringe çıkmamıştım.

Aslında boksu tamamen bırakmamıştım.

Bırakmamıştım çünkü boks benim için hiçbir zaman sadece bir spor olmamıştı.

Ringin içine girdiğimde kendimi başka bir yerde hissediyordum.

Gücümü.

Hırsımı.

Kendime olan inancımı.

Ama Dünya doğduktan sonra hayatımın öncelikleri değişmişti.

Kızımın ilk adımını görmek, ilk kelimesini duymak, ilk kez koştuğunda peşinden koşmak benim için herhangi bir maçtan daha önemli olmuştu.

Ve ben hiçbirini kaçırmak istememiştim.

Şimdi ise antrenörüm benden sadece bir maç istiyordu.

Son bir kez.

Direksiyonu sıkıca tuttum. “Son bir kez…”

Kendi kendime söylediğim bu iki kelime bile içimde bir şeyleri kıpırdatmıştı.

Belki de özlemiştim.

Ama bunu Turan’la konuşmadan karar veremezdim.

Çünkü artık yalnız değildim.

Bir ailem vardı.

Bir kızım vardı.

Ve vereceğim her kararın hayatımdaki herkesi etkilediğini biliyordum.

Telefonumu tekrar elime aldım.

Turan’ın isminin üzerinde parmağımı birkaç saniye beklettim.

Aramak istiyordum.

Ama sonra vazgeçtim.

Yüz yüze konuşmak daha doğruydu.

Hem zaten bugün Dünya’nın doğum günüydü.

Kızımın beşinci yaş günü.

Bugün onun günüydü. Ben de eve gidip hazırlıklara başlamalıydım.

Arabayı yeniden çalıştırıp yola devam ettim.

Fakat bu kez aklımda sadece pasta malzemeleri yoktu.

Beş yıl sonra yeniden ringe çıkma ihtimali de benimle birlikte eve geliyordu.

🍂🖤🌍

Kapıyı açıp eve girdiğimde düşüncelerimi bir kenara bırakmaya çalıştım.

Bugün Dünya’nın doğum günüydü. En azından bugün kafamı başka şeylerle doldurmak istiyordum.

Çantamı salondaki koltuğun üzerine bıraktım ve direkt mutfağa geçtim.

Tezgâhın üzerine aldığım malzemelere baktım.

Un, şeker, yumurta, süt, kakao…

Hepsi yerindeydi.

Bugün pastayı kendimiz yapacaktık.

Aslında Dünya’nın bunu babasıyla yapmak istemesi hoşuma gitmişti.

Beş yaşındaydı artık.

Kendi kararlarını söylemeye, ne istediğini açık açık anlatmaya başlamıştı.

Ben de eksik olan birkaç şeyi tamamlayıp mutfağa koydum.

Önce masayı hazırladım.

Sonra kek için kullanacağımız kalıbı çıkardım.

Dolaptan birkaç kase aldım.

Bir yandan da telefonuma bakıp saati kontrol ettim.

Turan birazdan Dünya’yı alıp gelecekti.

Her şey hazırdı.

En azından ben öyle sanıyordum.

Çünkü henüz pasta yapmaya başlamamıştık.

Ve bizim mutfakta üç kişi olduğumuzda hiçbir şey uzun süre temiz kalmıyordu.

Bunu en başından beri biliyordum.

Malzemeleri hazırlayıp tezgâhın kenarına dizdim.

Tam o sırada kapı çaldı. “Geldiler!”

Hızlıca ellerimi kurulayıp kapıya yöneldim.

Kapıyı açtığımda önce Dünya’yı gördüm.

Üzerinde kreşten çıkarken giydiği kıyafetleri vardı. Siyah saçları biraz dağılmıştı.

Elinde de küçük çantası duruyordu.

Arkasında ise Turan vardı.

Her zamanki gibi sakin görünüyordu.

Bana bakıp hafifçe gülümsedi.

Dünya beni görür görmez koşup boynuma sarıldı. “Anne!”

Gülümseyerek ona sarıldım. “Benim güzel kızım.”

“Doğum günüm!” dedi heyecanlı bir sesle.

Geri çekilip yüzüme baktı. “Biliyorum bebeğim.” dedim gülümserken.

Küçük elleri ile yanaklarımı sıkıştırdı. “Bugün beş oldum.” dedi sarı gözlerini kırparken.

Makyajım bozulmuştu.

Başımı salladım. “Evet, beş oldun annecim.”

Dünya gururla başını kaldırdı. “Artık büyüdüm.”

Güldüm. “Evet çok büyüdün,” dedim onu onaylayarak.

Öksürük sesi ile Dünya’ya bakmayı bırakıp kocama döndüm.

Beklenti ile bana bakıyordu.

Dünya’yı yere bırakıp Turan’a doğru ilerledim. Ve sarıldım.

“Hoş geldin,” dedim mutlulukla.

Kollarını hemen belimi sardı. Yüzlerimizi birbirine yaklaştırdı. Sonra dudağımı küçük bir öpücük bırakıp geri çekildi.

“Hoş buldum.”

Gözlerimi büyüttüm. “Çocuk var ne yapıyorsun?” dedim o gülümseyemeye devam ederken.

Gülümsemesine gamzeleri de eşlik ediyordu.

“Babam annemi öptü. Babam annemi öptü!” diye Dünya evin içinde ellerini birbirine vura vura dolaşmaya başladı.

Küçük çocuk bile bizimle alay ediyordu.

“Annecim ellerini yıka mutfağa gel,” dedim ona seslenerek.

Hızla merdivene çıktı. “Tamam!”

“Eee ne yapıyoruz?” diye sordu Turan tekrar yüzüme eğilirken.

Hafifçe geri çekildim. “Dünya kendi pastasını bizimle birlikte yapmak istedi, ben de kıramadım.”

