6. bölüm · Kozada'ki Kelebek "Rüya'nın Sonu"
Büyük Gerçek
Kendimi onlardan uzaklaştırıp yıkanmak için banyoya ilerledim. Banyoya girdiğimde suyu açıp, üzerimdeki tişörtü çıkartmaya başladım. Kıyafetler zihnimi ele geçiren duygular gibiydi. Üzerimde ağırlaşan, çıkarıldığında ise hafifleşen kıyafetlerim kendini zeminin üzerinde bulmuştu. Duş başlığından damlaları hızla yere çarpan suya bedenimi hapsettim. Ellerimi yeni ıslanmaya başlayan saçlarımın arasına yerleştirip, suyun saçımda ki yerini sabitledim. Saçlarımın arasında kalan ellerimi kurtarıp duvara yasladım. Akmaya devam suyun sesi bana iyi geliyordu. Sanki beni tek dinleyen su ve geceydi. Duş başlığından akan suyu kapatıp banyodan çıkmak üzere asılı olan havluyu karnımdan aşağısını kapatacak şekilde belime sardım. Banyodan çıkmak için hazır olduğumda kapıyı açıp, odama yöneldim. Odama geldiğimde kapıyı kilitleyip belime sardığım havlu ile tenimde gezinen damlaları yok ettim. Dolabımdan aldığım tişört ve şortu giyinip ellerimle saçlarımda oluşan dağınıklığı düzelttim. Ellerim saçlarımın arasındayken zihnimi ele geçiren konuşma benim dalgınlığıma neden oldu. Onun ağlamasına dayanamayıp "iyi misin?" diye sormuştum. O da gözleri dolu bir şekilde "evet iyiyim benim için değerli bir kolyemi kaybettim" demişti.
Bu küçük konuşma beni kendine çekmişti. Bende ona ait bir kolye vardı. Kolyeyi sakladığım yerden alıp parmaklarımın arasına yerleştirdim. Gözlerimle zincirin sonunu takip ettim. Gözlerim kelebek ile buluştuğunda durup "beni ne hale getirdin kelebek" dedim ve kolyeyi tekrar sakladığım yere koydum. Bu halimden kurtulmak istercesine hızlı adımlarla bahçedeki havuzun kenarına oturdum. Havuzda ki yansıma parlaktı. Geceleri daha bir güzel ve kendi gibi olurdu yansıma. Düşüncelerim beynimi yokluyordu. Kim yılların tuzağına düşer ki? Kim kendini bir yabancıya hapseder ki? Selim Hancıoğlu nasıl olur da bu hale gelebildi?
Az önce izlediğim parlak yansıma silindi, karanlık kuyuya dönüşerek yerini çocukluğuma devretti. Annem ile alışverişten dönüyorduk. Eve geldiğimizde bizi Yavuz Hancıoğlu'nun öfkesi karşılamıştı. Annem ve ben bize bakan gözlerin ilk kez sarhoş olduğunu görüyorduk. Onun bu hali bizim korkmamıza sebep olmuştu. Yavuz Hancıoğlu sert bir ses tonuyla " geçin lan içeri" dedi. Sarhoş ve dengesiz adımlarla haraket ediyordu. İçeri girdiğimizde babam kapıyı sert bir şekilde kapatmıştı. Annem titreyen sesi ile "sen içtin mi?"diye sordu. Babam bu soruya karşılık öfkesini annemin yüzünde patlamıştı. "Sen kim oluyosun da bana hesap soruyosun lan. Bana bak kadın senin dilin iyice uzadı kestirme lan o dili bana"
Annemin Sabrı tükenmiş gibi hem babamın hem de benim beklemediğim bir şekilde "o kadına da böyle vuruyomusun yavuz?" diye sordu.
Ben ise küçük bedenimle kendi kendime "o kadın mı" diye sordum.
Babam "ne diyosun lan sen? Ne kadını?"
