Geride kalanlar kitap kapağı

30. bölüm / 39

Geride kalanlar

En güçlülerde güçsüzleşir

Vaveyla Yazarı: Ömür Kalkan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 39Şu an: En güçlülerde güçsüzleşir

Cemre Nur Kalkan

"Kendini güçlü gösteren insanlar..." "...en çok yıkıldıkları zaman yalnız kalmaktan korkarlar."

İnsan neden güçlü görünmek ister, hiç düşündün mü?

Gerçekten güçlü olduğu için mi?

Yoksa bir gün zayıf görünürse, kimsenin yanında kalmayacağından korktuğu için mi?

Belki de insanın taktığı en ağır maske, gülümsemek değildir.

Güçlü görünmektir.

Çünkü insanlar güçlü olanların ağlamadığını sanırlar.

Güçlü olanların yorulmadığını...

Kırılmadığını...

Korkmadığını...

Oysa en büyük yanılgı tam da burada başlar.

Çünkü insan, güçlü görünmeye başladığı anda zayıf olma hakkını yavaş yavaş kaybeder.

Bir düşün...

Etrafında herkesin "Ne kadar sağlam bir insan." dediği birini...

Hiç kimse dönüp ona,

"Sen gerçekten iyi misin?" diye soruyor mu?

Hayır.

Çünkü herkes onun zaten iyi olduğuna inanıyor.

İşte yalnızlık bazen tam da böyle başlıyor.

İnsanların sana güvenmesi güzel bir şeydir.

Ama herkes sana yaslanırken, senin yaslanacak kimsen kalmıyorsa...

İşte o yük zamanla insanın omuzlarını değil, ruhunu eğmeye başlıyor.

Belki de bu yüzden bazı insanlar en kalabalık masalarda bile kendilerini yapayalnız hisseder.

Etraflarında onlarca kişi vardır.

Telefonları susmaz.

İsimleri bilinir.

Herkes onları tanır.

Ama kimse onları gerçekten bilmez.

Çünkü insanlar, gördükleri karakteri tanırlar.

Saklanan insanı değil.

Peki neden saklıyoruz kendimizi?

Neden biri "Nasılsın?" diye sorduğunda, düşünmeden "İyiyim." diyoruz?

Gerçekten iyi olduğumuz için mi?

Yoksa "İyi değilim." demenin bizi zayıf göstereceğini düşündüğümüz için mi?

Ne garip...

İnsanlar çocukken düştüklerinde ağlarlar.

Kimse onlara "Neden ağlıyorsun?" demez.

Hatta biri gelip elinden tutar.

Ama büyüdüğünde işler değişir.

Bu kez kalbin düşer.

Ruhun yaralanır.

İçin parçalanır.

Ve senden beklenen tek şey, hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkmandır.

İşte bu yüzden birçok insan zamanla duygularını saklamayı öğreniyor.

Çünkü dünya, güçlü görünen insanları alkışlıyor.

Yorgun olanları değil.

Peki gerçekten güçlü olmak nedir?

Acını kimseye göstermemek mi?

Yoksa acına rağmen yaşamaya devam etmek mi?

Bence güçlü olmak, hiç yıkılmamak değildir.

Yıkıldıktan sonra hâlâ insan kalabilmektir.

Ama insanlar bunu karıştırıyor.

Kendilerine öyle yüksek duvarlar örüyorlar ki...

Kimse içeri giremiyor.

Başta bu onları koruyor gibi görünüyor.

Sonra fark ediyorlar ki...

Duvarlar yalnızca düşmanları değil...

Sevecek insanları da dışarıda bırakmış.

İnsan bazen kendini korumaya çalışırken, en çok ihtiyaç duyduğu şeyi kaybediyor.

Yakınlığı...

Samimiyeti...

Anlaşılmayı...

Sonra gece oluyor.

Kalabalık dağılıyor.

Telefonlar susuyor.

Kapılar kapanıyor.

Ve o çok güçlü görünen insan, yalnızca kendi sessizliğiyle baş başa kalıyor.

İşte en zor an da bu.

Çünkü insan herkesi susturabilir.

Ama kendi zihnini susturamaz.

Gün içinde kaçtığı bütün düşünceler gece onu bulur.

Sakladığı bütün kırgınlıklar...

Anlatmadığı bütün hayal kırıklıkları...

Yutkunarak susturduğu bütün cümleler...

Tek tek karşısına çıkar.

Ve o zaman anlar.

Asıl savaş, dışarıdaki insanlarla değil...

