26. bölüm · KADERİN ÖRDÜĞÜ AŞK
BÖLÜM 26 "ALİN ERNA YILMAZ HATIRA ORMANI"
Merhabalaaaar, nasılsınızzz??
Finalden önceki son bölümümüz bu.. maalesef onlara veda edeceğiz...
İyi okumalar! Yorum ve oylarınızı merakla bekliyorummm💕🙏
Sanem Hanım Alin Erna'yı göğsümden alıp kontrolleri için o küçük masaya yatırdığında, kollarım bir anda boşlukta kalmış gibi hissettim. Ama Demir oradaydı.
O koca elleriyle yüzümü avuçlarının içine aldı, alnıma uzun ve titrek bir öpücük kondurdu. "Başardın Leyla'm," diye fısıldadı hıçkırıklarının arasından. "Bize dünyaları verdin."
Doğumhanenin o soğuk havası, Alin'in cılız ama kararlı ağlamalarıyla ısınmıştı sanki. Onu giydirip, o meşhur pembe kurdeleli battaniyesine sardıklarında, Sanem Hanım gülümseyerek yanımıza yaklaştı.
"Erken geldi ama maşallahı var, çok savaşçı bir kız. Haydi bakalım, sizi yukarıya, sizi bekleyen koca orduya uğurlayalım."
O koca ordunun kim olduğunu biliyordum. Bizi her daim yalnız bırakmayan ailemizdi.
Yaklaşık bir saat sonra, hastanenin o kendine has kokusunun sindiği özel odaya alındığımızda yorgunluktan her hücrem sızlıyordu ama gözlerimi kapıdan, daha doğrusu beşikten ayıramıyordum. Alin, camlı beşiğinde mışıl mışıl uyuyordu.
Derken kapı, sanki bir baskın varmışçasına gürültüyle açıldı.
"GÜLGONCAM!"
Abim.
"Abi!" Dedim gülümseyerek.
Abim odaya girdikten sonra kapı sonuna kadar açıldı ve herkes içeriye doluştu.
Annelerimiz bile gelmişti.
Emniyet ekibi de buradan hiç ayrılmamışlardı.
Aile demek bu demek değil miydi zaten?
İyi ve kötü her anda yanında olmak,beraber ağlamak ve beraber gülmek. Buradaki herkes bizim ailemizdi. Ve bizi hiçbir zaman yalnız bırakmadıkları gibi Alin Erna'yı da yalnız bırakmayacaklardı.
Annem ve Alya anne hemen yanıma koştular. Babam alnımdan öptü. Daha sonrada Cihan babam alnımdan öptü.
"Ömrümden on yılı şu kapının önünde bıraktım Leyla! O nasıl bağırıştı!" Diye çıkıştı abim.
"Ne bekliyordun acaba Sarp! Hemen doğurmasını mı?" diye sitem etti annem.
"Sakin ol Nermin Sultan tamam anladık en çok sen anneanne oldun." Dediğinde hepimiz güldük.
Cihan baba, Demir'e sımsıkı sarıldı.
"Hayırlı olsun aslanım,iyi bir baba olacağına dair inancım tam," dedi Demir sanki yemin eder gibi kafasını salladı. Cihan baba devam etti.
"Babalık ve annelik çok farklı kavram evlatlarım. Anneliği çok açıklayamam ama babalığı bildiğim yapabildiğim kadarıyla açıklayabilirim.
Babalığı, eve ekmek getirmek, çalışmak, çocuğun dünyaya gelmesini sağlamak gibi görme. Düştüğünde onu yerden kaldırmasını bil, dizlerindeki yarayı kapat. Kapat ki o yara kalbinde çıktığında ilk sana gelsin.
Karını ne kadar seversen ondan gelen canı da en az o kadar seversin oğlum. Hiç kızım olmadı pek bilmem ama kız çocuklarının bu hayatta en çok ihtiyaç duyduğu şey babasıdır.