Bu sefer anlımı öptü.

“Tamam, yapalım o zaman.” dedi. Tabii ki yapardı. Kızı istemişti. “Üstümü değiştirip geliyorum.”

Başımı salladım.

Turan’da merdiveni çıkarken ben de mutfağa geçtim.

Bir dakika sonra ikisi de geldi.

Dünya mutfağın ortasında durup etrafa baktı.

Tezgâhta malzemeler, kaseler, kaşıklar, kalıp…Gözleri büyüdü. “Anne…”

Ona döndüm. “Efendim?”

“Bunların hepsini mi kullanacağız?” diye sordu.

Malzemelere bakıp başımı salladım. “Büyük ihtimalle.” diye cevap verdim.

Dünya şaşkınlıkla bana baktı.

Turan da arkasından mutfağa girip kızının baktığı yere baktı. “Niye bu kadar şaşırdın kızım?”

Dünya ona döndü. “Çünkü çok fazla.”

Güldüm. “Küçük bir pasta bile o kadar kolay yapılmıyor kızım,” dedim. Turan, Dünya’yı kucağına alıp tezgaha oturttu. “Eee neli yapalım pastamızı?”

Dünya parmağını çenesine koyup düşündü. “Hmm?” diye mırıldandı. “Çilekli ve çikolatalı!”

Turan gülerek başını salladı.

“Başka bir şey ister misin?” diye sordum.

Yanaklarını hava ile doldurdu. Yanakları şişince çok tatlı olmuştu.

Dünyada beş yaşında olması rağmen saçları omuzlarını geçiyordu.

Turan başını eğip Dünya’nın saçlarını öptü.

“Bir de muz koyalım. Çağrı seviyor,” dediğinde Turan’ın kaşları çatılmıştı.

“Tamam canım,” dedim. Onun isteği gibi bir pasta yapacaktık. Çünkü ağlayıp üzülmesini istemiyordum.

“Çağrı’yı niye katıyorsun kızım?” diye sordu Turan kıskanarak.

Bir tencere alıp ocağa koydum. “Saçmalama istersen çocuk bunlar, birbirlerini mutlu etmeyi seviyorlar,” dedim. Çok kıskançtı.

“Ama baba,” dedi Dünya bıkmış bir sesle. “Çağrı’da bana okulda hep çileğini veriyor.”

Turan bir şey söyleyecekti ki Dünya cebinden bir çiçek çıkardı.

Gülümseyerek papatyayı babasına gösterdi. “Baaak! Bunu bana Çağrı verdi,” dedi sevinçle.

Turan yüzünü ovuşturup ya sabır çekti.

Güldüm bu hallerine. Turan’ın işi gerçekten zordu.

“Ya sabır.” dedi derin bir nefes alarak.

Dünya elindeki papatyaya bakıp gülümsüyordu. “Çok güzel değil mi baba?” dedi yanağında iki çukur belirirken.

Turan zorla başını salladı. “Güzel.”

Heycanla devam etti Dünya. “Benim için verdi.”

“Anladım kızım.” dedi Turan çiçeği koparıp atmak ister gibi bakıyordu.

“Bir de, yarın yine verecekmiş.” dediğinde Turan’ın kaşları biraz daha çatıldı.

“Her gün mü?” diye sordu.

Dünya başını salladı. “Evet.”

Turan bana döndü. “Bu çocuk ne yapıyor böyle?”

Kahkamı tutamadım. “Beş yaşındaki çocuğun verdiği papatyayı sorgulama Turan.” dedim tencerede pastacı kremasını yaparken. “Seviyorlar birbirlerini iyi geçirmeleri güzel bir şey.”

“Seviyorlar derken?” dedi Turan sinirle. “Hangi anlamda?”

Göz devirdim.

Dünya küçük eliyle babasının yüzünü tutup kendisine çevirdi. “Çağrı bana dedi ki ben seninle evleneceğim dedi,” dedi ve kahka attıp güldü. “Biz. Büyüdüğümüzde. Evleneceğiz.”

Dünya’nın tane tane söyledikleri Turan’ın sinirlerini tepesini çıkardığına eminim.

Turan bana döndü. “Söyle o Zafer’e uzak tutsun oğlunu kızımdan!”

“Çok abartıyorsun,” dedim onu umursamadan. Dünya’ya döndüm. “Kremayı neli yapalım.”

“Hmm? Çikolatalı!” dediğinde gülerek başımı salladım.

“Tamam çikolatalı.”

Dünya babasına sağ elindeki yüzük parmağını gösterdi. “Bak baba. Çağrı’yla ikimiz parmağımıza yüzük çizdik,” dediğinde alttan alttan gülüyordum.

Dünya babasını sinir etmeyi başarıyordu.

“O ne biçim yüzük ben sana yüzük alarım ama Çağrı’nın yüzüğünü takmak yok,” dedi anında şart koyarak.

Dünya kaşlarının çatıp parmağındaki mavi kalemle çizilmiş yüzüğe baktı. “Gayet de güzel.” dedi babasını takmayarak. “Güzel değil mi annem?”

“Güzel annem.” dedim.

Turan bana bakıp başını iki yana salladı. “Sen de her şeye onay veriyorsun.”

“Çünkü ortada gerçek bir şey yok. Çocuklar oyun oynuyor.” dedim kremanın içine kakao koyarken.

“Böyle oyun olmaz,” dediğinde göz devirdim.

Dünya bizim bu halimize kıkırdadı. “Baba kıskandı,” dediğinde ben de güldüm.

“Evet Dünya’m.”

Turan bana bakınca gülmemek için yüzümü çevirdim. “Tamam, pasta yapıyoruz,” dedim. “Dünya, gel sen de yardım et.”