İçindeki sessizlikleymiş.

Belki de bu yüzden bazı insanlar yardım istemeyi beceremez.

Çünkü yıllarca herkesin yükünü taşıyan biri, bir gün kendi yükünü nasıl paylaşacağını unutuyor.

Herkese omuz oluyor.

Ama kendi başını koyacak bir omuz bulamıyor.

Ne acı değil mi?

Sürekli başkalarını ayağa kaldıran biri...

Bir gün kendisi düştüğünde etrafına bakıyor.

Ve kimsenin onu kaldırmayı bilmediğini görüyor.

Çünkü insanlar onu hep ayakta görmeye alışmış.

Hiç düşmeyeceğini sanmış.

Oysa en sağlam görünen ağaç bile fırtınada kırılabilir.

En yüksek dağın bile çatlakları vardır.

En sessiz denizin altında bile fırtınalar yaşanır.

İnsan neden farklı olsun ki?

Belki de en büyük cesaret, "Ben yoruldum." diyebilmektir.

Çünkü bunu söylemek, zayıflık değil...

Kendine karşı dürüst olmaktır.

Ama dürüst olmak kolay değildir.

İnsan bazen başkalarına yalan söylemekten çok, kendine yalan söylemeye alışır.

"Geçecek."

"Ben iyiyim."

"Alışırım."

Der...

Sonra yıllar geçer.

Ne geçer...

Ne de alışır.

Sadece hissetmemeyi öğrenir.

Fakat hissizleşmek, iyileşmek değildir.

İyileşmek, acıyı inkâr etmek değil; onun varlığını kabul edip yine de yaşamaya devam edebilmektir.

Ve belki de insanı en çok yoran şey, yaşadığı acılar değildir.

O acıları tek başına taşımak zorunda olduğunu düşünmesidir.

Çünkü bazen bir insanın yükünü hafifleten şey, büyük çözümler değildir.

Sessizce yanında oturan birinin varlığıdır.

Hiçbir şey söylemeden seni dinleyen bir çift göz...

Sana "Güçlü olmak zorunda değilsin." diyebilen bir ses...

Belki de bütün yaraları kapatmaz.

Ama insana, o yaralarla tek başına olmadığını hatırlatır.

Ve belki de bu yüzden kendini güçlü gösteren insanlar, aslında yıkılmaktan değil...

Yıkıldıklarında kimsenin onları tutmayacağından korkarlar. Çünkü bazen insanı ayakta tutan şey kendi gücü değil, düşeceği zaman onu bırakmayacağını bildiği bir çift eldir. En büyük korku da tam burada başlar: Güçlü görünmeye o kadar alışırsın ki, bir gün yardım istemek istediğinde bunu nasıl yapacağını bile unutursun. İşte o zaman insan, kalabalıkların içinde bile sessizce yalnızlaşır.

Belki de yalnızlık, bir odada tek başına oturmak değildir.

Çünkü insan bazen tek başınayken bile kendini yalnız hissetmez.

Asıl yalnızlık...

İçinden geçen onca cümleyi anlatabileceğin tek bir insanın bile olmadığını fark ettiğin anda başlar.

Ne garip...

İnsanlar "Yalnız kalmaktan korkuyorum." der.

Oysa çoğu zaman korktukları şey yalnızlık değildir.

Anlaşılmamaktır.

Çünkü anlaşılacağını bilen insan, sessizlikten korkmaz.

Ama sesini kimsenin duymayacağına inanan biri, en kalabalık ortamda bile kendini görünmez hisseder.

Belki de bu yüzden bazı insanlar sürekli başkalarını dinler.

Herkesin derdini bilir.

Herkese bir cümle söyler.

Herkesin yarasına dokunur.

Ama biri dönüp de onların gözlerinin içine bakarak, "Peki ya sen?" diye sormaz.

İşte o soru sorulmadıkça insan, kendi yükünü taşımaya devam eder.

Ve zamanla yük ağırlaşmaz...

İnsan küçülür.

Eskiden saatlerce gülebildiği şeylere birkaç saniye bile tebessüm edemez.

Eskiden heyecanlandığı şeyler sıradan gelir.

Çünkü ruh, taşıyabileceğinden fazla yükü sırtladığında ilk olarak sevinme yeteneğini kaybeder.

Sonra umut etmeyi...

En sonunda ise dinlenebileceği bir limanın var olduğuna inanmayı...

Peki hiç düşündün mü?

Neden bazı insanlar yardım istemez?

Gururdan mı?

Hayır...