Ben devremden yani Ilgaz'dan böyle gördüm. Kızına ne olursa olsun her daim sahip çık, yanında ol. Önündeki mayınları gerekirse ellerinle temizle. Yolunu aç. Çünkü babalık kendi yolunda mayınlar varken evladının yolunu aydınlatmak ve o yola ışık olmaktır." Cümlesini bitirdiğinde babamın dudaklarını saçlarımda hissettim.
Babam bana dünyanın en güzel babalığını yapmıştı. Cihan babanın anlattığı gibi yolumdaki tüm mayınları temizleyip yoluma ışık tutmuştu.
Bir gün bir söz okumuştum. "Kız çocukları babasına benzeyen adamlarla evlenirler." Yazıyordu.
Haklılardı.
Ben babam gibi güzel seven, fikirlerine saygı gösteren, her daim yanımda olan ve beni canından çok seven bir adamla evlenmiştim ve ömrüm boyunca pişman olmayacaktım.
Demir,babasına sımsıkı sarıldı. "Söz baba, nefesim yettiğince kızımın yolundaki tüm mayınları ellerimle toplayacak, yoluna ışık olacağım. Ve her daim ailemi canımdan çok seveceğim." Dediğinde odadaki herkes alkışlamaya başladı. Ben ise parmak uçlarımla gözyaşlarımı silmekle meşguldüm.
Cihan babam ve babam aynı anda konuştular. "Rabbim sizi ayırmasın." Dediklerinde herkes hep bir ağızdan "Amin!" diye bağırınca gülümsedim.
Serdar Abi yanıma yaklaşıp alnımdan öptü. "Vatana, millete, en çok da size hayırlı bir evlat olsun Leyla. Senin gibi cesur, babası gibi sadık olsun yeter," dediğinde gözlerim yeniden doldu.
Caner elindeki devasa buketi bir köşeye bırakıp "Komiserim!" diye bağırdı fısıldamaya çalışarak.
"Vallahi dışarıda 'Alin Erna geliyor' diye bağırdığınızda bütün hastane ayağa kalktı. Ben şimdiden söylüyorum, bu kızın ilk atış eğitimini ben vereceğim!" Andaç hemen ensesine bir tane patlattı. "Lan dur çocuk daha gözünü açmadı, ne eğitimi? Önce bir nefes alsın!"
Melike, Berna ve Nur beşiğin etrafında bir çember oluşturmuşlardı. "Şu parmaklara bakın, aynı Leyla Komiserimin parmakları gibi uzun uzun," diyordu Melike hayranlıkla.
Gizem ve Ateş ise biraz daha geride, kapının yanında durmuş bu manzarayı izliyorlardı.
Gizem yanıma yaklaşıp nabzımı kontrol etti, profesyonelliği elden bırakmıyordu ama gözlerindeki o ıslaklık her şeyi anlatıyordu. "Benim oyuncak bebeklerle evcilik oynadığım kız kardeşim anne oldu," dediğinde omzuna şaplak attım.
"Ağlamak istemiyorum Gizem nolur sus!" diye bağırdım.
Oda öyle bir enerjiyle dolmuştu ki, yorgunluğum bir anlığına uçup gitti. Herkes bir ağızdan konuşuyor, şakalar yapılıyor, Alin'in her kıpırdanışında odada bir "Aaa!" sesi yükseliyordu.
İsmini kulağına fısıldamak için kucağına abim aldı. Duasını okudu daha sonra Alin'in kulağına üç kez "Senin adın Alin Erna." Diye fısıldadı. "Vatanına,milletine,bize hayırlı bir evlat olur inşallah. Adın gibi ışık saç,aydınlık ve güçlü ol. Güçte annene sevgide ve sadakatte babana benze dayıcığım." Dediğinde tüm içtenliğimle "Amin" Dedim.
Demir yanıma gelip yatağın kenarına oturdu, tek elini benim omzuma attı. O koca ailesine, dostlarına, her fırtınada yanında duran o insanlara baktı.
"Teşekkür ederim," dedi sadece sesi titreyerek. "Bizi hiç yalnız bırakmadığınız için."