Turan Dünya’yı tezgahını indirdi. Dünya sandalye alıp yanıma geldi.

Sandalyenin üstüne çıktı bana merakla baktı. “Ben ne yapacağım anne?”

“Ganaj yapalım,” diye mırıldandım. Kremayı ısıtmıştım. Kremayı kaseye döküp Dünya’nın önüne çikolataları bıraktım. “Al bakalım çikolataları bunun içine koy.”

Büyük bir ciddiyeti başını salladı.

Pastacı kremasını hazırlamaya devam ederken Dünya çikolataları küçük küçük parçalara ayırmaya çalışıyordu. Elinde küçük bir parçayı alıp ağzına attı.

Bir tanesini eline aldı, sonra diğerine baktı. “Anne, böyle mi?” diyerek bana gösterdi.

“Evet ama dikkatli ol.”

“Ben ne yapayım?” diye sordu Turan tezgahın öbür tarafında ellerini yıkarken.

“Sende çilek ve muzu kesebilirsin,” dedim. Başını salladı.

Pastacı kreması ile işim bittikten sonra elimden geldiği gibi bir kek yapıp fırına attım.

Ben kek fırına atarken Dünya ve Turan kremşanti çırpıyoryordu.

Dünya kahkaha attı. “Yüzüme geldi babam,” dedi gülerken.

Turan da kızımızın haline tebessüm etti. “Sileriz babam,” dediğinde için gitti.

Turan’a baba olmak çok yakışmıştı.

Dünya arada ağzına çilek atıyordu. Tam çileği ağzına götürürken çilek yere düştü.

Dünya yere bakıp babasına geri döndü. “Beş saniye kuralı!” diye bağırdı.

Turan kaşlarını kaldırdı. “Hayır kızım.”

“Neden?”

“Çünkü o kural bizim evde geçerli değil.” dedi Turan.

Dünya dudaklarını büzdü. “Geçerli.”

İnattı Turan. “Değil.”

Bağırdı Dünya. “Geçerli!”

“Dünya…”

Başını omzuna doğru yatırdı. “Baba…”

İkisine bakıp araya girdim. “Yere düşeni çöpe atıyoruz.” dediğimde Dünya sarı gözlerini kırpıştırarak bana baktı.

“Tamam,” dedi dudak bükerek. “Anne kek pişmedi mi?”

Fırına baktım. “Birazdan pişer kızım.”

Başını salladı.

Dünya çilek yemeye devam ediyordu.

“Yeter kızım kârnın ağrıyacak,” dedi Turan.

“Ama baba..” dedi Dünya. Çileği çok seviyordu.

“Baban haklı kızım.”

Dünya hemen araya girdi. “Çağrı olsa bana verirdi.” dedi küskün bir tavırla.

Turan’ın yüzü değişti. “Yine mi Çağrı?”

Dünya kahkaha attı.

Tam o sırada fırından gelen koku mutfağı doldurdu.

Dünya’nın gözleri parladı. “Oldu!”

Fırının önüne koştu. Turan hemen arkasından seslendi. “Dur, sıcak!”

Dünya durdu. Ben fırının kapağını açtım.

Kek güzelce kabarmıştı. “Oldu.” dedim keki fırından çıkarırken.

Dünya ellerini birbirine vurdu. “Yaşasın!”

🍂🖤🌍

Bahçedeki hazırlıkların hepsi bitmişti.

Masaların üzerine tabakları, bardakları ve peçeteleri yerleştirmiştik.

Sandalyelerin arkasına bağladığımız süsler hafif rüzgârda sallanıyordu.

Bir köşede Dünya’nın en sevdiği renklerden hazırladığımız balonlar vardı.

Ortadaki masanın üzerinde de güzelce süslenmiş doğum günü pastası duruyordu.

Zamanın bu kadar hızlı geçmesine hâlâ alışamıyordum.

Daha dün gibi Dünya’yı ilk kez kucağıma aldığım gün. Şimdi ise bahçede koşturup duracak, arkadaşlarıyla oynayacak yaştaydı.

Ben masanın üzerindeki son birkaç şeyi düzeltirken kapının dışından araba sesi geldi. Başımı kaldırıp kapıya baktım.

Dünya da hemen arkasını döndü. “Geldiler!”

Sarı tüllü bir elbise giydirmiştim. Saçını iki tane tokayla toplamıştım ama babasına o iki tutamı ördürmüştü.

Koşmaya başladığında Turan hemen arkasından seslendi. “Yavaş, Dünya’m.”

Dünya durup babasına baktı. “Ama Çağrı geldi!” dedi heycanla yerinde tepinirken.

Turan ellerini cebine sokup ona baktı.

Dünya tekrar kapıya dönerken mırıldandı. “Ben onu bekliyordum.”

Turan’ın yüzündeki ifadeyi görünce gülmemek için kendimi zor tuttum.

Kapı açıldı.

Önce Beren çıktı.

Ardından Zafer ve onların arkasından da elinde bir hediye paketi taşıyan Çağrı göründü.

Dünya’nın yüzü bir anda aydınlandı. “Çağrı!”

Koşarak ona gitti. Çağrı da onu görünce gülümsedi.

“Dünya!” dedi o da Dünya’ya koşarken. “Doğum günün kutlu olsun!”

Elindeki paketi Dünya’ya uzattı.

Dünya paketi iki eliyle aldı. “Bu benim için mi?”

Çağrı başını salladı. “Evet.”

Çağrı’nın sözü ile Dünya hemen paketi açmaya başladı.

Ben birkaç adım geriden onları izlerken Turan yanıma geldi. Kollarını göğsünde birleştirmişti.

“Daha gelir gelmez hediye verdi.” dedi bu duruma bozulmuş gibi.