Bence çoğu zaman gururdan değil.

Alışkanlıktan...

Yıllarca "Ben hallederim." diyen biri, bir gün gerçekten başaramadığında bile aynı cümleyi kurmaya devam eder.

Çünkü güçlü görünmek, zamanla bir davranış olmaktan çıkar.

Bir kimliğe dönüşür.

Ve insan, o kimliği kaybederse geriye ne kalacağını bilemez.

Belki de en büyük korkusu budur.

Başkalarının gözünde değil...

Kendi gözünde yıkılmak.

İnsan bazen başkalarının ona yüklediği karakteri taşımaktan yorulur.

Herkes onu sakin biri sanır.

Oysa içinde kopan fırtınaları kimse duymaz.

Herkes onu cesur sanır.

Oysa en çok o korkuyordur.

Herkes onun güçlü olduğunu söyler.

O ise geceleri yalnız kaldığında, kendisini ayakta tutan son parçanın da kırılmaması için sessizce mücadele ediyordur.

İnsan ne kadar ilginç değil mi?

Başkalarının gözünde büyüdükçe, kendi içinde küçülmeye başlayabiliyor.

Çünkü herkes senden aynı şeyi bekliyor.

Hata yapmamanı...

Yıkılmamanı...

Ağlamamanı...

Her zaman çözüm bulmanı...

Ama kimse sana dönüp şunu söylemiyor:

"Bugün hiçbir şeyi çözmek zorunda değilsin."

Belki insanın en çok ihtiyaç duyduğu cümle de budur.

Sürekli ayakta durmaya çalışmak...

Sürekli güçlü görünmek...

Sürekli başkalarını hayal kırıklığına uğratmamaya çalışmak...

Bir süre sonra insanı tüketir.

Çünkü insan makine değildir.

Kalbin de dinlenmek ister.

Ruhun da yorulur.

Ve bazen insanın ihtiyacı olan şey, yeni bir hayat değildir.

Sadece yükünü birkaç dakika taşıyacak güvenilir bir omuzdur.

Ama işte tam burada başka bir sorun başlıyor.

Yıllarca herkese güçlü görünen biri, yardım istediğinde insanların şaşıracağından korkuyor.

"Sen de mi?"

"E sen hep iyiydin."

"Sen bunu da atlatırsın."

İşte bu cümleler, bazen en ağır yükten bile daha fazla yoruyor insanı.

Çünkü kimse onun güçlü doğmadığını bilmiyor.

Hayat onu buna mecbur bıraktı.

Belki çocukluğunda...

Belki gençliğinde...

Belki kimsenin görmediği bir gecede...

Bir gün anladı ki, ağladığında kimse gelmiyor.

O da gözyaşlarını sessizliğe emanet etti.

Konuştuğunda anlaşılmıyordu.

O da susmayı öğrendi.

Canı yandığında kimse fark etmiyordu.

O da acısını görünmez hâle getirdi.

Yıllar geçti.

İnsanlar ona hayran kaldı.

"Ne kadar güçlü biri."

"Hiç sarsılmıyor."

"Her şeyi tek başına başarıyor."

Kimse gerçeği bilmiyordu.

O insan güçlü olduğu için yalnız değildi.

Yalnız kaldığı için güçlü görünmek zorunda kalmıştı.

İşte ikisi arasındaki fark, insanın bütün hayatını değiştirebilir.

Belki de bu yüzden bazı insanlar, en çok geceleri sessizleşir.

Çünkü gün boyunca taşıdıkları bütün maskeleri yalnızca karanlıkta çıkarabilirler.

Ve aynaya baktıklarında, kimsenin tanımadığı gerçek yüzleriyle baş başa kalırlar.

Belki gözlerinden yaş akmaz.

Belki tek bir kelime bile söylemezler.

Ama bazen insanın içinde kopan sessizlik, dünyanın en büyük çığlığından daha fazla yorabilir.

Ve belki de insanın gerçek gücü; hiç düşmemek, hiç kırılmamak ya da hiç ağlamamak değildir.

Gerçek güç, bir gün bütün maskelerini çıkarıp, bütün yaralarını kabul edip, bütün korkularıyla yüzleşip yine de yaşamaya devam edebilmektir.

Çünkü güçlü insanlar yıkılmaz diye bir gerçek yoktur.

Gerçek şu ki; en güçlü görünen insanlar da yıkılır. Fakat onlar, yıkıldıklarını kimse görmesin diye enkazlarının üzerinde sessizce oturmayı öğrenmişlerdir. İşte bu yüzden onların en büyük korkusu düşmek değil... Düştüklerinde uzanacak tek bir el bulamamaktır.