Biz odada konuşurken kapı tıklatıldı. Hemşire içeri girdi ve konuşmaya başladı. "Hadi bakalım anne hanım, acıktı bu küçük hanım. Emzirme vakti," dediğinde annemler Demir hariç herkesi dışarı çıkardılar.
Demir, Alin Erna'yı beşiğinden yavaşça alıp kucağıma yerleştirdi. O an ellerim titremeye başladı. Alin'i titreyerek kucağıma aldım.
Küçücük ama tombul bir bebekti. Demir, yatağımın kenarına ilişip sırtımı desteklemek için arkama birkaç yastık daha koyarken, annem ve Alya anne hemen iki yanıma konuşlandılar.
"Demir, tutamıyorum... Çok minik, baksana kollarımın arasında kayboluyor," dedim sesim titreyerek. İçimi tarif edilemez bir korku kaplamıştı; ya canını yakarsam, ya onu doğru tutamazsam?
"Korkma annem, biz buradayız," dedi annem şefkatle saçlarımı geriye iterek. "Bak, kolunu şöyle hafifçe kır, başını dirseğinin iç kısmına yasla."
Alya anne de diğer tarafımdan eğilip profesyonel bir çeviklikle ellerimi yönlendirdi. "Hadi Leyla'm, kendine güven. O senin kokunu aldı bile, bak nasıl aranıyor."
Alya anne nazikçe göğsümü desteklememe yardım ederken, annem de Alin'in minik, pembe ağzını doğru hizaya getirmem için bebeği hafifçe yukarı kaldırdı. İki annemin elleri benim ellerimin üzerinde, adeta bana güç pompalıyorlardı.
Alin Erna, o minicik ağzını açıp memeyi kavradığı an, zaman durdu. O ilk çekişle birlikte içimden bir şeylerin koptuğunu, ruhumun onunla ebediyen mühürlendiğini hissettim. Az önceki korkumun yerini, daha önce hiç tatmadığım devasa bir sahiplenme duygusu aldı.
"Acıyor mu Leyla?" diye sordu Demir endişeyle. Gözlerini bir an bile Alin'den ayırmıyordu.
"Hayır," dedim fısıldayarak.
Gözlerimden süzülen bir damla yaş, Alin'in ipek gibi yumuşak yanağına düştü. "Acımıyor... Sadece, çok tuhaf bir his. Sanki kalbim vücudumun dışındaymış da şimdi yerine geri dönmüş gibi."
Anne olmak böyle bir şey miydi?
Annemler birbirlerine bakıp gülümsediler. Annem, "İşte şimdi gerçekten anne oldun kızım," dedi yaşlı gözlerle.
Alin, iştahla ve o dünyadaki en güzel ses olan "vakumlama" sesiyle emmeye devam ederken, Demir eğilip ikimizi birden kollarının arasına aldı. Onun sıcaklığı, annemlerin güven veren varlığı ve kucağımdaki o minicik can...
O an odadaki herkesin nefesi Alin'in ritmine ayak uydurmuştu. Korkum tamamen geçmişti. Artık onu nasıl tutacağımı, nasıl koruyacağımı biliyordum. O emdikçe ben güçleniyor, o doydukça ben tamamlanıyordum.
Annelerimiz "Biz dışarıdayız." Dediklerinde başımı salladım. Çünkü o sırada yalnızca Alin'in doymaya çalışırken çıkardığı sesler vardı. Ve bu benim hayatımda duyduğum en güzel sesti.
Demir'e baktım yaşlı gözlerle. Onun da gözleri dolmuştu.
Demir'in bakışları öyle yoğun, öyle doluydu ki... Alnını alnıma dayadı, nefesi Alin'in saçlarına karıştı.
"İnanamıyorum Leyla," diye fısıldadı. "Hala rüyada gibiyim. Sanki gözümü açsam her şey kaybolacakmış gibi."
"Kaybolmayacak," dedim, tek elimle Alin'in minik, süt kokan saçlarını okşayarak. "O burada Demir. Bizim kızımız."