Annem" öğrenemiyeceğimi düşündün demi. Biliyorum yavuz hemde yıllardır bunu bile bile yaşıyorum, kalıyorum burda"
Annem ne için, kim için, neyi bildiği için bu kadar yıldır susmuştu?
"Peki o kadından olan çocuğuna da selime davrandığın gibi davranıyomusun?"
Babam, anmemin bu bilgiyi öğrenmesine hem şaşırmış hem de sinirlenmişti.
Ben ise ; neler olduğunu anlayama, kavramaya çalışıyordum.
Hangi kadın? Hangi çocuk?
Neler oluyordu?
Babam "nerden uyduruyosun lan bunları? Hangi dengesiz anlatıyo sana masalları?"
Annem" şaşırdın demi benim bunları bilmeme? Ben yıllardır biliyorum yavuz! Ya sen beni yıllardır kandırdın, aptal yerine koydun yetmedi şiddet uyguladın" annem gözyaşlarına hakim olamayıp serbest bırakmıştı onları. İçinde kalanlar ve birikenler tümüyle annemin boğazında yumru gibi kalmıştı. Derin bir nefes alarak bana baktı ve devam etti.
"Ya bu çocuğa bile şiddet uyguladın. Görüşüyomusun onlarla peki? Ha! konuşsana yavuz? Ben söyleyeyim hayır neden biliyomusun selimden kaçtığın gibi o masumdan da kaçıyosun! Onun şuan nerde kaldığından haberin var mı senin? Peki annesi olucak o kadından? Selime sevgi göstermedin, şevkat göstermedin tıpkı o çocuğun suratına dahi bakmadığın gibi"
Daha fazla dayanamayan annem yanıma gelip beni odama çıkarmıştı. İkimizde yatağımda oturduk, konuşmadık, öylece sessiz kaldık bir süre. Annem gözyaşlarını ustalıklı bir şekilde saklamaya çalışıyordu. Ama ben görüyordum, tanıyordum onu. Annemin yanağında elimi gezdirmeye başladığımda annem yüzünü bana çevirdi. Annemin gözlerinin içine bakıp"benim bir kardeşim mi var anne?" diye sordum. Annem beklemiyodu benden böyle bir soru farkındaydım. Sanırım benim bu yaşta böyle bir durumu hızlı bir şekilde kabullenmiş halim Kafasını karıştırmıştı. Kafasını evet şeklinde sallamaya başlamıştı. Anneme tekrar " peki adı ne, şuan nerde?" diye sordum.
Annem boğazındaki yumruyu unutup zorla da olsa yutkunarak "Aksel" dedi.
Aksel Hancıoğlu, ne tuhaf aynı soy ismimi taşıyan fakat annelerimizin farklı olduğu ve aynı evde yaşamadığım bir kardeşim vardı. Bilmediğim, görmediğim bir kişi, babamın bizden sakladığı oğlu Aksel Hancıoğlu.
Yavuz Hancıoğlu onu da belinde ki kemerle dövüyomuydu? Bende bıraktığı gibi onun da sırtında anlamsız ama bir o kadar da acıları unutmamayı öğreten izler bırakıyo muydu? Onun da canı benim gibi yanıyo muydu?
Anneme söyleyemiyordum, ama bu gerçekler, taşıyamayacağım büyük gerçek canımı kemerden daha çok acıtmıştı.
Yıllar geçmişti ama ben Akseli hâlâ görmemiştim.
Peki o beni görmüşmüydü? Biliyo muydu beni?
Görsem bile nasıl yaklaşıcaktım ona?
Havuzda olan yansımadaki gerçeklerden kurtulup, kendime döndüm ve kendime " özür dilerim çocukluğum. Özür dilerim ertelediğim oyunlarım, kaçamaklarım. Özür dilerim kutlayamadığım her yaşım. Ve özür dilerim kendime yüklediğim gerçekler ve acılarım" dedim.
