26. bölüm / 39
Geride kalanlarTavşanlı pijama 2
Bölümler 39Şu an: Tavşanlı pijama 2
- 1 GÖREV803 kelime
- 2 Tanıdık koku880 kelime
- 3 Geçmişim880 kelime
- 4 Küçük hanım1.246 kelime
- 5 Sen kimsin Sahra1.217 kelime
- 6 Gece görevi1.182 kelime
- 7 Depo1.424 kelime
- 8 Bilinmeyen numara1.256 kelime
- 9 Kırmızı1.202 kelime
- 10 Merak1.180 kelime
- 11 Kazandibi1.524 kelime
- 12 Röportaj1.921 kelime
- 13 Bilmiyorum1.234 kelime
- 14 Takip1.174 kelime
- 15 Rapor1.596 kelime
- 16 Kargo1.007 kelime
- 17 Ölümün sesiz sesi1.700 kelime
- 18 Açılmaması gereken kapı1.174 kelime
- 19 Siyah1.349 kelime
- 20 Sabır1.074 kelime
- 21 Komutanım1.674 kelime
- 22 Çıkış mı mezar mı1.400 kelime
- 23 Yavuz Karasu2.010 kelime
- 24 2 kez kaybermiydim1.520 kelime
- 25 Tavşanlı pijama1.232 kelime
- 26 Tavşanlı pijama 21.301 kelime · Okuduğun bölüm
- 27 Satranç1.880 kelime
- 28 Ayşe teyze2.104 kelime
- 29 Çocukluğumun2.152 kelime
- 30 En güçlülerde güçsüzleşir3.381 kelime
- 31 Gerçek1.506 kelime
- 32 Hain2.842 kelime
- 33 Suçluluk1.431 kelime
- 34 Ölüm2.136 kelime
- 35 Şehit1.840 kelime
- 36 Cemrenin notu134 kelime
- 37 Çakır'ın notu172 kelime
- 38 Yazar teşekkür notu197 kelime
- 39 Şarkı öneri listesi55 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Cemre Nur Kalkan
İnsan renklerini kaybedince mi hissizleşir, yoksa hissizleşince mi renklerini kaybeder?
Sana bir soru sorayım...
Bir gün uyandığında gökyüzü hâlâ aynı mavi, ağaçlar hâlâ aynı yeşil, gün batımı hâlâ aynı turuncu olduğu hâlde sana her şey gri görünmeye başlasa, sence değişen dünya mı olurdu, yoksa sen mi?
Belki de hayatın en zor sorularından biri budur.
İnsan renklerini kaybettiği için mi hissizleşir?
Yoksa hissizleştiği için mi renklerini kaybeder?
Bazen bunun cevabını bulmaya çalışıyorum.
Ama her düşündüğümde başka bir sorunun içinde kayboluyorum.
Çünkü insanın kaybettiği renkler, yalnızca gözleriyle gördüğü renkler değildir.
Bazı renkler yalnızca kalple görülür.
Bir annenin sarılışının rengi vardır.
Çocukken kurulan hayallerin...
İlk defa gerçekten güvendiğin bir insanın...
Yağmurdan sonra gelen toprak kokusunun...
Sabaha karşı edilen sessiz bir duanın...
Hepsinin bir rengi vardır.
Ama onları hiçbir boya kutusunda bulamazsın.
Peki sonra ne oluyor?
Neden büyüdükçe renkler azalmaya başlıyor?
Çocukken gökyüzüne saatlerce bakabilen insan, neden büyüyünce başını kaldırmayı bile unutuyor?
Bir çiçek neden çocuk için mucizeyken, yetişkin için yol kenarında duran sıradan bir bitkiye dönüşüyor?
Gerçekten dünya mı değişiyor?
Yoksa dünyaya bakan gözler mi yoruluyor?
Belki de insan önce hissetmeyi bırakıyor.
Sonra renkler yavaş yavaş siliniyor.
Çünkü renk dediğimiz şey yalnızca ışığın yansıması değildir.
Renk, hissetmenin başka bir adıdır.
