30. bölüm · Karanlık ve Kıvılcım
30. Bölüm: Kıvılcımın Zaferi
Deniz fenerinin mahzeninde zaman adeta durmuştu. Taş duvarlara çarpan fırtına sesleri, dışarıdaki hırçın dalgaların gürültüsü ve içerideki o ağır tehdit havası birbirine karışıyordu. Silahı tutan adamın yüzündeki o küstah tebessüm, fenerin yukarısındaki kırık camlardan içeri sızan şimşek ışıklarıyla aydınlanıyordu.
Alaz, Efsun’u arkasındaki taş sütunun gölgesine doğru biraz daha itti. Gözlerini silaha doğrultan adama sabitlediğinde, bedenindeki her kas bir yay gibi gerilmişti. Yıllarca içine attığı o öfke, babasının adını lekelemeye çalışanlara karşı duyduğu adalet hırsıyla birleşmişti.
"Kasayı açtın, işimi kolaylaştırdın Karadağ," dedi adam, bir adım daha atarak. "Şimdi o dosyaları bana yavaşça uzat. Belki kızın buradan canlı çıkmasına izin veririm."
Efsun, Alaz’ın ceketinin kumaşını parmaklarının arasında sıkıca tutuyordu. Korkuyordu ama bu korku onu felç eden bir korku değildi. Alaz’ın yanındaki her saniye, ona geri adım atmaması gerektiğini öğretmişti.
"Sana o dosyaları vermeyecek," dedi Efsun, taş sütunun arkasından öne doğru bir adım atarak. Sesi titriyordu ama gözlerinde en ufak bir geri çekilme emaresi yoktu. "Çünkü o dosyalar senin gibilerin sonu."
"Kapa çeneni küçük ressam!" diye kükredi adam, silahı bir anlığına Efsun’a doğru çevirerek.
İşte Alaz’ın beklediği o tek saliselik dikkatsizlik anı gelmişti.
Alaz, tıpkı geçmişteki o kavgalarda olduğu gibi gözü kara bir hamleyle öne atıldı. Adamın silahı tutan bileğini kavrayıp yukarı doğru bükerken, mahzenin içinde sağır edici bir el ateş sesi yankılandı. Kurşun tavanın küflü taşlarına çarpıp kıvılcımlar saçtı.
"Alaz!" diye bağırdı Efsun.
İki adam rutubetli zeminde sertçe boğuşmaya başladı. Silah ellerinden kayıp fenerin karanlık köşesine doğru yuvarlandı. Alaz, adamın hamlelerini savuştururken yılların biriktirdiği hınçla bir yumruk çıkardı. Adam taş duvara çarparak yere yığıldığında, Alaz soluk soluğa kalmış halde doğruldu.
Tam o sırada mahzenin merdivenlerinden ağır ve kalabalık ayak sesleri gelmeye başladı. Alaz hemen yerdeki silahı kapıp merdivenlere doğru yöneldi, Efsun’u arkasına aldı.
"Teslim olun! Emniyet!"
Merdivenlerin başında beliren silüetler ellerindeki fenerlerle mahzeni aydınlattı. En önde duran kişi Mert ve onun hemen yanında Alaz’ın babasının eski adliye arkadaşı Başkomiser Kemal’di.
Mert, nefes nefese mahzene indi. "Yetiştik Karadağ! Kadıköy'de bıraktığın yem işe yaradı, peşimizdeki piyonları polise çektim. Koleksiyoncu'nun bütün ağı bu gece çöktü!"
Başkomiser Kemal, yerdeki baygın adama kelepçe takılmasını emrettikten sonra Alaz’ın yanına geldi. Gözleri yerdeki açık kasaya ve Alaz’ın tuttuğu sararmış dosyalara kaydı.
"Baban Erdem çok büyük bir adamdı Alaz," dedi Kemal Komiser, sesi gururla titreyerek. "Bu dosyalar adalet teşkilatındaki son pisliği de temizleyecek. Babanın ruhı nihayet şad olacak evlat."
Alaz, dosyaları komisere uzatırken omuzlarındaki yirmi yıllık o ağır yükün bir anda hafiflediğini hissetti. Yıllardır sırtında taşıdığı karanlık, fenerin üzerindeki bulutlar gibi dağılıyordu.
İki gün sonra...
Moda’daki çatı katı atölyesi, Eylül ayının en güzel güneşine ev sahipliği yapıyordu. Fırtına bitmiş, gazeteler "Koleksiyoncu Çetesi Çökertildi" haberleriyle dolup taşmıştı. Artık kaçılacak bir sır, korkulacak bir gölge kalmamıştı.
Alaz, balkonda oturmuş Kadıköy sahilini izlerken arkasından gelen ayak seslerini duydu. Efsun, elinde iki fincan taze kahveyle yanına geldi. Kahvenin birini Alaz’a uzatıp kucağına oturdu, başını onun boynuna gömdü.
Alaz kollarını Efsun’un beline doladı. Saçlarına derin bir öpücük kondurdu.
"Gitti," dedi Alaz fısıltıyla. "Bütün o karanlık bitti Efsun."
Efsun başını kaldırıp Alaz’ın gözlerinin içine baktı. O gözlerde artık ne kaçışın yorgunluğu vardı ne de geçmişin intikam ateşi... Sadece aşk, huzur ve sonsuz bir gelecek vardı.
"Şimdi ne yapıyoruz bay Karadağ?" diye sordu Efsun, dudağında sıcacık bir tebessümle.
Alaz, Efsun’un elini tutup parmağındaki kıvılcım yüzüğü öptü.
"Şimdi," dedi Alaz, gözlerinin içi ilk kez bu kadar bright bir mutlulukla parlayarak, "tuvalimizi alıyoruz, ressam. Ve hayatımızın geri kalanını dilediğimiz her renge boyuyoruz."
Kadıköy sahilinde martılar uçuşurken, Moda’daki o küçük çatı katında iki ruh, küllerinden doğan o sonsuz kıvılcımla yepyeni hikayelerine ilk adımı atıyordu.