Hayatımı yarım bırakmak benim hatam değildi. Hata eksiklerimi elimden alan kişilerdeydi. Hata erken yaşta büyümek zorunda bırakıldığım hayattaydı. Zaman akıp geçiyo ve ben bu zamanda çok şey erteledim, yarım bıraktım. Söyleyecek çok şey yok. Hayır, hayır aslında çok şey var söyleyecek. Fakat konuşamıyordum, anlatamıyordum. Oysa dudaklarımın arasından çıkmayı bekleyen çok harf vardı. Bana düşen sadece harfleri birer cümle haline getirmekti. Çıkmıyordu harfler, birleşip cümle olmuyolardı. Ne çok şey söylemek, anlatmak isterdim. Küçükken Uzay ve diğerleri evin önüne gelir ve dışarı çıkmamı isterlerdi. Ben ise korkudan çıkamazdım. Korkumun sebebi Yavuz Hancıoğlu'nun anneme zarar vericek olmasıydı.
Dışarı sadece o yokken çıkar, hızlı bir şekilde bir sürü oyunlar oynar sonra da eve geçerdim. Beklerdim acaba bugün nasıl bir felaketle son olucak diye.
Her neyse...
Geçti küçüğüm, geçti. Büyümek zorunda kaldığın hayat geride kaldı.
Havuzun üzerindeki tüm yansımalar yok olmuştu. Arkadan gelen ses silmişti herşeyi
"Hâlâ benimle konuşmıcak mısın selim?" Sılaydı sesin sahibi. Ona bakıp kararlı halimle "konuşmamak ikimiz içinde en mantıklı olanı sıla" dedim. Sıla yanıma oturup bana bakarak "nereye kadar böyle olucak, neden kaçıyosun benden?" Kaçmak bana göre değildi. Benim onu sevdiğimi biliyordu ve o beni değil gücümü seviyordu. O bunu görmüyodu. Sılaya cevap vermek için dudaklarımın arasından kaçmayı bekleyen cümlelerimi serbest bırakıp " ne saçmalıyosun Sıla, neden kaçayım. Sen sadece gerçekleri görmemek için topu bana atıyosun. Aç gözlerini Sıla, seni sevmeyen birine bu denli bağlanmak aşk değil. Uzak dur benden, sevme beni ...." kendimi tamamlayamadan Sıla'nın dudaklarını dudaklarımın üzerinde hissetmiştim. Ne olduğunu anlayamamıştım. Afallamış ve tepkisizdim. Uzun sürmeyen tepkisizliğimi harakete geçirerek sılayı itip ondan uzaklaşmak için ayağa kalktım. Yüzümdeki öfkeyi çok derinden hissediyordum.
"Siktir! Ne yaptığını sanıyorsun lan sen! Napıyosun kızım sen!?"
Gözleri dolan Sıla sessizdi. Kaybolmuş gibiydi. Ben ise sinirliydim. Ellerim saçlarımın içinde gezinmeye başlamıştı. " neden yaptın lan bunu neden?"
Sıla sessizliğini bozarak "ben... ben özür dilerim Selim. Düşünmüştüm ki." Cümlesini tamamlamasına izin vermeden araya girip "ne düşündün Sıla. Nolucaktı sen geldin öptün beni ee aşık mı olucam lan şimdi sana "dedim.
"Seni ne kadar çok sevdiğimi bil istedim. Hissetmeni istedim"
"Başlatma kızım siktiğimin sevgisine, hissine. Bana bak bir daha sakın bana yaklaşma"
"Yapma bunu bunca yılın hatrına, anılarımızın hatrına"
"Bu saatten sonra anı mı kalır lan? Gözün aydın Sıla Özdemir sildin tüm anıları"
Sıla ağlamaya devam ederken yanından uzaklaştım. Ben üzerimdeki yükleri atmaya çalıştıkça, habire yenisi ekleniyo. Kalabalıktan da bu yüzden hoşlanmazdım. Kalabalıkta ne olduğunu anlayamaz insan, kaybolur ve olan olmuştur çoktan. Kendini bile bulamazken diğerleri senin daha da kaybolmana neden olur. Yavuz Hancıoğlu beni sevgisinden mahrum ederek kaybolmama neden oldu. Sonra onun gayri meşru çocuğu olan, ve hayatın diğer bir gerçeği olan Aksel Hancıoğlu kaybolmama neden oldu. Akselin varlığını sadece ben, annem, dedem, Hasan abi ve baba sıfatı taşıyan yavuz Hancıoğlu biliyordu. Bir de kelebek var, o da beni yıllarıyla kaybolmama neden oldu.