Mutlu bir insanın baktığı denizle, kalbi kırılmış bir insanın baktığı deniz aynı değildir.
İkisi de aynı dalgaları görür.
Ama biri huzuru hisseder.
Diğeri yalnızlığı...
Demek ki renkleri belirleyen göz değil...
İnsanın içidir.
Hiç dikkat ettin mi?
Canın sıkkın olduğunda sevdiğin şarkılar bile eskisi gibi gelmez.
En sevdiğin yemek tatsızlaşır.
En sevdiğin manzara bile seni durduramaz.
Sence bunun sebebi gerçekten dışarıdaki şeylerin değişmesi mi?
Yoksa içinde eksilen bir şeyin dışarıya da yansıması mı?
İnsan ilginçtir.
Kalbi yorulduğunda önce küçük şeyleri fark etmeyi bırakır.
Sonra büyük mutlulukları...
En sonunda ise kendisini...
Bir gün aynaya bakar.
Yüzü aynıdır.
Gözleri aynıdır.
Sesi bile aynıdır.
Ama yine de "Ben kim oldum?" diye düşünür.
Çünkü renklerini kaybeden insan, önce kendine yabancılaşır.
Sonra dünyaya...
Belki de bu yüzden bazı insanlar yıllardır aynı şehirde yaşadığı hâlde hiçbir yere ait hissedemez.
Sorun şehir değildir.
Sorun, içlerinde kuruyup giden bahçedir.
Bir bahçe düşün.
Aylarca sulanmamış.
Toprağı çatlamış.
Çiçekleri solmuş.
Şimdi sana şunu sorayım.
O bahçenin suya mı ihtiyacı vardır...
Yoksa yeniden yaşamaya inanacak birine mi?
İnsan da biraz böyledir.
Kalbi uzun süre sevgisiz kaldığında yalnızca üzülmez.
Hissetmeyi unutmaya başlar.
Çünkü ruh da kaslar gibidir.
Kullanmadığın her duygu zamanla zayıflar.
Sevinmeyi unutursun.
Şaşırmayı...
Heyecanlanmayı...
Hatta bazen ağlamayı bile...
Sonra insanlar sana güçlü der.
Oysa sen güçlü değilsindir.
Sadece uzun zamandır hiçbir şeye dokunmamışsındır.
Belki de hissizlik güç değildir.
Yorgunluğun en sessiz hâlidir.
İnsan bazen öyle yorulur ki üzülmeye bile enerjisi kalmaz.
İşte en tehlikeli an da budur.
Çünkü acı hissetmek, hâlâ yaşadığını gösterir.
Hiçbir şey hissetmemek ise insanın kendinden uzaklaşmaya başladığını...
Peki renkler gerçekten kaybolur mu?
Sanmıyorum.
Belki de onlar hiçbir zaman gitmiyor.
Sadece insanın içinde biriken korkuların, pişmanlıkların ve suskunlukların arkasında görünmez oluyorlar.
Tıpkı güneşin bulutların arkasında kaybolması gibi...
Güneş yok olmaz.
Sadece görünmez.
İnsanın ruhundaki renkler de böyledir.
Onlar ölmez.
Yalnızca uzun süre karanlıkta kalırlar.
Ve sonra bir gün...
Hiç beklemediğin bir anda...
Bir çocuğun kahkahasını duyarsın.
Eski bir şarkı çalar.
Tanıdık bir koku burnuna gelir.
Birisi sana içtenlikle gülümser.
Ve uzun zamandır hissetmediğin bir şey olur.
Kalbin, sessizce yerinden kıpırdar.
İşte o an anlarsın.
Renkler hiçbir yere gitmemiş.
Sen yalnızca onlara bakmayı bırakmışsın.
Belki de insan renklerini kaybettiği için hissizleşmez.
Belki de hissizleştiği için renkleri göremez.
Ama belki de asıl soru bu değildir.
Asıl soru şudur:
İnsan neden hissizleşmeyi, yeniden incinme ihtimaline tercih eder?
Çünkü her hissin bir bedeli vardır.
Sevmek kaybetme ihtimalini getirir.