Tam o sırada Demir'in kolundaki dijital saate takıldı gözüm. Tarih kısmına baktığımda kalbim bir anlığına tekledi. Zihnimde bir ışık yandı, geçmişin tozlu raflarından bir anı fırlayıp bugüne oturdu.
"Demir," dedim sesim titreyerek. "Bugün ayın kaçı?"
Demir şaşkınca saate baktı. "15 Ocak," dedi. Sonra o da fark etti. Gözleri irileşti, dudakları hafifçe aralandı. "15 Ocak... Leyla, bugün bizim evlilik yıl dönümümüz."
İkimiz de aynı anda gülmeye başladık, ama bu gülüş hıçkırıklarla karışık bir şükürdü. Tam bir yıl önce bugün, birbirimize ömür boyu sürecek bir söz vermiştik. Şimdi ise o sözün en güzel meyvesini kucağımızda tutuyorduk.
Alin Erna, anne ve babasına dünyanın en unutulmaz yıl dönümü hediyesini bizzat kendisi gelerek vermişti.
"En güzel hediyeyi sen verdin bana," dedi Demir, sesindeki o vakur tını geri gelmişti.Bir süre Alin'in minik burnuna, pembe yanaklarına bakıp gülümsedi. Sonra elini cebine atıp küçük, zarif bir zarf çıkardı.
"Biliyorum, Alin bize en büyük hediyeyi kendi gelişiyle verdi," dedi sesi titreyerek. "Ama ben bugün için, sizin adınıza, bizim adımıza kalıcı bir şey olsun istedim Leyla."
Zarfı elime alırken merakla Demir'e baktım. İçinden bir sertifika çıktı. Üzerindeki başlığı okuduğumda kalbim sanki yerinden çıkacakmış gibi çarpmaya başladı: "ALİN ERNA YILMAZ HATIRA ORMANI."
"Demir..." dedim fısıltıyla. Gözyaşlarım sertifikanın üzerine düşmek üzereydi.
"Tam on bin fidan Leyla," dedi Demir, yanıma iyice sokulup tek kolunu omzuma atarak.
"Kızımızın doğduğu bu topraklarda, onunla birlikte büyüyecek koca bir orman... Biz bu dünyadan göçüp gitsek bile, Alin Erna'nın adına dikilen o ağaçlar göğe yükselecek. Her bir fidanın kökü, bizim aşkımız gibi toprağa sıkı sıkı tutunacak. O büyüdükçe ormanı da büyüyecek, o nefes aldıkça o ağaçlar bu dünyaya nefes verecek."
Her şey sonradan aklıma geldi. Demir birkaç haftadan beri demek ki bu yüzden deli gibi çalışıyordu.
"Sen..bu yüzden haftalardır. Uygulama üretiyorum diyorsun bana. Bunlarla mı uğraşıyordun Demir?" Dedim ağlamaklı bir sesle.
"Evet, ama benim bu hayattaki en güzel uğraşımdı."
Sertifikanın alt kısmında küçük bir not daha vardı: '15 Ocak'ta doğan bir güneşin, binlerce nefese dönüşmesi dileğiyle. Annen ve Baban...'
"Bu dünyanın en güzel, en onurlu hediyesi," diye hıçkırdım. Demir kızıma ve bana bir gelecek, bir miras bırakmıştı. "Bizim kızımız bir ormanla büyüyecek Demir. On bin ağaç... On bin can..."
"Bitmedi," dedi Demir, alnıma bir öpücük kondurup. "Bir de bu var."
Zarfın içinden küçük, gümüş bir anahtarlık çıktı. Üzerinde bir pusula ve koordinatlar yazılıydı.
"Bu koordinatlar, ormanın tam kalbinde, senin ve Alin'in adına yaptırdığım o küçük çeşmenin koordinatları. Susayan her canlı oradan su içtiğinde, sizin adınıza bir dua yükselecek göğe."
O an kendimi dünyanın en şanslı kadını hissettim. Babamın bana öğrettiği sevgi, şimdi Demir'in ellerinde devleşmiş, kızıma koca bir orman olmuştu.