Şimdi de çocukluk arkadaşım olan Sıla Özdemir benim kaybolmama neden oldu. Az önce oluşan sarmaşıktan kurtulup odaya geçtim. Oda'nın içinde bir sağa bir sola keskin adımlarla dolanmaya başladım. Öfkem zeminin üzerinde kendini belli ediyordu. Bir insan kaç kez atardı kendini ateşe? Zaten yanmış olan elini daha ne kadar yakmak isterdi? Acı bu kadar vazgeçilmez miydi?
Sahi acı bizden biri miydi?
Oda'nın kapısı açıldı ve Uzay" hava ne kadar güzel ve sen kendini mahzene mi kapattın kaptan?" diye sordu.
"Ne diyosun kıvırcık?"
"Yahu az gel yanımıza yemek falan yiyelim, sohbetler edelim"
Uzay haklıydı kendimi hep odaya kapatıyordum "tamam hadi çıkalım" uzay ile odadan çıkıp salona geçtik. Sıla hariç herkes salonda oturmuş bir şeyler yiyolardı. Doruk "kaptan gel bak uzay bize haşlanmış mısır almış" dedi.
Uzaya baktım şaşkın şaşkın. Çünkü o kolay kolay cebinden para çıkarmazdı. Ellerimle saçlarını karıştırıp"aferin lan pizza canavarı" dedim.
Uzay gülerek " ne demek kardeşim afiyetle yiyin" dedi.
Emre "hadi lan ordan parasını kendi vermiş gibi"
Uzaya dönüp "kim aldı lan kıvırcık haram mı bunlar?"
Uzay "yok lan Emre'nin cebi sağolsun. Sizin için parasını feda etti"
Emre "selim, sence bu piç bu kadar düşünceli mi?"
"Yok kardesim düşünce denen duygu bulunmaz bunda"
Uzay "bak ayıp oluyo ama, oğlum ben gidip sizin için onca yol yürüdüm bir de paramı vereyim?"
Doruk "dilencisin oğlum sen"
Uzay "siktir"
Emre "neyse haydi sohbet edelim konu bulun"
Uzay "mal sabahtan beri konuşuyoruz ne sohbeti"
Emre "kaşınma kıvırcık pizza ve paradan başka bir konu diyorum ben"
Umay "ben buldum hem uzayın da hoşuna gidicek bir konu "
Uzay gülerek"sosyete güzeli yoksa her gece rüyamda gördüğüm o güzel hatunu mu anlatıcan" dedi
Emre, uzayın kafasına vurarak"senin ben o gözlerini sikeyim" dedi.
Uzay" Aa gözlerime laf yok tüm kızlar hasta oğlum bu yeşil bebeklere"
Aralarına girerek konuyu çok merak edercesine "tamam lan susun bi kız anlatsın" dedim.
Umay"Ay saol selim ya"
Emre "güzelim benim ne anlatıcan hadi"
Umay heyecanlı halde " tamam bakın iyi dinleyin uzay özellikle sen"
Uzay dikkatini tamamen Umaya vermişti.
Umay " bakın şimdi ıssız,sessiz ve çok insan bulunmayan bir köy varmış. Bu köy gündüzleri kendi halinde, sevecen ve güzel görünürmüş. Çünkü gündüzleri tüm herşey gizlermiş kendini. Bu gizliliğin sebebi köye bir sürü insan çekmekmiş.
