15. bölüm · Geride kalanlar
Rapor
İnsan Kendi Hayatındaki Söz Hakkını Kaybettiğinde Neden Robotlaşır? Neden Bir Kuklaya Dönüşür?
İnsan doğduğu anda konuşamaz. İlk yıllarında onun adına başkaları karar verir. Ne giyeceğine, ne yiyeceğine, nereye gideceğine, ne zaman uyuyacağına... Bu doğaldır. Çünkü insan, kendi hayatını yönetecek kadar büyümemiştir. Ancak zaman geçtikçe kendi sesini bulmaya başlar. Düşünmeyi öğrenir, istemeyi öğrenir, reddetmeyi öğrenir. İşte tam da bu noktada insan, hayatının gerçek sahibi olmaya başlar.
Fakat herkes bu fırsatı yaşayamaz.
Bazı insanlar büyür ama kendi hayatlarının sahibi olamaz. Yaşları ilerler, sorumlulukları artar, çevreleri değişir; fakat verdikleri kararların çoğu hâlâ başkalarının isteklerinden oluşur. Bir süre sonra neyi gerçekten kendisinin istediğini, neyi başkalarını mutlu etmek için yaptığını ayırt edemez hâle gelir.
İşte insanın içindeki sessizlik tam burada başlar.
Çünkü bir insanın elinden alınabilecek en değerli şey özgürlüğü değil, kendi hayatı üzerindeki söz hakkıdır.
Bir insan sürekli susturulursa, bir süre sonra konuşmayı bırakır.
Sürekli görmezden gelinirse, bir süre sonra varlığını sorgulamaya başlar.
Sürekli başkalarının kararlarına uymak zorunda kalırsa, zamanla kendi kararlarını vermekten korkar.
Ve farkına varmadan yaşamaya değil, yalnızca yerine getirmeye başlar.
Sabah uyanır.
Hazırlanır.
Gider.
Gelir.
Uyur.
Sonra aynı gün tekrar başlar.
Her şey yapılır ama hiçbir şey gerçekten yaşanmaz.
İnsan dışarıdan bakıldığında hayatına devam ediyormuş gibi görünür.
Oysa içeride yavaş yavaş eksilmektedir.
Belki de robotlaşmak tam olarak budur.
Nefes almak ama yaşamamak...
Hareket etmek ama hissetmemek...
Konuşmak ama söyleyecek hiçbir şeyinin kalmaması...
Çünkü robotların bir amacı vardır ama bir isteği yoktur.
Onlara ne söylenirse onu yaparlar.
Sorgulamazlar.
İtiraz etmezler.
Hayal kurmazlar.
İnsan da kendi hayatındaki söz hakkını kaybettiğinde, yavaş yavaş buna benzemeye başlar.
Bir gün sevmediği bir işe gider.
Ertesi gün istemediği insanlarla konuşur.
Sonra istemediği bir hayatın içinde yıllar geçirir.
En acısı da şudur:
Bir süre sonra bunu normal sanmaya başlar.
İnsan alışan bir varlıktır.
Acıya alışır.
Yalnızlığa alışır.
Sessizliğe alışır.
Hatta kendi yokluğuna bile alışabilir.
İşte bu yüzden birçok insan robotlaştığını fark etmez.
Çünkü değişim bir gecede olmaz.
Kimse bir sabah uyanıp "Artık ben ben değilim." demez.
Bu, yavaş yavaş gerçekleşir.
Önce küçük bir hayalden vazgeçersin.
Sonra bir fikir söylemekten.
Sonra bir itirazdan.
Sonra kendi kararlarından.
En sonunda ise kendinden...
İnsan kukla olmaya da bir anda başlamaz.
Bir kuklanın ipleri vardır.
O ipler görünmez ama her hareketini belirler.
Gerçek hayatta da insanların görünmeyen ipleri vardır.
Başkalarının beklentileri...
Toplumun kuralları...
Ailenin baskısı...
Başarılı görünme zorunluluğu...
Hata yapma korkusu...
Yalnız kalma endişesi...
İnsan bazen bu ipleri o kadar uzun süre taşır ki, onların varlığını unutmaya başlar.
Artık attığı adımların gerçekten kendisine ait olup olmadığını bile anlayamaz.
Bir yere gitmek ister.
Ama "İnsanlar ne der?" diye düşünür.
Bir şey söylemek ister.