"Pusula neden peki?" diye sordum, gümüş anahtarlığı parmaklarımın arasında çevirirken.
"Çünkü Alin Erna bizim pusulamız Leyla. Yolumuzu kaybetsek de, fırtınaya tutulsak da o bizi her zaman eve, sevgiye, birbirimize çıkaracak. Bizim yolumuz artık onun kalbinin attığı yer."
Alin kucağımda derin bir uykuya dalarken, başımı Demir'in omzuna yasladım.
15 Ocak, artık sadece iki kişinin birbirine 'evet' dediği bir tarih değildi; on bin ağacın kök saldığı, bir bebeğin ilk nefesini aldığı ve bir ailenin sonsuza kadar mühürlendiği gündü.
"İyi ki doğdun kızım," diye fısıldadım, Alin'in mis kokulu saçlarına. "İyi ki bize bu ormanı, bu nefesi getirdin."
...
Hastanede yalnızca 2 gece kalmıştık. Şimdi evimize ilk defa kızımızla girecektik. Sadece ben,Demir ve Alin vardı. Annemler çok ısrar etmişti yardım edelim diye ama kabul etmemiştim. Kendim yapmaya çalışarak öğrenecektim.
Eve girer girmez Demir, kucağındaki puseti kaldırdı ve "Evine hoş geldin bebeğim!" Diye haykırdı neşeyle.
Ve adeta bir çığlık koptu.
"Demir! Biz bu çocuğu zar zor uyutmadık mı çıkmadan önce al işte uyandırdın!" Diye çıkıştım.
Alin Erna'nın uykusu çok hafifti. 2 günden beri yaklaşık 6 aydır bu kadar aktifliğe alışkın olmadığım için ağır gelmişti ve doyasıya uyumak istiyordum çünkü çok yorulmuştum.
Demir puseti hemen kenara bırakıp alnımdan öptü. "Ben şimdi kızımı uyutacağım Leyla'm. Sen de bu sırada gidip duşunu alıp güzel güzel uyuyacaksın." Dediğimde o an ihtiyacım olan en güzel şey buymuş gibi "Gerçekten mi?" Dedim neşeyle. "Gerçekten." Diye cevap verdi o da.
Hemen bir duşa girdim ve sonra kaç saat uyuduğumu bilmediğim o uykuya daldım..
DEMİR'den...
Leyla kapıyı kapatıp o derin, hak edilmiş uykuya daldığında evde sadece ben ve kızım kalmıştık.
Onu pusetten çıkarırken her bir hareketim santim santimdi; sanki dünyanın en nadide kristalini tutuyordum.
Onu kucağıma aldığımda kollarımın ne kadar kaba, ellerimin ne kadar büyük olduğunu bir kez daha fark ettim.
"Geldin be kızım..." diye fısıldadım, burnumu o süt kokan boyun girintisine gömerek. "Gerçekten geldin. Babanı daha gelmeden yollara döktün, anneni 34 hafta boyunca parmağında oynattın ama değdi. Her bir saniyemize değdi."
Alin Erna, kucağımda hafifçe gerindi, o minicik ağzını balık gibi açıp kapattı. Henüz dünyadan haberi yoktu ama benim dünyamı milimi milimine değiştirmişti.
Onu salondaki o büyük koltuğa götürdüm, göğsüme yatırdım. Kalp atışlarımı duysun istedim. Şu an kucağındaki bir karışlık mucizeye esir olmuş bir adamdan ibarettim.
"Bak Alin," dedim, sesimi en yumuşak tonuna ayarlayarak. "Annen şu an içeride uyuyor. O çok güçlü bir kadın, biliyorsun değil mi? Seni buraya getirmek için ne kadar savaştı... Şimdi dinlenme sırası onda. Biz seninle bir anlaşma yapalım; sen bugün babanı biraz idare et, ben de sana ömrüm boyunca o hatıra ormanındaki her ağacın hikayesini anlatayım."
Aslında o ağaçlardan her biri Leyla'ya olan aşkımın birer simgesiydi. Onunla geçirdiğim her andı.