Geceleri ıssız, karanlık ve ürkütücü bir hale girermiş. Gündüz ki güzelliğini tümüyle sahipsiz ve öldürücü hale gelirmiş"
Doruk araya girip " Umay sonunu harbiden merak ettim. Bu korkuluk nereye bağlanıcak" dedi.
Umay"susta dinle üstadım"
Doruk "iyi bakalım"
Umay" neyse günlerden bir gün bir grup bu köye gitmiş. Gündüz olduğu için sevmişler köyü hatta içlerinden biri tam piknik yapmalık, hayat sürmelik yer demiş. Söyledikleri gibi piknik yapmışlar, gülmüş eğlenmisler. Akşam olmuş sonra ışıklar kesilmiş. Önce irkilmişler ama sonra mum bulup mum ışığında sohbet etmeye başlamışlar. Sohbet eden grubun içinden biri aralarından çekilip dışarı çıkmak istemiş. Çocuk dolanmış bir süre öylece tekrar eve gireceği sırada diğer evlerin arasından gelen bir ışık bu çocuğu içine çekmiş. Evin içinde sohbet eden grup bu olanları görmüşler ama birileri oyun oynuyo deyip tekrar sohbete dönmüşler. Daha sonra ışığın evin içine kadar geldiğini gördüklerinde korkmaya başlamışlar. Işık birer birer içine çekmiş hepsini. Işık içine nasıl çeker dediğinizi duyar gibiyim. Bu ışık aslında bir insanmış. Bu insanın ağzı normalden büyük ve korkutucu olduğu için korkunç halini saklayacak bir yol, bir çare aramış ve aklına bu ışıltılı yol gelmiş"
Umay hikâyesini bitirdiğinde Uzayın içine çekilmiş hale geldiğini gördük. Emre ve Doruk sıkılmış gibi "gülüm sen niye böyle bir hikaye anlattın"
Umay gülerek"gece olunca anlarsınız" dedi.
Emre"inşallah başımıza bela olucak bir şeye sebep olmadın"
Umay "sevgiline birazcık güven"
Ben olacakları tahmin ettiğim için araya girip "size değil ama bana bela olucağı kesin" dedim.
Saatler geçmiş ve gece olmuştu. Uzayın sesi hâlâ çıkmıyordu. Bu durumun sonunda yanacak olan ben olsam bile yanlarından kalkıp odama çekildim. Yatağıma uzanmak için üzerimdeki tişörtü çıkarttım. Tişört zeminde yumuşak bir ses çıkarmıştı. Kendimi benim tenime alışmış olan yatağıma hapsettim. Yattığımda zihnimi ele geçiren karanlık, kelebek sayesinde aydınlanmıştı. Bir insan küçük bir tesadüfe bu kadar bağlanabilirmiydi? O küçük heves beni her defasında kendine mi çekicekti.
Gözlerimi kapattım sordum kendime " selim Hancıoğlu herşeye karşı direnebilirken, babanın bile karşısına çıkabiliyorken, nasıl olur da buna karşı direncini kaybediyorsun?"
Düşüncelerimden sıyrılıp unutmak için uyumaya çalıştım. Sahi zihnimizde bizim gibi uyuyabilir miydi? Kim bilir belki o zaman silinirdi herşey. Sorular sorulurken gözlerim kendini uykuya bırakmıştı.
Sessizlik geceye, ben ise derinlere dalmıştım
"Selim! Abi uyan bak altıma edicem. Lan selim içimde atom var lan patlıcak hadi"
Gece saat kaçtı bilmiyorum ama sesin kime ait olduğunu çok iyi biliyordum. Kendi kendime "sakin ol selim sakin ol bu bir kâbus" dedim ve gözlerimi kapattım. Uzay "kaptan ne kâbusu atom diyorum, parçalanacak patlıcak diyorum, ohoo kime diyorum"
Gözlerimi tekrar açtım ve sabrım tükenmiş çaresizlikle "ne var kıvırcık ne var" dedim.