Ama "Yanlış anlaşılırım." diye susar.
Bir hayalin peşinden gitmek ister.
Ama "Ya başaramazsam?" korkusu ağır basar.
Ve her vazgeçişte ipler biraz daha sıkılaşır.
Bir gün aynaya bakar.
Yüzü aynıdır.
Sesi aynıdır.
Hayatı da dışarıdan aynıdır.
Ama içinde yaşayan kişi çoktan değişmiştir.
Belki de gitmek isteyen tarafı çoktan yorulmuştur.
İnsan neden kukla olur?
Çünkü bazen seçim yapmamak, seçim yapmaktan daha kolay gelir.
Kendi kararlarının sorumluluğunu almak ağırdır.
Başkalarının kararlarını yaşamak ise daha güvenli görünür.
Ama güvenli olan her zaman doğru değildir.
Çünkü insan, kendi hayatını yaşamayı bıraktığı gün, başkasının yazdığı bir hikâyenin karakterine dönüşür.
Ve karakterler, hikâyeyi değiştiremez.
Sadece kendilerine verilen rolü oynarlar.
Hayatın en sessiz trajedilerinden biri de budur.
Bazı insanlar hiç yaşamadan yaşlanır.
Hiç istemedikleri yollarda yürürler.
Hiç sevmedikleri hayatlara alışırlar.
Sonra da bir gün dönüp geriye baktıklarında, yılların geçtiğini görürler.
Ama kendilerine ait çok az anı bulurlar.
Çünkü anılar, seçimlerle oluşur.
Seçemediğin bir hayatın anıları da eksik olur.
İnsan bazen kendini korumak için susar.
Bazen kavga etmemek için vazgeçer.
Bazen sevdiklerini üzmemek için kendi isteklerini erteler.
Bunların hepsi anlaşılabilir şeylerdir.
Fakat insan bunu yıllarca yaparsa, bir gün kendi sesini duyamaz olur.
İçindeki çocuk konuşmayı bırakır.
Hayalleri sessizleşir.
Merakı kaybolur.
Ve geriye yalnızca görevlerini yerine getiren bir beden kalır.
Oysa insan, görevlerini tamamlamak için değil; hissetmek, düşünmek, yanılmak, yeniden başlamak ve kendi yolunu seçmek için yaşar.
Belki de en büyük özgürlük, istediğin her şeyi yapabilmek değildir.
En büyük özgürlük, kendi hayatın hakkında konuşabilmek, karar verebilmek ve gerektiğinde "Hayır." diyebilmektir.
Çünkü "Hayır." diyemeyen bir insanın "Evet."i de gerçekten ona ait değildir.
İnsan kendi hayatındaki söz hakkını kaybettiğinde önce sesi kısılır.
Sonra düşünceleri...
Sonra hayalleri...
En sonunda ise kimliği...
Ve geriye, hareket eden ama yaşamayan bir beden kalır.
Belki de bu yüzden bazı insanların gözlerinde derin bir yorgunluk vardır.
Bu yorgunluk uykusuzluktan değil, yıllarca kendi hayatını uzaktan izlemekten gelir.
Çünkü insanın ruhunu en çok yoran şey, çalışmak değildir.
Kendi hayatında misafir gibi yaşamaktır.
Ve belki de hayatın en acı gerçeği şudur:
İnsan bir günde robotlaşmaz, bir anda kukla da olmaz. Her sustuğunda, her istemediği şeye "Tamam." dediğinde, her hayalini başkalarının rahatlığı için ertelediğinde görünmeyen ipler biraz daha sıkılır. Bir gün dönüp aynaya baktığında ise yüzü hâlâ kendisine aittir; ama o yüzün arkasında yaşayan kişi, çok uzun zaman önce kendi hayatındaki söz hakkını kaybetmiştir.
🧭
"İnsan bazen hayatı boyunca kaçtığını zanneder. Oysa kaçtığı her yol, onu yeniden aynı kapının önüne getirir. En korkutucu hapishane demir parmaklıkların ardındaki değil; çıkışı olmayan zihindir."
---
Karanlığın içinde koşuyordum.
Ayaklarımın altında yankılanan sesler, sonsuzmuş gibi uzayan taş koridorlarda çoğalıyordu.
Nefesim boğazımı yakıyor, ciğerlerim sanki her solukta biraz daha daralıyordu.
Arkamdan gelen ayak sesleri...