Peki insan, gerçekten uzanacak bir el bulamadığı için mi yalnızlaşır...

Yoksa yıllarca kimseye el uzatmadığı için mi?

Bazen bunun cevabını düşünmeden edemiyorum.

Çünkü insanın kurduğu en yüksek duvarları başkaları değil, çoğu zaman kendisi örüyor.

İlk taşı bir hayal kırıklığı koyuyor.

İkinci taşı bir ihanet...

Üçüncüsünü anlaşılmamak...

Sonra sessizlik geliyor.

En sağlam harç da o oluyor.

Yıllar geçtikçe o duvar yükseliyor.

Öyle yükseliyor ki...

Artık kimse içeri giremiyor.

Ama bir süre sonra insan şunu fark ediyor.

Dışarıda kalan yalnızca onu incitecek insanlar değilmiş.

Onu gerçekten sevebilecek insanlar da o duvarın dışında kalmış.

Ne garip...

İnsan bazen kendini korumaya çalışırken, en çok ihtiyaç duyduğu şeyden mahrum bırakıyor kendini.

Belki de bu yüzden bazı insanlar, yardım eden elleri bile geri çeviriyor.

Çünkü alışık değiller.

Yıllarca her şeyle tek başlarına mücadele etmişler.

Acıyı tek başlarına taşımışlar.

Korkularını tek başlarına susturmuşlar.

Şimdi biri gelip "Yükünü bana da ver." dediğinde, nasıl davranacaklarını bilmiyorlar.

Çünkü yük taşımayı öğrenmişler...

Paylaşmayı değil.

Ve insan, bilmediği bir şeye güvenmekten korkuyor.

Belki de bu yüzden en güçlü görünen insanlar, sevildiklerine inanmakta zorlanıyor.

Birisi onlara gerçekten değer verdiğinde...

İlk düşündükleri şey mutluluk olmuyor.

Şüphe oluyor.

"Neden?"

"Bir gün o da gider mi?"

"Ya beni tanıyınca vazgeçerse?"

Çünkü insanın geçmişi, bazen geleceğine cevap vermeye çalışıyor.

Oysa geçmiş yalnızca yaşanmış olandır.

Geleceğin ne olacağını bilemez.

Ama kırılmış bir kalp bunu ayırt edemez.

Her yeni insana eski yaralarının gözüyle bakar.

Her güzel cümlede gizli bir yalan arar.

Her samimiyette geçici bir heves...

Ve fark etmeden, kendisini gerçekten sevebilecek insanları da uzaklaştırır.

Sonra dönüp kaderine kızar.

"Kimse kalmıyor." der.

Belki de kimse gitmiyordur.

Belki de kimsenin yaklaşmasına izin vermiyordur.

Çünkü insan bazen yalnızlığı seçmez.

Ama ona o kadar alışır ki...

Kalabalık bile huzursuz hissettirmeye başlar.

Sessizlik güven verir.

Mesafe rahatlatır.

Yakınlık ise korkutur.

Çünkü yakın olmak, kaybetme ihtimalini de kabul etmektir.

İnsan en çok da bundan korkar.

Kaybetmekten...

Yeniden parçalanmaktan...

Bir kez daha aynı acıyı yaşamaktan...

Bu yüzden kalbinin kapısını aralık bırakmaz.

Tamamen kapatır.

Sonra içeride nefes alamadığını fark eder.

Ama anahtarın hangi gün kaybolduğunu hatırlayamaz.

Belki de insanın en büyük yanılgısı budur.

Kırılmamak için yaşamaktan vazgeçmek...

Canı yanmasın diye hiçbir şeye dokunmamak...

Kimseye bağlanmamak...

Kimseye güvenmemek...

Oysa böyle yaşamak, acıyı azaltmıyor.

Sadece mutluluğun da içeri girmesine engel oluyor.

Çünkü hayatın garip bir kuralı var.

Kalbini yalnızca acıya kapatamazsın.

Kapıyı kapattığında, umut da dışarıda kalır.

Sevgi de...

Huzur da...

Ve bir gün, yıllardır beklediğin o güzel gün gelse bile...

Kapıyı açmayı unuttuysan, onu içeri alamazsın.

Belki de bu yüzden insanın en büyük cesareti, yeniden güvenmektir.

Yeniden inanmak...

Yeniden umut etmek...

Çünkü umut etmek, her zaman kazanacağın anlamına gelmez.