"Bak o sosyete güzelinin anlattığı hikaye yüzünden tuvalete gidemiyorum içimde bı şeyler oluyo "
"Ee uzay bundan banane"
"Abicim korkuyorum hadi be"
"Lan oğlum velinmiyim ben senin. Git doruğu uyandır"
"Uyandırmaya çalıştım ama adam ölüm uykusuna yatmış gibi Emre desen o ayıdan daha beter"
Kendi kendime "ulan Umay yaktın beni. Başıma gelecek olan beladan o kadar emindim ki" dedim. Uzayın beni rahat bırakmayacağından emin olduğum için dayanamayıp kalktım ve tuvaletin yoluna yöneldik.
Uzay tuvalete girerken ben de kapıda onu bekliyordum. Umay anlatmış olduğu hikaye ile sevgilisini kurtarırken benim ise başımı çok fena yakmıştı. Pizza Canavarını başıma salmıştı. Uzay tuvaletten çıktığında "oh be içimdeki atom bile yarabbi şükür dedi"
"Ne bekliyosun oğlum kaç dakikadır içerdesin. Yıllık faizini mi bıraktın?"
"Oğlum kaç saattir içimde atom vardı diyorum sen faiz diyosun"
"Yürüyen atom seni haydi uyumaya"
İkimizde odalara gitmek üzere yürümeye başladığımızda uzayın benim odaya yöneldiğini fark ettim.
"Hop nereye gidiyon lan?"
"Uyumaya işte sen dedin ya"
"Lan mal orası benim oda, atom senin olmayan beynini mi yokladı"
Uzay masum bakışlar atmaya başladığında başıma depremden daha fena bir şeyin geldiğini anlayarak "hiç... hiç öyle bakma git Doruğun koynuna gir amına koyayım" dedim.
"Hadi be kaptan nolur ya varlığımı bile hissetmezsin vallahi. Yere kıvrılır yatarım"
Başımı geriye doğru itip gözümü kapatıp"senin ben oksijenini sikeyim geç lan" dedim. İkimizde odaya girdik. Uzayın eline örtü ve yastık verip koltuğu gösterdim. Uzay elindekilerle birlikte koltuğa geçip uzandı. Bende kendimi yatağıma uzattım.
Güneşi hissettiğim saatlerde üzerimde bir bacağın olduğunu gördüm. Bu duruma sinirlenip "uzay kalk lan! Ne zaman geldin oğlum sen buraya"
Doruk sesimi duymuş olucak ki odaya geldi. Bizi öyle gördüğünde kahkaha atmaya başladı.
Doruk "yalnız çok yakıştınız kaptan"
"Ulan doruk bak sakın gülme, al şunun bacağını üzerimden"
Doruk yanımıza gelip uzayın bacağını üzerimden aldı. Kendimi yataktan ve uzaydan kurtarıp sinirimin geçmesi için sigara aldım. Sigarayı yaktigimda doruk hâlâ gülüyordu.
"Pezeveng seni gülme lan Umay başımı yaktı"
Doruk "bizi kurtarayım derken seni ne hale getirmiş"
"Koltuktaki biri nasıl olur da sabah üzerimde olur"
Doruk "kıvırcık bu herşeyi yapar"
İkimizde sustuk sonra, elimdeki sigarama odaklandım. Sigarayı içime her çektiğimde iliklerime kadar hissettiriyordu kendini. Vücuduma yayılan sigaranın dumanı tüm odayı sarıyordu. Dolabın aynasından kendime baktığımda saçlarım birbirine karışmış kurtarılmayı bekliyo gibilerdi. Düzeltmek için parmaklarımı saçlarımda gezdirdim. Sigaram dudaklarımın arasında elim ise saçımdayken uzay uyanmıştı.
"Oh be nasıl rahat uyumuşum"
Doruk "günaydın prenses"
Uzay "noluyo lan zebani gibi beni mi izliyonuz?"