Güvenmek hayal kırıklığını...
Umut etmek ise yıkılmayı...
Bu yüzden birçok insan renklerini kendi elleriyle siyaha boyar.
Sonra da hayatın renksiz olduğuna inanır.
Oysa hayat hiçbir zaman siyah beyaz değildi.
İnsan, korkularını büyüttükçe renklerini küçültüyordu.
Ve belki de insanın en büyük savaşı, yeniden mutlu olmayı öğrenmek değildir.
Yeniden renk görebilmektir.
Çünkü renk görmek yalnızca gözlerin görevi değildir.
Renkleri asıl gören yer, insanın hâlâ yaşamaya inanan kalbidir.
Belki de bu yüzden bazı insanlar gökkuşağının altında bile karanlığı görürken, bazıları en karanlık gecede bile bir yıldız bulabilir.
Çünkü dünya, herkes için aynı renklerle boyanmıştır.
Ama herkes o renklere aynı kalple bakmaz.
Ve belki de insanın gerçek kaybı, hayatın renklerini yitirmesi değildir.
Bir gün, o renklerin gerçekten var olduğuna dair inancını sessizce kaybetmesidir. Ama bilmediği şey renkler ne kalıcı nede temelli gidicidir.
🧭
Duştan yeni çıkmıştım.
Saçlarımın ucundan süzülen birkaç damla, omuzlarımdan geçip tavşanlı tulumumun yumuşacık kumaşına düşüyordu.
Ev sessizdi.
Mutfakta kaynayan çorbanın hafif fokurtusu, salondaki saatin tik taklarına karışıyordu.
Bazen böyle akşamları seviyordum.
Ne rapor...
Ne telefon...
Ne de peşimde dolaşan siyah takım elbiseli adamlar...
Sadece ben...
Ve sessizlik.
Tam çorbanın altını kısmak için ocağa uzanmıştım ki kapı zili çaldı.
Kaşlarım çatıldı.
Bu saatte kimdi?
Saat duvardaki saatin üzerinde ona yaklaşıyordu.
"Kesin komşu yine şeker isteyecek..."
diye söylenerek kapıya yürüdüm.
Kapıyı düşünmeden açtım.
Ve...
Donup kaldım.
Karşımda Çakır Karadağ duruyordu.
Siyah gömleği...
Her zamanki ciddi yüzü...
Ve cebinde iki eliyle öylece bana bakıyordu.
İlk düşündüğüm şey...
"Allah'ım..."
İkinci düşündüğüm şey ise...
"Ben bu adamın karşısına tavşan gibi çıktım."
Gözlerim yavaşça üzerime indi.
Pembe.
Kabartmalı.
Kocaman tavşan kulakları...
Şu an yer yarılsa da içine girsem...
Hiç itiraz etmezdim.
Çakır konuşmuyordu.
Sadece bana bakıyordu.
Hayır...
Bana değil.
Kulaklara.
"Evet..."
dedim dişlerimi sıkarak.
"Neye bakıyorsunuz?"
Adamın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Hiç."
Hiç mi?
Hayatım boyunca "hiç" kelimesine bu kadar sinir olmamıştım.
Sonra kulakları gösterdi.
"Bunlar..."
"Ne olmuş bunlara?"
"Gerçek mi?"
Gözlerimi kapattım.
Üçe kadar saydım.
Bir...
İki...
Üç...
Açtım.
Hâlâ oradaydı.
"Çok komiksiniz."
"Bence de."
Bunu söylerken utanmadan ciddi durabiliyordu.
İnsan nasıl böyle olabiliyordu?
"Niye geldiniz?"
Sesinde en ufak mahcubiyet yoktu.
"Acıktım."
...
Bir an beynim gerçekten durdu.
"Ne?"
"Acıktım."
"Onu anladım."
"İyi."
"Anlamadığım kısım neden bunu bana anlattığınız."
"Geldim."
"Evet, onu görüyorum."
"Yemek yemeye."
Derin bir nefes aldım.
Yavaşça verdim.
Sonra tekrar aldım.