Ona baktım. “Doğum günü bugün.” dedim sakin bir sesle. “Doğum günün de bari rahat bırak kızımı.”

Ters test bana baktı.

Beren yanıma geldi. “Hoş geldiniz,” dedim ona sarılırken.

“Hoş bulduk kardeşim,” dedi sarılılıma karşılık verirken.

Beren bahçeye baktı. “Her şeyi hazırlamışsınız.” dedi ela gözlerini bana çevirirken.

Başımı salladım. Bahçe gerçekten güzel olmuştu.

Zafer yanıma geldi. “Yengecim,” dediğinde gözlerim ona döndü. Çağrı ile Dünya’yı gösterdi. “Çok yakışıyorlar değil mi.”

Göz devirdim. Turan’ı sinir etmek için elinden geleni yapıyordu.

“Oğluna söyle. Kızıma fazla yanaşmasın,” dedi Turan sertlik moduna geçerek. “Bir de seninle büyüdüğüm de evleneceğim demiş.”

Bu konuşma başını ağırıtmış olacak ki parmağını şakaklarına bastırıyordu.

Zafer güldü. “Ne güzel işte büyüdüğümüz de demiş.”

Turan hızla Zafer’e döndüğünde Zafer hızlı adımlarla masaya yürüdü.

“Boş boş konuşma lan!” diye bağırdı Turan.

“Sanki tek kız çocuğu sen de var Turan,” dedim bıkmışlıkla.

“Benimki bana özel,” dedi sadece. Dünya’ya baktı. Gülümsedi. “Babasının güzel kızı.”

Beren benimle birlikte masaya ilerledi. “Boşver, kız babaları böyle olur,” dedi.

Kız babası nasıl olunur Turan’dan görüyordum. O Dünya’yı koruyor, sahip çıkıyor ve en önemlisi seviyordu.

Ben sadece para uğruna kızını satan bir baba görmüştüm.

Tam o sırada Dünya’nın sesi geldi. “Anne!”

Başımı çevirdiğimde elindeki oyuncak peluşu bana gösteriyordu. “Bak, Çağrı bana bunu aldı!”

Yanına gidip yere çömeldim. “Çok güzelmiş.” dedim gülümserken.

Peluşu göğsüne bastırdı. “Ben de çok beğendim.” dedi.

Çağrı hemen araya girdi. “Ben seçtim.” dedi gururla.

Dünya ona dönüp gülümsedi. “Teşekkür ederim.” dedi ve eğilip Çağrı’nın yanağını öptü.

Çağrı’nın da Dünya’dan aşağı kalır yanı yoktu. O da hemen Dünya’yı öptü. “Rica ederim.” dedi.

Arkadan bir öksürük sesi geldi. “Dünya yanıma gel kızım,” diyordu Turan sesini olabildiğince yumuşatmaya çalışırken.

Çağrı, Turan’ın bakışlarını görmüş olacak ki ela gözleri büyüdü. Ve hızla babasının yanına gitti.

Dünya, Turan’ın sesini duyunca birkaç saniye olduğu yerde durdu.

Sonra elindeki peluşu sıkıca tutup babasının yanına gitti.

Turan hemen kızını kucağına aldı. Sanki biraz önce beş yaşındaki iki çocuk yanaklarından birbirini öpmemiş gibi sakindi.

En azından dışarıdan öyle görünüyordu.

Ama ben onu tanıyordum. Kaşlarının arasındaki küçücük çizgi bile ne düşündüğünü anlamama yetiyordu.

Gülmemek için başımı çevirdim.

Tam o sırada bahçenin kapısı tekrar açıldı.

Başımı kaldırdım.

Bu sefer gelenler Arven ailesiydi.

Önde Halide anne ve Erol baba vardı.

Arkalarında Özlem abla ile Ferit abi yürüyordu.

Yanlarında da artık on dört yaşına gelmiş olan Umut vardı.

Bir an durup Umut’a baktım.

Çocuklar gerçekten çok hızlı büyüyordu.

Bir zamanlar annesinin elini bırakmayan küçük bir çocuktu.

Şimdi ise boyu neredeyse Ferit abiyle aynı olmuştu.

Yusuf da öyleydi.

O da artık liseye başlayacak yaştaydı.

Sanki bir anda olmuştu bütün bunlar.

Bir gün çocuklardı.Sonra dönüp baktığınızda büyümüş oluyorlardı.

Halide anne beni görünce gülümsedi.

“Canım kızım.”

Yanıma gelip bana sarıldı.

Ben de ona sarıldım.

“Hoş geldiniz.”

“İyi ki doğdu bizim Dünya.”

Erol baba de yanıma geldi. “Beş yaşına geldi bile.”

Başımı salladım. “Ben de inanamıyorum.” dedim gülümserken.

Özlem abla hemen Dünya’nın yanına gitti. “Doğum günü kızımız nerede?”

Dünya hemen Turan’ın kucağından indi. “Buradayım!” diye bağrıp halasına koştu. “Halam!”

“Halan yesin seni,” dedi Özlem abla eğilip onu öptü. “İyi ki doğdun güzel kız.”

Ferit abi de gülümseyerek Dünya’nın başını okşadı. “Artık kocaman oldun.”

Dünya gururla başını kaldırdı. “Evet.”

Umut da elindeki paketi Dünya’ya uzattı. “Bu da benden.”

Dünya’nın gözleri yine büyüdü. “Bir hediye daha!”

Herkes gülmeye başladı.

Dünya gerçekten mutlu olduğunda bunu saklayamıyordu.

Yüzündeki ifade bir anda değişiyordu.

Sarı gözleri parlıyor, yanaklarında küçük çukurlar oluşuyordu.

Tıpkı babası gibi.

Yusuf da o sırada Umut’un yanına geldi.