Doruk "he amına koyayım işim gücüm sendin zaten"
"Lan pezeveng sen ne ara geldin buraya"
Uzay " kaptan koltukta uyurken pencerenden ışıklar saçıldı korktum bir de senin koltuk rahat değil sen uyuyunca geldim yanına"
"Yürüyen atom bu ilk ve sondu bilgin olsun"
Doruk "prensese bak yer beğenmiyo bir de"
"Beğendircem ben ona merak etme"
Emre açık olan kapıdan içeri girip "noluyo lan üçlü takılmaya mı başladınız?" dedi.
Doruk "yok yürüyen atomu parçaladık"
Emre "ne diyon lan. Neyse haydi kahvaltıya bekliyo herkes"
Uzay " bu rahat uykunun üzerine pizza iyi giderdi"
Oyuncu bir gülümseme ile "yediricem pizzayı sana hadi lan düzelt o yatağımı sonra in aşağıya" dedim
Uzayı odada bırakıp aşağıya indik. Hazır olan kahvaltı masasına oturup kahvaltıya başladık. Dedem bana bakıp" uzay nerde evlat?" diye sordu.
Doruk bu soruya dayanamayıp gülmeye başladığında ona aldırış etmeden "o şuan biraz meşgul dede gelir birazdan" dedim
Umay "ayy gece erken uyumuşum, Uzay nasıldı korktu mu çok?"
Umayın cümlesine dayanamayan doruk kahkahasını bastıramayıp patlattı.
Emre bı bana bı doruğa bakıp "noluyo oğlum sizde var bir şey" dedi.
Umay, Emre'ye katılarak "bize de söyleyin ya"
Doruk "dakikalar önce çok güzel bir manzaraya şahit oldum o yüzden güldüm"
Doruğun gülmesini sinirlenip, Umaya dönerek " ya kızım sen ne diye saçma sapan şeyler anlattın ki" dedim.
Umay "çenesinden kurtulmak için"
"Beni yakarak mı"
Umay "noldu ya"
Doruk" geceyi bilmek istemezsin"
Masadakilere göz ucuyla baktığımda Sıla ile göz göze geldik. Ona hâlâ öfkeliydim. Gözlerimi dedeme sabitleyip
"Ben dışarı çıkıcam dede malum bugün ev kalabalık olucak"
Dedem " katılmıcak mısın sen?"
" herşey hazır olsun uğrıcam, sen nerde olucaksın?"
Dedem " Hasan ile bugün evde olmıcaz keyfinize bakın siz"
"Tamam ama dikkat et, Hasan abi dedem sana emanet"
Hasan abi " merak etmeyin selim bey"
Dedem " çocukmuyum ben"
"Ben bilmem dede"
Dedem "tamam, tamam"
"Ben çıkıyorum dediğim gibi herşey hazır olduğunda ararsınız"
Doruk "ararız kaptan"
Emre ağzında zeytin varken " görüşürüz kardeşim" dedi.
"Boğulucan lan hadi görüşürüz"
Evden çıkıp arabama yöneldim. Anahtarı çevirip gaza yüklendiğimde geride sert bir ses bırakmıştım. Bugün ev kalabalık olacağı için tüm gün boyunca arabada oturabilirdim. Kendimle yalnız kalabilirdim. Fakat biliyorum ki uzay buna izin vermezdi. Arabayı bir sokağın başına park edip yürümeye başladım. Cebimden sigara paketini çıkartıp içinden bir dal alıp içmeye başladım.
Öyle çok çekiyodum ki, tüm herşeyin biticeğini düşünerek, geride bıraktıklarımı düşünerek içiyordum sigaramı.
Herşey geçmezdi biliyorum. Geçmeyecek. Yaşananlara ve yaşanacaklara alışmak gerekiyordu sanırım.
Acıya alışmak bir ceza mıdır? Yoksa ceza olan bizim gösterdiğimiz sabır mıdır?