Kendi kendime telkin vermeye çalışıyordum.
Sakin ol Cemre.
Cinayet işlemek hapis cezası gerektiriyor.
"Çakır Bey."
"Efendim?"
"Burası lokanta değil."
"Biliyorum."
"Ev."
"Evet."
"Benim evim."
"Onu da biliyorum."
"Eee?"
"Eee ne?"
"Niye buradasınız?"
Adam omuz silkti.
"Konağın yemeklerinden sıkıldım."
"Bunun çözümü benim mutfağım mı?"
"Bence olabilir."
Olabilir mi?
Olabilir mi gerçekten?
Karşımda dünyanın en rahat adamı duruyordu.
Ben ise sinirden tavşan kulaklarımı koparmamak için kendimi zor tutuyordum.
Tam kapıyı kapatacaktım.
Burnunu hafifçe çekti.
Sonra mutfağa doğru baktı.
"Mercimek mi?"
Şaşkınlıkla gözlerimi açtım.
"Nereden bildiniz?"
"Kokusu geliyor."
Bir an sustum.
Gerçekten de geliyordu.
Sonra kendime kızdım.
Koku geliyor diye eve mi girilir?
"Hayır."
dedim.
"Ne hayırı?"
"Yemek yok."
"Ama demin mercimekti."
"Bitmiş."
"Tencerede kaynıyor."
...
Bir anlığına mutfağa baktım.
Sonra tekrar ona.
Yakalandım.
Adam resmen beni kendi mutfağımda yakalamıştı.
Dudaklarını birbirine bastırmıştı.
Gülmemek için uğraşıyordu.
"Siz..."
dedim.
"Gerçekten sinir bozucu bir adamsınız."
"Bunu daha önce de söylemiştiniz."
"Fikrim değişmedi."
"Benim de."
Başımı iki yana salladım.
"Beş dakika."
"Altı."
"Beş."
"Göz açıp kapayıncaya kadar."
"Süre pazarlığı mı yapıyorsunuz?"
"Mesleki alışkanlık."
İç çektim.
"Tamam."
Kapıyı sonuna kadar açtım.
"Gelin."
İçeri girerken ayakkabılarını çıkardı.
En azından bunu biliyordu.
"Şuraya oturun."
Parmağımla koltuğu gösterdim.
"Ve hiçbir şeye dokunmayın."
"Neden?"
"Çünkü sizden şüpheleniyorum."
Kaşını kaldırdı.
"Benden mi?"
"Evet."
"Neden?"
"Bilmiyorum."
"İçime doğuyor."
Adam bu kez gerçekten güldü.
Kısa...
Sessiz...
Ama gerçek bir gülüştü.
İstemeden birkaç saniye ona baktım.
İlk kez bu kadar rahat görünüyordu.
Sonra hemen toparlandım.
Ne yapıyorsun Cemre?
Mutfağa geçtim.
Kepçeyle çorbayı karıştırırken kendi kendime söylenmeye devam ediyordum.
"Normal insan gibi telefon açıp 'Rahatsız ediyor muyum?' demek yerine..."
"'Acıktım.'"
"Allah akıl fikir versin..."
Arkamı dönmeden seslendim.
"Ekmeği yer misiniz?"
Salondan cevap geldi.
"Yerim."
"Tatlı yok."
"Canınız sağ olsun."
"Çay da demlemedim."
"Su da olur."
Sinirimden gülmemek için dudağımı ısırdım.
Bu adam...
İnsanla kavga bile edemiyordu.
Her cevabı daha çok sinir bozuyordu.
Elimde iki tabakla salona döndüğümde...
Çakır tam koltukta arkasına yaslanmış oturuyordu.
Sanki yıllardır o evde yaşıyormuş gibi rahattı.
İçimden tek bir cümle geçti.
"Bir gün bu adamı gerçekten kapının önüne koyacağım."
Ama bilmediğim tek şey vardı.
Ben mutfakta kendi kendime söylenirken...
O, evimde kimsenin fark etmeyeceği kadar küçük bir sır bırakmıştı.
Bölüm etkileşimi
