14. bölüm · Kozada'ki Kelebek "Rüya'nın Sonu"
Ölmüş Bedenler
Sedye ile beraber hızlı adımlarla yürürken, koridorun ışıkları bizimle alay edercesine yanıp sönüyordu. Sedyenin başındaki doktor, dedemi tanıyordu. Hasan abiye bakarak "ne oldu da bu hale geldi Hasan?" diye soruyordu. Hasan abi ise doktora "tartışma anında oldu kemal bey, birden bire yere düştü" diye cevap veriyordu. Doktor kızarcasına "sana onu tartışmalı ortamlardan uzak tutmanı söylemiştim neden dinlemediniz beni?" dedi ve bir kaç saniye sonra "yahu bu adam daha yeni ölümden döndü" diye ekledi. Doktora ve Hasan abiye kızgınlıkla bakıyordum, ama onlara tek bir kelime dahi edemiyordum. Doktor, hemşirelerden birine"hemen ameliyata alıyoruz hemen" dedi. O an dedemin elini daha sıkı kavrayarak "özür dilerim dede. Özür dilerim... yalvarırım aç gözünü bırakma beni"
Ona söylemek istediğim, anlatmak istediğim daha bir çok şey vardı. Hayalimi mesela. Hayallerimi anlatıcaktım ona. Sonra kimsenin bilmediği çocukluğumu, ilk aşkımı anlatacaktım.
Gitmemeliydi dedem.
Beni bırakmamasını söyleyecekken, doktor ve hemşireler onu sürgülü bir kapıdan içeri götürdüler. Fakat...fakat beni almadılar içeri. Dedemin yanında olmama izin vermediler. Onunla konuşmama izin vermediler.
Ne tuhaf bir hismiş, kendini ailenden birine veda etmeye.
Ameliyathane kapısını yumruklamaya başladım.
"Açın lan kapıyı, beni de alın içeri... Doktor duymuyor musun beni? Aç kapıyı doktor!"
diye bağırıyordum ama açan olmamıştı kapıyı. Doruk aynı soğukkanlılıkla yanıma gelerek "sakin ol kardeşim. İyi olucak deden. Dik durmaya çalışmalısın" dedi.
Doruğun gözlerine bakarak "benim yüzümden...Allah kahretsin o piçi bulmak için inat etmeseydim şuan burda olmazdık"
Doruk "şuan kendini suçlamanın ne sana ne de dedene faydası yok"
"Ulan geçmişini siktiğim adam ortaya çıktığı için oldu tüm bunlar. Allah kahretsin"
Emre " sırası değil kardeşim. Senin güçlü olman lazım. Dedenin, senin gücüne ihtiyacı var"
Sıla "Emre haklı selim toparlan lütfen"
Umay "İsmail dede çok iyi olucak bak görürsün sapa sağlam gidicez burdan"
Uzay yanıma gelip elini omzuma koyarak "kaptan sen dedeni hiç mi tanımıyorsun? Bak bu kapıdan çıktığında hepimize en çok da sana çok kızıcak" dedi.
Doruk " yeliz teyzeye haber verecekmisin?" Diye sorduğunda şaşkın şaşkın ona baktım. Ben bilmiyordum ki böyle bir durumda nasıl haber verildiğini. Sahi nasıl söylenirdi?
"Piçin birini öldürmek için inat ettim ve dedem o yüzden bu hale geldi mi dicektim? "
Bana öğretmemişlerdi, böyle bir durumda nasıl davranıldığını. Aklıma ben küçükken, babamın bize kızıp "ben sizi uyarmadım mı lan? O adamın yanına gitmicekmişsiniz diye" bu sözler aklıma geldiğinde cebimden telefonu çıkardım. Rehberden Yavuz Hancıoğlu diye kaydetmiş olduğum babamı aradım.
Emre merakla " kimi arıyorsun anneni mi?" diye sordu.
Tabi onlar evdeki hayatımı ve babamla olan ilişkimi de bilmiyorlardı. Onlar beni hiç tanımıyorlardı. Kimseye kendim hakkında alıntılar yapmayı sevmediğim için onlarda sormazdı sen kimsin diye? Göründüğüm kadarıyla, yani beni hep güçlü bilirlerdi. Ama bugün ilk kez ağlarken gördüler ve şaşkınlardı benim bu kendimden zararlı hayatıma.
*Siz hiç babayla, babasız büyümek nedir bilir misiniz? Hani hayatta adı hep vardır, ortamlarda görünür falan. Ama ansızın sana terk edilmiş hissi veren. İşte böyle durumlara denir babayla, babasız büyümek*
Bir kere olsun başımı okşamamıştı. Nasılsın diye sormamıştı. Okuldaki hayatımı bilmezdi, ama kemerle izler bırakmayı çok bilirdi.