İkisi konuşmaya başladılar.

Bir an onları izledim.

Yusuf.

Umut.

Dünya.

Çağrı.

Zaman gerçekten durmuş gibi değildi.

Aksine çok hızlı ilerliyordu.

Ben ise bazen o hızın içinde durup etrafıma bakıyordum.

Ve sahip olduklarımı fark etmeye çalışıyordum.

Çünkü bir zamanlar bunların hiçbirine sahip değildim.

Ne böyle bir aileye.

Ne böyle bir eve.

Ne de beni bu kadar seven insanlara.

Halide anne masaya baktı. “Her şey çok güzel olmuş.”

“Teşekkürler.” dedim sadece. “Dünya’nın isteği gibi yaptık.”

“Belli oluyor.” Erol baba de pastaya baktı. “Pasta da güzelmiş.”

Bu sözle Turan bana baktı.

Ben de ona baktım.

İkimizin de aklına aynı şey gelmişti.

Mutfakta yaptığımız pasta.

Daha doğrusu yapmaya çalıştığımız pasta.

Dünya eğlensin diye saatlerce uğraşmıştık.

Ama ortaya çıkan şey pastadan çok başka bir şeye benziyordu.

Sonunda gizlice yeni pasta almıştık.

Ve Dünya bunu hâlâ bilmiyordu. Turan bana hafifçe eğildi. “İyi ki yeni pasta almışız.” dedi bir elini belime atarken.

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Dünya duymasın.” dedim sesiz bir tonla.

“Duyarsa çok üzülür.”

Başımı salladım. “Maalesef.”

Çünkü bizim yaptığımız pastanın şekli gerçekten kötü olmuştu.

Kreması bir tarafa kaymıştı.

Çileklerin yarısı düşmüştü.

Dünya üzerine fazladan çikolata koymuştu.

Ama önemli olan pasta değildi.

Önemli olan Dünya’nın mutlu olmasıydı.

Ve olmuştu.

Şimdi bahçede koşuyor, gülüyor, sevdiği insanların arasında doğum gününü kutluyordu.

Sanırım bazen insanın gerçekten ihtiyacı olan şey tam da buydu.

Kocaman başarılar değil.

Mükemmel anlar değil.

Sadece sevdiği insanların bir arada olduğu küçük bir bahçe.

Ve o bahçenin ortasında kahkaha atan bir çocuk.

“Anne!”

Dünya’nın sesiyle düşüncelerim dağıldı. “Efendim tatlım?”

“Pasta mı keselim mi artık?” dedi sabırsızca.

Güldüm.

Beş yaşındaki bir çocuğun sabrı ancak bu kadar oluyordu.

Turan da başını iki yana salladı. “Pastayı gördüğünden beri bunu bekliyor.”

Turan eğilip kızının yanağını öptü.

“Hadi gel bakalım,“ dedim. “Önce mumları üfleyelim.”

“Yaşasın!”

Bahçeyi kahkahalar doldurdu.

Ben de etrafımdaki insanlara baktım.

Beren.

Zafer.

Çağrı.

Halide anne.

Erol baba.

Özlem abla.

Ferit abi.

Umut.

Yusuf.

Turan.

Ve Dünya.

Bir zamanlar yalnız olduğumu düşündüğüm günleri hatırladım.

Sonra şimdiye baktım.

Ve içimden sadece tek bir şey geçti.

Hayat bazen insanı hiç beklemediği yerlere getiriyordu.

Ve ben, geldiğim bu yerden mutluydum.

🍂🖤🌍

Gece iyice ilerlemişti.

Ev sonunda sessizliğe bürünmüştü.

Bahçede saatler önce başlayan doğum günü kutlamasının izleri hâlâ duruyordu.

Masanın üzerinde birkaç boş tabak, bardak ve yarım kalmış meyveler vardı. Balonların bazıları yere kadar sarkmış, süslemelerin bir kısmı rüzgârla hafifçe hareket ediyordu.

Herkes gitmişti.Beren, Zafer ve Çağrı çoktan evlerine dönmüştü. Halide Hanım, Erol Bey, Özlem abla, Ferit abi ve Umut da bir süre önce gitmişti.

Yusuf da odasına çekilmişti.

Dünya ise sonunda uyumuştu.

Saatlerce koşup oynadıktan sonra yatağına girer girmez uyuyakalmıştı.

Onu yatağına yatırırken bir süre başında durmuş, saçlarını okşamıştım.

Beş yaşındaki küçücük bedeninin bütün günün yorgunluğuyla uyuyuşunu izlerken yüzümde istemsiz bir gülümseme oluşmuştu.

Sonra odasından çıkıp kapıyı yavaşça kapattım.

Koridorda birkaç saniye öylece durdum.

Bugün çok güzel geçmişti.

Ama aklımın bir köşesinde sabahtan beri başka bir şey vardı.

Ring.

Antrenörümün söyledikleri.

Son bir maç.

Aşağı kata indiğimde Turan’ı salonda buldum.

Üzerinde beyaz gömleği ve siyah pantolonu vardı. Kolundaki saatini çıkarmış, sehpanın üzerine bırakmıştı.

Koltuğa oturmuş telefonuna bakıyordu.

Beni görünce başını kaldırdı. “Uyudu mu?” diye sordu.

Tebessüm ettim. “Uyudu.” dedim ve yanına oturdum.

Bir süre sessiz kaldık.

Ben ise söylemek istediğim şeyi nasıl anlatacağımı düşünüyordum.

Turan bunu fark etmiş olacak ki bakışlarını üzerimde tuttu. “Ne söyleyeceksin?”

Nettim. “Bir şey konuşacağım.”

Başını salladı. “Dinliyorum.”

Ellerimi birbirine kenetledim. “Bugün antrenörüm aradı.” diye başladım.