Sadece kaybetme ihtimaline rağmen yürümeye devam ettiğin anlamına gelir.

İşte gerçek güç de burada başlıyor.

Kaslarında değil...

Sesinin yüksekliğinde değil...

Kimseye ihtiyaç duymuyormuş gibi davranmanda hiç değil...

Gerçek güç, bütün kırıklarına rağmen kalbini tamamen taşa çevirmemektir.

Ve belki de yıllarca güçlü görünmeye çalışan insanların asıl ihtiyacı, onlara "Sen güçlüsün." denmesi değildir.

İhtiyaç duydukları tek şey, hiçbir rol yapmak zorunda kalmadan yorulabilecekleri bir yer bulabilmektir.

Öyle bir yer ki...

Sessiz kaldıklarında bile anlaşılsınlar.

Gülmediklerinde "Neyin var?" diye sorulsun.

Ve en önemlisi...

Bir gün gerçekten yıkılırlarsa, kimse onlardan hemen ayağa kalkmalarını beklemesin.

Çünkü bazen insanın yeniden ayağa kalkabilmesi için zamana değil, yalnız olmadığını hissedebilmeye ihtiyacı vardır.

Belki de bütün hayat boyunca aradığımız şey güç değildir.

Belki de hepimiz, en zayıf anımızda bile bizi terk etmeyecek bir çift göz, bir çift el ve tek bir cümle arıyoruz:

"Artık yükünü tek başına taşımak zorunda değilsin."

Belki de o cümleyi duyan bir insanın omuzlarından yılların ağırlığı bir anda kalkmaz.

Ama ilk defa, o ağırlığı tek başına taşımadığını hisseder.

Ve bazen iyileşmek tam da böyle başlar.
Belki de insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, yaralarını saracak biri değildir.

Çünkü bazı yaralar sarılmaz.

İnsan yalnızca onlarla yaşamayı öğrenir.

Asıl ihtiyaç duyduğu şey, yaralarını gördüğü hâlde onlardan korkmadan yanında kalacak birinin varlığıdır.

Çünkü herkes, gülen yüzünü sever.

Herkes, ayakta duran hâline hayran kalır.

Ama insanı gerçekten sevenler...

En dağılmış hâlini gördükten sonra da gitmeyenlerdir.

Belki de sevginin gerçek ölçüsü budur.

İyi günlerde kurulan cümleler değil...

En sessiz gecelerde bile bırakılmayan eller...

Çünkü insan bazen "Seni seviyorum." sözünden çok, sessizce yanında oturan birine ihtiyaç duyar.

Hiçbir çözüm sunmayan...

Hiçbir nasihat vermeyen...

Sadece gitmeyen birine...

Ne garip değil mi?

Bazı insanlar hayatımıza hiçbir yara açmadan girer.

Ama tam yaralarımızı iyileştirmeye başladıkları anda gitmek zorunda kalırlar.

İşte o zaman insan, birini kaybetmenin sadece yokluğunu değil, onunla birlikte yeniden inanmayı da kaybeder.

Belki de bu yüzden bazı vedalar, yalnızca bir insanı götürmez.

İnsanın içindeki güveni de beraberinde alır.

Ve geriye, tek bir soru kalır:

"Bundan sonra biri gerçekten kalacağını söylese... İnanabilir miyim?"

Belki cevap hemen gelmez.

Belki uzun bir sessizlik olur.

Ama bazen insanın kalbi, bütün korkularına rağmen çok yavaş bir fısıltıyla konuşur.

Çünkü ne kadar kırılmış olursa olsun...

Ne kadar yorulmuş olursa olsun...

Kalbin en derin yerinde, kimsenin söndüremediği küçücük bir umut hep yaşamaya devam eder.

Belki de insanı hayatta tutan şey tam olarak budur.

Yüzlerce hayal kırıklığına rağmen...

Bir gün birinin gerçekten gitmeyeceğine dair, küçücük de olsa hâlâ inanabilmesi...

🧭

Sabah...

Bazı sabahlar diğerlerinden daha sessiz başlıyormuş.

Perdemin arasından süzülen güneş ışığı odanın ahşap zeminine ince sarı çizgiler bırakıyordu.

Pencerem hafif aralıktı.

Dışarıdan gelen iyot kokusu rüzgârla birlikte odanın içine doluyor, beyaz tül perdeyi usulca hareket ettiriyordu.

Duvar saatinin düzenli tik tak sesleri, evin içindeki sessizliği daha da belirgin hâle getiriyordu.