Düzenliydi.
Sakindi.
Acele etmiyorlardı.
Sanki kaçamayacağımı biliyorlardı.
Duvarlara çarpan gölgeler önümden geçiyor, tavandan sarkan paslı zincirler birbirine çarparak metalik sesler çıkarıyordu.
Koridorun sonunda siyah, eski bir kapı belirdi.
Bütün gücümle ona doğru koştum.
Elimi paslı koluna attığım anda buz gibi bir soğuk avuçlarımı sardı.
Kapıyı ittim.
Gıcırdayan menteşelerin sesi kulaklarımı tırmaladı.
İçeri daldım.
Kapıyı arkamdan bütün gücümle kapattım.
Sırtımı kapıya yaslayıp nefes almaya çalıştım.
Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak kadar hızlı atıyordu.
"Kurtuldum..."
diye fısıldadım.
Ama...
Tam başımı kaldırdığımda...
Karşımda...
Bir kapı daha vardı.
Hayır...
Az önce burada yoktu.
Titreyen adımlarla ona yaklaştım.
Başka çarem yoktu.
Kapıyı açtım.
Bu kez uzun, dar bir merdiven çıktı karşıma.
Basamaklar taş ve ıslaktı.
Duvarlardan sular damlıyor, her damla sesi boşlukta yankılanıyordu.
Merdivenleri koşarak çıktım.
Her adımda dizlerim biraz daha ağırlaşıyordu.
Sanki görünmeyen biri ayaklarıma zincir bağlamıştı.
Son basamağa ulaştığımda önümde yine bir kapı vardı.
Nefes nefeseydim.
Kapıyı açtım.
Soğuk rüzgâr yüzüme çarptı.
Bu kez sislerle kaplı kocaman bir ormandaydım.
Ağaçlar gökyüzünü tamamen kapatmıştı.
Dallar rüzgârla değil...
Sanki kendi kendilerine hareket ediyorlardı.
Her taraftan fısıltılar geliyordu.
Ama hiçbir kelimeyi anlayamıyordum.
Koşmaya devam ettim.
Ayaklarım çamura saplanıyor, dallar yüzümü çiziyordu.
Bir anda...
Uzaklardan ince bir çocuk sesi duyuldu.
"Cemreee..."
Olduğum yerde donup kaldım.
Ses...
Kalbimin en derin yerine dokunmuştu.
Tanıyordum.
Ama kimdi?
"Cemre!"
Bu kez daha yakındı.
Çaresizce etrafıma baktım.
Sis o kadar yoğundu ki iki adım ötesini bile göremiyordum.
"Neredesin?"
Sesim titreyerek ormanın içinde kayboldu.
Cevap gelmedi.
Tam yeniden yürümeye başlayacaktım ki...
Sislerin arasından küçücük bir el uzandı.
Kirlenmiş...
Küçük...
Titreyen bir el...
Hiç düşünmeden ona doğru koştum.
Tam parmaklarına dokunacakken...
Yer sarsıldı.
Ağaç ortadan ikiye ayrıldı.
İçinden ağır ağır yeni bir kapı çıktı.
Kapı kendi kendine açıldı.
İçerisi tamamen karanlıktı.
Arkamdan gelen ayak sesleri yeniden başladı.
Bu kez çok daha yakındılar.
Arkama baktım.
Siyah giyinmiş insanlar...
Yüzleri yoktu.
Sadece karanlık...
Sadece gölgeler...
Yavaş ama kararlı adımlarla bana doğru yürüyorlardı.
Koştum.
Kapının içine girdim.
Kapı arkamdan sert bir gürültüyle kapandı.
Nefes almaya çalıştım.
Ama önümde...
Bir kapı daha vardı.
Sonra...
Bir tane daha...
Bir tane daha...
Bir tane daha...
Nereye gidersem gideyim...
Her kapının ardında başka bir kapı beliriyordu.
Koridorlar bitmiyordu.
Merdivenler bitmiyordu.
Karanlık bitmiyordu.
Koşuyordum.
Durmadan...
Dinlenmeden...
Kaçıyordum.
Ama hiçbir yere varamıyordum.
Dizlerimin bağı çözüldü.
Yere çöktüm.
Gözyaşlarım taş zemine düşüyordu.
"Neden..."
diye fısıldadım.
"Neden çıkamıyorum?"
Sesim duvarlara çarpıp bana geri döndü.