Alin Erna bir anda yüzünü buruşturdu, alt dudağı titremeye başladı. Eyvah, dedim içimden, "Başlıyoruz."
"Şşşt... Tamam güzelim, tamam babacığım. Buradayım. Bak, sakın ağlayıp anneni uyandırma. O çok yorgun." Onu omzuma dikip sırtına o ritmik vuruşları yapmaya başladım.
"Hadi bakalım, o meşhur gazını çıkaralım da rahatla. Yoksa Leyla uyanırsa benim halim harap, biliyorsun annen komiserdir, affetmez."
Odanın içinde bir ileri bir geri yürürken, kucağımdaki sıcaklığın ne kadar paha biçilemez olduğunu düşündüm. 15 Ocak... Bizim evlilik yıl dönümümüz. 17 yıl önce Leyla'ya ilk aşık olduğum zamanlar bir gün bir bebeğimizin olacağını bana söyleselerdi yemin ederim inanmazdım.
"Biliyor musun Alin, bugün sadece senin doğum günün değil. Bugün babanın yeniden doğduğu gün aslında. Dedenin de dediği gibi, senin yolundaki tüm mayınları ellerimle toplayacağım. Sen o ormanda özgürce koş diye, ben senin önünde dağ olacağım. Kimsenin senin ışığını söndürmesine izin vermeyeceğim. Sen benim pusulamsın artık. Yolumu kaybedersem sana bakacağım."
Alin gazını çıkardığında zafer kazanmış bir komutan gibi gülümsedim. "Aferin benim kızıma! İşte böyle, rahatla bakalım."
Yavaşça koltuğa geri oturdum. Alin kucağımda iyice mayışmıştı. O minicik ellerinden birini kazağımın yakasına doladı, öylece kaldı. O an, koruma içgüdüsünün damarlarımdaki kanla yarıştığını hissettim. Onu öylesine sevdim ki, bu sevginin büyüklüğü karşısında bir an nefesim kesildi.
"Sana söz veriyorum ışığım," diye fısıldadım başını koklayarak. "Senin adının geçtiği her yer cennet kokacak. Baban seni her fırtınada, her karanlıkta sırtında taşıyacak. Sen sadece büyü, sen sadece gül... Biz annenle senin arkanda her zaman koca bir orman gibi dimdik duracağız."
Saatler birbirini kovaladı. Kollarım uyuştu, belim ağrıdı ama bir an olsun onu bırakıp beşiğine yatırmayı düşünmedim. Sanki bırakırsam bu büyü bozulacakmış gibi geliyordu.
Leyla'nın içerideki düzenli nefes alışlarını, Alin'in göğsümdeki inip kalkan minik bedenini hissettikçe hayatımda ilk kez gerçekten "tamamlandığımı" hissettim.
"İyi ki geldin Alin Erna. İyi ki bizi seçtin. Babasının güzel kızı, ışığı, en güzel hediyesi..."
Gözlerim yavaş yavaş kapanırken, kucağımda dünyayı taşıyormuşum gibi bir gururla, Günün o eşsiz sessizliğinde kızımla ilk nöbetimi bitirmiştim.
Benim bu hayattaki en büyük 2. Ödülüm baba olmaktı. Çünkü ilki Leyla gibi bir kadına varımı yoğumu mühürlemekti. Ben bu ödülleri ömrüm boyunca kalbimin en güzel köşesinde taşıyacaktım.
...
LEYLA'dan...
Gözlerimi açtığımda odanın içindeki o loş ışık, sanki asırlardır uyuyormuşum gibi bir his bıraktı üzerimde. Duşun o sakinleştirici etkisi ve haftaların yorgunluğuyla öyle bir dalmışım ki, bir an nerede olduğumu şaşırdım.
Ama sonra sızlayan göğüslerim ve içimdeki o tarifi imkansız boşluk hissiyle yerimden sıçradım. Saat kaçtı?
Komidindeki saate baktığımda neredeyse dört saattir uyuduğumu görüp panikle yataktan fırladım. "Alin!" diye fısıldadım, sesim korkudan çatallaşmıştı.