Gözlerimi ağır ağır açtım.

Başım hâlâ ağrıyordu.

Gece neredeyse hiç uyuyamamıştım.

Çakır'ın söyledikleri...

Bakışları...

Soruları...

Bir türlü zihnimden çıkmıyordu.

"Neden cevap vermiyorsunuz?"

Sormuştum.

O ise yalnızca susmuştu.

O suskunluk...

Verilebilecek bütün cevaplardan daha ağırdı.

Yatağın kenarına oturdum.

Saçlarımı gelişigüzel omzuma attım.

Ayağımı soğuk zemine bastığım an istemsizce ürperdim.

Mutfaktan kendime bir kahve hazırladım.

Fincandan yükselen sıcak buhar yüzüme vururken telefonum masanın üzerinde titremeye başladı.

Bir bildirim...

Sonra bir tane daha...

Sonra bir tane daha...

Kaşlarımı çatarak ekranı açtım.

Haber uygulamasının en üst sırasında tek bir başlık vardı.

"İş insanı Çakır Karadağ'ın konağında gece yarısı gizemli hareketlilik! Konağa giriş çıkışlar durduruldu."

Parmağım istemsizce habere dokundu.

Fotoğrafta konağın demir kapıları görünüyordu.

Kapının önünde siyah araçlar...

Koşturan korumalar...

Yüzleri seçilmeyen insanlar...

Haberin devamında kesin hiçbir bilgi yoktu.

"Olayın nedeni henüz bilinmiyor."

"Çakır Karadağ cephesinden açıklama yapılmadı."

"Konağın çevresinde güvenlik önlemleri artırıldı."

Kalbim istemsizce hızlandı.

"Dün gece..."

diye fısıldadım.

"Ne oldu orada?"

Tam o sırada telefonum yeniden çaldı.

Ekranda tek kelime yazıyordu.

Emin.

Derin bir nefes aldım.

Aramayı açtım.

"Efendim."

Karşı taraftan her zamanki sakin ses geldi.

"Haberi gördün mü?"

"Evet."

"Ne olduğunu biliyor musun?"

"Hayır."

"Bilmemen normal."

Sessizlik oldu.

Sanki söyleyeceği cümleyi tartıyordu.

Sonra ağır ağır konuştu.

"Çakır Karadağ şu an hayatındaki en kırılgan dönemlerden birini yaşıyor."

Başımı hafifçe kaldırdım.

"Kırılgan mı?"

"Evet."

"Bu bizim için bir fırsat."

İçimde açıklayamadığım bir huzursuzluk büyüdü.

"Ne yapmamı istiyorsunuz?"

"Konağa gideceksin."

"Bir bahane bul."

"Onun güvenini kaybetmeyeceksin."

"Konuşursa dinle."

"Susarsa bekle."

"En küçük ayrıntıyı bile bize bildireceksin."

Elimdeki kahve fincanı yavaşça soğuyordu.

"Ya beni içeri almazsa?"

Emin'in sesi hiç değişmedi.

"Alacak."

"Nereden eminsiniz?"

"Kendini güçlü gösteren insanlar..."

Kısa bir duraksadı.

"...en çok yıkıldıkları zaman yalnız kalmaktan korkarlar."

Pencereden dışarı baktım.

Denizin üzerinde gri bulutlar toplanmaya başlamıştı.

Rüzgâr biraz daha sert esiyor, ağaçların dalları birbirine çarpıyordu.

İçimde garip bir sıkışma vardı.

Daha dün...

O adamdan nefret ediyordum.

Şimdi ise...

Sebebini bilmediğim bir olay yüzünden içimde tuhaf bir merak vardı.

Telefonun diğer ucundan Emin'in sesi yeniden geldi.

"Cemre."

"Efendim."

"Dikkatli ol."

"Bu kez sadece bilgi toplamıyorsun."

"Bir insanın en savunmasız hâline tanık olacaksın."

Telefon kapandı.

Bir süre öylece kaldım.

Sessizlik...

Bazen insanın aklını en çok sessizlik yoruyordu.

Dolabı açtım.

Sade, koyu renk bir gömlek çıkardım.

Aynanın karşısına geçtim.

Kendime baktım.

Yüzüm yorgundu.

Ama asıl yorgun olan...

Gözlerimdi.

Çantamı omzuma aldım.

Evden çıkmadan hemen önce telefon ekranına son kez baktım.

Haberde hâlâ aynı başlık duruyordu.

Ama nedense...