Turan’ın yüzündeki ifade değişti. “Antrenörün mü?”

Başımı salladım. “Evet.”

“Ne istiyormuş?” diye sordu.

Derin bir nefes aldım. “Boksla ilgili.”

Turan birkaç saniye bana baktı. “Ne olmuş?”

Derin bir nefes alıp devam ettim. “Yarın öğrencilerinden birinin maçı varmış.” Açıkladım kısaca. “Maça çıkacak kişi gelemeyecekmiş.”

Turan kaşlarını hafifçe çattı. “Ve?”

“Benden çıkmamı istedi.”

Salonda birkaç saniye sessizlik oldu.

Turan hiçbir şey söylemedi.

Ben de devam ettim. “Son bir maç için.”

Turan’ın bakışları yüzümden ayrılmadı. “Kabul ettin mi?”

Basımı iki yana salladım. “Seninle konuşmadan kabul etmek istemedim,” dedim. “Sonuç olarak küçük yaralar alabilir. Dünya var beni böyle görmesini istemem.”

“Antrenörün ne dedi?” diye sordu.

“‘Senin yüzüne vurmak yürek ister’ dedi de,” dedim anlatmaya devam ederek.

“De?”

Kısa bir nefes verdim.

“Özledim.”

Kelime ağzımdan çıkar çıkmaz içimde bir şeylerin değiştiğini hissettim.

“Ringi özledim.”

Turan sessizce beni dinliyordu.

“Boksu bırakmadım. Sadece maçlara çıkmadım. Antrenman yapmaya devam ettim. Kendimi toparladım. Gücümü geri kazandım.”

Başımı eğip ellerime baktım. “Dünya doğduktan sonra onu kaçırmak istemedim. İlk adımını, ilk kelimesini, ilk kez koşmasını… Hiçbirini kaçırmak istemedim.”

“O zaman seni durduran ne?” diye sordu.

“Dünya’nın beni ringde görmesi.” dedim sorusunu yanıtlayarak.”

Şaşırdı. “Bu mu?”

Başımı salladım. “Evet.”

“Niye?”

“Çünkü onun gözünde annesi olmak başka. Ringe çıkan Güzce olmak başka.”

Turan kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Neden böyle düşünüyorsun benim güzel karım?”

“Çünkü…” Bir an sustum. “Onun beni güçlü görmesini istiyorum. Korkmasını değil.”

“İstiyor musun?”

Bakışlarımı kaçırdım. Yalan yok hocam aradığında içim kıpırık kıpır olmuştu.

Bakışlarımı tekrar ona çevirdim. “İstiyorum ama Dünya’yı korkutmaktan korkuyorum,” dedim açıkça konuşarak.

Dünya’nın beni böyle görmesini istemezdim.

“Yüzüne kimse vurmaz, bunu en iyi sen bilirsin,” dedi Turan kısa bir süre sonra. “Aksine Dünya senden korkmaz gurur duyar.”

Gülümsedim. “Son maç,” dedim. “Çıkmalı mıyım?”

“Gerçekten istiyorsan çık,” dedi güven veren bir sesle. “Ben senin hep yanındayım.”

Beni kollarının arasına çekip saçlarım üstüne dudaklarını bastırdı.

Ben de kolumu onun beline sardım.

Bu kez cevap vermedim.

Sadece gülümsedim.

Çünkü beş yıl sonra yeniden ringe çıkma ihtimali ilk kez bana korkutucu gelmemişti.

Belki de gerçekten özlemiştim.

Belki de içimde yıllardır susturduğum o tarafımı yeniden ortaya çıkarmanın zamanı gelmişti.

🍂🖤🌍

Dünya’yı kreşe bıraktığımızda saat henüz erkendi. Turan arabayı çalıştırırken ben arka koltukta kalan küçük çantasına son kez baktım. Dün gece hazırladığım eşyalar çoktan yerindeydi. Eldivenlerim, bandajlarım, eşofmanım…

Hepsini geceden hazırlamıştım.

Turan bana baktı. “Hazır mısın güzelim?”

Bakışlarımı ondan kaçırmadan başımı salladım. “Hazırım.”

Dünya’nın bundan haberi yoktu. Onun bugün beni ringde görmesine gerek yoktu.

Ben bu maçı onun için değil, kendim için yapacaktım.

Beş yıl.

Beş yıl boyunca ringe çıkmamıştım.

Ama şimdi yeniden o kapının önündeydim.

Turan beni salona bıraktığında arabadan indim.

Birkaç saniye olduğum yerde durup içeri baktım.

Tanıdık sesler, eldivenlerin çıkardığı o tok sesler, salonun kendine has kokusu…

Her şey aynıydı.

Değişen bendim.

İçeri girdiğimde antrenörüm beni gördüğü anda yanıma geldi.

“Geldin.”

“Geldim.”

“Son kararın mı?”

Bir an sustum. Sonra başımı salladım. “Son.”

Antrenörüm fazla bir şey söylemedi.

Zaten söylemesine gerek de yoktu.

Hazırlanmaya başladım.

Bandajlarımı sardım.
Eldivenlerimi taktım.

Aynaya baktığımda karşımdaki kadının yüzünde beş yıl önceki Güzce’yi gördüm.

Ama gözlerimde başka bir şey vardı.

Daha sakin.

Daha emin.

Ve bu kez kaybetmekten korkmuyordum.

Çünkü bunun bir devamı olmayacağını biliyordum.

Bu, sondu.

Ringin kenarına geldiğimde kalabalığın sesi biraz daha yükseldi.

Birkaç adım attım ve ringe çıktım.Turan’ı gördüm.

Kalabalığın arasında olduğu yerde duruyordu.

Gözleri doğrudan bendeydi.