Demir'e güveniyordum ama o da en az benim kadar yorgundu; ya Alin ağladıysa ve ben duymadıysam? Ya bir şey olduysa?
Üzerimdeki sabahlığı alelacele bağlayıp odadan çıktım. Paytak adımlarla, koridorda nefesimi tutarak ilerledim. Salona yaklaştıkça bir kaos, bir ağlama sesi duymayı bekliyordum ama evde öyle huzurlu, öyle derin bir sessizlik vardı ki, bir an kalbim duracak gibi oldu.
Salona girdiğim an gördüğüm manzara karşısında dizlerimin bağı çözüldü.
Demir, o koca gövdesiyle koltuğa hafifçe yayılmış, başını arkaya yaslamıştı. Alin Erna ise onun o geniş göğsünde, babasının tam kalbinin üzerinde ufacık kalmıştı. Demir'in bir eli Alin'in sırtını bir zırh gibi sarmış, diğer eliyse sanki düşmesinden korkuyormuş gibi altını desteklemişti.
İkisi de öyle derin, öyle güzel uyuyorlardı ki...
Demir'in yüzüne çocuksu bir huzur çökmüştü. Alin ise dünyanın en güvenli limanına demir atmış gibi, babasının kalp atış ritmiyle nefes alıyordu. Yanlarına parmak uçlarımda yaklaşıp koltuğun kenarına çöktüm.
Demir, geldiğimi hissetmiş gibi hafifçe gözlerini araladı. Beni görünce yüzünde o içimi eriten, yorgun ama dünyanın en mutlu adamı olduğunu kanıtlayan gülümseme yayıldı.
"Uyandın mı güzelim?" diye fısıldadı sesi uykulu ve çok derinden gelerek.
"Demir... Neden uyandırmadın beni? Kaç saat olmuş! Perişan olmuşsun burada," dedim fısıltıyla, elimi Alin'in ipek gibi saçlarına daldırırken. "Çok mu ağladı?"
"Hiç ağlamadı," dedi Demir, kucağındaki kızımıza hayranlıkla bakarak. "Biraz dertleştik sadece. Ona annesinin ne kadar inatçı bir komiser olduğunu, bizi 34 hafta boyunca nasıl parmağında oynattığını anlattım. Beni dinledi, sonra da böyle sızıp kaldı kalbimin üzerinde."
Gözlerim doldu, engel olamadım. Demir'in o yorgunluktan kızarmış ama mutluluktan parlayan gözlerine baktım. "Bize çok güzel bakıyorsun Demir Yılmaz. Sen şimdiden dünyanın en iyi babası oldun bile..."
Demir, serbest olan eliyle elimi tutup dudaklarına götürdü. "Babam haklıymış Leyla... Babalık, kalbinin kendi vücudunun dışında atmasıymış. Benim kalbim şu an tam burada, kollarımın arasında atıyor. Üstelik bir değil, iki tane."
Neden iki tane olduğunu biliyordum.
Ben ve Alin Erna.
Alin Erna, babasının sesini duymuş gibi minicik bir mırıltı çıkardı, minik elini Demir'in kazağına biraz daha doladı.
O an anladım ki, bizim evimiz artık sadece dört duvardan ibaret değildi. Bizim evimiz bu nefesteydi, bu kokudaydı.
Güneş'in batmadan önceki son ışıkları penceremizden içeri sızarken, hayatımın en güzel manzarasını izliyordum. Acısıyla, tatlısıyla, kayıplarımızla ve kazandığımız bu en büyük zaferle artık tamdık. Dışarıda on bin ağaçlık ormanımız kök salıyordu belki ama asıl kökümüz bu salonda, bu kucakta birbirimize dolanmıştı.
İşte şimdi gerçekten aile oldular..
Söyleyeceğim çok şey var ama finalden sonraki kısımda söyleyeceğim, ağlayarak.
Bölümü nasıl buldunuz?
Final bölümünde görüşmek üzere..