İçimdeki his bana bunun yalnızca bir haber olmadığını söylüyordu.

Sanki...

Bugün o konağın kapısından içeri girdiğimde, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Konağa giden yol, nedense bugün her zamankinden daha uzundu.

Arabanın camını birkaç santim araladım.

İçeri dolan serin rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu.

Gökyüzü kurşuni bulutlarla kaplanmıştı.

Güneş görünüyordu ama sanki ışığını yeryüzüne ulaştırmaktan vazgeçmişti.

Yol kenarındaki çam ağaçları rüzgârın etkisiyle ağır ağır eğiliyor, dalları birbirine sürtündükçe boğuk sesler çıkarıyordu.

Direksiyonu biraz daha sıktım.

İçimde açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı.

Bu huzursuzluk...

Görevle ilgili değildi.

Çakır'la ilgili de değildi.

Sanki o konağın içinde görünmeyen bir şey beni bekliyordu.

Yaklaşık yarım saat sonra siyah demir kapılar uzaktan göründü.

Daha önce defalarca geldiğim yer...

Bugün bambaşka görünüyordu.

Kapının iki yanında normalden çok daha fazla güvenlik vardı.

Bahçede siyah takım elbiseli adamlar sessizce dolaşıyor, kimse yüksek sesle konuşmuyordu.

Arabamı durdurdum.

Camı indirdiğim anda güvenlik görevlisi eğildi.

"Bayan Sahra?"

Başımı salladım.

"Buyurun."

"Beyefendi sizi bekliyor."

Bu cümle beni şaşırttı.

Bekliyordu...

Demek geleceğimi biliyordu.

Demir kapılar ağır ağır açıldı.

Araba taş döşeli yola girdi.

Tekerleklerin çıkardığı ses, bahçedeki sessizliğin içinde fazlasıyla belirgin duyuluyordu.

Her şey yerli yerindeydi.

Çiçekler...

Ağaçlar...

Mermer süs havuzu...

Ama yine de...

Sanki bu konağın ruhu değişmişti.

Arabadan indiğimde havadaki serinlik tenime işledi.

Derin bir nefes aldım.

Burnuma ıslak toprak ve çam kokusu geldi.

Eskiden huzur veren bu koku, bugün içimi sıkıyordu.

Merdivenlere yöneldim.

Her adımımda ayakkabımın sesi taş basamaklarda yankılanıyordu.

Kapıya vardığım anda açıldı.

Karşımda yine konağın yaşlı çalışanı vardı.

Yüzü her zamanki gibi nazikti.

Ama gözlerinin altındaki morluklar dikkatimi çekti.

Sanki günlerdir uyumamış gibiydi.

"Hoş geldiniz."

"Hoş bulduk."

Kadın kısa bir an durdu.

Sonra alçak sesle konuştu.

"Beyefendi çalışma odasında değil."

Kaşlarım hafifçe çatıldı.

"Nerede?"

"Kütüphanede."

Bu ilk kez oluyordu.

Çakır beni hep çalışma odasında karşılardı.

Kadının peşinden yürümeye başladım.

Koridor boyunca ağır bir sessizlik vardı.

Duvarlardaki tablolar bile sanki eskisinden daha solgun görünüyordu.

Kristal avizenin ışığı mermer zemine vuruyor, uzun gölgeler oluşturuyordu.

Bir ara...

Koridorun sonunda Tufan'ı gördüm.

Bizi fark etti.

Birkaç saniye bana baktı.

Sonra başını hafifçe eğerek selam verdi.

Yüzündeki sert ifade bile bugün yorgun görünüyordu.

Hiçbir şey söylemeden yol verdi.

İçimdeki merak giderek büyüyordu.

Kadın büyük ceviz kapının önünde durdu.

Kapıyı hafifçe tıklattı.

İçeriden uzun süre ses gelmedi.

Sonra derinden gelen boğuk bir ses duyuldu.

"...Girsin."

Kadın kapıyı açtı.

"Beyefendi..."

Ben eşiği geçerken o sessizce kapıyı kapattı.

Odanın içi loştu.

Perdeler yarıya kadar kapalıydı.

Pencereden süzülen solgun ışık, kitap raflarının üzerine düşüyor, odanın içinde uzun gölgeler oluşturuyordu.

Çakır pencerenin önünde duruyordu.

Sırtı bana dönüktü.

Hiç kıpırdamıyordu.

Sadece dışarı bakıyordu.

Omuzları...

İlk kez bu kadar ağır görünüyordu.