Benim babam, hayattayken öksüz bırakmıştı beni.
Telefon açıldığında "kafana saksı mı düştü lan arar mıydın sen, beni" diye sordu.
*Doğru aramazdım, bilmezdim çünkü öksüz birinin babasını arayabildiğini*
Ona hiç beklemediği bir şekilde
"Yıllardır gizlediğin oğlunla gurur duy Hancıoğlu, senin yapamadığın pisliği yaptı" dedim.
Babam sinirlenerek "ne diyosun lan sen pezeveng" dedi.
Alaycı bir gülümseme ile "bizi hiç göndermek istemediğin İsmail Hancıoğlu, biricik oğlun Aksel yüzünden canıyla cebelleşiyor" dedim ve tekrar "kutlu olsun Hancıoğlu, gurur duy piçinle" diyerek telefonu kapattım.
Dedemi kapıyı açsın diye beklerken, ben onu ameliyathane kapısında bekliyordum. Beklemek bu kadar hüzünlü müydü? Yoksa bana düşen hüzünlü beklemek miydi?
Saatler geçiyordu, sürgülü kapılar açılmıyordu. Dakikalar geçiyordu, dedemden bir haber gelmiyordu. Sonrasında açıldı beklediğim sürgülü kapılar. Hemşire çıktı önce dışarıya. Hemşirenin kollarını tutarak " dedem nerde? O neden çıkmadı hâlâ" diye sordum. Emre ve Uzay beni tutarak " abi bi sakin ol doktor çıksın sakin ol" diyorlardı. Onları duymak istemiyordum. Tekrar hemşireye dönerek"sana diyorum kızım, dedem neden çıkmadı" dedim. Hemşire başını yerden kaldırarak "kemal bey çıktığında bilgilendirecek sizi" diyerek kaçmıştı benden. Kemal dedikleri doktor çıkmıştı sonrasında. Onun karşısına dikilip "dedem nerde doktor? Neden çıkmadı o?"
Kemal denilen doktor önce Hasan abiye sonra bana üzgün bir şekilde bakarak " biz elimizden geleni yaptık. Üzgünüm ama maalesef dedenizi kaybettik" dedi.
Ve evet
Kimsenin duymak istemeyeceği cümleler döküldü ağızdan.
Başınız sağolsun
Biri öldüğünde söylenen cümle değil miydi?
Üzgünüm demekle diner mi sancılar?
Başınız sağolsun dediklerinde, başlar mıydı vedalar?
Kafamı yana doğru çevirip gülmeye başladım. Üzgünüm diyordu bana, alay eder gibi. Tekrar doktora döndüğümde, yakasından tutarak "dalga mı geçiyorsun doktor benimle? Ne demek lan elimizden geleni yaptık?" diye bağırmaya başladım.
Umay ve Sıla ağlıyor haldeyken, Doruk ve diğerleri ise doktoru benden kurtarmaya çalışıyordu.
Hak mıydı, o benim dedemi kurtaramamışken, onların doktoru kurtarması?
Doruk "selim sakin ol bırak adamı"
Uzay" kardeşim bırak, yapma böyle"
Bana sakin ol diyen kişilere "başınız sağolsun diyo lan. Dalga geçiyor benimle. Üzgünüm diyo lan bana alay ediyor benimle" dedim.
Bir ses duyuldu sonra. Tanıdık bir sesti artık. Önünde beklediğim ameliyathanenin sürgülü kapısının sesiydi. Sedyenin üzerinde uzanmış ve tüm vücudu beyaz bir örtü ile kapanmıştı. Ellerim doktorun yakasından yavaşça ayrılmaya başlamıştı. Beni tutan eller, artık tutmuyorlardı. Başında bir kaç adam sedyeyi yanımıza getirip durmuşlardı. İyi ama neden durdular ki? Benim dedem hâlâ içerdeydi. Gözlerimle örtünün altındaki bedeni inceledim. Sonra bir el örtünün altından kendini kurtararak, sedyeden dışarı çıkmıştı. Ama o el, benim yıllarca tuttuğum eldi. O el benim dedemin eliydi. Eli gördüğümde kendimi doktordan uzaklaştırıp, sedyenin başına geldim. Vücudum tümüyle titriyordu. Ellerimi örtüyü açmak için kaldırdım. Yapabilir miydim, cesaretim var mıydı ona bakmaya?
Örtüyü yavaşça açtığımda, altındaki kişinin artık yüzünü görebiliyordum. Dedem gözlerini kapatmış öylece uyuyordu. Onun uyuduğuna inandırmıştım kendimi ve uyandırmak için seslenmeye başladım.