"...çıkamıyorum..."
"...çıkamıyorum..."
"...çıkamıyorum..."
Tam o anda...
Bütün kapılar aynı anda açıldı.
Kulaklarımı sağır eden gıcırtılar koridoru doldurdu.
İçlerinden onlarca siyah siluet çıkmaya başladı.
Hiçbiri konuşmuyordu.
Hiçbirinin yüzü yoktu.
Sadece bana doğru yürüyorlardı.
Geri geri yürüdüm.
Sırtım soğuk duvara çarptı.
Kaçacak yer kalmamıştı.
Tam önümde...
Son bir kapı duruyordu.
Titreyen elimle koluna uzandım.
Yavaşça açtım.
İçeride...
Yedi yaşlarında küçük bir kız vardı.
Bembeyaz bir elbise giymişti.
Sırtı bana dönüktü.
Sessizce ağlıyordu.
"Hey..."
Sesim fısıltıdan ibaretti.
Küçük kız yavaşça ayağa kalktı.
Omuzları titriyordu.
Yavaş yavaş bana dönmeye başladı.
Saçlarının arasından küçük bir menekşe tokası göründü.
Kalbim sıkıştı.
Bir adım attım.
"Kimsin?"
Kız cevap vermedi.
Yüzü bana dönmek üzereydi.
Tam gözlerini göreceğim anda...
Telefonun tiz sesi bütün koridoru paramparça etti.
---
Bir çığlıkla doğruldum.
Göğsüm hızla inip kalkıyordu.
Nefes alamıyordum.
Sanki rüyadaki duvarlar hâlâ üzerime kapanıyordu.
Alnımdan süzülen ter damlaları boynumdan aşağı akıyordu.
Ellerim titriyordu.
Odam karanlıktı.
Sadece komodinin üzerindeki telefonun ekranı yanıp sönüyordu.
Israrla çalıyordu.
Boğazımdaki düğümü yutkunarak bastırmaya çalıştım.
Ekrana baktım.
Bilinmeyen Numara.
Yine...
Derin bir nefes aldım.
Titreyen parmaklarımla telefonu açtım.
"Efendim..."
Karşı taraftan her zamanki o duygusuz ses yükseldi.
"Rapor."
Tek kelime.
Ne bir selam...
Ne bir hâl hatır...
Sadece emir.
Gözlerimi kapattım.
"İlk temas başarıyla gerçekleşti."
"Devam et."
"Şüphelenmedi."
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra adamın sesi yeniden duyuldu.
"Yanılıyorsun."
Kaşlarım çatıldı.
"...Efendim?"
"Seni takip etti."
Elim istemsizce telefona daha sıkı sarıldı.
Kalbim yeniden hızlandı.
"Bunu..."
Sözüm yarıda kaldı.
"Bunu nereden biliyorsunuz?"
Karşı taraftan birkaç saniye boyunca yalnızca derin bir sessizlik geldi.
Sonra...
"Bazı şeyleri bilmek için orada olmamız gerekmez."
Odanın içi bir anda daha da soğumuş gibiydi.
Boğazım kurudu.
"Takibi atlattım."
"Biliyoruz."
"Peki neden..."
Cümlemi bitiremedim.
Adam sert bir ses tonuyla sözümü kesti.
"Soru sorma."
Sessizlik...
"Yeni emre kadar gazeteci kimliğin devam edecek."
"Anlaşıldı."
"Çakır Karadağ'ın güvenini kazan."
Derin bir sessizlik oldu.
Sonra son cümleyi söyledi.
"Duygularını kontrol altında tut."
Telefon kapandı.
Ekran karardı.
Ben ise hâlâ telefonu kulağımda tutuyordum.
Odanın içindeki sessizlik, az önce gördüğüm rüyadan daha korkutucuydu.
Yavaşça pencereye yürüdüm.
Perdeyi araladım.
Dışarıda şehir uyuyordu.
Ama ben...
Ne uyuyabiliyordum...
Ne de uyanabiliyordum.
Sanki gördüğüm her kapı, beni biraz daha kendime yaklaştırıyor ama aynı anda benden biraz daha uzaklaştırıyordu.
Ve içimde büyüyen tek bir his vardı.
Kapana kısılmıştım.
Üstelik en korkuncu...
Beni bu kapanın içine kimin koyduğunu bile bilmiyordum.