Kapının kapanma sesiyle başını çok yavaş çevirdi.

Bakışları bana ulaştı.

Her zamanki gibi sakindi.

Ama o sakinliğin altında...

Tarif edemediğim derin bir yorgunluk vardı.

Bir an için konuşacak gibi oldu.

Sonra vazgeçti.

Odanın içine yeniden sessizlik yayıldı.

Ve ben...

İlk kez Çakır Karadağ'ın gerçekten yorulabileceğini düşündüm.

Kapı sessizce arkamdan kapandı.

Odanın içinde öyle ağır bir hava vardı ki nefes almak bile zor geliyordu.

Eski kitapların kokusu...

Yağmurdan sonra ıslanmış toprağın pencereden içeri dolan kokusuna karışıyordu.

Perdeler yarıya kadar açıktı.

Gökyüzü griydi.

İnce ince yağmur başlamıştı.

Damlalar pencereye vurdukça odanın içindeki sessizliğe ritim tutuyordu.

Çakır hâlâ pencerenin önünde duruyordu.

Sırtı bana dönüktü.

Omuzları eskisi kadar dik değildi.

Sanki görünmeyen bir yük, yıllardır dimdik duran adamı ilk kez eğmişti.

Sessizliği ben bozdum.

"...Beni çağırmışsınız."

Başını çevirmedi.

"Hayır."

Kaşlarım çatıldı.

"Kapıdaki görevli beni beklediğinizi söyledi."

Derin bir nefes aldı.

"Gelmeyeceğini düşünmedim."

Sesinde alıştığım o sertlik yoktu.

Yorgundu.

Hem de çok.

Birkaç adım attım.

Aramızda hâlâ birkaç metre vardı.

"Neler oldu?"

Bu kez başını yavaşça bana çevirdi.

Gözlerinin altındaki morluklar ilk dikkatimi çeken şey oldu.

Sakalı uzamıştı.

Sanki günlerdir uyumamıştı.

Uzun uzun yüzüme baktı.

Sonra gözlerini kaçırdı.

"Bugün..."

dedi alçak sesle.

"...gazetecilik yapmayın."

Ne diyeceğimi bilemedim.

"Ben sadece..."

"Biliyorum."

Sözümü bitirmeme izin vermedi.

"Merak ediyorsunuz."

Sessizlik yeniden büyüdü.

Yağmur biraz daha hızlandı.

Camdan süzülen damlalar dışarıdaki manzarayı bulanıklaştırıyordu.

"İyi misiniz?"

Bu soru ağzımdan istemsizce çıktı.

Çakır hafifçe güldü.

Ama bu...

İnsanın mutlu olduğunda attığı kahkaha değildi.

Acıyan bir gülümsemeydi.

"Hayır."

Tek kelime...

Ama o tek kelime...

Koskoca odanın içine yayıldı.

İlk kez...

Çakır Karadağ'ın "iyi değilim" dediğini duyuyordum.

Bilmiyordum.

Ne olmuştu?

Kimi kaybetmişti?

Neden böyleydi?

Ama gözlerindeki boşluk...

Bir insanın geri dönüşü olmayan bir şey yaşadığını anlatmaya yetiyordu.

Elimde olmadan yumuşadım.

"İsterseniz..."

Cümlemi tamamlayamadım.

Çünkü o yavaşça başını iki yana salladı.

"İnsan bazı acıları..."

Kısa bir nefes verdi.

"...anlatarak hafifletemiyor."

Odanın içinde yeniden sessizlik oluştu.

Ben ne söyleyeceğimi bilemiyordum.

O ise konuşmak istemiyordu.

Dakikalar geçmiş gibiydi.

Sonunda Çakır ağır ağır masasına yürüdü.

Masanın üzerindeki dosyalara baktı.

Hiçbirine dokunmadı.

Sonra bana döndü.

"Bir kahve içer misiniz?"

Şaşkınlıkla yüzüne baktım.

"Beni bunun için mi çağırdınız?"

"Hayır."

"O zaman?"

Çakır ilk kez gözlerimin içine baktı.

Bakışlarında öfke yoktu.

Şüphe yoktu.

Sadece tarifsiz bir yorgunluk vardı.

"Bazen..."

dedi.

"...aynı odada başka bir insanın nefes aldığını bilmek yeterlidir."

Ne diyeceğimi bilemedim.

Çünkü o an...

Karşımda duran adam, tanıdığım Çakır Karadağ değildi.

Ve ilk kez...

Ona acıdığım için kendime kızdım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

6okunma 4beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18