Bir saniye boyunca hiçbir şey duymadım.

Sadece ona baktım.

O da bana baktı.Yüzünde alıştığım o ciddi ifade vardı.

Ama gözlerinin içinde ne düşündüğünü anlayabiliyordum.

‘Ben buradayım,’ der gibiydi.

Maç başladı.

İlk saniyelerde bedenim eski ritmini aradı.

İlk kural; İlk darbeyi karşı taraftan bekle.

Birkaç hamle yaptım, geri çekildim, rakibimin hareketlerini izledim.

Beş yıl geçmişti ama ringi unutmamıştım.

Maç uzamadı.

Rakibimin açık verdiği anda hamlemi yaptım. Ardından gelen birkaç hamleden sonra hakemin sesi duyuldu.

Maç bitmişti.

Bir an ne olduğunu anlamadım.

Sonra sonucu açıkladılar.

Kazanan bendim.

“GÜZCE ARVEN!” Anonsun sesi kulaklarımda yankılandı.

İçimde garip bir sessizlik oluştu.

Ne bağırmak istedim ne de sevinçten zıplamak.

Sadece nefesimi verdim.

Elimi kaldırdım.

Ve ringin dışındaki Turan’a baktım.

Bu kez onun yüzünde küçük bir gülümseme vardı.

Ben de gülümsedim.

Çünkü ikimiz de biliyorduk.

Bu sadece bir maç değildi.

Ben yıllar önce yarım bıraktığım bir şeyi tamamlamıştım.

Ve şimdi ringden inerken içimden tek bir cümle geçti.

Bir daha çıkmayacağım.

Bu kez gerçekten sondu.

🍂🖤🌍

Akşam yine evimizdeydik.

Bu kez bahçede değil, salondaki uzun masanın etrafında oturmuştuk. Herkes yerini almış, yemekler masaya dizilmişti. Dünya ile Çağrı yan yana oturuyordu.

İkisinin de önünde kendi tabakları vardı ama yemeklerden çok birbirleriyle ilgileniyorlardı.

Dünya çatalını eline alıp Çağrı’ya baktı. “Bugün kreşte çizdiğin resim neydi?” diye sordu.

Onu kreşten aldığımızdan beri sızlanıyordu.

Çağrı bir resim çizmiş ve Dünya’ya göstermemiş. Dünya’da meraktan çatlıyordu.

Çağrı omuzlarını silkti. “Resim çizdim.”

Dünya ofladı. “Ne çizdin?”

“Seni.”

Dünya’nın yüzü hemen aydınlandı. “Beni mi?”

Çağrı başını salladı. “Evet.”

Dünya memnun bir şekilde gülümsedi.

Karşılarında oturan Turan ise bu konuşmayı sessizce dinliyordu.

Bakışlarını Çağrı’ya çevirdi.

Çağrı bunu fark edince hemen önündeki tabağa baktı.

Ben gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

Çocuğu böyle korkutmayı bir son vermeliydi.

“Oğluma öyle bakma,” dedi Zafer yemeğini yerken.

Turan kaşlarını çatıp bir Çağrı’ya bir Zafer’e baktı. “Al şu oğlunu kızımın yanından,” dedi sert bir sesle.

Dünya hemen Çağrı’nı koluna yapıştı. “Ya baba!”

Turan sabır çekerek önüne döndü. Hem Dünya’ya kıyamıyordu hem de kıskançlığına devam ediyordu.

Zafer, gülümsedi. “Dünya, sen Çağrı’yı çok mu seviyorsun?” dedi Turan’ı kızdırmak için.

“Gerçekten sikicem bu çocuğun belasını,” dedi Turan sadece benim duyacağım şekilde.

Elimi uzatıp kolunu okşadım. “Gözlerime bak sakinleş, seni kızdırmak için yapıyor,” dedim sakinlikle. Gözlerime baktı.

“Çok seviyorum Zafer amca!” dedi Dünya gülerek.

Zafer, “Yanlız ben oğlumu öyle kolay kolay vermem küçük hanım,” dediğinde Turan bu sefer kendini tutamadı.

“Zafer yaşamayı seviyorsan sus!” diye yükseldi.

Çocuklar olduğu için küfür edemiyordu.

“Gel bana yardım et,” dedim Turan’ın kolunu çekiştirerek.

Bu odadan çıkartmazsam iyi şeyler olmayacak gibiydi.

“Benim de yardım etmemi ister misin Güz?” diye sordu Beren.

“Yok canım Turan’la hallederim,” dedim gülümseyerek. Gözlerim Dünya’ya döndü. “Yemeğinle oynamayı bırak ve yemeğini ye.”

Dünya bıkınca yemeğine dönerken Turan’ı kolundan tutup mutfağa götürdüm.

Mutfağa girer girmez bana çatık kaşları ile baktı. “Ne?” dedi sert sesiyle.

“Çocukla çocuk olmayı bırak,” dedim bıkmış bir sesle. “Çok kıskançsın. Kızın senin yanında’ ne bu paylaşımsızlık?”

“Benim kızım,” dedi sinirle. “Daha beş yaşında bana ben Çağrı ile evleneceğim diyor!”

“Çocuk ama!” dedim kaşlarımı çatarak.

“Düzgün çocuk olsun o zaman,” dedi umursamazca omuz silkti. “Babasının karşısına geçip ne diyor.”

“Abartıyorsun,” dedim tezgaha kalçamı yaslayıp. “Bir de bana kızını şikayet ediyorsun. Onlardan daha çocuksun. Pes yani.”

Bana yaklaştı. Ne yaptığını anlamadığım için sadece ona baktım.

Beni tezgahla kendi arasına hapsetti.

Gözlerime baktı.

İstemsizce gerildim. “Ne yapıyorsun?” diye sordum gözlerine bakarken.