"İsmail paşa sen bu saatte uyumazdın noldu ne değişti şimdi?" bir kaç saniye durup sonra "dede uyuma nolur. Bırakma beni, bak söz veriyorum seni kızdırmıcam, üzmicem" dedim.
Arkamdan kimin olduğunu bilmediğim eller sedyeden uzaklaştırmaya çalıştılar beni. Dedemi benden almalarını istedi doktor. Yanımdan götürmelerini istemişti. Sedyeyi götürenlere "bırakın lan dedemi! Götürmeyin lan onu bırakın! "
Ama onlar duymuyorlardı beni. Ya da duymak istemiyorlardı.
Dedem benden uzaklaştıkça, daha da hissediyordum koridorun soğukluğunu.
*Aslında ölümmüş soğuk olan. Ölümün habercisiymiş soğuk ellerimiz*
Cebimde sürekli çalan telefonumu açarak "ne var lan ne amına koyayım" diye bağırdım. Bakmamıştım kim olduğuna, annemmiş arayan doruk öyle söyledi. Telefonu elimden alıp konuştu annemle.
"Doruk ben yeliz teyzen"
", neler oluyor orda"
Doruk güçlükle "selim şuan konuşabilecek durumda değil yeliz teyze"
"Neler oluyo doruk orda Selim'in nesi var"
"İsmail dede... Şey yeliz teyze İsmail dede vefat etti"
Ne de kolay çıkmıştı ağzından.
Sonrasında uzaktan gelen çığlıklar...
✨✨✨✨✨
Çığlıkların üzerinden altı saat geçmişti. Annem ve yanında baba sıfatı taşıyan yavuz hancıoğlu bana doğru yürüyorlardı. Babamı gördüğümde sinirlenerek "senin ne işin var lan burda!"
Annem kolumdan tutarak "selim yapma dur lütfen yeri değil yapma" diyordu.
"Bırak anne beni bırak!" Diyerek kendimden uzaklaştırdığım annemi sıla ve Umay yanlarına alarak oturtmuşlardı.
"Eserinize bakmaya mı geldin Hancıoğlu?"
"Kes lan sesini. Babam lan o benim tabi gelecem şerefsiz"
"Bak sen şu işe ya. Yeni mi geldi lan aklına, hayattayken nerdeydin?"
"Gebertirim lan seni sus otur şuraya"
"Biricik oğlun nerde lan o nerde?"
Babam uzaya bakarak "al götür lan şunu gözümün önünden"
Doruk, uzay ve Emre beni tutarken, Hasan abi ise babamla cenaze işleriyle ilgilenmek için gitmişlerdi yanımızdan"
Öğleden sonra gömülecekmiş. Öyle söyledi Hasan abi.
*Dört saat sonra*
Canımın canını yakmıştı biri ve sonra sonu olmuştu onun...
İnsan hiç şarkılara sığınmak ister miydi?
Şarkının sözleri olmak ister miydi?
Şuan tam burada yok olsam, görünmez olsam.
Bir beden yerine bilinmez bir şarkının sözleri olsam ve tanımasalar beni.
Çocukluğum omzumda, tüm anılarım sırtımda. Sohbetler ettiğim çınar sert bir buz kütlesinin içindeydi. Yine yanımdaydı ama eskisinden daha farklı haldeydik. Ben konuşurken o susuyor, o konuşurken ben duyamıyordum. Mezarlığa geldiğimizde indirdik o buz kütlesini omuzlardan. Çıkarmışlardı içinden dedemi. Koşup sarılmak yerine, öylece kalakalmıştım. Uzun ve derin bir şekilde kazılmış toprağın içine yerleştirdiler. Yeni yuvası orasıymış öyle söylediler.
Herkes sırayla toprak atmaya başlamıştı. Sıra bana geldiğinde elime bir kürek verdiler. Hiç bilmediğim bir şeyi yapmaya zorladılar beni. İnsanın üzerine toprakta atılırmış öğrendim bende. Küreği toprağa daldırdım, içine fazlasıyla toprak alacak kadar doldurdum. Zaman yavaşlamaya başlamıştı. Elimdeki küreği hızlı kaldırmama rağmen, çok yavaştı zaman. Toprağı dedemin üzerine serpmemle o belirdi karşımda. Çocukluğumda bana söylediği cümleleri yine söylüyordu.
"Gitmesem olmaz mı dede?
"Gitmen gerek evlat. Koruman gereken bir annen var?
Bana bu cümleyi tekrar edip duruyordu.
Mezarlıktaki herkes yavaş yavaş dağılmaya başlıyordu. Tüm hepsi sırayla "başın sağolsun" diyip duruyordu. Ama ben onları anlayamıyordum.
Ölüm denilen şey böyle miydi? Yani konuşman gereken çok konu olsa dahi çıkmaz mıydı cümleler ağzından?
Uzay ve diğerleri yanıma geldi.
Uzay " başın sağolsun kardeşim. Yapabileceğimiz bir şey var mı?"
Cevabını bilmediğim bir soruydu. Ona boşluğa bakarcasına bakarak sadece "yok" diyebildim. Doruk ve Emre "başın sağolsun kardeşim " derken Emre "yanında kalmamızı istermisin?" diye sordu.
"Yok gidin siz" öylece çıkmıştı bu sözler, kurumuş olan dudaklarımın arasından"
Sonra gitti hepsi yanımdan, yalnızdım onunla, anılarımla.
İnsan hiç anılarını kuru bir toprağın altında bırakır mıydı?
Boş ayak izlerimle, anlamsız ve ilk kez uyuşmuş ayaklarımla yanına doğru ilerledim. Sonra başladım işte konuşmaya
*Benden bu kadar mı sıkıldın dede? Hiç olmadık zamanda yalnız bıraktın beni. Benim yüzümden dede, benim yüzümden gittin benden. Bende çok yorulmuştum dede, ama hiç seni bırakmayı düşünmedim*
Durdum sonra gözlerimi ismi yazılmış mermere sabitledim. Sonra devam ettim. Küçükken dedeme "ben babam için bu kadar mı zorum dede?" diye sorduğum gelmişti. Çocukluğumdan sonra ilk kez böyle çok yorgundum. Dedeme aynı soruyu sordum "ben senin için çok mu zordum dede?"
Arkamdan "babam öldüğünde çok küçüktüm" diye cümleye giriş yapan tanıdık bir ses yanıma gelmişti. O da benim gibi mezara odaklandı ve devam etti.
"Kış ayındaydık, hava öyle soğuktu ki. Babam sırf doğum günüm için işten izin alıp yanıma gelicekti. Heyecanlıydım hem babamı göreceğim için hem de" durdu biraz cebinden ona geç verdiğim ve onun bana kızdığı kolyeyi çıkarttı ve devam etti "bu kolyeyi getirecekti. Babam beni tırtılım diye severdi. Bu yüzden bende tırtılı ve kelebekleri çok severim. Ama bilmiyordum bu denli sevdiğim kelebeğim babamın sonu olacağını.
Yollar kaygan olduğu için kaza yapmış"
Rüya hiç beklemediğim bir şekilde gözlerime bakıp, elleriyle elimi tuttu. Tebessüm ederek "sen çok şanslısın Selim. Çok şanslısın çünkü deden ile bir sürü anıların var" dedi.
Daha sonra yanımdan ayrılmak için arkasına döneceği sırada bana bakıp tekrar "sen zorba değilsin Selim" dedi ve gitti.
Rüya kolye yüzünden bana kızgın olduğu için benimle bir daha konuşmaz diye düşünüyordum. Ama o yanıma gelip benim konuşmama izin vermeden ve ben sormadan bana kendi hikayesini anlatmıştı.
Rüya gittikten bi süre sonra ayakkabı tamircisi İhtiyar gelmişti yanıma.
"Başın sağolsun delikanlı" dediğinde gözlerimi ona sabitledim.
- *ölüm her an yanımızdadır delikanlı. Yaş sayılarıyla ilgilenmez ölüm, vaktin dolduysa eğer biter burda ki işin*
İhtiyar tekrar bir şey söyleyecekti ki bu sefer ben aldım sözü hiç beklenmedik bir şekilde.
Rüya'nın bana izin vermediği cümlelerimi ihtiyara söylemeye başladım.
*Bilmediğim kaldırım taşlarıyla tanıştım bugün ihtiyar* durup alaycı bir gülümseme ile devam ettim "saçma ama konuştular benimle" dedim.
"Ne söylediler sana delikanlı"
"Yorgun olduğumu söylediler ihtiyar, tıpkı onlar gibi yorgun olduğumu söylediler *tıpkı bizim gibi yorgunsun insan* dediler bana. Daha sonra *farkımız sen her gün sırtında yeni öğrendiğin dertleri, izleri ve ölmüş bedenleri taşırken biz ise, bir daha hiç görmeyeceğimiz insanların kirlenmiş ayaklarını ve hayatlarını taşıyoruz insan* diye eklediler.
Taşlar hiç konuşur mu ihtiyar?"
"Konuşur delikanlı, ölüm yanımızdaysa dili olmayan her taş konuşur seninle"