“Sakinleşiyorum,” dedi.

“Böyle mi?”

“Cık,” dedi dilini damağına vurarak. “Gözlerine bakarak.”

İstemsizce iç çektim.

“Sakinleşmek için kıskanmayı bırakabilirsin.” dedim.

Çapkında güldü. “Gözlerin varken mi?”

Gözlerim gamzelerine takıldı.

Omuzlarını tuttum. “Hala gerçekten değişmiyorsun.” dedim yüzü yüzüme yaklaşırken. “Bir de baba olacaksın.”

“Değişmek zorunda mıyım?”

“Bazen.”

“Mesela?”

“Mesela beş yaşındaki çocuğun arkadaşını kıskanmaktan vazgeçebilirsin.”

“Arkadaşı değil.” dedi huysuzca.

Kaşımı kaldırdım. “Ne?”

“Gelecekteki damat adayı gibi davranıyor.”

İstemsizce güldüm. “Allah aşkına Turan.”

“Ne var?” dedi o da kaşını kaldırarak.

“Daha beş yaşındalar.” dedim.

“Ben de onu diyorum zaten. Şimdiden başlamış.” dedi sinirle.

“Ne başlamış?” diye sordum.

“Benim kızımı elimden almaya.”

Başımı iki yana salladım. “Dünya seni gerçekten çok uğraştıracak.” dedim gülerken. “Ayrıca Çağrı’yı da korkutma.”

Omuz silkti. “Ben bir şey yapmıyorum.” dedi kabul etmeyerek.

“Bakışların yetiyor.” dedim.

Bu kez gerçekten güldü. “Ne yapayım? Kızımın yanında bir çocuk evlilikten bahsediyor.”

“Çocuklar oyun oynuyor.”

“Benim için oyun değil.”

“Tabii.” Kollarımı göğsümün üzerinde birleştirdim. “Senin için Dünya hep beş yaşında kalacak galiba.”

Bir an sustu. Sonra bakışları yumuşadı. “Büyüse de hep öyle kalacak.” dedi buna eminmiş gibi.

Bu kez gülümsemem yüzümde kaldı.

Yüzüme yaklaştı. Nefesini hissettim. “Çocuklar içerde.” dedim geri çekilmek için hamle yaptım ama izin vermedi.

“Umurda değil,” dedi ve dudaklarını dudaklarıma bastırdı.

Kollarım boynuna dolarken öpüşünce karşılık verdim.

Nerden nereye değil mi ama?

Yolda yürürken çarpatığımız bir adamla evlenebilir miydik?

Ben evlendim.

Anne baba sevgisi görmedim.

Ama bir adam bunların hepsini bana vermişti.

Sevdiğim şeyleri sevmiş onlara özenle bakmıştı.

Bana bir hayat, bir aile vermişti. Yaşamamam için sebep olan şey kardeşimdi.

Ama şimdi sadece kardeşim için değil ailem için yaşıyordum.

Nefes nefese geri çekildik.

Siyah gözleri sarı gözlerimle buluştu.

Nefesim dudaklarına değerken fısıldadım. “Ellerin, ellerime.”

Dudaklarını dudaklarıma sürttüm.

O da dudaklarını saniyelik dudaklarıma bastırdı.

“Gözlerin gözlerime,” diye mırıldandı dudaklarıma doğru.

Vakit kaybetmeden tekrar birleşti dudaklarımızı.

Bir zamanlar hayatımın nereye gittiğini bilmiyordum. Ailemden, geçmişimden, yaşadıklarımdan kaçmaya çalışırken kendimi kaybettiğimi sanıyordum.

Sonra bir gün, hiç beklemediğim bir anda karşıma Turan çıktı.

O gün bunun hayatımın en büyük değişimi olacağını bilmiyordum.

Bir insanla yollarımız kesişmişti sadece.

Ama o yol, beni önce ona, sonra kurduğumuz aileye, sonra hayallerime ve en sonunda kendime götürdü.

Çok şey değişti.

Ben değiştim.

Turan değişti.

Hayat değişti.

Ama bazı şeyler hiç değişmedi.

Onun yanında kendimi hâlâ evimde hissediyordum.

Ve şimdi, yıllar sonra, geriye dönüp baktığımda yaşadığım hiçbir şeye “keşke” diyemiyordum.

Çünkü bütün o yolların sonunda buradaydım.

Onunla.

Kendi hayatımın içinde.

Belki de hayat dediğimiz şey tam olarak buydu.

Planladığımız yoldan gitmek değil, önümüze çıkan her dönüşte yeniden yönümüzü bulmak…

Bazen kaybolmak.

Bazen düşmek.

Bazen yeniden başlamak.

Ve bazen hiç beklemediğimiz bir insanın hayatımıza girip bütün yönümüzü değiştirmesine izin vermek.

Benim hayatımda o insan Turan’dı.

Ve bizim hikâyemiz…

Bir karşılaşmayla başlamıştı.

Bir sürü dönüşten geçmişti.

Ama hiçbir zaman birbirimizden uzaklaşmadık.

Şimdi de uzaklaşmayacaktık.

Çünkü bazı hikâyelerin sonu ayrılık değildi.

Bazı hikâyeler, tam olması gereken yerde dururdu.

Ben de o an, Turan’la aynı yerde durduğumu biliyordum.

Ve içimden son kez geçirdim:

Hayatımın bütün manevraları beni ona getirmişti.

Bu kez yolumu değiştirmeyecektim.

Çünkü vardığım yer, zaten olmak istediğim yerdi.

Ve bizim defterimizde bu şekilde kapanmıştı…

~SON~

🍂🖤🌍

(Beş yaşındaki Dünya Arven karakteri)

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

82okunma 7beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.